Mükemmelin Girdabından, İyinin Keyifli Dalgalarına Yolculuk

Sürekli içeriği büyüyen, tam dokunacakken insanın elinden kaçıveren mükemmel tanımının, aslında sonsuz ve sınırsız olan insan potansiyeline bir sınır çizmekte olduğunu veya o potansiyelin ortaya çıkmasına engel olduğunu hiç düşündünüz mü?

Mükemmeli yaratma yaşamın her alanında pek çok kişinin gündeminde. Bir çok kişi mükemmel olanı tanımlama ve yaratma çabası içinde koşturup duruyor.

Ne yazık ki, mükemmeli yaratma çabası, adı kadar güzel karşılık bulamayabiliyor insan yaşamında. Adını duyunca, sanki keşke herkes aynı çaba içinde olsa hissi doldururken insanın içini, bu çabanın içine düşüldüğünde, adeta denizlerdeki girdap gibi bir şekle dönüşebiliyor çabanın kendisi.

Bu konu bir girdaba dönüştüğünde, öyle bir mükemmel tanımı oluşuyor ki, yapılan şey her ne olursa olsun, içinde mutlaka eksik bir şeyler kalmıştır kaygısı ortaya çıkarak,  yapılan tüm iyi şeylerin yok sayılmasına neden olabiliyor. Veya o eksik şeyler hiç tükenmediği için, kişi girdabın içinde döndükçe dönebiliyor. Bunlardan daha da kötüsü, hiç denemeden vazgeçebiliyor insanlar yapmak istedikleri şeylerden.

Alışkanlık haline geldiğinde insanın kodlarına öyle bir işliyor ki mükemmellik çabası, sanki o siz, siz de oymuşsunuz gibi oluyor ve bir şeyleri iyi yapma konusunda destek olduğunu düşündürerek sizi bir çok şeyden geride tutabiliyor.

Kalıp cümleler oluşturuyor zihinlerde, “sakın deneme yapamazsın”, “bir şeyler eksik kalırsa insanlara rezil olursun, o yüzden çalışmaya devam et ve yaptıklarının içine sinmesine izin verme, mutlaka eksik bir şeyler kalmıştır içinde tamamlaman gereken, onları bitirmeden de kimseyle paylaşma yaptıklarını”, “şimdiye kadar hiç başarısız olmadın, ya şimdi başaramazsan, en iyisi dur ve devam etme”.

O kalıp cümleler öyle de yumuşak yumuşak çıkıyor ki insanın içinden, sanki yardımcı olmaya çalışıyorlarmış hissi yaratıyorlar. “Haklı galiba” diye düşünüyor cümlelerin sahibi ve bırakıveriyor yapmak istediklerini veya kendisini zorladıkça zorluyor “daha hala olmadı” diyerek.

Oysa bazen o cümleleri duyduktan sonra susturmak, onları farklı cümlelerle değiştirmek, mükemmeli aramak yerine, iyi ve daha iyiyi bulmaya çalışmak, bazen yanlış yapmak, yanlışı yakalayıp ondan ne öğrendiğini bulup, o farkındalıkla yola devam etmek mükemmeli yaratma çabasının insana öğrettiklerinden çok daha fazlasının öğretmeni oluyor insan yaşamında.

Mükemmeli yaratma konusunda yazdıklarım tanıdık geldiyse, belki biraz düşünürsünüz üzerinde. Belki bundan sonra kendinizi yakalatır size burada okuduklarınız ve belki değiştirmek için planlar yaparsınız içinizden size seslenen cümlelerinizi.

Bunlardan bende yok diyorsanız, harika bir haber, hep öyle devam edin yaşamaya.

Eğer birilerinin yaşamına anne, baba olarak, öğretmen olarak, yönetici olarak dokunuyorsanız, onların mükemmelle ilişkilerini doğru kurmaları konusunda nasıl davranmanız gerektiğini düşünmek istersiniz belki. Belki bu rollerde kendinize ayna tutup bakarsınız, acaba onların kodlarına mükemmellik çabasını yazmakta ne kadar ısrarcıyım sorusunun cevabını ararsınız kendinizde.

En iyisi, mükemmelle fazla boğuşmadan, iyi, daha iyi, sonra ondan daha iyiyi bulma çabası olsun hayatlarımızın içinde. O zaman girdap belki de keyifli dalgalara dönüşür, hani içine kaçırmadan üzerinde oynanabilen türden dalgalara. Ne dersiniz?

Keyifli hafta sonları…

Zaman ve An

Zaman zaman düne ve yarına takılıp kalmadan, sadece bugünde ve tıpkı fotoğraftaki saatin gösterdiği gibi “şimdi”de kalmanın sizin için önemi nedir desem, acaba ne cevap verirsiniz? Hemen ardından da sorsam, yaşamın içinde dünü ve yarını, bir saat öncesini ve bir saat sonrasını bir kenara bırakıp, sadece şimdide ve şu anda kalma konusunda kendinizi nasıl buluyorsunuz? Zaman geçip, o geçen zaman artık elinizden gittikten sonra, hangi sıklıkta boşa gitti bu zaman derken duyuyorsunuz kendinizi?

Bu sorular benim sık sık kendime sorduğum sorulardır. Hatta daha da açık yüreklilikle söylemem gerekirse, kitabımı yazarken, mutluluk üzerine kafa yorarken, çalışma yaşamımı sürdürürken, araba kullanırken, eşimle, çocuklarımla, sevdiklerimle vakit geçirirken ikide bir zihnime düşen sorulardır bu sorular. Soruların altında yatan gerekçem de çok açıktır aslında: zamansızlıktan yakınıp, elimde gerçekten var olan tek zaman olan şimdiki zamanı nasıl kullandığımı anlamaya çalışma çabamdır sorularımın gerekçesi.

Zamanın ne kadar değerli olduğu hepimiz için aşikar diye düşünmekteyim. Şirketlerle, yöneticilerle yaptığım çalışmalarda, bireysel çalışmalarımda bir çok kişinin en çok yakındığı şeyin zamanın yetmemesi ve zamansızlık sıkıntısı olduğunu gözlemliyorum. Bunun yanında, sanki aynı zaman dilimini daha uzun gibi yaşayan ve pek çok şeyi sığdıranları da gözlemliyorum. Sanki zaman birine farklı, diğerine farklı süre sunuyormuş gibi. Oysa, dünya ne kadar adil, neler var adil olan diye düşündüğümde de, hepimize en adil dağıtılmış belki de tek kaynaktır zaman. Haksız mıyım, siz söyleyin,  yeryüzünde yaşayan tüm canlılar aynı gün doğumu ve aynı gün batımı arasında yaşamıyorlar mı  hayatlarını?

O halde gelin anlaşalım, zaman değerli ve adil, ama bir o kadar da sınırlı. Peki biz bu değerli, adil, sınırlı kaynağı ne kadar etkin kullanıyoruz. O kaynağın en gerçek olduğu şimdiki zamanı ne kadar gerçekten şimdi ile dolduruyoruz, ne kadar geçmişten gelenler ve gelecek olasılıklar işgal ediyor “şimdi” olması gereken zamanı?

Bunları yazıyor olmama bakarak sanmayın ben bu işi hallettim, hala kendi üzerimde çalıştığım bir konudur zamanı doğru anlamak ve yaşamak. Sık sık küçük denemeler yapmaya çalışırım kendimle. En son gittiğimiz tatili de bir deneme zamanı olarak seçmeye karar vererek çıktım yola.

Çocukluğumdan beri tatilleri hevesle beklerim. Günü gelir o heves ettiğim tatil başlar, başlar başlamaz da benim saymalar başlar. Önce yolda saat ve kilometre sayarım, kaç saattir yoldayız, kaç saat kaldı. Kilometre tabelalarını arar gözüm, kaç kilometre yolumuz kalmış, eyvah çok var. Kalacağımız yere varınca da farklı bir saymaca başlar, tatilin bitmesine kaç gün kaldı, başladığından beri kaç gün geçti. Tatilin orta günü her zaman kabusumdur, çünkü kalan günler azalmaya başlayacaktır artık. Son günden önceki günün bendeki duygusunu anlatmama zaten gerek kalmadı sanırım.

Deneme çalışmam kapsamında, tatile çıkmadan önce, bu tatil pek saymama kararı aldım. Kolumdan saatimi de çıkardım. Başladım tatilin içine doğru girmeye. Arabada giderken kilometre gösteren tabelalara hiç bakmayarak başladım deneme çalışmalarıma, onun yerine eşimle sohbete, dinlediğimiz şarkılara ve yolda gördüklerime odaklanmayı seçtim. Tatil başladıktan sonra da, her gün hangi günse ben o günü yaşadım. Aklıma düşen kaç gün geçti, kaç gün kaldı, sorularını düşer düşmez dışarı attım. Dönünce yapacağım işler, gitmeden tamamlanmamış işler gibi konuları da tatil dönüşü indiririm nasılsa diyerek raflara dizdim zihnimin içinde. Sonuç ne mi oldu, tatil bittiğinde gerçekten dinlenmiş olduğumu fark ettim, tatil fotoğraflarım sadece telefonumun hafızasına kaydolmadı, bir çoğu zihnimdeki yerlerine yerleşti, çok güldüm, çok eğlendim. Üstelik her zaman çok uzun bulduğum araba yolculuğumuz hiç de o kadar uzun gelmedi bu sene.

Benim tatilde yaptığım “şimdiki zaman” denemem neden günlük yaşamlarımızdaki zamanların içinde de denenmesin ki diye düşünerek, sizlerle paylaşmak istedim aklımdan geçenleri. Zamanın değerinin farkında olarak, zamanın sadece anda gerçek ve somut olduğunu bilerek kullansak o adil kaynağı ,acaba ne farklı olurdu iş hayatlarımızda, katıldığımız toplantılarda, sevdiklerimizle geçen zamanlarda, gittiğimiz sinemalarda, okuduğumuz kitaplarda vesaire, vesaire, vesaire…

Hafta başı düşünme konusu olsun istedim “zaman ve an” hepimize…

Keyifli haftalar…

 

Geleneksel mi, Yeni Nesil mi, Acaba Sizin Kurum Hangisi?

İş yaşamına başladığım yıllardan bugüne kadar geçen 30 yıllık süre, geleneksel yönetim felsefesinden, yeni nesil yönetim felsefesine doğru giden yolu genişletti ve büyüttü. Ben de bu yolun içinde yol alan bir iş insanı olarak, yolculuğu çok yakından gözlemleme fırsatı buldum.

Mezunu olduğum koçluk okuluna ismini veren Milton Erickson’un en sevdiğim sözlerinden biri, bu yolu anlamaya çalışmamda bana çok yardımcı oldu.

Bakın ne der Milton Erickson “Her insan o an için bildiğinin en iyisini yapar.”

Evet 30 yıl önce bildiğimizin en iyisi sadece geleneksel yönetim stratejileriydi ve onlarla en iyi sonuçları almaya çalışıyorduk, ama şimdi bambaşka şeyler biliyoruz ve hala da öğrenmeye devam ediyoruz. O halde bugünkü bakışla, şimdi bildiğimizin en iyisinden feyz alarak yola devam eden bir kurum, bir yönetici ve bir çalışan olmak son derece önemli.

Bugün geldiğim noktada, parçası olduğumuz kurumların, o felsefeyi oluşturmakta katkısı olan yöneticilerin ve belki de kendimizin yönetim stratejilerini anlamaya çalışmanın ve bugünkü bakışla ve bugünkü bilgilerle “neleri farklı yapmalıyız” sorusu üzerinde düşünmenin  gereğine inancım sonsuz. O nedenle de okumaya devam etmeden önce aşağıdaki soruları kendi kurumunuzu düşünerek hızlıca cevaplamanızı öneriyorum. Yapmanız gereken, her cümlenin yanındaki boş kutuya, o cümleyi en iyi temsil eden sayıyı yazmanız.

(Geleneksel ve yeni nesil odağı ile ilgili tam iki ucu yerleştirmeye çalıştım soru tablosuna, çünkü, ancak iki radikal uçtan bakınca daha net anlaşılıyor yeni nesil ve geleneksel şirket yaklaşımlarının birbirinden ne kadar farklı oldukları. Siz de kutucuklara yazdığınız sayılara bakarak, kendi kurumunuzu hızlı bir değerlendirmeden geçirebilirsiniz diye düşünüyorum.)

Değişen ve gelişen iş dünyasında artık görüyor ve biliyoruz ki, doğru çerçevelenmiş ve benimsenmiş bir yeni nesil şirket yapısı, tutkuyla çalışan insanları, insanlar arasında güçlü güveni ve güven odaklı çalışma sistemlerini, iş yerinde mutluluğu, gelişimi, yeniliği, büyümeyi beraberinde getirirken, değişime direnen ve bazen de son derece ısrarla tutunulan geleneksel yapı, oldukça zorlayıcı ve çözümsüz durumların ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Bakın bu zorlayıcı yapının içinde neler göze çarpıyor:

  • Kurum içi dedikodu
  • Sabah mutsuz işe gelen çalışanlar
  • Amacın sadece para kazanmaya dönüştüğü, ilk fırsatta ayrılma potansiyeli olan çalışanlar
  • Birbirine, yöneticilerine, müşterilerine kızan çalışanlar
  • Artan hastalık izinleri
  • Sekiz ila on saat fiilen ve fiziken iş başında olup, zihnen bambaşka yerlere seyahat eden çalışanlar
  • Birbirini şikayet eden çalışanlar
  • Çatışma ve iletişim kopuklukları
  • Elini taşın altına koymak yerine, en tepe yönetim böyle yapılmasını istiyor demeyi seçen yöneticiler
  • Sık işten ayrılmalar
  • Tekrar eden hatalar
  • Bilgi eksikliği nedeniyle ortaya çıkan eksik, yanlış, istenmeyen sonuçlar
  • Güvensizlik

Bunlar istenmeyen sonuçlarsa, iş sonuçlarının istenildiği düzeyde olması ve mutlu çalışanlar da istenen sonuçlar. O halde yeni nesil kurum olma ve yeni nesil bakış açısını sürdürme konusunda kafa yormak gerçekten önemli.

Bir kaç soruyla bitirmek istiyorum yazımı:

  • En başta cevapladığınız sorular ve sonrasında yaptığınız değerlendirmelerden bakacak olsanız, sizin kurum hangi kategoriye daha yakın görünüyor?
  • İstenmeyen davranışlar konusunda kurumunuz ne durumda?
  • Sizce geleneksel bir şirket yapısından yeni nesil bir yapıya doğru yol almak için neleri farklı yapmak destekleyici olur?
  • Varsayalım siz geleneksel yapıya sımsıkı tutunan bir kurumun yöneticisisiniz, neleri değiştirmek yeni nesil yapıya geçişi hızlandırır?

Belki düşünmek, belki biraz da fikir paylaşmak istersiniz…

Ne Güzeldir Bayramlar

Ne güzeldir bayramlar. Taa çocukluğumdan beri güzeldir. Güzel olmaya da devam edecekler eminim.

Çocukken bayram sabahında erkenden kapımız çalardı. Oturduğumuz sitenin yakınındaki köyün çocukları, ellerinde torbalar, iyi bayramlar diye seslenirlerdi. Ben de çocuktum ama, onlar geldiğinde ev sahibi olarak hemen torbalarına şeker koyar ve bir abla edası ile iyi bayramlar derdim. Çocuklar aldıkları şekerleri sayarlar, birbirlerine torbalarının ne kadar dolu olduğunu gösterirler ve hoplaya zıplaya yeni bir kapıyı çalmaya giderlerdi. Her zaman sokakta gördüğüm çocukları şeker toplarken gördüğümde daha bir keyifli ve neşeli hissederdim.

Çocukların arkasından özenerek giyinirdim. Eğer bayramlık ayakkabı aldılarsa bana, evde olmamıza rağmen onları da mutlaka giyerdim.

Annemin hazırladığı bayram kahvaltısı sanki farklı olurdu her zamanki sabah kahvaltılarından. Kahvaltıya oturmadan hepimiz birbirimizi öper, sanki her zaman birlikte değilmişiz de yeni buluşmuşuz gibi heyecanla kucaklaşırdık.

Sonra eve gelen misafirler, annemlerle birlikte gidilen ziyaretler, bazen bir başka evde yarım saat önce karşılaştığın insanlarla tekrar karşılaşıp, yeni görmüşsün gibi yeniden bayramlaşmalar. Bir de bayramda çocuk olmanın ayrıcalıkları, bazen küçük bir harçlık cebimde, bazen yepyeni bir mendil. Nasıl sevindirirdi beni.

Bayram sabahları bana hala aynı duyguları hissettirir. Tıpkı çocukken olduğu gibi özenerek hazırlanırım. Artık ben büyüdüğüm için, görevi devralır, annemle babamın bana yaptıkları gibi, ben çocuklarımı öper, koklar, iyi bayramlar dilerim. Gerçi artık köyün çocukları çalmaz kapımızı ama ben yine de şekerlerimi hazır ederim. Sevdiklerimizden tatile gitmemiş olanlar varsa, bir küçük ziyaret mutlaka gerekli diye düşünürüm. Aklımda kalan ne varsa bayrama dair, yaşasın isterim.

Bozmadan saklamalı bayram güzelliklerini. Bizim nesillerin görevi olmalı o güzellikleri hatırlatıp aktarmak, çünkü bizler biliyoruz önceki bayramların ritüellerini.

Bolca sevgi, bolca neşe, bolca sevinç, bolca sarılma ve kucaklaşma dolu nice güzel bayramlara…

En Son Ne Zaman Gökyüzüne Baktınız?

En son ne zaman gökyüzüne baktınız? Yalnız şöyle göz ucu ile bakmaktan söz etmiyorum. Hani yapardık ya çocukken uçan uçurtmalara, gezinen bulutlara bakarken, şöyle başımızı iyice geriye doğru iter, gözlerimizi kocaman açar, gözlerimizi daha da kocaman açabilmek için kaşlarımızı da yukarı kaldırır öyle bakardık, hatta bazen elimizi gözlerimize siper eder ve parlak güneşe rağmen bakmaya devam ederdik gökyüzüne, işte tam o bakıştan söz ediyorum. Bakmayalı çok olduysa, bırakın işi gücü, kaldırın başınızı, açın gözlerinizi kocaman ve bakın gökyüzüne, o engin, uçsuz bucaksız, mavi renge ve bulutlara ve güneşe.

Nereden çıktı bu konu şimdi diye düşündüyseniz, hemen anlatayım. Geçen gün kendi kendime yolda yürürken gökyüzüne hep göz ucuyla baktığımı fark ettim. Hafif bir göz hareketi, başta küçük bir eğim ve kontrol: yağmur var mı, güneş ne durumda, yani bir tür mevcut durum analizi. Sonra birden çocukken gökyüzüne nasıl baktığım aklıma geldi ve ilk paragrafta yazdıklarımı hatırlarken buldum kendimi. Sonra da başımı geriye doğru alıp, gözlerimi kocaman açarak baktım gökyüzüne, tıpkı çocukken yaptığım gibi. Ardından da gökyüzüne o kocaman bakışlarla baktığımda ne kadar farklı göründüğünü düşündüm. Üstelik, başımı öyle kaldırdığımda, artık önüme bakıp mevcut durum analizi yapmak yerine, bambaşka düşünceleri, bambaşka fikirleri aklımın içinde gezdirmeye başladığımı fark ettim.

Bütün bunlar olup biterken, bir de şunu fark ettim: günlük yaşamda mevcut durum analizleri öyle çok zamanımızı alıyor ki, kafamızı önümüzden tam anlamıyla kaldırıp olan bitenin dışında, daha yukarılarda neler var diye bakmaya çok az fırsat bulabiliyoruz veya belki aklımıza bile gelmiyor öyle bir bakışla bakmayı alışkanlık haline getirmek.

Sonra da dedim ki kendi kendime, her gün en az bir kere başımı tam anlamıyla kaldırıp gökyüzüne bakmalıyım. Ve bu metaforu günlük yaşamın parçası haline getirmeliyim. İster çalışırken, ister okurken, ister yazarken, ister yemek yaparken fark etmez, arada sırada durup, başımızı olduğumuz yerden kaldırıp, daha yukarılara bakmayı hatırlamak gerektiğini bir kez daha fark etmeliyim.

Düşündüm ki yaşama öyle bakmayı alışkanlık haline getirmek, gökyüzünün sınırsızlığını ve o sınırsızlığı fark etmenin bizde yarattıklarını sürpriz olmaktan çıkarıp, hayatlarımızın parçası haline getirecek.

Baştaki soruya bir kaç soru ekleyerek bitirmek istiyorum yazımı:

En son ne zaman başınızı iyice geriye alarak gökyüzüne baktınız?

Günü yaşarken, ne kadar başınızı mevcutta yaptıklarınızdan kaldırıp daha geniş bir görüş alanında neler olup bittiğine bakıyorsunuz?

Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz sınırsız mavilik, sizin hayatlarınızda neyi temsil ediyor?

Tebessüm

Bu sabah eğitim günü olduğu için güne 6’da başladım. Şöyle bir sosyal medyada neler var bakıp evden çıkayım dediğim sırada, karşıma ODTÜ Geliştirme Vakfı Okulları miniklerinin söylediği bir çocuk şarkısı çıktı. Biz büyükler için söyledikleri bir şarkıydı sanki, adı da Tebessüm.

Şöyle söylüyorlardı, “büyükler büyüdükçe, gülmeyi unutmasın, hayat gülünce çok güzel, herkesin yüzünde bir küçük tebessüm olmalı” Düşündüm, ne zaman unuttuk gülümsemeyi acaba ki, çocuklar bize tembih ediyorlar unutmasın büyükler büyüdükçe diye.

Bazı durumlarda unutmak kelimesinin en iyi tarafı, zıt anlamlısının hatırlamak olmasıdır. O zaman hatırlayalım ve hatırlatalım gülümsemeyi olur mu?

Masal

Bir zamanlar ülkelerden birinde bir küçük çocuk yaşarmış. Bu küçük çocuk her sabah uyandığında odasının penceresine doğru koşar ve koşarken de her sabah aynı şeyi dilermiş “Bugün yepyeni bir şey görsem”

Pencerenin önüne geldiğinde heyecanla dışarı bakar ve büyük bir mutsuzluk içinde kocaman bir “offff” ve hemen ardından da “ne sıkıcı” dermiş. “Yine her şey aynı, yine güneş doğmuş, yine kuşlar uçuyor, yine sütçü kapıda ve annem süt alıyor, üstelik de yine kahvaltıda tost var.”

Küçük çocuğun penceresinden her gün birbirinin aynı olmaya devam eder dururmuş.

Sabahlardan bir sabah küçük çocuk her zamanki saatinde uyanmış. Yatağında oturmuş, şöyle bir gerinmiş, terliklerini ayağına geçirmiş ve her sabah olduğu gibi kafasında aynı düşünce ile penceresine doğru koşmaya başlamış, “Bugün yepyeni bir şey görsem”

Başını pencereden uzatır uzatmaz, sabahın aynılığının içinde bir küçük kuşun uçmakta olduğunu görmüş. Onun da her sabah uçan kuşlarla aynı olduğunu düşündüğü sırada, kuş küçük çocuğun açık penceresine doğru uçmaya başlamış.

Çocuk kocaman gözleriyle kuşa merakla bakarken, kuç uçmuş, uçmuş ve pencerenin pervazına konuvermiş. Çocuğun kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpmaya başlamış. Hatta öyle çok ve öyle yüksek sesle çarpmış ki, küçük çocuk kalbinin sesinin küçük kuşu korkutup kaçırmasından pek bir çekinmiş.

Küçük kuş pencerenin pervazına konar konmaz, küçük çocuk onun gagasında parlayan bir şey tuttuğunu fark etmiş. Merakla ne olduğunu anlamaya çalışırken, o şeyin parlayan küçük bir çakıl taşı olduğunu anlamış.  Daha heyecanlı bir şeyle karşılaşmayı umarken, bir çakıl taşı ile buluşmanın hayal kırıklığı içindeyken, kuş birden bire çakıl taşını pencerenin pervazından içeri bırakıvermiş ve tam o anda konuşmaya başlamış.

“Küçük çocuk beni dinle” diye seslenmiş. “Bu çakıl taşını hep cebinde taşı. Yatarken pijamanın cebine koy, uyanınca hemen giysilerinin cebine al. Bu çakıl taşına dokunduğun her an göreceğin yeni ve farklı şeyler olacağından emin ol. Her yeni günün seni heyecanlandırmasına, yeni günün içinde bulacağın yeniliklerin ve farklılıkların sana yepyeni şeyler öğretmesine izin ver. Merak etmekten sakın vaz geçme.”

Bu sözleri söyler söyledikten hemen sonra, küçük kuş uçup gözden kayboluvermiş.

Küçük çocuk biraz düşünmüş, küçük kuşun söylediklerini denemeye karar vermiş. Ne kaybederim ki demiş kendi kendine.

Gece yatarken küçük kuşun bıraktığı çakıl taşını pijamasının cebine yerleştirmiş. Ertesi sabah uyanır uyanmaz, her sabah olduğu gibi yatağında şöyle bir gerindikten sonra ayağa kalkmış. Önce elini cebine sokup cebine koyduğu çakıl taşını yoklamış, rahatlamış, yerinde duruyormuş çakıl taşı.

Çakıl taşını avucuna almış ve küçük kuşun ona tembihlediği gibi yepyeni şeyler görme merakıyla koşarak pencereye yaklaşmış.

O da ne, gözlerini kısmadan dışarıya bakamadığını fark etmiş, ne tuhaf, güneş bu sabah ne kadar da farklı parlıyormuş. Tam güneşin bu parlaklığını daha önce hiç fark etmediğini düşünürken, sütçünün bahçenin dışında duran at arabasını görmüş, ne kadar ilginç diye düşünmüş, arabayı çeken atların kuyrukları ne kadar da uzunmuş, daha önce hiç görmemiştim. Daha sonra karşı bahçedeki ağacı fark etmiş. Yaprakları dökülmüş, biraz yorgun bir ağaçmış, ağaca üzülmüş, daha önce nasıl da hiç görmedim seni koca ağaç, bugün gelip yakından bakayım sana diye mırıldanmış. Tam o sırada mutfaktan gelen tost ve tarçınlı sütün kokusunu duymuş. Çok şaşırmış, tarçın ne kadar güzel kokuyormuş meğer diye düşünmüş. Pencereye arkasını döndüğünde, odasına giren güneşin duvarda yarattığı ışık oyunu dikkatini çekmiş, bir kez daha şaşırmış, ilk kez görüyorum demiş kendi kendine, ne tuhaf.

Annesinin sesini duymuş o sırada, ona sesleniyormuş. Kahvaltıya gitmek üzere telaşla giyinmiş. Gördüğü yeni ve farklı şeyleri annesine anlatmak için sabırsızlanıyormuş. Daha mutfağa girer girmez, annesinin sofraya koyduğu güzel çiçekleri görmüş, hemen arkasından kahvaltı tabağındaki tostun yanındaki peçetenin desenini fark etmiş. Annesine koşup, boynuna sarılmış, anneciğim, saçların ne güzel olmuş bu sabah demiş, tost ve tarçınlı süt de harika kokuyorlar diye heyecanla eklemiş.

Tostunu keyifle yerken, önceki gün sabah küçük kuşun ona söylediklerini anlatmaya başlamış. Anneciğim demiş bu sihirli çakıl taşı sayesinde bilsen yepyeni ne çok şey oldu bu sabah.

O günden sonra, küçük kuşun armağanı olan çakıl taşı, ona her gün yeni ve farklı şeyleri göstermeye devam etmiş, belki de küçük çocuk cebinde taşıdığı çakıl taşı sayesinde yeni ve farklı şeyleri görebilmeyi öğrenmiş. Bu sayede artık çok iyi biliyormuş ki, birbirinin aynısı diye düşündüğü hiç bir gün, birbirinin aynısı değilmiş.

İnanın masal okumak için çocuk olmamız gerekmiyor. Belki bu masal büyüklere de masal olur diyerek sorsam sizlere:

  • Acaba sizin günleriniz nasıl, hep aynıymış gibi mi geliyor, yoksa fark ediyor musunuz yeni ve farklı şeyleri?
  • Görmeye çalışarak bakıyor musunuz yaşadığınız güne, neler var yeni ve farklı diye?
  • Yeni ve farklıyı bulmayı bir alışkanlık haline getirecek olsanız ve her günün içinde, aynı dediğiniz yerlerde yeni bir şeyler bulmaya başlasanız, neler farklı olurdu yaşamlarınızda?
  • Masaldaki küçük çocuk gibi yapsanız ve yeni ve farklıyı görmeyi size hatırlatacak bir hatırlatıcı seçecek olsanız, küçük çocuğun çakıl taşının yerine siz ne koyardınız cebinize? Ne hatırlatırdı size her günün yeni bir gün olduğunu, her gün yaşadıklarınızın içinde yepyeni ve farklı parçalar barındırdığını?

Mutlu hafta sonları, yeni ve farklılarla dopdolu…