Tag Archive | farkındalık

Mükemmelin Girdabından, İyinin Keyifli Dalgalarına Yolculuk

Sürekli içeriği büyüyen, tam dokunacakken insanın elinden kaçıveren mükemmel tanımının, aslında sonsuz ve sınırsız olan insan potansiyeline bir sınır çizmekte olduğunu veya o potansiyelin ortaya çıkmasına engel olduğunu hiç düşündünüz mü?

Mükemmeli yaratma yaşamın her alanında pek çok kişinin gündeminde. Bir çok kişi mükemmel olanı tanımlama ve yaratma çabası içinde koşturup duruyor.

Ne yazık ki, mükemmeli yaratma çabası, adı kadar güzel karşılık bulamayabiliyor insan yaşamında. Adını duyunca, sanki keşke herkes aynı çaba içinde olsa hissi doldururken insanın içini, bu çabanın içine düşüldüğünde, adeta denizlerdeki girdap gibi bir şekle dönüşebiliyor çabanın kendisi.

Bu konu bir girdaba dönüştüğünde, öyle bir mükemmel tanımı oluşuyor ki, yapılan şey her ne olursa olsun, içinde mutlaka eksik bir şeyler kalmıştır kaygısı ortaya çıkarak,  yapılan tüm iyi şeylerin yok sayılmasına neden olabiliyor. Veya o eksik şeyler hiç tükenmediği için, kişi girdabın içinde döndükçe dönebiliyor. Bunlardan daha da kötüsü, hiç denemeden vazgeçebiliyor insanlar yapmak istedikleri şeylerden.

Alışkanlık haline geldiğinde insanın kodlarına öyle bir işliyor ki mükemmellik çabası, sanki o siz, siz de oymuşsunuz gibi oluyor ve bir şeyleri iyi yapma konusunda destek olduğunu düşündürerek sizi bir çok şeyden geride tutabiliyor.

Kalıp cümleler oluşturuyor zihinlerde, “sakın deneme yapamazsın”, “bir şeyler eksik kalırsa insanlara rezil olursun, o yüzden çalışmaya devam et ve yaptıklarının içine sinmesine izin verme, mutlaka eksik bir şeyler kalmıştır içinde tamamlaman gereken, onları bitirmeden de kimseyle paylaşma yaptıklarını”, “şimdiye kadar hiç başarısız olmadın, ya şimdi başaramazsan, en iyisi dur ve devam etme”.

O kalıp cümleler öyle de yumuşak yumuşak çıkıyor ki insanın içinden, sanki yardımcı olmaya çalışıyorlarmış hissi yaratıyorlar. “Haklı galiba” diye düşünüyor cümlelerin sahibi ve bırakıveriyor yapmak istediklerini veya kendisini zorladıkça zorluyor “daha hala olmadı” diyerek.

Oysa bazen o cümleleri duyduktan sonra susturmak, onları farklı cümlelerle değiştirmek, mükemmeli aramak yerine, iyi ve daha iyiyi bulmaya çalışmak, bazen yanlış yapmak, yanlışı yakalayıp ondan ne öğrendiğini bulup, o farkındalıkla yola devam etmek mükemmeli yaratma çabasının insana öğrettiklerinden çok daha fazlasının öğretmeni oluyor insan yaşamında.

Mükemmeli yaratma konusunda yazdıklarım tanıdık geldiyse, belki biraz düşünürsünüz üzerinde. Belki bundan sonra kendinizi yakalatır size burada okuduklarınız ve belki değiştirmek için planlar yaparsınız içinizden size seslenen cümlelerinizi.

Bunlardan bende yok diyorsanız, harika bir haber, hep öyle devam edin yaşamaya.

Eğer birilerinin yaşamına anne, baba olarak, öğretmen olarak, yönetici olarak dokunuyorsanız, onların mükemmelle ilişkilerini doğru kurmaları konusunda nasıl davranmanız gerektiğini düşünmek istersiniz belki. Belki bu rollerde kendinize ayna tutup bakarsınız, acaba onların kodlarına mükemmellik çabasını yazmakta ne kadar ısrarcıyım sorusunun cevabını ararsınız kendinizde.

En iyisi, mükemmelle fazla boğuşmadan, iyi, daha iyi, sonra ondan daha iyiyi bulma çabası olsun hayatlarımızın içinde. O zaman girdap belki de keyifli dalgalara dönüşür, hani içine kaçırmadan üzerinde oynanabilen türden dalgalara. Ne dersiniz?

Keyifli hafta sonları…

Masal

Bir zamanlar ülkelerden birinde bir küçük çocuk yaşarmış. Bu küçük çocuk her sabah uyandığında odasının penceresine doğru koşar ve koşarken de her sabah aynı şeyi dilermiş “Bugün yepyeni bir şey görsem”

Pencerenin önüne geldiğinde heyecanla dışarı bakar ve büyük bir mutsuzluk içinde kocaman bir “offff” ve hemen ardından da “ne sıkıcı” dermiş. “Yine her şey aynı, yine güneş doğmuş, yine kuşlar uçuyor, yine sütçü kapıda ve annem süt alıyor, üstelik de yine kahvaltıda tost var.”

Küçük çocuğun penceresinden her gün birbirinin aynı olmaya devam eder dururmuş.

Sabahlardan bir sabah küçük çocuk her zamanki saatinde uyanmış. Yatağında oturmuş, şöyle bir gerinmiş, terliklerini ayağına geçirmiş ve her sabah olduğu gibi kafasında aynı düşünce ile penceresine doğru koşmaya başlamış, “Bugün yepyeni bir şey görsem”

Başını pencereden uzatır uzatmaz, sabahın aynılığının içinde bir küçük kuşun uçmakta olduğunu görmüş. Onun da her sabah uçan kuşlarla aynı olduğunu düşündüğü sırada, kuş küçük çocuğun açık penceresine doğru uçmaya başlamış.

Çocuk kocaman gözleriyle kuşa merakla bakarken, kuç uçmuş, uçmuş ve pencerenin pervazına konuvermiş. Çocuğun kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpmaya başlamış. Hatta öyle çok ve öyle yüksek sesle çarpmış ki, küçük çocuk kalbinin sesinin küçük kuşu korkutup kaçırmasından pek bir çekinmiş.

Küçük kuş pencerenin pervazına konar konmaz, küçük çocuk onun gagasında parlayan bir şey tuttuğunu fark etmiş. Merakla ne olduğunu anlamaya çalışırken, o şeyin parlayan küçük bir çakıl taşı olduğunu anlamış.  Daha heyecanlı bir şeyle karşılaşmayı umarken, bir çakıl taşı ile buluşmanın hayal kırıklığı içindeyken, kuş birden bire çakıl taşını pencerenin pervazından içeri bırakıvermiş ve tam o anda konuşmaya başlamış.

“Küçük çocuk beni dinle” diye seslenmiş. “Bu çakıl taşını hep cebinde taşı. Yatarken pijamanın cebine koy, uyanınca hemen giysilerinin cebine al. Bu çakıl taşına dokunduğun her an göreceğin yeni ve farklı şeyler olacağından emin ol. Her yeni günün seni heyecanlandırmasına, yeni günün içinde bulacağın yeniliklerin ve farklılıkların sana yepyeni şeyler öğretmesine izin ver. Merak etmekten sakın vaz geçme.”

Bu sözleri söyler söyledikten hemen sonra, küçük kuş uçup gözden kayboluvermiş.

Küçük çocuk biraz düşünmüş, küçük kuşun söylediklerini denemeye karar vermiş. Ne kaybederim ki demiş kendi kendine.

Gece yatarken küçük kuşun bıraktığı çakıl taşını pijamasının cebine yerleştirmiş. Ertesi sabah uyanır uyanmaz, her sabah olduğu gibi yatağında şöyle bir gerindikten sonra ayağa kalkmış. Önce elini cebine sokup cebine koyduğu çakıl taşını yoklamış, rahatlamış, yerinde duruyormuş çakıl taşı.

Çakıl taşını avucuna almış ve küçük kuşun ona tembihlediği gibi yepyeni şeyler görme merakıyla koşarak pencereye yaklaşmış.

O da ne, gözlerini kısmadan dışarıya bakamadığını fark etmiş, ne tuhaf, güneş bu sabah ne kadar da farklı parlıyormuş. Tam güneşin bu parlaklığını daha önce hiç fark etmediğini düşünürken, sütçünün bahçenin dışında duran at arabasını görmüş, ne kadar ilginç diye düşünmüş, arabayı çeken atların kuyrukları ne kadar da uzunmuş, daha önce hiç görmemiştim. Daha sonra karşı bahçedeki ağacı fark etmiş. Yaprakları dökülmüş, biraz yorgun bir ağaçmış, ağaca üzülmüş, daha önce nasıl da hiç görmedim seni koca ağaç, bugün gelip yakından bakayım sana diye mırıldanmış. Tam o sırada mutfaktan gelen tost ve tarçınlı sütün kokusunu duymuş. Çok şaşırmış, tarçın ne kadar güzel kokuyormuş meğer diye düşünmüş. Pencereye arkasını döndüğünde, odasına giren güneşin duvarda yarattığı ışık oyunu dikkatini çekmiş, bir kez daha şaşırmış, ilk kez görüyorum demiş kendi kendine, ne tuhaf.

Annesinin sesini duymuş o sırada, ona sesleniyormuş. Kahvaltıya gitmek üzere telaşla giyinmiş. Gördüğü yeni ve farklı şeyleri annesine anlatmak için sabırsızlanıyormuş. Daha mutfağa girer girmez, annesinin sofraya koyduğu güzel çiçekleri görmüş, hemen arkasından kahvaltı tabağındaki tostun yanındaki peçetenin desenini fark etmiş. Annesine koşup, boynuna sarılmış, anneciğim, saçların ne güzel olmuş bu sabah demiş, tost ve tarçınlı süt de harika kokuyorlar diye heyecanla eklemiş.

Tostunu keyifle yerken, önceki gün sabah küçük kuşun ona söylediklerini anlatmaya başlamış. Anneciğim demiş bu sihirli çakıl taşı sayesinde bilsen yepyeni ne çok şey oldu bu sabah.

O günden sonra, küçük kuşun armağanı olan çakıl taşı, ona her gün yeni ve farklı şeyleri göstermeye devam etmiş, belki de küçük çocuk cebinde taşıdığı çakıl taşı sayesinde yeni ve farklı şeyleri görebilmeyi öğrenmiş. Bu sayede artık çok iyi biliyormuş ki, birbirinin aynısı diye düşündüğü hiç bir gün, birbirinin aynısı değilmiş.

İnanın masal okumak için çocuk olmamız gerekmiyor. Belki bu masal büyüklere de masal olur diyerek sorsam sizlere:

  • Acaba sizin günleriniz nasıl, hep aynıymış gibi mi geliyor, yoksa fark ediyor musunuz yeni ve farklı şeyleri?
  • Görmeye çalışarak bakıyor musunuz yaşadığınız güne, neler var yeni ve farklı diye?
  • Yeni ve farklıyı bulmayı bir alışkanlık haline getirecek olsanız ve her günün içinde, aynı dediğiniz yerlerde yeni bir şeyler bulmaya başlasanız, neler farklı olurdu yaşamlarınızda?
  • Masaldaki küçük çocuk gibi yapsanız ve yeni ve farklıyı görmeyi size hatırlatacak bir hatırlatıcı seçecek olsanız, küçük çocuğun çakıl taşının yerine siz ne koyardınız cebinize? Ne hatırlatırdı size her günün yeni bir gün olduğunu, her gün yaşadıklarınızın içinde yepyeni ve farklı parçalar barındırdığını?

Mutlu hafta sonları, yeni ve farklılarla dopdolu…

Pencereden İçeri Bakmak

Oprah Winfrey’in “Artık Biliyorum” isimli, kısa kısa farkındalıklarını paylaştığı bir kitabını okuyorum, okuyana da farkındalık yakalatan ve hızlı okunan bir kitap. Kitabın bir bölümünde bir program konuğunun kendisine sorduğu sorudan söz ediyor Oprah Winfrey; Gözlerinizi kapatıp çocukluğunuzun geçtiği eve gidin diyor konuk, sonra da yaklaşıp pencereden içerideki kendinize bakın. Ne görüyorsunuz, ne hissediyorsunuz?

Bence soru her birimizin farklı şeyler görüp hissedeceğinin garanti olduğu farklı cevaplara sahip. Ancak, farklılıkların yanında ortak olan bir noktanın olacağı da kesin, o da pencereden içeri bakan herkesin kendi yaşamına dair fark edecekleri.

Pencere metaforu benim çok sevdiğim bir metafordur. Çok şey barındırır içinde. Genellikle dışarıyı görme aracı olarak görünür, dışarının görüntüsünü, ışığını, aydınlığını, karanlığını içeri taşıyan bir görme aracı gibi algılanır. Çok şey gösterir dışarı bakmak, ancak tek bir şeyi saklar, kendimizin o görüntülerdeki yerini. Ancak tersini yaptığımızda, yani dışarıdan içeriye baktığımızda kendimizi yakalarız. Pencereden içeri baktığımızda, kendimizi dışarıdan görme ayrıcalığını yakalarız. Kendimizi dışarıdan görebilmek gerçek bir ayrıcalıktır yaşamda, çünkü ancak o zaman fark ederiz kendi yaşamımızda neler olduğunu, nasıl davrandığımızı, bulunduğumuz noktaya nasıl geldiğimizi, ilişkilerimizi nasıl yönettiğimizi, bugünden sonrasına dair neler istediğimizi, neler düşlediğimizi, nasıl onlara doğru gideceğimizi ve buna benzer daha bir çok şeyi.

Yaşam telaşı diye bir kavram yaratıyoruz, sonra da nasılsın diye soranlara koşturuyorum diye cevap verirken buluyoruz kendimizi. Bu yarattığımız ve sonra da yönetmekte zorlandığımız telaş ve koşturmaca içinde dışarıya bakmayı becerebilsek de, pencereden içeri bakmayı kolayca atlayabiliyoruz, mazeret hazır, vakit mi var?

İçinde bulunduğumuz alan neresi olursa olsun, ister ev yaşamı, ister iş yaşamı, ister yoğun tempolu bir yönetici yaşamı, her birinde nefes almak, küçük bir es vermek ve geçmiş, bugün ve gelecek pencerelerimizden, bizim için önemli zamanlardan içeri bakmak çok destekleyici oluyor, çünkü ancak o zaman farkındalıkla ve kendimize dair fark ettiklerimizin verdiği güçle ilerlemek daha kolay hale geliyor.

Bu hafta zamanın bütününe yayılmış kendi pencerelerinizi yakalamak ve sonra da hafifçe perdelerini aralayıp içeri bakmak ve kendinizi dışarıdan görmek için küçük esler vermeye ne dersiniz? Bakarsınız hoşunuza gider görüp yakaladıklarınız ve her haftaya küçük pencere zamanları serpiştirirsiniz geçmişten, bugünden ve gelecekten.

Mutlu haftalar…

 

 

 

Ayna Ayna Güzel Ayna

 

snowwhiteAyna; En çok Pamuk Prenses masalında dinlediğim eşya. “Ayna ayna söyle bana en güzel kim bu dünyada?” O zamanlar çocuk aklı, aynalar düşünebilir ve cevap verebilir diye düşündüğüm için çok heyecanlandığım, büyüdükçe ve öyle olmadığını anlayınca, beni çok üzen eşyalar aynalar.

Küçük bir kız çocuğuyken yüklediğim anlamdan olsa gerek, ayna yaşam boyu benim sevdiğim metaforlardan oldu . Aynanın olanı olduğu gibi gösterme özelliğini çok sevdim. Her zaman iki amaçlı düşündüm aynayı; hem bana beni yansıtan, hem de benim başkalarına onları yansıttığım. En büyük farkındalıklarımdan biri, iki amacımı da gerçekleştirmemin ancak ve ancak aynayı doğru zamanda elime alırsam mümkün olacağı oldu. Diğer büyük farkındalığım ise aynaların kendi kendilerine düşünme yetileri olmasa da, beni düşündürebildiklerini keşfetmek oldu.

Bu haftayı tamamlarken biraz ayna hakkında konuşalım istedim, aynaları elimize alıp, onlara bakmanın, onları karşı tarafa doğru şekilde yansıtmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlayalım istedim.

Her sabah kalkıyoruz, genellikle en az bir defa bugün nasıl görünüyorum acaba diye fiziksel görüntümüze şöyle bir bakıyoruz, doğru mu? Peki acaba davranışlarım ve sözlerim nasıl görünüyor ve duyuluyor diye ne sıklıkta aynaya bakıyoruz? İçinde bulunduğumuz topluluklarda nasıl göründüğümüzü ne sıklıkta fark ediyoruz? Hatta bir adım daha ötesinde, nasıl görünmek, ne demek ve nasıl anlaşılmak isteyip, o ayna görüntümüzde bunların nasıl olduğunu ne kadar test ediyoruz? Elbette yaptığımız her şeyin bir amacı var ve özünde de o amaca yönelik bir olumlu istek var, acaba bu aynadan bakılınca nasıl görünüyor? Biz kendimizi nasıl görüyoruz, o görüntüye göre kendimize neler söylüyoruz?

Hadi biraz da aynayı biz elimize alalım. Birlikte yaşadığımız, birlikte çalıştığımız, özetle birlikte bir yaşamın parçaları olduğumuz insanlara biz ne kadar ayna oluyoruz? Onların bizde oluşan görüntülerini onlara yalın ve yargısız bir biçimde, onları eleştirmeden ne kadar gösteriyoruz? Ne kadar paylaşıyoruz onlara ait gözlem ve farkındalıklarımızı? Acaba hiç bir şey söylemeksizin, onların kendilerinin bizde oluşan görüntülerinin farkında olduklarını ne kadar var sayıyoruz?

Ayna güçlü bir geribildirim metaforu aslında, hem kendimize bakıp bir öz değerlendirme yapmayı, hem de karşımızdaki insanlara onlarla ilgili fark ettiğimiz, onlardan bize yansıyanları yargısız ve yorumsuz aktarmayı anlatan bir metafor. Yani hem kendimizle ilişkimizi daha sağlam yönetmeyi, hem de diğer insanlarla ilişkilerimizi daha farkındalıkla yürütmeyi destekleyecek güçlü bir metafor.

Öz değerlendirme ve ilişki yönetimi, özel yaşam ve iş yaşamı ayırmaksızın, anlamlı ve sağlıklı bir yaşam sürmenin bana göre en güçlü destekçilerinden, hayat boyu sağlam duruşa sahip olan ve mutlu bireylerin en güçlü özelliklerinden. Çocuk yaşta öğretilip, yaşamın her  döneminde kullanılması gereken araçlardan.

Bu hafta sonu kendi aynalarınız üzerinde biraz düşünmeye ve kendinize aşağıdaki üç soruyu sormaya ne dersiniz?

  • Ben ne sıklıkta aynaya bakıyorum ve gördüklerimi nasıl algılıyorum? Kendime karşı ne kadar yargısız ve yorumsuz olabiliyorum? Aynam ne kadar gerçek ayna?
  • Karşımdakilere ne sıklıkta ayna tutuyorum? Tuttuğum aynalar ne kadar gerçek, ne kadar yargısız ve eleştirisiz ve ne kadar olanı olduğu gibi gösteren aynalar?
  • Diğer insanların bana tuttukları aynaları ben ne kadar sıklıkta fark ediyorum ve ne kadar kabul ediyorum?

Mutlu hafta sonları…

En son ne zaman “İyi ki bu işi yapıyorum” dediniz?

iyikiSon bir yıldır en çok sevdiğim şeylerden biri, araba kullanırken internet üzerinden kaydedilmiş yayınları dinlemek. Tam Türkçe karşılığı var mı bilmiyorum, “podcast” diye geçiyor. İçeriğinde bazen benim ilgi alanıma giren pozitif psikoloji ve mutluluk konuları oluyor, bazen iş yaşamında işin ve insanın yönetimine dair konular, bazen de öğretici ve eğitici masallar. Bunları dinlerken hem araba kullanmak daha keyifi hale geliyor, hem de neredeyse her gün yeni bir şeyler çağrışıyor beynimde.

Geçen hafta dinlediklerimden bir tanesinde yazımın başlığındaki cümleyi duydum. Konuşmacı, yaptığı işte yakaladığı bir manevi tatmin halini anlatırken, işte tam o sırada “iyi ki bu işi yapıyorum” dedim cümlesini kurdu.

Bu cümle bana düşünme fırsatı verdi, sordum kendime, acaba iyi ki bunu yapıyorum dedirten neler var yaşamımda diye. Soru sorunca cevaplar gelir ya kendiliğinden, bu soruma da bir sürü cevap geliverdi peş peşe. Cevapların bir kısmı özel yaşamımdan geldi, bir kısmı iş yaşamımdan.

İş yaşamımdan gelen cevaplara şöyle bir bakınca, önce iyi ki bu işi yapıyorum dedirten anların ne kadar da fazla olduğunu fark ettim, sonra da bu anların her birinin benim için önemini ve değerini. İyi ki dedirten anların pek çoğunun içinde insana dair bir şeyler yakaladım. Ya birilerine destek olma çabamdı bunu bana söyleten, ya da birilerinin bana söylediği bir kaç cümle, ama sanmayın öyle siz harikasınız, bana inanılmaz yardımcı oldunuz filan gibi cümlelerden bahsediyorum. Bahsettiğim cümleler; “Öyle bir şey fark ettim ki, şu ana kadar hiç düşünmemiş olduğum bir şeyi düşündürdünüz.” “Bu taraftan bakınca daha önce görmediğim bir şeyi gördüğümü fark ettim.” gibi cümleler. Fark edeceğiniz gibi, bana iyi ki bu işi yapıyorum dedirten durumların hepsinde karşıdaki kişilere destek olmak, belki başka bir deyişle “insan”a dokunmak var. Yani o anda benim için işimin önemi ve değeri ile kesişen noktalar.

Sanırım herkes benimle aynı fikirde olacaktır: yaşamımızın çok büyük bir parçası iş tarafında geçiyor. Zaman zaman o dayanılmaz pazartesi sendromları, bitmek bilmeyen Çarşamba günleri filan derken, akıp gidiyor günler. Belki de en doğrusu kendi kendimize bazı sorular sorarak çalışmayı seçmek, sadece önümüze gelen işi yaparak değil. İşte bazı sorular: Ne zaman iyi ki bu işi yapıyorum dedim? İyi ki bu işi yapıyorum dememi neler sağlar? Bu işin içinde bana iyi gelen neler var? Şimdiye kadar hiç düşünmediysem bile, acaba şimdi düşünmeye başlasam neler bulurum iyi ki dedirtecek?

Ne dedik, soru sorunca, cevap gelir. Bu sorulara da cevaplar gelecektir. Gelmiyorsa, belki daha farklı düşünmeye ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz. Cevaplar gelmeye başladıkça, yaptığınız iş her neyse ya ona daha bir sıkı sarılmışken bulacaksınız kendinizi, ya da o işin size tam o an için sağladığı imkanları fark edip, en azından belli bir süre daha sürdürmekte bir sakınca görmeyeceksiniz yaptığınız işleri.

Sadece işimi seviyorum, ya da işimden nefret ediyorum demek yerine, bunlara eşlik eden neler olduğunu keşfediyor olmak, iş yaşamına dair farkında olmak demekle eşit olacağı için, geleceğe doğru ilerlerken kendinizi daha güvende hissederek yürüyor olacağınız kesin.

Belki denemek ve bir bakmak istersiniz, iyi ki bu işi yapıyorum dedirten neler var etrafta? Tam şu anda yaptığınız şeyi yapıyor olmak sizin için neden önemliyse, işte orada bir yerlerde saklıdır aradığınız cevaplar.

 

Yaşamdaki Adım Taşlarımız

steppingstoneNeyi bildiğimiz kadar neyi seçtiğimiz de önemli. Hatta neyi seçtiğimiz bazen çok daha önemli. Yaşamda atacağımız her bir adımın hemen öncesinde üzerine basmak üzere bir taş koyduğumuzu düşünürsek, işte o taşlar bizim seçtiklerimiz, seçimlerimiz. Yani aslında o koyduğumuz taşın şekli, koyduğumuz yer, taşın baktığı yön üzerinde yürümeye devam edeceğimiz yolun adımları olmaya başlıyor kendiliğinden.

Elbette biliyorum yaşama bakış şeklimizi belirleyen en önemli faktörlerden bir tanesi genetik. Fakat eğer istersek ve seçersek, o bizimle gelen ve adına genetik denen önceden kodlu bilgilerin ötesinde bir şeyleri yaşama yerleştirebileceğimize inancım da sonsuz.

İnancım sonsuz derken genetikle ilgili bilinenlerin zaman zaman zorlayıcı ve kısıtlayıcı inançlara dönüştüğünü de iyi biliyorum. Bazı şeylerin adeta insanın içine kazınarak yazıldığı ve asla değiştirilemez olduğuna inanıyor ve hep o kazınarak yazılmış şekilde davranırken buluyoruz kendimizi. Mesela şöyle düşünüyoruz: bazı insanlar dünyaya daha kötümser gelirler, bazıları daha iyimser; bazıları daha neşelidirler, bazıları daha durgun ve az gülen, bazıları asabidir, bazıları suratsız. Arkasından bütün bunları mizaç veya huy denilen şeyle, aslında bence genetiğin farklı bir ismiyle eşleştiriyoruz ve ne yapalım ben de böyleyim elimde değil, mizacım bu diyerek işin içinden çıkıveriyoruz. Veya çok yaygın olan bir özdeyişe yürekten inanırken buluyoruz kendimizi, “can çıkar huy çıkmaz”.

Doğru genetik veya mizaç veya huy elbette var ama, bir yandan da istediğimiz şekilde seçim yapmamızı destekleyen özgür irademiz var. Eğer istersek, neyi seçeceğimize özgür irademizle karar verebildiğimize göre, yeni ve yaşamımızı kolaylaştırıp, bizi destekleyecek mizaçları kendimiz için oluşturamaz mıyız?

Burada yola çıkaracak en anahtar cümle “İstersem, yapabilirim” cümlesi. Kendimizi daha yakından tanıyıp aslında kendi yaşam yolumuzun ilerleyen bölümünü ellerimizle toplayıp döşediğimiz ve adı seçimlerimiz olan taşlarla oluşturduğumuzu fark edebiliriz. Sonra da yaşam yolumuza döşediğimiz taşları hep bildiğimiz gibi dizmek yerine, acaba neyi seçiyorum, acaba neye göre seçiyorum ve neyi seçmem daha iyi olur sorularının cevaplarını vererek, en uygun olacaklarını düşündüğümüz yeni yerlerine koymayı deneyebiliriz.

Bunu yapmak için çok basit bir ön “farkına varma” adımına ihtiyacımız var, o da şu soruyu cevaplamaktan ibaret: Şu anda atmak üzere olduğum adım, alıştığım ve benim için otomatikleşmiş bir davranışı mı içeriyor, otomatikleşmiş bir tercihle aynı seçimleri yapmak mı seçtiğim, yoksa özgür irademi kullanarak farklı seçimler üzerinden mi gitmek istiyorum?

Bugün seçimlerinize, adımlarınıza, yaptıklarınıza, yapmayı düşündüklerinize, davranış ve sözlerinize odaklanmaya ve onları neye göre seçtiğinize şöyle bir bakmaya ne dersiniz? Bakın bir bakalım, yaşam yolunuza koyduğunuz ve koyacağınız yol taşlarınız sizinle bütünleşmiş ve otomatikleşmiş bir sistemden mi geliyor, yoksa özgür iradenizle, bilerek, isteyerek yaptığınız tercihlerden mi?

Mutlu haftalar…

Duvarlar

duvarlarBir ülkenin birinde küçük ama özenli bir duvar ustası yaşarmış. Bütün işi hizmetinde olduğu kişi için güvenliği ve korumayı sağlayacak duvarlar örmekmiş. İşini çok da özenli yaparmış. Ördüğü duvarları yıkmak ciddi kararlılık ve azim istermiş. Günlerden bir gün, duvar ustasının işvereni kendisini çok yüksek ve kalın dört duvarın arasında buluvermiş. Bu sağlam duvarların onu iyi koruduğunu, ancak pek de bir şey yapmasına izin vermediğini fark etmiş. Tırmanmaya çalışmış olmamış, bulduğu her şeyi fırlata fırlata yıkmaya çalışmış duvarları, hiç faydası olmamış, hatta minicik bir çatlak bile oluşturmayı başaramamış. Bari seslenip yardım istesem demiş, bağırmaya başlamış, ancak çıkardığı sesleri kendisi bile duyamadığını fark etmiş. Sonra da demiş ki, madem duvarlar bunlar, en iyisi ben de bunların arasında yaşamayı öğreneyim ve kendisine orada, o dört duvarın ortasında bir yaşam kurmuş. Kurduğu yeni yaşama çok da kolay alışmış, çünkü duvarlar sağlam, korunaklı. Bir zaman geçmiş, önce ona iyi gelen durum, birazcık da sıkıcı gelmeye başlamış, sık sık kendi kendine duvarların sağlam ve yüksek olduğunu ve yıkmanın mümkün olmadığını hatırlatıyormuş. Derken günlerden bir gün duvarların ardından harika bir müzik sesi geldiğini duymuş. Önce umursamadan hayatını sürdürmüş, müziği de kendisine bir şarkı gibi kabul etmiş. Bir müddet sonra müzikle ilgili bir merak oluşmuş içinde ve hayal kurmaya başlamış duyduğu güzel melodi ile ilgili. Öyle güzel hayaller kurmuş, öyle güzel şeyler canlandırmış ki gözünde, duvarların arkasında olabileceklerin tam da ulaşmak istediği hayaller olduğunu fark etmiş. Hemen ardından o hayallere ulaşmak için neler yapabilirim diye düşünmeye başlamış. Bir merdiven yapsam, duvarların üzerine çıksam, sonra aşağı atlasam. Tam o sırada duvarcı ustasının sesi gelmiş, çok yüksek yaptım duvarları, ya düşersen. Bir halat hazırlasam demiş, yukarı çıkınca o halata tutunup aşağı insem. Duvarcı ustası ya halat koparsa demiş. E tabii onun da işi işverenini korumak olduğu için türlü olmaz şeyler geliyormuş aklına. Derken adamın aklına aniden bir fikir gelmiş. Bak demiş duvarcı ustasına, gel seninle bir anlaşma yapalım, seninle uzun yıllardır birlikteyiz. Ne kadar yaratıcı fikirlerin olduğunu ve o fikirleri beni korumak için kullandığını iyi biliyorum. Şimdi senden bir yardım istesem, bu güzel yaratıcı fikirlerini bundan sonra birlikte yeni şeyler keşfetmemiz için benimle paylaşmaya başlasan ve artık benim için yeni, farklı ve sahip olduğum kapasitemi kullanacağım alanları görmem için desteklesen, ne dersin? Ama demiş duvarcı ustası, bilmem ki nasıl olur, ya başına bir şey gelirse. Yok demiş kararlılıkla adam, dışarıdan çok güzel sesler geliyor, o seslerin gelmesini sağlayan yerle ilgili çok güzel hayaller kurdum, o hayallerimin gerçek olup olmayacağını görmeye ihtiyacım var. Bunun olmasının tek bir yolu var o da gidip bakmak, haydi bir fikir bul buradan çıkalım. Duvarcı ustası biraz tedirgin, biraz kaygılı hissetmiş kendini, sonra aslında hayallerdeki şeyleri kendisinin de merak ettiğini fark etmiş. Durmuş ve demiş ki, aslında bak burada bir kapı var. Tam da dışarı açılan, kaçmak gereken bir tehlike olursa diye koymuştum oraya. Ama sen o kadar alıştın ki duvarlara, hiç görmedin bile o kapıyı. Birlikte açmışlar kapıyı ve ilk küçük adımlarını atmış adam dışarıya. Hayal ettiklerinin gerçeğe dönüşmeye başladığını gördüğü anda kendisini çok daha mutlu, çok daha keyifli ve çok da meraklı bir yolculuğun içinde buluvermiş. Sonra da duvarcı ustasına yeni bir iş teklif etmiş, bundan sonra benim yaratıcı fikirlerimi üretmeme destek olarak çalışır mısın benimle, sanırım artık duvara ihtiyacım kalmadı?

Zihnimizde ürettiğimiz ve tümüyle ev yapımı duvarlar galiba yaşamdaki en zorlayıcı engelleri oluyor zaman zaman insanların. Duvarların içinden geçmeyi ve zamanla o duvarları yok etmeyi sağlayan çok basit bir şifre var, tek kelimelik bir şifre, farkındalık. Duvarların ötesini fark edince, oraya doğru gitmek isteyince, sonra da kendimize oraya gitme merakını destekleyen soruları sorup, cevaplarını verince duvarlar ya şeffaflaşıyorlar ya da kaybolup gidiyorlar.

En kritik sorular bana göre şunlar: Kendi duvarlarım var mı? Onların ne kadar farkındayım? Varlarsa ve ben onları öğrenilmiş çaresizliğe dönüştürdüysem ve yola cesaretle devam etmemi sağlayacak, beni duvarların içinden çıkarıp geleceğe ve kendime bakmamı sağlayacak neler bulabilirim, ben neleri farklı yapabilirim? O duvarları ortaya koymamı desteklemiş ne gibi inançlar geliştirmişim? O inançları fark edip, nasıl beni destekleyecek inançlarla yer değiştirmelerini sağlayabilirim? Hayatıma durup bir baktığımda, bu duvarların ortadan kalkmasını destekleyecek bir gelecek hayaline sahip miyim? Değilsem, nasıl öyle bir hayal ve plan tasarlayabilirim?

Ne dersiniz bu soruları kendinize sormaya ve sonra da duvarlarım varmış derseniz, o fark ettiğiniz duvarların yok olduklarını hayal edip, duvarlar olmadan çevrenizde dolaşan temiz havayı derin derin solumaya. Ferahlatıcı olmaz mı?