Zekanın Duygusu Olur mu?

eq-iq-310x233Sağ beyin, sol beyin, orta beyin, alt beyin, üst beyin. Bir tanecik beynimiz var kafamızın içinde, sürekli uğraşıp duruyoruz kendisiyle, parçalıyoruz olmuyor, bütünleştiriyoruz, yine olmuyor, sürekli araştırıp duruyoruz nedir diye.

İnsan beyninin yaşama aktarılmış halini konuşurken, en çok gündeme gelenlerden biri de sağ ve sol beyin konusu oluyor. Daniel Goleman ile anılan duygusal zeka da bu konuşmalar sırasında kafasını gösteriveriyor iki aralıktan. Duygusal zeka, böldüğümüz beyinlerden, sağ beyinle eşleştiriliyor, daha doğrusu duygusal zekanın faaliyetleri, sağ beynin özellikleri ile eşleştiriliyor. Bilişsel zeka da sol beyin ile ilişkilendiriliyor.

Hepimiz biliyoruz ki “insan” uzun zaman sahip olduğu bilişsel zekasıyla anıldı, aslında hala da anıldığını söylemeden geçmek zor. Nedir bilişsel zeka, şu iş ilanlarında eskiden en çok yazan şeylerin olduğu kısım, iyi bir üniversiteden yüksek derece ile mezun olmuş olmak, planlama yapabilmek, analitik düşünebilmek, sıra ile, peşpeşe bütün işleri yapabilmek, detaylarla başa çıkabilmek falan filan. En popülerin bilişsel zeka olduğu zamanlarda, bunları iyi yapan insanlar, fazlasıyla beğenildi, çocuklar böyle olmaya teşvik edildi, zekaları ölçüldü, biçildi, yüksek çıkanların aileleri gururlandı, düşüklerinki üzüldü.

Sonra yavaş yavaş yeni bir farkındalık ortaya çıkmaya başladı. Sadece üst paragrafta yazdığım özelliklerini geliştirmiş olan insanların, günün birinde mutsuz, başarısız, yalnız, bulundukları ortamda gerginlik yaratma riski yüksek ve aslında sahip oldukları potansiyelin tamamını ortaya koyamayan insanlar oldukları anlaşılmaya başlandı. Sadece bu özellikleri gelişkin olan insanların sanki eksik kaldıkları fark edilmeye başlandı ve bu eksikleri gidermek üzere kişisel gelişim ve destek diye bir takım kavramlar kendini gösterir oldu.

Bu durum aslında tam da duygusal zekayı da içinde barındıran, sağ beyin aktivitelerinin önemimin fark edilmesi ile aynı zamanlara denk gelir. Bu farkındalıkla birlikte yukarıda sözünü ettiğim iş ilanlarına ilave satırlar eklenmeye başladı. İnsan ilişkileri güçlü, birden fazla işi aynı anda yönetebilen, motivasyonu yüksek, empati yapabilen, liderlik becerilerine sahip insanları aramaya başladı iş dünyası. Okullarda sadece sol beyin odaklı derslere, kişisel farkındalığı destekleyecek, bireysel liderlik becerilerini geliştirecek, özdeğerlendirme yapabilmeyi destekleyecek, sanatsal tarafı güçlendirecek, bakış açısını genişletecek dersler eklenmeye başladı müfredata. Yani duygunun zekası olduğu tam böyle ifade edilmese de anlaşılmaya başlandı yavaştan yavaştan.

Oysa insanoğlunun sonradan keşfettikleri, ya da yeni keşif gibi görünenler, aslında insanın kendi içinde var olan ve sadece kendisine dönüp baktığında fark edeceği hazineleriydi. Bu hazineleri sıralamaya kalksak, en güzel şöyle sıralardık herhalde: insanın kendisine tarafsız bir gözle bakabilmesi, kendi duygularını fark etmesi, tepkilerini tanıması, kendisini kontrol edebilmesi, kendisini motive edebilmesi, yani istediği şeyleri yaparken keyif ve heyecan duyacak şekilde yapma çabası, başkalarının gözünden duruma bakabilmesi, yani belki empati ve içinde bulunduğu topluluktaki ilişkilerin farkında olması ve sahip olduğu ilişkileri yönetebilmesi. Ne zaman ki bunları fark etmemiş olanlar, yani iş yaşamındaki kurumlar, ailelerdeki ebeveynler, okullardaki öğretmenler, fark etmeye ve teşvik etmeye başladı, insanın tam ve bütün olarak işlemesi daha fazla mümkün hale geldi.

Beyni parçalamaya çalışmak elbette araştırmacıların işi ve belki yüzyıllarca da devam edecek bir araştırma konusu, çünkü en komplike parçası belki de insanoğlunun. Biz beyin kullanıcıları için bence en önemlisi, fazla parçala bölle uğraşmadan, sahip olduğumuz tüm iç kaynaklarımızı yani potansiyelimizi tam olarak kullanmaya çalışmak ve kullandığımızdan emin olmak. Mesela bir iş yerini yönetirken, işimizi yaparken, bir ailenin parçasıyken, bir arkadaş topluluğunun içindeyken, sahip olduğumuz tüm iç kaynaklarla, kendi öz farkındalığımızla, hem sağ beynimizle, hem sol beynimizle, hem bilişsel zekamızla, hem de duygusal zekamızla, etrafı gözlemleyerek, başkalarının gözünden görmeye çalışarak, hayal kurarak, şimdiyi fark ederek, kendi kendimizi doğru yöneterek, hayata umut ve gülen gözlerle bakarak yaşamayı sürdürmek. Basitçe söylersek, her attığımız adımda, zekanın duygusu, duygunun da zekası olduğunu unutmamak.

Mutlu hafta sonları…

 

Şikayet Etmek, Etmemek

Şikayet ve hareket, ikisi birlikte olduğunda iyi bir ikili, ama sadece şikayet olup hareket kısmı olmadığında tam bir kısır bir döngü. Eğer hareket kısmı yoksa, ileri doğru bir adım attıracak soruları kendimize sormuyoruz demek oluyor ve içinde bulunduğumuz duruma yönelik şikayeti sürekli olarak tekrar ederken buluyoruz kendimizi. Bu hareketsizliğin en iyi eşlikçileri de, kızgınlık, mutsuzluk, sıkıntı, üzüntü ve çaresizlik gibi giderek yoğunlaşan negatif duygular. Sadece şikayetçi olma döngüsünde kalınca, bu duyguları daha yoğun yaşadığımız için, şikayet ettiğimiz durum bizler için belki de olduğundan daha zorlayıcı bir hale dönüşüyor. Bu durum, içimizdeki çözümsüzlük hissinin artmasına ve konuya dair umudumuzu kaybetmemize neden oluyor. Tam da bu noktada umudun insanı harekete geçiren, yüzünün geleceğe dönmesini sağlayan en büyük destekçilerden biri olduğunu düşünürsek, neden hareketsiz kaldığımızı anlamak daha kolaylaşıyor diye düşünüyorum.

Şikayet etmek bir şeyler olması gerektiği gibi olmadığında, ya da “bize göre” olması gerektiği gibi görünmediğinde sergilenen bir tutum. Şikayet etmeyi gerekli kılan şeyler ortaya çıktığında aslında iki yol var, ilki bizim o konuda çözüm üretebileceğimiz ve o çözümle devam edebileceğimiz bir yol, diğeri de bizim kontrolumuz dışında kalan durumlarla ilgili izleyeceğimiz bir yol.

Yol iki taneyken, bazen bu iki yola bir üçüncü yol ekleyip, diğer ikisini yok sayıp, sadece o üçüncü yolu seçtiğimiz de oluyor. Üçüncü yol, şikayetçi rolünü koruyarak yaşamı sürdürmeyi sağlayan yol. Bu üçüncü yol, aslında çıkmaz bir yol veya sadece kendi etrafında dönen bir yol, ama bazen alışkanlıkla, bazen antenlerimiz kapalı olduğu için, bazen de diğer yolları görmek istemediğimiz için, sadece o yol varmış gibi hissedip, üzerinde yürüdüğümüz bir yol halini alıyor.

Bu üçüncü yolu seçmeyi alışkanlık haline getirenler, yaşanan durumda, içinde bulunulan yerde, sürdürülen ilişkilerde sürekli kendileri için aksi gidenlere odaklanıp, en başta da söylediğim gibi, sürekli bir sızlanma, kızma, mutsuz olma hali içinde oluyorlar. Bu yolu seçen insanlar adeta bulaşıcı bir hastalık taşırcasına, bu üçüncü yolu seçme halini çevrelerine bulaştırma riskine sahipler. Ailelerde, iş yerlerinde, arkadaş topluluklarında ve hatta ülkelerde kolayca baş gösterip yaygınlaşabilen bu durum, sonrasında iyileştirmek için çok fazla çaba gerektiren bir şikayet kültürüne dönüşüveriyor. Bir de üstelik, bu durumun bulaşıcı olduğunu fark ettiklerinde, diğer insanlar şikayet edenlerin yanından yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyorlar.

Üçüncü yolu bir kenara koyarsak, ilk iki yol, bizi bir şekilde ileri götürecek hareketi içinde barındırıyor. Şikayet edilecek durum ortaya çıktığında peki şimdi ne yapmalı, bu konuda ben ne istiyorum, bu konu ne kadar benim kontrolumda gibi sorular sorunca ilk iki yoldan hangisinden gitmek gerektiği ufak ufak kendini göstermeye başlıyor. Şikayet edilen konu kendi kontrolumuzda ise durumu analiz edip, ne şekilde hareket etmek istediğimize karar verip, adımlarımızı planlayıp harekete geçiyoruz. Konu bizim kontrolumuzda değilse, bu durumun bizim değiştiremeyeceğimiz bir durum olduğunu fark ettikten sonra, yola devam etmek için ne yapmalıyım sorusunu sorup, yine bir adım planı yapmak, harekete geçmeyi destekliyor. Bu iki yolda da şikayetçi olmayı seçtiğimiz durumdaki duygular çok daha az bizimle oluyor, hatta bazen onları hiç fark etmiyoruz bile, çünkü burada fark ettiğimiz en güçlü duygu, kendi yaşamımın kontrolu ve sorumluluğu benim elimde duygusu oluyor.

Bu hafta sonu için bir kaç ödev versem, bu hafta sonu kendinizi daha dikkatli dinleyip ne kadar şikayet döngüsünde kalıyorsunuz, ne kadar devam ve harekettesiniz bir baksanız; şikayet döngüsünde olduğunuz durumlar varsa, neler sizi bu döngüde tutuyor, ona da bir baksanız; şikayet ederken kendinizi yakalarsanız, üçüncü yolu seçmeden, o döngüye girmeden, harekete geçmeyi bir deneseniz; bütün bunları yaparken, şikayet etmeyi otomatikleştirmiş insanları da gözleyerek, nasıl göründüklerini de fark etmeye çalışsanız nasıl olur?

Mutlu hafta sonları…

Sizin Şirkette Performansı Ölçüyor musunuz?

Bugün dünün sistemlerini kullanmaya devam ediyorsak, elbette önemine inandığımızdandır. Ancak, önemli buluyor da olsak, arada bir analiz edip bakmak ve bazı soruları cevaplamak da şart. Mesela: Acaba bu sistem bizimle ne kadar uyumlu, acaba bu sistem bize ne kadar gerekli, acaba bu sistem ne kadar sonuç veriyor ve en önemlisi acaba bu sistemi uygulamaya neden ihtiyacımız var?

Bu sorulara tam cevap vermeden kullanılmakta olan sistemlerden bir tanesi de pek çok kurumda bulunan ve performansı ölçmeye ya da daha kibar bir söyleyişle yönetmeye yönelik sistemler.

Kullanımda olan geleneksel performans sistemleri oldukça eski prensiplere dayanıyorlar.. Frederick Taylor tarafından 1909 yılında geliştirilmiş olan bilimsel yönetim prensiplerinden alıyorlar kökenlerini. Amaç belli nitelik ve nicelikte işi sağlamak ve onun karşılığındaki parayı da çalışana vermek. O günün şartlarında, daha henüz işi yapanın insan olduğu farkındalığı yeni yeni ortaya çıkarken elbette bu temele dayalı sistemlerin varlığı son derece önemli ve değerliymiş. Günümüze geldiğimizde, hala aynı bakışla gelişen sistemleri gelişen iş ve değişen mesleklere ve evrilen çalışanlara uyarlamaya çalıştıkça, bu sistemlerden beklenen etki ve sonuç istenildiği gibi olmamaya başlıyor elde olmadan.

Farklı iki kelime var sistemlerle ilgili kullanılan; gelişim ve dönüşüm. Gelişim biliyoruz ki, mevcut olanın sınırlarını genişleterek yeni hale getirmek; dönüşüm ise mevcut olanı değiştirerek yepyeni bir hale dönüştürmek. Performans sistemleri ile ilgili sıkıntı tam da burada kendini gösteriyor. Genel duruma bakınca, bu sistemlerin ağırlıklı olarak geliştiğini ama dönüşme konusunda geride kaldığını fark ediyoruz.

Bazen sadece gelişim yeterli oluyor, çünkü sistemi kullanıcısı olan herkes durumdan memnun oluyorlar, o zaman sorun olmuyor. Ama kullananlar şikayetçi olmaya başladıklarında, ne alan razı, ne de satan hali ortaya çıkıyor.

Yıllardan beridir performans sisteminizle ilgili işler nasıl gidiyor sorusunu sormayı severim. Aldığım cevaplar genelde: zaman kaybı, işe yaramaz şeyler bunlar, insan kaynakları bölümünün icatları, adam kayırmacanın yasal yolu, kağıt israfı gibi cevaplar olur. Oysa şirketlerin devamlılığını ve gelişimini, çalışan potansiyelinin fark edilmesini, çalışan mutluluğunun ve motivasyonunun desteklenmesini, çalışanların şirketin hedefleri ile paralel bir şekilde ilerlemesini ve bugünden geleceğe bakışla şirketin vizyonunu destekleyen çok önemli sistemlerden bir tanesi performans yönetim sistemleri.

Madem bu kadar çok işe yarama olasılığı olan bir sistemden söz ediyoruz, ne değişse tam da istenilen sonuçları veren ve hem alanın, hem de satanın razı olacağı bir sistem yaratılır?

Cevaplar çok karmaşık değil aslına bakarsanız. Benim aklıma gelen bazıları şöyleler:

  • En başta, insan sisteminin çalışma biçimi ile şirketin beklentilerini aynı sayfaya koyan bir sistemlere ihtiyaç var.
  • İnsanın motivasyonunun öneminden hareketle, sadece para ve ödül üzerine kurgulanmış değil, belki de en önemle, kişinin yeterliliğini, işini ustalıkla yapmasını ve o şirketteki varlık nedenini daha güçlü bir şekilde fark etmesini destekleyecek sistemlere ihtiyaç var.
  • Hazır bir paketle sunulan komplike, havalı, çapraşık veya anlaşılması zor sistemler yerine, o şirkete göre ve o şirketin içinden insanlarla birlikte tasarlanan yalın, basit, herkesin aynı şekilde anlayacağı sistemlere ihtiyaç var.
  • İşi ve insanı bir kaç sayfa kağıda ya da online sistemin akışına sıkıştırmak yerine, daha doğal, daha insan odaklı ve gelişimi destekleyen sistemlere ihtiyaç var.
  • Sadece geçmişte yapılan işleri ölçmeye çalışmak ve tek taraflı söylemler içermek yerine, geçmişten fark edilenleri kullanarak gelecek hedeflerini tasarlayan sistemlere ihtiyaç var.
  • İçinde “geribildirim” değil de “ileribildirim” içeren sistemlere ihtiyaç var.
  • Tek bir çerçeveye ve bakışa sahip olmak yerine, her durumu kendi içinde analiz edebilen sistemlere ihtiyaç var.
  • Amacı başarısızlığı ve düşük performansı yakalayıp cezalandırmayı hedeflemek değil de gelişimi ve başarıyı destekleyen sistemlere ihtiyaç var.
  • Yılda bir kere iki kişiyi formalite icabı bir araya getirmek üzerine kurgulanmış değil, sık sık, düzenli görüşmeler içeren, açık, net, doğru beklentilerin ve doğru yön tayinlerinin yer aldığı sistemlere ihtiyaç var.
  • İnsanı insan yapan, düşünen beyni devrede tutan, savunmacı beynin ortaya çıkmasını tetiklemeyen sistemlere ihtiyaç var.
  • Hiyerarşiyi pekiştiren değil de, iş yapışı geliştiren, kolaylaştıran ve gelişimi destekleyen sistemlere ihtiyaç var.
  • Güvensizlik üzerine kurulu olmayan, aksine karşılıklı güveni pekiştiren ve destekleyen sistemlere ihtiyaç var.

İhtiyaçlar son derece açık ve net, ama tam da bu noktada biraz cesarete ihtiyaç var. Birilerinin cesaretle çıkıp, eskiden beri kullandığımız performans sistemleri artık işimize yaramıyorlar, hatta işimize yaramadıkları gibi, aksine işleri aksatıyorlar, haydi gelin tam bize göre olan, hem çalışanların, hem yöneticilerin, hem şirketin geleceğini destekleyen yeni bir şeyler çalışalım demeleri gerekiyor.

Unutmayalım ki kullandığımız sistemleri sadece alışkanlıktan veya bir şeylerden kaçınabilmek için kullanıyorsak, günün sonunda o sistemler vakit kaybı olmaya ve sonunda da ölmeye mahkum olurlar. Bu noktaya gelmeden harekete geçmek ve ne değişirse harcadığımız tüm çaba işe yarar sorusunu sormak en önemli ve gerekli adım diye düşünüyorum.

Mutlu haftalar…

Yaşamdaki Adım Taşlarımız

steppingstoneNeyi bildiğimiz kadar neyi seçtiğimiz de önemli. Hatta neyi seçtiğimiz bazen çok daha önemli. Yaşamda atacağımız her bir adımın hemen öncesinde üzerine basmak üzere bir taş koyduğumuzu düşünürsek, işte o taşlar bizim seçtiklerimiz, seçimlerimiz. Yani aslında o koyduğumuz taşın şekli, koyduğumuz yer, taşın baktığı yön üzerinde yürümeye devam edeceğimiz yolun adımları olmaya başlıyor kendiliğinden.

Elbette biliyorum yaşama bakış şeklimizi belirleyen en önemli faktörlerden bir tanesi genetik. Fakat eğer istersek ve seçersek, o bizimle gelen ve adına genetik denen önceden kodlu bilgilerin ötesinde bir şeyleri yaşama yerleştirebileceğimize inancım da sonsuz.

İnancım sonsuz derken genetikle ilgili bilinenlerin zaman zaman zorlayıcı ve kısıtlayıcı inançlara dönüştüğünü de iyi biliyorum. Bazı şeylerin adeta insanın içine kazınarak yazıldığı ve asla değiştirilemez olduğuna inanıyor ve hep o kazınarak yazılmış şekilde davranırken buluyoruz kendimizi. Mesela şöyle düşünüyoruz: bazı insanlar dünyaya daha kötümser gelirler, bazıları daha iyimser; bazıları daha neşelidirler, bazıları daha durgun ve az gülen, bazıları asabidir, bazıları suratsız. Arkasından bütün bunları mizaç veya huy denilen şeyle, aslında bence genetiğin farklı bir ismiyle eşleştiriyoruz ve ne yapalım ben de böyleyim elimde değil, mizacım bu diyerek işin içinden çıkıveriyoruz. Veya çok yaygın olan bir özdeyişe yürekten inanırken buluyoruz kendimizi, “can çıkar huy çıkmaz”.

Doğru genetik veya mizaç veya huy elbette var ama, bir yandan da istediğimiz şekilde seçim yapmamızı destekleyen özgür irademiz var. Eğer istersek, neyi seçeceğimize özgür irademizle karar verebildiğimize göre, yeni ve yaşamımızı kolaylaştırıp, bizi destekleyecek mizaçları kendimiz için oluşturamaz mıyız?

Burada yola çıkaracak en anahtar cümle “İstersem, yapabilirim” cümlesi. Kendimizi daha yakından tanıyıp aslında kendi yaşam yolumuzun ilerleyen bölümünü ellerimizle toplayıp döşediğimiz ve adı seçimlerimiz olan taşlarla oluşturduğumuzu fark edebiliriz. Sonra da yaşam yolumuza döşediğimiz taşları hep bildiğimiz gibi dizmek yerine, acaba neyi seçiyorum, acaba neye göre seçiyorum ve neyi seçmem daha iyi olur sorularının cevaplarını vererek, en uygun olacaklarını düşündüğümüz yeni yerlerine koymayı deneyebiliriz.

Bunu yapmak için çok basit bir ön “farkına varma” adımına ihtiyacımız var, o da şu soruyu cevaplamaktan ibaret: Şu anda atmak üzere olduğum adım, alıştığım ve benim için otomatikleşmiş bir davranışı mı içeriyor, otomatikleşmiş bir tercihle aynı seçimleri yapmak mı seçtiğim, yoksa özgür irademi kullanarak farklı seçimler üzerinden mi gitmek istiyorum?

Bugün seçimlerinize, adımlarınıza, yaptıklarınıza, yapmayı düşündüklerinize, davranış ve sözlerinize odaklanmaya ve onları neye göre seçtiğinize şöyle bir bakmaya ne dersiniz? Bakın bir bakalım, yaşam yolunuza koyduğunuz ve koyacağınız yol taşlarınız sizinle bütünleşmiş ve otomatikleşmiş bir sistemden mi geliyor, yoksa özgür iradenizle, bilerek, isteyerek yaptığınız tercihlerden mi?

Mutlu haftalar…

Uyum Ayarlarıyla Oynamak

harmonyUyum kelimesini bazen çok yalın halde kullanıyoruz. Renk uyumu, kıyafetlerin birbirine uyumu, giydiklerimizin bedenimize uyumu, mobilyaların evle uyumu, takılan kravatın, takılan küpenin giyilen giysi ile uyumu filan gibi. Oysa yaşamın içinde ihtiyaç duyduğumuz en önemli ve güçlü kelimelerden bir tanesi uyum.

Yaşamla uyum kendini gösterdiğinde, denge, huzur ve mutluluğun ortaya çıkması, neredeyse en doğal sonuçlar gibi gelir bana. Uyum olduğunda sanki yazıya eklediğim fotoğraftaki gibi bir kuş tüyü, kocaman bir taşı dengede tutabilir yaşamda.

Sanki kendi içinde görünmez bir ayar düğmesi barındırır uyum. Bazen bu ayarın değişmesi, bazen de olduğu yerde sabitlenmesi gerekir. En fena durum ayar bozulur ve gözden kaçarsa ortaya çıkar, çünkü ayarsız yol almaya başlayınca hem denge, hem huzur hem de mutluluk konuları biraz karışmaya başlar.

Bana kalırsa, uyum hem çok büyük ve kapsamlı, hem çok yalın ve sade bir kavram. Üstelik, hem son derece somut, hem de son derece soyut. Son derece somut, tıpkı yukarıda söylediklerim gibi bir şey, son derece soyut, çünkü yaşamın bütünüyle uyum denilince somutlaştırmak çok da kolay gelmiyor insana.

Şöyle bir bakınca doğrudan fark edilmese de yaşamın bütünüyle uyumlu olmak en temel amaçlardan bir tanesi, yapılan pek çok şeyin, verilen pek çok kararın arkasında yatan temel noktalardan biri uyumu yakalamak. Bunu kaçırınca, sanki kaçırılan bir otobüsün arkasından koşan bir halde buluyor insan kendisini, ya da bir yere yetişmeye çalışırken bindiği taksinin şoförünün şarkı söyleyerek 20 km süratle otomobili kullandığı bir halde.

Yaşamın bütünüyle uyumdan söz edince benim aklıma ilk gelen insanın kendisi ile uyumu oluyor. İnsanın kendisiyle uyumu bu parçaların en önemlisi. Kendi içimizden bir yerlerden gelen sesler, şunu yap, bunu yapma, eksik oldu, tamam oldu, yeterli değil, daha fazla yapmalısın, gene beceremedin şeklinde olduğunda, bir an önce uyum ayarlarına bakmak gerekiyor. Bu ayarları en çabuk bozan şey düşünce, duygu ve davranış arasındaki uyumun bozulmaya başlaması, iç dengenin şaşması.

Kendisiyle uyumu yakalamak en temel, ama onun ardından kendi uyumunu yaşamın tüm alanlarına aktarma kısmı var; aileye, çalışma ortamına, çalışma arkadaşlarına, dostlara ve arkadaşlara, içinde yaşadığı topluma, ülkeye, dünyaya.

Uyum bazen aynılaşmak veya başkalarının istedikleri gibi olmakmış gibi geliyor kulağa, o zaman direnç çıkıyor ortaya. Ben aynılaşmam diyor kendini savunan taraf içerilerden bir yerlerden. Oysa uyum var olanla aynılaşmak veya başkalarının istediğini yapmak değil, uyum sadece olan biten durumu tam görmek ve kendi görmek istediğimiz sonuçla aralarındaki bağı kurmaya çalışmak. Belki de uyum en yalın tanımla, kendi bütünlüğünü de koruyarak, içinde bulunulan daha büyük bütünün içinde kalabilme becerisi.

Yaşamda uyumu yakalatacak en önemli şeylerden bir tanesi uyumu yakaladığımızda ortaya çıkacak sonuçların keşfi. Yani biraz istenen sonucu düşünmek, biraz o sonucu görmeye çalışmak; mesela, kendimle çatışmak yerine daha uyumlu olursam nelere ulaşırım, mesela, çalıştığım iş yerinde olup bitenlerle uyum sağlamaya çalışmak bana ne kazandırır, mesela uzun zamandır anlamaya direndiğim yeni telefonumla uyumlanırsam yaşamımda neler değişir ve benzer bir çok sorunun cevaplarını düşünmek. Cevaplar üzerinde kafa yorduktan sonra kendimizi direnen taraftan uyumlanan tarafa doğru almak, yani uyum ayarlarımızı ayarlamak çok daha kolay olacaktır.

Bu hafta kendinizi önce kendinizle, sonra da yaşamla, içinde bulunduğunuz ortamlarla, çevrenizdeki insanlarla uyum konusunda tarafsız olarak değerlendirseniz ve değerlendirme sonuçlarınıza göre, uyumda sıkıntı fark ettiğiniz yerlerde uyum ayarlarınızı nasıl değiştirmek istediğinizi belirleseniz, ardından da o yöne doğru atacak bir tane küçük, somut adım seçseniz nasıl olur? Denemeye ne dersiniz?

Savaş ve Barış

peace-of-mindBaşlık Tolstoy’un kitabını anlatacakmışım gibi dursa da, niyetim tamamen kendi algı alanımıza gelen savaş ve barış hallerinden konuşmak ve bu hallerle bağlantılı seçtiğimiz yollardan söz etmek.

Zaman zaman hepimiz kendimizi bir savaşın içinde gibi hissediyoruz. Gibi diyorum çünkü yaşamı savaş gibi algılamak tamamen bireysel algımızla alakalı gibi geliyor bana. Çok alışkın kulaklarımız yaşama atfedilen tamlamaya, yaşam mücadelesi diyoruz, ya da öyle dendiğini duyuyoruz. Buradan hareket ederek de yaşarken yaptığımız şeyi bir mücadele, bir savaş olarak görmeye başlıyoruz. Kazanılması ya da kaybedilmesi söz konusu olan bir savaş.

Bu savaş, bazen kendimizle, bazen yaşamda seçtiklerimizle veya seçmediklerimizle, bazen verdiğimiz veya veremediğimiz kararlarımızla, bazen sevdiklerimizle veya sevmediklerimizle. Bu savaş hali bazen sadece içimizde fark ettiğimiz ve bizi kendimizle dövüştüren bir duyguyken, bazen de davranışlarımıza ve sözlerimize yansıyan çatışma ve çarpışma davranışları halinde gösteriyor kendisini,.

Çatışma ve çarpışma olduğunda, savunma, direnme, kaçınma, korku, endişe, kaygı, saldırı gibi duygu, düşünce ve eylemlerin ortaya çıkması da kaçınılmaz oluyor. Duygu, düşünce ve eylemler bu hale geldiğinde ise, bu durumdan en fazla etkilenenler ilişkiler olmaya başlıyor. İlişkiler, yalnız başkalarıyla yaşadığımız ilişkilerle de sınırlı kalmıyor, kendimizle, içinde bulunduğumuz sistemle, beraber yaşadığımız toplumla, çalıştığımız kurumla, yaptığımız işle olan tüm ilişkiler etkileniyor bu durumdan, hatta zarar görüyorlar zaman zaman. İlişkilerin insanı yaşama bağlayan en güçlü destekleyiciler olduğunu düşünürsek, onların zarar görmesi aslında en son isteyeceğimiz şey olmalıyken, kaçınılmaz bir son haline gelebiliyor.

Peki bu savaş halinin tersi nedir? Tıpkı Tolstoy’un romanında söylediği gibi, tabii ki barış hali. Önce kendimizle barış, sonra seçimlerimizle, ilişkilerimizle, parçası olduğumuz sistemlerle, yani yaşamın kendisiyle.

Barış halinin en büyük eşlikçileri, huzurlu hissetmek, yaşamdaki akışı fark etmek ve yaşamı istediğimiz gibi yaşatacak yaratıcı çözümler için zihnimizde yer açmayı sağlayan mutlu hissetme halini keşfetmektir.

Yaşamımızdaki barış ve savaş hallerini düşünürken, bir hikaye canlanır gözümde. Hikaye şöyledir:

“Uzunca bir yol vardır gözünüzün önünde akıp giden. O yolun sonunda da olmasını istediklerinizle dolu bir yer vardır tam da hayal ettiğiniz gibi. Orada olmak sizin için son derece değerli ve önemlidir, çünkü oraya varmak üzere yaşıyor gibi hissedersiniz kendinizi. Yola çıkarsınız ve birdenbire yolun ortasında etrafı dikenlerle dolu bir kaya parçası gelir önünüze. Kaya parçası o kadar büyüktür ki, gitmeyi hedeflediğiniz yere giden yolun devamını bile görmeye engel olur adeta. O dikenli kayayı ortadan kaldırmanın yolunu bulmadığınız sürece, yol alamayacakmışsınız hissine kapılırsınız. Burada iki seçim vardır, ya durumla savaşmak, ya da olup biteni anlamaya çalışıp, çözüme odaklanıp, yola devam etmeye çalışmak. İlk bakışta bu hem ağır, hem üzeri dikenli, hem de ebatları son derece büyük olan kaya parçası ile boğuşmamak mümkün değil gibi görünür gözünüze. Boğuşup savaşmak sanki tek yolunuzmuş gibi hissedersiniz, çünkü baktığınız tek yer o dikenli kaya parçası olmaya başlar kendiliğinden. Bir zaman geçince o kaya parçası ile uğraşmaktan, kanayan ellerinizi tedavi etmeye çalışmaktan, ağırlığı nedeniyle incinen belinizin, dizlerinizin ağrısı ile uğraşmaktan artık o ulaşmak istediklerinizin varlığını bile hatırlamadan sürekli savaştığınız bir yerlerde bulursunuz kendinizi. Sonra bir gün karşınıza farkındalık adında bir küçük çocuk çıkar ve usulca elinizden tutup size barışı fark ettirir. Önce, içinizde barışı fark ettiğiniz durumda ortaya çıkan duygu ve davranışları görmenizi sağlar ve hemen ardından bugün içinde bulunduğunuz durumu, ellerinizi kanatan, belinizi ağrıtan savaşınızı size bir film gibi izletir. Sonra da o dikenli kayanın hiç fark etmediğiniz şekilde etrafından dolaşıp geçmenizi kolaylaştıracak yolu işaret eder. O yolu işaret etmekle kalmaz, dikenlerle ve ağırlıkla elinizi kanatmadan, belinizi incitmeden nasıl başa çıkabileceğinize dair de bir şeyler anlatıverir hızlıca. Farkındalığın sizi çıkardığı yeni yoldan ilerlediğinizde, gitmek istediğiniz yere doğru giden en baştaki yol tekrar beliriverir önünüzde. Savaşmadan ilerlediğinizde, barış ile ürettiğiniz çözümlerle yolda ilerleme yöntemlerinin daha çeşitli, daha yaratıcı ve daha hızlı olduğunu fark edersiniz.”

Bu kısa hikayeden yola çıkarak, yaşam yolculuğunuzda ilerlerken kendi seçim noktalarınıza biraz bakmak ister misiniz? Siz savaş yolundan mı yol alıyorsunuz, yoksa barış yolundan mı? Bu gerçekten size ait bir seçim mi, yoksa otomatik bir davranış mı? Üzerinde düşünmeye, belki de farklı seçimler yapmaya ne dersiniz?

“Mutlu” Bir Kurumda “Mutlu” Bir Çalışan Olmak

happycompanyİş yaşamında mutlu olmanın, bir kurumun “mutlu” kurum haline gelmesinin hem bireyin kendisi, hem de kurumun başarısı üzerindeki etkileri artık gayet iyi biliniyor. Hm bilimsel veriler doğruluyor, hem de ölçülebilen iş sonuçları gösteriyor ki, mutlu kurumlar, daha başarılı oluyor.

Kurumlarda mutluluk dediğimiz durum, gelişim, gelecek ve pozitif odaklı bir bakışla ortaya konan bir takım şeylerin varlığında ortaya çıkan kendini iyi hissetme hali olarak tanımlanıyor. Burada sözü edilen bir takım şeylerin varlığı, aksi giden bir takım şeylerin de hiç olmaması anlamına mı geliyor diye sorarsanız, elbette hayır. Onlar bulundukları yerde durmaya devam edebiliyorlar, ama mutluluğu destekleyen bir takım şeylerin olması, aksilikleri daha çabuk giderebilme, daha iyi yönetebilme veya katlanabilme durumunu beraberinde getiriyor.

Peki o halde bir kurumu “mutlu” diye tanımlamak için neler gerekli?

Hadi bir hikaye ile anlatalım bu durumu. Hikayemiz mutlu olan bir kurumda geçsin ve o kurumun çalışanlarından bir tanesinin dilinden bir hikaye olsun.

Sabah uyandım, heyecanlı bir gün, şirketin yıl sonu toplantısı var. Şirkette yeni olduğumu filan düşünmeyin, 15 yıldır buradayım. Bizim şirketten ayrılanlar çok olmaz, benim gibi eskiden beri burada olan çok insan vardır. Ama büyüdüğümüz için yeni gelen de çok olur. Yeni gelenler çok hızla uyumlanırlar şirkete, çünkü çok güzel karşılanırlar ve bizi tanıyana kadar çok iyi yetiştirilirler. Garip bir düzen vardır içeride, yerde çöp kalsa, o çöpü kim fark ederse o alır ve atar. Önemli bir ihaleye girilecekse, herkes kendi payına düşeni yapmakla kalmaz, diğerlerine nasıl destek olacağı konusunda kafa yorar. Sorumluluklarımızı biliriz, nerede nereye kadar ne yapacağımızı da biliriz. Sınırların aşılabileceği yerleri de fark ederiz. Kimse hata yapmaktan korkmaz. Garip bir biçimde hatalar kucaklanır. Tabii kucaklanır dediysem, hatayı yapana iyi ki hata yaptın demeyiz, ama mutlaka öğrendiklerimizi ortaya koyar ve bir daha olmaması için yapabileceklerimizi buluruz. Şirkette iş akışını kolaylaştırmak için bir hiyerarşi vardır, ama hiyerarşi sadece iş akışı için kullanılır. Hepimiz yaptığımız işin karşılığını alırız. Yaptıklarımızın şirketin ne işine yaradığını da çok iyi biliriz, bunu bilmek de yaptığımız işi daha bir keyifle yapmamızı sağlar. Kendimizi iş ailemizin evinde gibi hissederiz. Nasıl ailede zor zamanlar olursa, nasıl ufak tefek tartışmalar olursa, onlar bizde de olur; ama iş ailemizin içindeki sevgi ve güven bizi her durumda birlikte tutar. Bizde pek devamsızlık olmaz, kaytarma hiç olmaz. Ama yorgunsak ve kafamız başka yerde kalacak gibi görünüyorsa, orada oturup aslında çalışamayacaksak, o zaman izin ister gideriz. Bizler kendi işimizi yöneticimizden daha iyi biliriz, yöneticimiz de bizim iş yapışta ne noktada olduğumuzu, işin bütününün ne durumda olduğunu, kimin hangi konuda ne kadar destek olabileceğini iyi bilir. Bizim şirkette herkes birbirini dinler, yani gerçekten dinler. Dedikoduyu da hiç sevmeyiz. Hay allah birden bugün niye heyecanlı olduğumdan bahsetmeyi unutacaktım. Bugün heyecanlıyım çünkü bu gün bizim şirketin en güzel günlerinden biridir. Her yılın sonunda yaparız bu günü. Bu gün öyle bir organize edilir ki, herkes bir araya gelir, patron da olup bitenleri anlatıp, gelecek yıla ait hayallerden, planlardan ve mali durumdan söz eder. Hayalleri öyle güzel hikaye gibi anlatır ki, hepimiz kendimiz o hayalin içinde bir yerlerde görürürüz. Bunun hemen arkasından, yaptığımız işin ayrılmaz parçaları olan bölümlerin o yılki sonuçlara olan katkıları için ayrı ayrı teşekkür edip, her bölümün yöneticisinden geçirilen yılın hikayesini anlatmasını ister. Sonra da tamamlanan yılı bir kaç çalışanın dilinden anlattırır. Hikayelerin içinde yaşanan deneyimlerden, anılardan, zorluklardan, hatalardan parçalar da olur. Patronun hiç değişmeyen bir kapanış seramonisi vardır. Önce ekrana bir bozyap yansıtılır, bozyap bizim şirketin parçalarından oluşur, bizim şirketin parçaları da bizler oluruz, hepimizin resmi vardır o bozyapın üzerinde. Önce o görüntüyü hep birlikte alkışlarız. Hemen arkasından, o bozyaptan bir parçanın eksik olduğu hali yansıtır ekrana ve şimdi gördüğünüz eksik görüntünün olmamasını sağladığınız ve bu resmi hep birlikte yapmak konusundaki desteğiniz için her birinize teşekkür ederim diyerek toplantıyı kapatır. Sonrasında da keyifle bir şeyler yer içer, günün kalanını da kendi değerlendirme ve düşünme zamanımız olarak geçiririz. Yılın en heyecanlı günüdür bu gün hepimiz için.

Bu hikayeyi okuduğunuzda neler düşündünüz? Mutlu kurumun özellikleri ile ilgili neler getirdi aklınıza bu kısa hikaye? Benim aklımdakileri size madde madde yazmak istiyorum.

  • Adalet – adil iş paylaşımı, adil ücret dağılımı
  • Güven – yapılan işe, birbirine ve şirkete güven
  • Liderlik – işin kendisini yapan değil, yapılan işi yöneten insanlar, güçlü ilişkiler, mikro yönetimin olmadığı, işi yapanın bilgisine güvenildiği ve o bilginin geliştirilmesinin desteklendiği bir liderlik
  • İletişim – açık, net, yargısız, gelişimi destekleyen ve karşılıklılık ilkesi üzerine kurulu dinleme temelli iletişim
  • Anlam – yapılan her bir işin şirketin bütününe yararının farkındalığı
  • İnsan farkındalığı – İnsanın bütün olarak algılamak, duygu ve değerlerinin farkındalığı ile işleri yürütmek
  • Paylaşım – olup bitenleri, olması istenenleri, şirketin hayallerini açık bir dille paylaşmak
  • İşbirliği – işleri “birlik”te yapmak, yani ben ve senler yaratmadan biz olarak iş yürütmek
  • Bütünlük – şirketin bütün bir sistem olduğunun parçalarının bölünemez olduğunun farkındalığını yaratmak ve sürdürmek
  • Takdir, teşekkür – artı biri yaratırken, iyi yapılanları fark etmenin ve bunu dile getirmenin önemini sürekli gündemde tutmak
  • Arkadaşlık – birbirleri ile şakalaşabilen, zorlu zamanlarda destek olabilen, birbirine köstek değil, destek olan insanların var olmasını sağlamak
  • Eğlence – iş ciddi bir şeydir orada eğlenceye yer yoktur demek yerine, işimizi yaparken eğleniriz bu da bizi zenginleştirir diyebilmek
  • Gelişim odağı – odakta hata ve aksaklıkları tutmak yerine, yönün gelecekte, gelişimde ve gerçekleşmesi istenen sonuçlarda olmasını sağlamak, hata ve aksaklıkları tüm detayları ile incelemek ve onları gelişme ve büyüme fırsatlarına dönüştürmek.

Bu maddelere tek tek bakacak olsanız, hikayede bunları fark ettiniz mi?

Peki şimdi bunları kendi içinde bulunduğunuz şirketleriniz için değerlendirseniz ve her birine 1 (bizde pek yok) ile 10 (bizde de tam böyle) arasında bir puan verseniz. Sonra da tüm bunların sizin bulunduğunuz şirkette 10 üzerinden 10 var olduğu bir durumu düşünseniz, kendinizi nasıl hissedersiniz? Bu durumu sağlamak adına kendi payınıza düşen yapılacak neler olur acaba? Biraz üzerinde düşünmeye ne dersiniz?

Mutluluk Projeleri

mutlulukprojeMutluluk projelendirilir mi? Cevap evet, çünkü bir çok ülkede mutluluk projeleri yapılıyor. Projeler hem bireysel, hem de sosyal mutluluğu destekliyor. Mutluluk projeleri kişiler tarafından uygulandığı gibi, zaman zaman kurumlar da kurum içi projeler düzenliyorlar. Projelerin içinde birden çok aktivite yer alıyor ve tam bir alışkanlık oluşuncaya kadar bu pratikler tekrar ediliyor; mesela 21 gün, mesela 30 gün, mesela 365 gün boyunca. Pratikleri eğlenceli hale getirmek, kendine uyarlamak, farklılaştırmak, zenginleştirmek proje sahibinin kontrolünde.

Mutluluk projelerinin içinde yer alan bazı pratikler şöyle:

  • Yaşamda aksayan şeylerin varlığını göz ardı etmeksizin, küçük veya büyük iyi gidenlerin de odakta tutulduğundan emin olmak ve bunları günlük olarak takipte tutmak.
  • Yaşamın içinde yer alan ve katkı sağlayan insanlara teşekkür etmek. Bunu mümkün olduğunca yüz yüze, mümkün olmayan durumlarda yazılı olarak yapmak, ama bir şekilde yapıldığından emin olmak.
  • Yaşamın kendisine teşekkür etmek. Yaşamın içinde fark edilen yolunda giden şeyler için yaşamın kendisine teşekkür etmek, şükretmek.
  • Sevdiğimiz ve bizim için değerli insanlara onları sevdiğimizi ve bizim için değerli olduklarını söylemek.
  • Yardımlaşma. Bildiğimiz yardımlaşma elbette çok değerli. Daha farklı olarak da, yardım ettiğiniz kişinin sizin yardım eden kişi olduğunuzu bilmediği yardımlaşma. Mesela herhangi bir yerden alışveriş yaparken fazladan bir şeylerin parasını ödeyip, o şey her neyse ismini dükkanın içindeki panoya yapıştırıp çıktığınız bir durum. Siz gittikten sonra ihtiyacı olan birileri o panoya bakıp, ihtiyacına uygun olan bir şey varsa sadece o kağıdı alıp kasaya vererek herhangi bir para ödemeden ihtiyacını karşılamış oluyor.

Dün kızımla sohbet ederken, biz bunları ne yaparak yaşamımızda sürekli kılsak dedik ve özellikle farklı yardımlaşma pratikleri üzerinde konuştuk. Dedik ki bir şeyler alırken ilave alınanları bir panoya iliştirebileceğimiz uygulamalar burada da olsa, marketlerde, café’lerde, pastanelerde. Ardından ilk aklımıza gelen cümle, olmaz ki, ihtiyacı olmayanlar da kullanırlar o asılanları oldu. Sonra ne kadar sıkı kalıplarda kaldığımızı fark ettik ve belki de bu bir inanç ve denemeden bilmek imkansız dedik.

Bunu fark ettikten sonra, kalıplaşmış düşünce biçimlerinden kurtulup, daha da farklı neler yapabiliriz diye konuşmaya başladık ve kızım, üzerinde düşündüğü bir fikirden bahsetti. Hayalleri olan ancak paraları veya uygun imkanları olmadığı için o hayallerden vaz geçmek zorunda olan insanların o hayallerini destekleyecek bir şeyler yapmak istediğini anlattı. Bu fikri ona düşündüren, tanıdığı birinden bahsetti; liseden sonra okuyamamış, maddi imkanları çok da iyi olmayan, ama yazar olmak isteyen birisi, onu destekleyecek bir şeyler olsa ve yazma hayalini gerçekleştirebilse, kendisini ne kadar iyi hissedeceğini düşündüğünü anlattı.

Sonra bu hayali detaylandırmak ve yapılandırmak üzere çalışmaya karar verdik. Şimdilik bir anne kız hayali, ama bakarsınız günün birinde yaşama geçen ve mutluluğu destekleyen bir projeye dönüşüverir.

İyi biliyoruz ki mutluluk fark ettikçe ve paylaştıkça daha güzel, o zaman bir yerlerden başlamak ve sonra da sürdürmek lazım. Belki bir mutluluk projesi yaratmak ve onu da paylaşmak lazım. Belki sadece üzerinde düşünmek bile bir başlangıç. Ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

Acaba mükemmeliyetçi misiniz?

mukemmelNe yaparsam en iyisini yapmam lazım. En iyisi olmayacaksa yapmamak daha iyi. Mükemmel bir ebeveyn olmam lazım. Mükemmel sağlıklı bir insan olmalıyım. Mükemmel bir iş insanı olmak zorundayım. Mükemmel arkadaş olmam lazım. Mükemmel bir evlat olmalıyım. Mükemmel bir öğrenci olursam başarılıyımdır. Mükemmel olmasını sağlamak için yaptığım her şeyin içinde hatasızlık ve eksiksizlik olmalı. Gözüm her zaman hatalarda ve aksi gidenlerde durmalı ki, onları hemen yakalayıp ortadan kaldırabileyim.

Bunlara benzer cümleleri duydunuz mu? Duyduysanız, kimlerin ağzından? Kendiniz, yakınlarınız, ebeveynleriniz, yöneticileriniz, içinde olduğunuz sistemlerin size söyledikleri? Sizin başkalarına bu konuda söyledikleriniz? Şöyle bir bugüne ve bugünden geçmişe doğru bir baksanız bu konuda neler fark edersiniz?

Ben şöyle bir bakıyorum, aslında herkesten ve kendimden o kadar çok duyduğum ve duymaya da devam ettiğim cümleler ki bunlar. En doğruyu yapmak, en hatasız olmak, en iyi olmak, her şeyin en iyi olmasını sağlamak, en mutlu olmak ve daha yazmakla bitmeyecek en’ler dünyası.

Zaman zaman bu en’lerin tanımları öyle uçsuz bucaksız hale geliyor ki, konu her neyse, ona da zaten ulaşılmaz ki düşüncesi giriveriyor zihinlerimizin için ve hatta bazen vaz geçiyoruz o “en” her neyse ona ulaşmaktan. Örneğin öyle bir mutluluk tanımı yapıyoruz ki, bu durumda ona ulaşmaya imkan yok deyip mutluluk da neymiş diyor ve koyuyoruz bir kenara.

Bazen farkında olmadan bu tanımları gerçeklikten ve olan bitenden bağımsız yapıyoruz Sonra da kendimizi kendi tanımımızın parçası olan kendimiz ve diğer insanlarla yaşamaya başladığımız bir mücadelenin içinde buluyoruz. Ebeveynlikle ilgili bir “en” tanımı varsa, bu çocuklara doğru giden bir mücadeleye dönüşüyor, benim çocuğum “en mükemmel” olmalı ve ben bunu sağlamak zorundayım. Yönetmekle ilgili bir “en” tanımı varsa, bu da çalışanlara doğru giden bir mücadeleye dönüşüyor, benim takımım “en mükemmel ve en hatasız” olmalı, hatalara yer yok bakış açısı üzerine kurulu, odağın hatada, yanlışta ve bunlara neden olanları yakalamakta olduğu bir mücadele. Yani özetle insanın kendisini ve yakın çevresindeki herkesi içine alan ve bazen yoran, bazen üzen, bazen kızdıran bir mücadele. Oysa ki niyetimiz ne kadar da iyiydi, her şey “en mükemmel” olsun istemiştik.

İnsanın doğası ile ne kadar uyumlu bilmiyorum ama ister öğrenerek diyelim, ister özenerek diyelim, istersek de içimizden gelen bir şeylerin sonucunda diyelim, insan gelişimi ile birlikte bu kavram da insanla birleşen ve üzerinde çok fazla düşünülüp konuşulan kavramlardan biri haline geldi. Yalnız, tek sıkıntı, mükemmel lafını duyunca kulağa çok iyi gelen, ancak “daimi mükemmel” olunmaya çalışıldığında amacının tam tersi sonuçlar doğuran bir kavram.

Son beş, altı yıldır en çok farkına vardığım konulardan bir tanesi insanın kendisine sıklıkla aynada bakıp, kendisini mümkün olduğunca objektif bir bakışla değerlendirmesinin ne kadar önemli olduğu. Elbette yaptığımız her şeyi bildiğimizin en iyisini yaparak, o an için en iyi şeyi seçerek yapıyoruz. Eğer mükemmel olma konusunda geliştirdiğimiz bir “en” bakış açısı varsa, bu “en” gerçeklikle tam da örtüşmüyorsa, bu “en”e ulaşamama kaygısı beraberinde stres, endişe, korku ve kızgınlığı barındırıyorsa, bu “en”e giden yolda odağımızda potansiyel hatalar, başarısızlıklar varsa, aynaya baktığımızda görmemiz gereken bu durumun çok da işe yaramadığı olacaktır.

Elbette mükemmel bir şeyler yaratmaya çalışmak hayat amacımız, öyle olmasa gelişim çok da mümkün olmaz ve her şey kendini tekrar eden hale gelirdi. Ancak burada öyle ironik bir durum var ki, mükemmel olmayı yukarıda yazdığım bir şekilde algılamaya başlayınca, bir şeyleri yapma biçimi kendini tekrar etmeye başlıyor. Hani kaygıdan endişeden söz ettim ya, mükemmelliği burada sözünü ettiğimiz şekilde algılamaya başlayınca, bildiğimiz yolun dışında bir şeyler yapmanın o mükemmelliği bozacağına inanarak farklı bir şeyler yapmamaya, ertelemeye, ya da yeni bir şeyler denemek gerekse bile, başarısız olma kaygısı ile onları denememeye başlıyoruz. Yani mükemmeli yaratalım derken, ya olduğumuz yerde duruyoruz, ya aynı şeyleri tekrar yapıyoruz, ya da yeni bir şeylerle o mükemmeli yaratma fikrini en baştan reddediyoruz.

Peki o halde ne yapmalı?

Önce daimi mükemmel olmaya çalışmaktan kurtulmak lazım. Sonra şu aynaya bakma konusu önemli. Yargısız, yorumsuz, mazeretsiz bir ayna bulup oradan kendimize bakmak önemli. Sonrasında da daimi mükemmel olmak yerine gerçekçi mükemmel olma konusunda bir şeyler düşünmeye başlamak gerek. Daha gerçekçi ve ulaşılabilir bir çerçeveden geleceğe baktıracak, yürüdüğümüz yolda hata ve başarısızlıkların yaşanmasının olası, hatta kaçınılmaz olduğunu fark ettirecek, başaramazsam başkaları ne der sorusunun yerine, elimden geleni yapıyorum demeyi düstur edindirecek, kaygı ve endişenin yerine umut, merak, cesaret ve yeni bir şeyler yaratma hevesini yerleştirecek bir gerçekçi mükemmellik sistemi oluşturmak lazım. Sonra da bu sistemle uyumlu davranışları geliştirmeye ve eski alışkanlıkları bir kenara koyup, yeni sisteme uygun davranmaya başlamak ve onların etkilerini gözlemlemek lazım. Aynamızın yakınlarda olduğundan emin olup, arada bir aynadaki görüntüyü fark etmek de çok önemli. Söylemek istediğim, kendi kendimize bazı kontrol noktaları oluşturup neler oluyor, nasıl gidiyor ve nasıl olsa daha iyi olur sorularının cevaplarını yakalamak lazım.

Sabit tanımlı bir mükemmele ulaşmaya çalışmak yerine gelişime açık, hatalardan öğrenerek büyüyen, yeniliklerin yaratıcılıkla birleştiği, cesaret, umut, mutluluk ve hareket barındıran bir mükemmeli yaratma hali oluşturmak galiba en iyisi.

Mutlu hafta sonları…

Yaşamın İçinde Mind-ful-ness ☺

mindfulnessÇok duyulan kavramlardan bir tanesi. Son derece popüler, son derece herkesin dilinde, son derece de hızla içi boşaltılmak üzere olan bir kavram. İngilizce kelime kullanmayı sevmiyorum, ama bana göre tam Türkçe karşılığı yok, an farkındalığı diyorlar, o anda orada olmak diyorlar, bilinçli farkındalık da diyorlar ama hala eksik bir şeyler kalıyor içinde.

Mindfulness’ın içinde geçen mind kelimesi bana yurt dışında merdivenlerin önüne yazılan uyarıyı hatırlatır; “mind the steps” yani basamaklara dikkat edin. Mindful olmak da dikkati içinde barındırıyor. Dikkatin de ötesinde fark etme, kontrol etme ve davranışı ona göre ortaya koymayı beraberinde getiriyor. Yaşanılan değerli zamanları daha güçle fark etmeyi sağlıyor. İnsanın daha mutlu, daha başarılı, daha istediği gibi bir yaşamı olmasını destekliyor.

Bunlar üzerinde kafa yorarken, Anne Marie Rossi’nin bir TEDxYouth konuşmasına denk geldim, buradaki anlatım hoşuma gitti. Odaklanmak, dikkatini o ana vermek, kendi kendini kontrol edebilmek ve duygu ve davranış arasına düşünme zamanı koyabilmek olarak bahsediyordu mindfulness kavramından. Mindfulness denilince kafamda oluşan görüntüyle iyi örtüştü bu anlatım.

O kadar çok bölen şey ve o kadar çok otomatikleşmiş alışkanlığımız var ki yaşamda, fiziksel olarak bulunduğumuz yerde zihinsel olarak var olmadığımız fazlasıyla zaman geçiriyoruz. Zihnimizin içi zaten dolu, dün olanlar, yarın olacaklar ve onların oluşturduğu duygular gezinip duruyorlar ve hatta zaman zaman fikir beyan edip konuşuyorlar. Kendi içimizde konuşan bu seslerin yanında, dış dünyada da bölen çok fazla etken var, mesela hayatın parçası olan cep telefonları, mesela televizyon, mesela gelen ve gönderilen e-postalar. Bir de bunların üzerine eklenen dış sesler var, herkesin paylaşmak istediği bir derdi var, anlatacağı bir konusu var. Bütün bu karmaşa arasında zihin neyi seçerse orada bir yerlerde kalıyor. Bazen çok önemli bir konu anlatılırken kendimizi cep telefonuna gelmiş mesajı okurken buluyoruz, bazen trafikte giderken zihnimizde yarattığımız senaryolar yüzünden stresin içinde boğuluyoruz, bazen çok istediğimiz bir filmi izleyip, film bittiğinde filmdeki detayları hatırlamadığımızı fark edip şaşırıyoruz. Biz olup bitenden uzaklaşıp, zihnimizin içini dolduranlarla meşgul olmaya başladığımızda, yaşamı sürdürmeyi destekleyen otomatik sistemler devreye girmek zorunda kalıyorlar, çünkü bakıyorlar sistemin yöneticisi şu anda burada yok, zihninin içinde dolaşıp duruyor, bari biz işleri ele alalım diyorlar. Bazen otomatik sistemler öylesine devrede oluyorlar ki, bir yakınımıza istediği ilacı vermek için hazırlayıp, bardağa suyu koyup, arkasından ilacı kendimiz içtiğimiz bile oluyor. (yaptım, biliyorum :))

Bütün bunlar olurken yan etkileri neler oluyor, yaptığımız iş her neyse, olması gerektiği gibi olmayabiliyor. Duygular davranışa direkt olarak aktarılıyor, yani sürekli bir reaksiyon verir halde kalınıyor ve kontrol bizim elimizde olmaktan çıkıp otomatik sistemin kontrolü altına giriyor. Arkasından yoğun bir zihin yorgunluğu hali baş gösteriyor hızla. Duygular, düşünceler, yaşanmış kızgınlık ve karmaşalı haller, gelecekte olması olası aksi durumlar, yakın çevremizdeki insanların bizden istedikleri, bizim kendimizden beklediklerimiz, yarattığımız kaygı, endişe ve stres kocaman bir balonun içini dolduruyor ve biz de o balonun içinde hapsolmuş gibi bir halde kalıyoruz istemsizce.

Buradaki anahtar kelime “istemsizce” kelimesi sanırım, çünkü tam da bu noktada yazımın başında sözünü ettiğim konuşmacının söylediği kendi kendini kontrol etme kısmı elden kaçmış oluyor.

Mindfulness olduğunda, içinde bulunduğumuz yer ve zamandayken, tam da o ana dair düşünceler ve o ana ait duygular zihnimizde yer buluyorlar kendilerine. Zihnin içinde bir sadelik ve ferahlık hali ortaya çıkıyor. Kendimizi duygu ve düşüncelerimizle eşleştirmeyip onlardan ayrıştırmayı başarıyoruz ve o andaki duygu ve düşünceleri yakalayıp, fark edip, ne şekilde davranmamız gerektiğine daha kolay karar verebilir oluyoruz. Odaklanmak istediğimiz her neyse, onun etrafında durabilir halde oluyoruz.

Yapılacak çok iş var, bunlar nasıl biter, bitmediğinde başıma neler gelir, zaten hep de böyle olur senaryosu üzerinde debelenip harekete geçememek yerine birer birer yapılmaya başlanıyor işler istenildiği düzen ve sıralamayla. Çok basit bir benzetmeyle, trafik tıkanıp arabanın içinde kaldıysak, olası senaryolar üzerinden kızgınlık yaratıp stresi çoğaltmak yerine durumu olduğu gibi kabul etmeye daha yatkın oluyoruz, çünkü doğru soruyu sorup doğru cevabı verebilir halde oluyoruz: trafik tıkandı, benim kontrolümde mi, hayır, farklı yapabileceğim bir şey var mı, hayır, şu anda kafamda oluşturacağım senaryoların gerçekleşeceği kesin mi, ona da hayır. Cevaplar bu şekildeyse, o zaman durumu kabul etmek ve daha fazla gerginlik yaratmadan o anda orada olmak daha bir mümkün hale geliyor.

Peki kolay mı? Alışmadıysak kolay değil. Hatta her alışılmadık davranış gibi başlangıçta oldukça da zor. İmkansız mı? Kesinlikle değil. Sadece kararlı olmak ve uygulamayı denemeye başlamak lazım. Bulunduğumuz anda içimizde, dışımızda, çevremizde olup bitenleri gözlemeye başlamak ve onların ortasında kendimizi fark etmek lazım. Bunları yapmaya başladığımızda, o anı bütün olarak fark etmek, olup bitene odaklanmak, kontrolü elde tutmak gibi sonuçlar kendiliğinden olmaya başlıyorlar.

Mind-ful olmaya hazır mısınız?