Sıradan Bir Gün

Vagonun kapısı otomatik olarak açıldı. Telaşlı insanlar, içlerindeki telaşla el ele metrodan dışarı koştular. Sakin olanlarsa, o kapı hiç kapanmayacak, vagon hiç hareket etmeyecekmiş kadar yavaş hareket ediyorlardı. İnenler kadar telaşlı olan sabırsız insanlar, inenlerin inmesini bile bekleyemeden vagonun kapısından girmeye çalışıyorlardı. Sakinlerinse hiç derdi değildi acele etmek. Bir vagon gider, diğeri gelirdi nasılsa.

İçerisi sıcaktı, havalandırma sisteminde sorun vardı. Allahtan sabah erkendi de pek kimse terlememişti.

Vagonun uğultusu, dönemeçlerde raylardan gelen ses bazen tedirgin ediyordu. Zaten beyaz ışık sevmezdi, vagonun içi de nispet yapar gibi bembeyazdı. 10 durak sonra inecekti, yani uzundu yolu, o yüzden tedirginlikten, sevmediği şeylere takılmaktan vazgeçmeliydi. Oyalanacak bir şeyler bulmaya karar verdi.

Olduğu yerden şöyle bir göz gezdirdi vagona. Çeşitlilik ve farklılık her zaman ilgisini çekerdi. Söylendi kendi kendine, al sana bir vagon dolusu çeşitlilik ve farklılık, incele bakalım hepsini, ininceye kadar seni oyalar.

Gözlerini vagonda dolaştırmaya devam etti. Bir vagon dolusu insandan kimileri otururken, kimileri ayakta duruyordu. Kimileri gülümseyen bir ifadeyle etrafı incelerken, kimileri kızgın, kimileri tamamen ifadesiz, kimileri ise üzgün görünüyordu. Yanındaki ile usul usul sohbet edenler olsa da, sanki kalabalıkta herkes kendi ile yalnızdı. Derinden bir akordeon sesi geliyordu kulağına, yan vagondan olsa gerek dedi kendi kendine, keşke burada olsaydı.

Etrafa bakarken bir şey daha fark etti ve için için sevindi. Kuşak çatışması diye bir şey dayatılırken, teknoloji denen şeyin kuşaklarla ilgili bir sorunu yoktu galiba. Genci, yaşlısı hiç tereddütsüz benzer şeyleri kullanıyordu ellerinde, kulaklarında. Tam sevinirken, birden biraz da üzüldü beraberinde, eskiden kitap okunurdu dedi kendi kendine, ne kadar azalmış elinde kitap olanlar.

Tam düşünceler zihninde dans edip onu oyalarken, vagonun en arkalarından çığlık çığlığa bir bebek ağlaması çınladı tüm vagonun içinde. Bir anda herkes uğraştığı şeyi bir kenara bıraktı. Vagondaki bütün başlar aynı anda vagonun arkasına doğru çevrildi. O başların içindeki düşünceler, kulaklarında dans eden şarkılar, kitaplardan onlara seyahat eden satırlar, içlerinden geçen kızgınlıklar, zihinlerindeki planlar beraberce vagonun boşluğuna saçıldı. Ne çok şey varmış meğer onca insanın başının içinde diye düşündü elinde olmadan. Nasıl toplanıp yerlerine gider ki bunlar?

Genç anne de tedirgin oldu durumdan, sanki kendi sebep olmuştu vagondaki duruma, telaş içinde çantasından çıngıraklı oyuncağı buldu. Bebeğini çıngıraklı oyuncağıyla susturmaya çalıştı, ama nafile, o uğraştıkça bebek daha fazla bağırıyordu sanki. Yan koltukta oturan beyaz saçlı yaşlıca beyefendinin dikkatini çekti bu durum. Her zamanki gibi dörde katlayarak okumakta olduğu günün gazetesini kucağına bıraktı, ince çerçeveli yakın gözlüklerinin üzerinde genç anne ve bebeğine bir bakış attı. Sonra da hiç tereddüt etmeden tüm tonton haliyle küçük bebeğe bir şarkı söylemeğe başladı. Bebek kocaman gözlerini yaşlı beyefendiye çevirdi. Ağlarken dinlemeye başladı kulağından içeri gelen güzel melodiyi. Derken, bebeğin herkesi telaşlandıran yaygarası yerini yavaş yavaş mırıltıya ve sonrasında da gülücüklere bıraktı. Gülücükler devam ederken, vagon boşluğuna yayılmış olanların içine bir de yaşlı beyefendinin yumuşak sesiyle söylemeye devam ettiği şarkısı dahil olmuştu artık.

Bebek tümüyle sakinleşip, yaşlı beyefendinin sesi fısıltıya dönüşürken, vagon boşluğuna dağılmış olan düşünceler, şarkılar, kızgınlıklar, planlar, kitap satırları yerlerine geri dönmek üzere sahiplerini aramaya başlamışlardı bile. Üstelik sahiplerini çabucak bulma konusunda son derece mahir görünüyorlardı. O nedenle olsa gerek çok da zaman almadı geri dönmeleri yerlerine.

Sonrasında hiç bir şey olmamış gibi devam etti vagonda yolculuk. Yine kapılar otomatik açıldı. Yine kendi telaşıyla el ele gezenler ve sakin hareket eden yolcular ya bindiler vagona, ya da indiler istedikleri zaman, istedikleri duraklarda. Yani sıradan bir yolculuktan fazlası yoktu galiba ortalıkta. Onuncu durak geldiğinde sıradan güne doğru inmeye hazırdı vagondan. İnmeden önce hızlıca bir göz daha gezdirdi vagonun içinde, sessizce vedalaştı içerdeki duygu, düşünce, plan, fikir ve şarkılarla. Günün devamına doğru bir kaç adım atarak sakince uzaklaştı perondan…

Masalcık: Gelincik, Kırmızıcık, Kaplumbağacık…

Bahçede gezinirken gözüne gelincikler çarptı küçük kaplumbağanın. Merakla inceledi kırmızı çiçekleri. Kaplumbağalar renk görmez derler diye içerledi kendi kendine. Oysa görüyorum işte, kıpkırmızı bu gelincikler. Ne kadar zarif, ne kadar narin görünüyorlar. Acaba tutsam koparsam mı diye düşündü. Sonra elleri yok ki kaplumbağanın koparamaz derler diye içerledi kendi kendine. Oysa belki de vardı, belki de koparabilirdi. Biraz daha içlerine doğru ilerledi gelinciklerin. Bir baksam dedi Google’a acaba neden isimleri gelincik, gelin gibi narin oldukları için mi, yoksa, gelincik sadece onlara verilmiş bir isim mi, neye benzediklerinden bağımsız. Sonra vazgeçti hızlıca, neden gelincikse, ondan gelincik. Belki de gelincik değil, benim için kırmızıcık, belki de, kendisine sorsak, adı başka, kim bilir.

Sonra yeşil yaprakların arasına usulca oturdu. Oturamaz mı kaplumbağa dediniz, hadi oradan, size göre oturamaz olabilir, ama ben otururum. Evet oturdu ve gelinciklerin kokusuyla kendinden geçti adeta. Kokmaz mı gelincik, yapmayın Allah aşkına. Ne dediniz, kaplumbağalar koklayamaz mı? Kim demiş.

Bırakın bunları da siz ne görüyorsunuz bu kırmızıcıklara bakınca onu düşünün. Adının, kokusunun, neden bu adı ona verdiklerinin önemi var mı, bırakın benim ne yapıp yapamayacağımı da siz kendinize tutun mikrofonu. Kendi sesinize kulak verin, dinleyin, duyun, ilham alın söylediklerinizden, sonra da siz bir isim verin kırmızıcıklara, gelinciklere. Siz bakın kokuları var mı, siz dinleyin rüzgarda sallanırken çıkardıkları sesleri, incecik çiçek ne sesi olur ki demeden dinleyin olur mu? Çünkü belki vardır, belki duyarsınız.

Sakın bana da sen nasıl konuştun kaplumbağa diye sormayın anlaştık mı. Ben konuştum, siz de duydunuz…

Merak

Geçenlerde bir yerde kahve içerken yanımdaki masada oturan hanımın bebeği de bebek arabasında kendi kendine oynuyordu. Oynuyordu dediysem, aslında elinde herhangi bir oyuncak filan yoktu, ama kendi kendine eğleniyordu. Malzemesi neydi diye sorarsanız, hemen cevaplarım: elleri.

Bunu okuduğunuzda pek çoğunuzun gözünün önüne ellerini dikkatle inceleyen bir bebek görüntüsü geldiğine eminim. Bebekçik ellerini incelerken, ben de uzun uzun onu izledim. Gözlerindeki merak, detaylı bir şekilde nasıl da odaklanarak parmaklarına baktığı, ellerini elinden geldiğince döndürerek her bir kısmı görme çabası, sanki fark ettiklerini kaydedercesine durup bakışları.

Meraklı bebekciği izlerken, başladım düşünmeye. Merak etmenin ne kadar içimizde var olan bir dürtü olduğunu, öğrenmenin ve gelişmenin temelinde durduğunu, merak ve öğrenmenin nasıl da merak edeni anda tuttuğunu, sonrasında ne olup da çocuk merakının kaybedildiğini ya da nasıl olup da her zaman bizlerle kaldığını düşündüm durdum.

Yeni bir şeye duyulan merak, onu enine boyuna araştırmak incelemek, kendimize bolca soru sormak, araştırma, inceleme ve sorulara bulunan cevapların sayesinde keşfedip öğrenilenlere heyecanlanmak, hiç bilmediklerimizin varlığından haberdar olmak, yepyeni şeyleri fark etmek, bunun sonucunda mutlu hissetmek, ardından yeni öğrenmeleri yanına alarak daha da yeni öğrenme ve meraklara doğru yola çıkmak, hepimizin küçükken yaptığı, sonra bazılarımızın vazgeçmeden yapmaya devam ettiği, ama bazılarımızın bir yerlerde unuttuğu bir şey değil mi sizce de?

Yaşam boyu merakı içimizde tutmayı başardıysak, çok şanslıyız, çünkü o merak yaptığımız her şeyde yeni öğrenmeler ve keşiflerle beraber bize yol açmaya devam edecek demektir. Eğer çocuk merakı bizi bugüne getiren yolda bir yerlerde kaldıysa, unutulduysa, hele de yerini, merak etmeyi engelleyen kaygı ve endişeye bıraktıysa, işte o zaman belki de hemen bir durup yolda unutulan ve aslında özümüzden bir yerlerde duran merakı alıp yeniden yerine koymak işe yarayabilir.

Einstein belgeselini izleyenler hatırlar, bu arada, izlememiş olanlara şiddetle öneririm. Belgeselin son bölümüydü sanırım, bir küçük kız çocuğu Einstein’la röportaj yapıyor, ona soruyor: “Bay Einstein, nasıl oldu da bunca şeyi keşfettiniz?” Einstein cevap veriyor: “Sadece merak ettim.”

Belki düşünmek istersiniz, sizin içinizdeki çocuk merakı ne kadar hareketli durumda? Verdiğiniz cevaptan memnunsanız, sorun yok, değilseniz, biraz daha düşünmeye değer belki de kim bilir…

Keyifli ve meraklı hafta sonları…

Yeşil Yapraklım

Fotoğraftakileri tanıştırayım: Yaklaşık dört yıldır bizimle olan Yeşil Yapraklım isimli saksı çiçeğim ve sevgili kedi kızımız Fıstık. (Bu yazının ana kahramanı fotoğrafta gördüğünüz saksı çiçeği olacak, anlatacaklarımda kedi kızımız yer almıyor, ama olsun, madem fotoğrafta çıktı, onun da adı geçsin istedim.)

Bu sabah yaptığım balkon turum sırasında saksıdaki çiçeğimin açmak üzere olduğunu görünce ne kadar mutlu oldum anlatamam. Diyeceksiniz ki ne var bunda bu kadar sevinecek, bütün çiçekler açar. Elbette haklısınız, genelde bütün çiçekler açar açmasına da, benim bu çiçeğim evimize dört yıl önce üzerinde renkli çiçekleri ile gelmiş, ancak o çiçekler döküldükten sonra bir daha hiç çiçek açmamış, sadece yemyeşil yapraklarıyla hayatını sürdürmüştü. İşte o yüzden de adını Yeşil Yapraklım koymuştum.

Bu bahar, sevgili Yeşil Yapraklımın tekrar çiçeklenmeye karar verdiğini görünce epey bir düşündüm. Yeşil Yapraklımın tomurcuklarının bana doğanın muhteşem bilgeliğini bir kez daha hatırlattığını fark ettim. Hiç bir müdahale gerektirmeyen, akışla yol alan, kendiliğinden olanların olmasına izin veren bir bilgeliği bir kez daha fark ettiren düşüncelerle doldu zihnim. Dört yıldan sonra artık yeşil yapraklımın çiçek açacağından ümidimi kesmişken, ondaki kararlılığa ve dayanıklılığa işaret ediyordu düşüncelerim.

Benim güzel yeşil yapraklım vazgeçmemişti hayatta olmaktan, çiçek açmadan geçen dört yıl onu kuvvetle ayakta durmaktan ve balkonumuzu keyiflendirmekten alıkoymamıştı, sabır ve kararlılıkla saksısında büyümeye devam etmişti. Ne geçen mevsimler, ne de yanı başında çiçek açan diğer saksılar hevesini kırmamışlardı. Beklemişti, neyi, neden bilmiyorum, ama beklemişti. Belki de kendi seçimiydi beklemek, belki de bir süre çiçek açmadan beklemek istemişti, kim bilir.

Durum her neyse, durumun ne olduğunu ancak Yeşil Yapraklım biliyor. Benim bildiğim bir şey var, Yeşil Yapraklım bu sabah benimle göz göze geldi ve adeta fısıldadı, hadi gözün aydın, geliyor senin renkli çiçeklerin. Biraz da kararlılık, azim, seçimler, akışta olma, yeniden çiçek açma cesareti gibi konularda bilgi paylaştı sanki. Siz ne dersiniz?

Biz Onları Nerelerde Düşürdük?

Geçenlerde bir sohbet sırasında konu bizlerin gençliğine gitti. “Eskiden biz” kelimeleri ile başlayan ve “yolda yürürken bile birbirimize gülümserdik, günaydın derdik, selam verirdik”, gibi kelimelerle devam eden cümleler doldurdu sohbetin içini.

Zaten insanların birbirlerine günaydın deme, selam verme meselelerinde yaşanan kayıplar, kesintiler ve eksilmeler takıntılı konularımdan olduğu için her zaman gündemimdedirler.  Hatta verdiğim eğitimlerin neredeyse hepsinde mutlaka bir günaydın meselesi konuşur, sonra da günaydın egzersizi yaptırırım katılımcılarıma.

Arkadaş sohbetine geri dönersek, zaten yoğun bir şekilde gündemimde olan bir konu olduğu için olsa gerek, arkadaşlarım “o eski günleri” yad ederken, benim zihnimin içinde de bir kaç soru belirdi, “Acaba biz bütün bunları neden kaybettik, nerelerde düşürdük?”

Derken içimdeki koçluk yanım devreye girdi ve bana şöyle seslendi: Nazlıcım biz “neden” sorusu sormayız, ilgi alanımızı “bugünden sonra nasıl yaparız mevzusuna” odaklamalıyız.

Ben de o sesi dinledim ve sorumu şu hale dönüştürdüm: Yine o yad ettiğimiz eski günlerdeki gibi birbirimize günaydın demek, selam vermek, gülümsemek ve bu konuda yeni nesillere örnek olmak için ne yapmak lazım? Biraz düşünmek fena mı olur dedim kendi kendime.

Aslında bu konu sadece benim değil, hepimizin konusu olmalı diye düşündüm hemen ardından. Düşünsenize, bir anda bu diyarlara bir sihirli değnek dokunsa ve otobüste, minibüste, yolda yürürken, bir dükkana girdiğimizde, asansöre bindiğimizde, çalıştığımız yerlerin kapısından girdiğimizde bir anda bir baksak ve görsek ki, herkes birbirine günaydın diyor, gülümsüyor, selam veriyor ve hatta hatır soruyor. Sonrasında neler farklı olurdu sizce? Bir hayal etsenize…

Sihirli değneğin dokunmasını beklemeden, bu hafta sonu başlasak mı denemeye, ne dersiniz?

Mutluluk Masalı

Sihirli bir ormanda meraklı bir mavi kuş yaşarmış. Mavi kuşun her günü yeni bir şeyi merak etmekle ve sonra da onu öğrenmek için düşünmekle ve araştırmakla geçermiş.

Son günlerde bizim meraklı mavi kuşun kafası biraz karışmış. Ormanda dolaşan bir kelime varmış bu aralar. Sık sık mutluluk diye bir kelime çalınıyormuş kulaklarına. O kadar sık duyuyormuş duymasına ama, ne demek olduğunu bilmiyormuş. Meraklı ya, merak ettiği her şeyde olduğu gibi mutluluğu da öğrenmeye karar vermiş. Ama ne yazık ki bu öğrenme çabası, bizim mavi kuş için oldukça saçma bir duruma dönüşmeye başlamış. Ne kadar düşündüyse, ne kadar kafa yorduysa bulamamış mutluluğun ne demek olduğunu. Sonra sihirli ormanın sihirli imkanlarına başvurmuş, biraz internet, biraz ansiklopedi, biraz kitap dergi, gazete araştırmış. Ama nafile, buldukları da içine pek sinmemiş.

Durmuş, biraz daha düşünmüş bizim mavi kuş. Tam düşünürken, kanatları olduğunu hatırlamış birden bire. Kendi kendine şöyle demiş: Ben neden burada oturup kitap defter karıştırıyorum ki, en iyisi uçup etrafı dolaşayım, karşıma çıkanlara sorayım, bakalım onlar biliyorlar mı mutluluğun ne demek olduğunu.

Ertesi sabah erkenden başlamış uçmaya.

Karşısına önce güneş çıkmış. Sormuş güneşe: Sevgili Güneş, sen mutluluk ne demek biliyor musun? Güneş durmuş, biraz düşünmüş, sonra tüm canlıların içini ısıtmak diye cevap vermiş. Bizimki teşekkür edip yola devam etmiş.

Bu defa kocaman bir erik ağacı ile karşılaşmış. Sevgili erik ağacı, sence mutluluk ne demek diye sormuş. Erik ağacı, dünyanın en güzel duygusudur mutluluk demiş ve devam etmiş, her mevsim hayatta kalmak, baharda çiçeklenmek, çiçeklerimin meyvalara dönüştüğünü görmek, sıcak yaz günlerinde dostlarıma gölge olmak diye cevap vermiş. Peki demiş mavi kuş ve yine uçmaya koyulmuş.

Bu defa kızgın bir kaplumbağa görmüş toprakta yürümeye çalışan. Hemen onun sırtına konmuş ve kaplumbağa kardeş, mutluluk ne demek diye sormuş. Kaplumbağa hızla cevap vermiş: Git başımdan, seninle uğraşamam, şu halime bak, yürü yürü, hiç bir yere varamıyorum bir türlü. Bana böyle saçma sorular sorma. Mutluluk da neymiş, safsata bunlar. Kaplumbağadan korkan mavi kuş, hızla kanat çırpmış oradan uzaklara.

Önüne bakmadan uçarken, masal bu ya, az daha kartalla çarpışıyormuş. Kartalın kocamanlığından biraz çekinmiş, ama yine de hemen sormuş: Sevgili kartal, sence mutluluk ne demek? Kartalın cevabı kısa ve netmiş, yükseklerden etrafı görebilmek.

Kime sorduysa farklı cevap aldıktan sonra, artık eve dönmeye karar vermiş bizimki. Yol boyu da düşünmüş. Hiç biri aynı şeyi söylemedi bana, kimi safsata dedi, kimi dünyanın en güzel duygusu, kimi etrafı görebilmek dedi, kimi meyvelerinden söz etti, halbuki ben bir konuyu araştırınca, bir tanım bulurum araştırdığım konuda ve içimdeki merakım azalır. Bu araştırmam merakımı daha da artırdı.

Onun bu düşüncelerini duyabilen en az onun kadar meraklı olan sihirli bulutlar seslenmişler. Hey mavi kuş, mutluluk diyorsun adına, sonra ortak tanım arıyorsun ortalıkta. Mutluluk senin kanatlarında, onlara bak, sonra kendine sor, sonra da düşün. Hemen anlarsın mutluluğun ne demek olduğunu.

Önce şaşırmış bizim mavi kuş, sonra düşünmüş, şöyle bir kanatlarına bakmış, sonra da etrafına, biraz da içinden geçenleri dinlemiş. Sonra bir keyif dolmuş içine, şarkılar söyleyerek ormanına doğru yola çıkmış. Artık biliyormuş…

Siz de biliyorsunuz değil mi…

 

Yaşasın Cemreler Düşüyor

Bu aralar bir kar yağıyor, bir güneş çıkıyor. Hava nispeten bir ılınıyor, sonra bir bakıyorsunuz, yine eksilere düşmüş. Eksiler normal de, ılık havalar Şubat ayının bildiğimiz normali değil. Bunlar oldukça sık sık tedirgin bir ifade ile, mevsimlere bir hal oldu, eskiden kış böyle mi olurdu derken buluyorum kendimi. Sonra bu yorumlarımın arasında bir şey geliveriyor aklıma, çocukluğumdan beri tanıdığım bir ses sesleniyor içimden: Merak etme, mevsimler değişse de, değişmeyen bir şey var, rahat ol, bak cemreler düşmeye başladı, hatta ikisi düştü bile, kaldı bir tane, sonra bahar. Cemrelerin düşeceğini bilmek, düştüğünü duymak, bana her kıştan bahara geçişte iyi hissettiriyor, çünkü onları tanıyorum, tanımadığım değişikliklerin arasından göz kırpıyorlar bana, rahat ol, biz buradayız diye.

Bugün şunu düşündüm: Değişen şeylerin içinde değişmeyen ve güven veren şeylerin de var olduğunu bilmek iyi bir şey. Hemen ardından da şu cümleyi söyleyiverdim kendime: Demek ki neymiş, hayattaki değişim dönemlerinde, değişmeyen ve güven verenlerin varlığını keşfedip, onlardan destek almak değişimi yaşamanın kolaylaştırıcılarından biri olabilirmiş. Meğer cemreler de değişimde değişmeyenlerin metaforu, hatırlatıcısıymış benim için.

Özel hayatta, iş hayatında, sosyal hayatta, tüm hayat türlerimizin içinde değişim bizimle hep el ele, yan yana, hatta burun buruna. Değişim, bilmediğimiz ya da alışkın olmadığımız şeyleri yaşamak gibi bir şey olduğu için olsa gerek, bazen tedirgin oluyoruz o bilinmeyenlerle karşılaşmaktan. Öyle olduğunda da “istemiyorum bu değişimi”, bildiğim gibi iyiydi diyen bir itiraz yükseliyor içimizden. İşte benim cemreler, bu tedirginliğin, bu itirazların daha kolay atlatılmasının ve değişimi daha kolay yaşamanın güven veren destekçileri galiba.

Acaba sizin hayatınızın içindeki değişimleri kolaylaştıran cemreler neler, kimler? Bugüne kadar nasıl destek oldular size? Bugünden sonra nasıl destek olmaya devam ederler? Belki düşünmek istersiniz…