Bir “Günaydın” Hikayesi – Birimiz Binimiz İçin

İyi hissetmenin ve iyi hissettirmenin en kolay yollarından bazıları neler diye sorsalar, hiç tereddüt etmeden şunları söylerim: bazen bir günaydın, bazen kısacık ve içten bir kaç sözcük, bazen de minicik bir gülümseme…

Bir zamandır bir kuruma eğitim veriyorum. Kocaman bir sınıf dolusu yetişkin öğrencilerden oluşan bir grup katılıyor eğitimlerime. İlginç geliyor, çünkü bir kaç şeyi birleştiriyor benim için bu program. Önce beni alıp en genç hallerimde ODTÜ’de araştırma görevlisiyken bizim küçük amfilerimizde verdiğim derslere götürüyor, sonra da uzun zamandır vermekte olduğum yetişkin eğitimleri ile buluşturuyor. Yani hem duygusal, hem heyecanlı, hem de oldukça keyifli zamanlar geçiriyorum. 

Detaylı bir girişten sonra, iyi hissetme ve iyi hissettirme konusuna geri dönebilirim: 

Yukarıda sözünü ettiğim eğitim programının, “İş Yaşamında Mutluluk” başlıklı eğitimini vermek üzere sabah oldukça erken bir saatte eğitim merkezine doğru yola çıktım. Her eğitim günüm, ilk defa eğitim verecekmişim hissi yarattığından dolayı olsa gerek, heyecanım ve merakım da içimde olarak yolculuğumu tamamladım. Daha önce de karşılaştığım bir çalışan bana nereye park etmemin iyi olacağı konusunda yön gösterdikten sonra, arabamı binanın önüne park ettim. Arabadan indim, bana yardımcı olan kişi “Günaydın Nazlı Hocam” diye seslendi. Şaşırarak döndüm ve “Günaydın, adımı hatırladığınız için teşekkür ederim” dedim. O da bana, “Annemin ve kızımın adı, nasıl unuturum” demez mi. Yüzüme ve yüreğime kocaman bir gülümseme doldu. İçimdeki merak ve heyecanın yanına o sıcacık gülümsemeyi de ekleyerek girdim amfiye ve başladım dersime. 

Dersten sonra ofisime dönerken de düşünmeye devam ettim. O kişi bana sadece günaydın diyebilirdi, hiç bir şey demeden sigarasını içmeye devam edebilirdi, ama ismimle hitap ederek “günaydın” demeyi seçti. Onun bu seçimi, benim günümün daha bir keyifle başlamasına yardım etti. Benim içimdeki keyif, benden çıkıp eğitim salonuna yansıdı, belki de oradan da katılımcılara ve onların günlerinin devamında karşılaşacakları kişilerin yüreklerine doğru çıktığı yola devam etti.

Uzun zamandır mutluluk çalışan biri olarak elbette konuyu oraya bağlamadan edemeyeceğim. Bir gülümseme, bir günaydın, bir merhaba ve peşine eklenmiş ufak tefek karşıdaki kişiye özel, yürekten ve samimiyetle söylenmiş bir kaç kelimenin mutlu hissettirme üzerindeki başarısını inkar etmek mümkün mü?

Hadi hazır yeni yıl da gelirken, şu sabahları güne başlarken önce kendimize, sonra etrafımızdakilere, hatta tanıdığımız tanımadığımız herkese günaydın, merhaba, nasılsın deme meselesini tekrar bir gündeme alalım. Zaten yapıyorsak, çoğaltalım, unuttuysak, hatırlayalım, hatta unutanlara örnek olup hatırlatalım.

Unutmayın, 1 kişinin 3. Seviye etki alanında 1000 kişi olduğunu söylüyorlar. Yani birimiz binimiz için bir şeyler yapabiliriz. 

Mutlu hafta sonları olsun…

Meraklı Kızla Tuhaf Tavşanın Küçük Hikayesi

Günaydın derdi meraklı kız her sabah, günaydın sevgili sabah, günaydın kuşlar, çiçekler, martılar. Kendi kendine konuşurdu ardından, evet, martılar dedim, doğru duydunuz, çünkü deniz var karşımda, güneş doğarken uçmaya başlayan martılar, onlara eşlik eden güzel kargalar, minik serçeler, orta boy güvercinler, hepinize günaydın. Canım güneş, sana da günaydın. Günümü aydınlattığın ve bunu benden hiç bir karşılık beklemeden yaptığın için kocaman bir günaydın da sana.

Böyle başlardı hikayesi bizim kızın her sabah, çünkü, bizim kız küçüklüğünden beri en çok sabahları severdi. Aslında bütün günü, bütün saatleri severdi ama, en çok sabahlardı sevdiği. Sabahlar, onun için bir sürü başlangıç demekti; güne başlamak, okula başlamak, kahvaltıya başlamak, sohbete başlamak, yepyeni planlara, hayallere başlamak, belki de her gün hayata yeniden başlamak. Yani anlayacağınız, sadece bu okuduğunuz değil, bütün hikayeleri böyle başlardı bizim kızın. Her sabaha günaydın diyerek, her günü heyecanla bekleyerek…

Nasıl biri diye merak ettiyseniz, anlatayım: Sarı saçları vardı bizim kızın, tıpkı güneş renginde, belki de sabah güneşi hep onun saçlarındaydı kim bilir. Masmavi gözleri vardı. Deniz gibiydi gözlerinin rengi, belki de çok denize baktığından mıydı, neydi, valla onu da kim bilir. Gün gibi, güneş gibi, deniz gibi bir kızdı bizimkisi, depderin düşünceleri olan, kalbi kocaman ve sevgiyle dolu tatlı bir kız. 

Her sabah güneşin yavaş yavaş kendisini gösteren ışığı, usulca etrafa yayılan sıcaklığı ve parlaklığı iyi hissettirirdi ona. Üstelik başına ne gelirse gelsin, her durumda bakardı sabahları doğan güneşe, hep bir merakla ve umutla.

Evet doğru okudunuz, merakla dedim, çünkü çok meraklıydı bizim kız. Her gün onlarca, yüzlerce soru düşerdi zihninin yollarına. Ders çalışırken, oyun oynarken, ev işlerine yardım ederken, yani aklınıza gelebilecek her durum ve zamanda düşüverirdi aklına bu sorular. Şöyle söylerdi kendi kendine; soru gelsin yeter, cevabı bir yerlerden çıkıverir mutlaka. İşte bu yüzden olsa gerek, annesi, babası, arkadaşları, yani onu tüm tanıyanlar meraklı kız derlerdi bizim kızın adına.

Meraklı kız yalnız kendi sorularına cevap aramakla yetinmezdi. Sorsun isterdi insanlar ona, sorsun ki, o da düşünsün yeni soruların üzerinde. Düşünsün ki, çıksın bildiği ne varsa içinden. Çıksın ki, canlansın düşünceler ve cevaplar ve başlasınlar dolaşmaya etrafta.

Bir gün okul çıkışı eve doğru yürürken, ilginç bir olay geldi bizim meraklı kızın başına. Bu okuduğunuz hikaye de tam o anla ilgili aslında. 

Günaydın diyerek başladığı bir sabahın devamında, her günkü gibi gittiği okulunun çıkış zili çaldığında, tam da öğleden sonra saat üç sularında oldu olay. Meraklı kız, elinde kırmızı okul çantası, ayağında siyah rugan okul ayakkabıları, şarkılar söyleyip, kafasındaki sorularının cevaplarını düşünerek, etrafa bakarak, zıplaya zıplaya yürüyordu denizin kenarındaki evine doğru. Yürüdüğü yolun iki tarafı ağaçlarla doluydu. Kimi yeşil, kimi sarı, kimi kırmızı yapraklı bir sürü ağaç vardı kenarlarda, hatta yaprakların bir kısmı da yerlerde. Geldi mi gözünüzün önüne? Siz de fark ettiniz mi bilmem ama, o kadar güzeldi ki ağaçlar, neredeyse kendini ormanda bile hissedebilirdi insan okuldan eve giden yolda olduğunu unutsa. 

Mırıldandığı şarkının en sevdiği yerine geldiği sırada, parlayan güneşin ağaçların dallarının arasında üzerine geldiği bir anda, sık ağaçların arasından kendisine bakan bir çift gözle karşılaştı bizim kız. Biraz daha dikkatle bakayım, bakayım da anlayayım bu gözler kime ait demesine fırsat kalmadan, beyaz renkli, kırmızı burunlu, poposunda ponpon kuyruğu olan, meraklı kızın gördüğü gözlerin sahibi bay tavşan önüne zıplayıverdi bizim kızın. Evet evet, doğru okudunuz, bir tavşan diyorum. Tıpkı Alice Harikalar Diyarında romanındakine benzeyen bir tavşan. Hatta, gözünde gözlük, elinde kocaman bir saat, üzerinde kırmızı bir ceket, içinde sarı bir yelek, aynı romandaki gibi yani.

Bizim kız hayretler içinde gözlüklü tavşana bakarken, hayreti bir anda bir kat daha artıverdi. Neden mi? Çünkü, günaydın dedi tavşan bizim kıza. Doğru duydunuz, bizim dilde günaydın dedi tavşan meraklı kıza. Bizimki de sizin kadar şaşırdı, şöyle bir kulaklarını ovuşturdu, tam o sırada, tavşan daha gür bir sesle günaydın diye bağırdı. 

Meraklı kız şaşkın şaşkın baktı, sanki soracak başka şey kalmamış, bu olayda kafa karıştıracak başka şey yokmuş gibi, neden günaydın dedin ki, saat 3 oldu diye cevap verdi tavşana, sonra da devam etti, neden yani? 

Ne fark eder dedi tavşan, illa sabah mı olmalı, günün aydın olması için? Gün zamandan bağımsız aydın olamaz mı? Bir an duraladı bizim kız, sonra kendi kendine, sabah olmasa da gün aydınlık diyemez mi herkes birbirine, galiba doğru söylüyor bu tuhaf tavşan diye düşünürken buldu kendini birden bire.

Daha bu sorunun cevabını henüz bulmuşken, bir soru daha soruverdi tuhaf tavşan bizim kıza: Zaman gariptir küçük kız. Akar durur. Bir sabah olur, bir akşam olur. Bir yaz gelir, bir kış gelir. Bak sana bir soru: Akan zamanın içinde duraksamadan aksak mı, yoksa arada bir, bir dakika dursak mı? Durup da baksak mı akan zamana, akan zamanda yol alan kendimize, akan zamanda olup bitenlere ve bundan sonra o zamanın içinde neler yapmak istediğimize, ne dersin? Peş peşe sordu tuhaf tavşan sorularını ve zıplayarak daldı gitti sık ağaçların arasına, üstelik de cevapları beklemeksizin. 

Şimdi siz olsanız ne yapardınız, merak edip koşmaz mıydınız tavşanın peşinden, bence koşardınız, ama bizim meraklının merakını konuşan tuhaf tavşan değil de onun sorduğu sorular çekti elbette ve meraklı kız koşmadı. Hatta koşmadığı gibi durdu, tuhaf tavşanı da unuttu ve başladı düşünmeye: 

Akan zamanın içinde akmak nasıl bir şey acaba? Biz zamanla nasıl akıyoruz? Zaman mı bizden hızlı, yoksa biz mi ondan hızlı olmaya çalışıyoruz? Yoksa bu tamamıyla bir yanılgı mı? İkimizin hızının birbirinden farklı olması gibi bir şey zaten imkansız değil mi? Çok mu ironik, zaman akarken durmak, kendini durdurmak ve soluklanmak? Varsayalım yaptık, varsayalım ara ara durduk, durdurduk kendimizi, acaba nelere kapı açar bu durmalar ve soluklanmalar? Şimdi ben dursam, zaman durur mu? Dursam düşünsem biraz akan zamanın içinde, hani bir es versem kendime, acaba neler olur? Bir dursam, baksam koşmadan, şimdi neler oluyor acaba?

Meraklı kız tuhaf tavşanın sorularını düşünmek için durdu.

İzin verirseniz, şimdi ben de durayım, durayım ki, hepimiz duralım ve biraz düşünelim tavşanın sorularını, akan zamanı, akan zamanda kendimizi, kendi istediklerimizi, yaptıklarımızı, yapacaklarımızı, hayallerimizi, gerçekleri, ne varsa düşünelim. Korkmayın, sonra nasılsa yetişiriz akan zamana bizim meraklı kızla birlikte. Hem belki aralardan bir yerlerden tuhaf tavşan gene çıkar karşımıza ve yepyeni bir soru atar zihinlerimize kim bilir?

Mutlu haftalar…

“Yeni” Bir Haftaya Başlarken

Her gün aynıymış gibi gelse de, aslında her gün “yeni” bir gün değil mi?

Her Pazartesi, yine Pazartesi desek de, o Pazartesi “yeni” bir Pazartesi değil mi?

Her sabah güneş doğsa da, her doğan güneş “yeni” değil mi?

Her yıl sonbahar gelse de, her sonbahar “yeni” değil mi?

Yeni kelimesi içinde ne çok şey barındırır. Öncelikle bilmediğimiz, görmediğimiz bir şeylerle karşılaşma düşüncesini düşürür zihinlere. Merak uyandırır. Belki biraz heyecan, belki de acaba ne çıkar içinden kaygısı. Yani yeni kelimesi içinde kıpırtı ve hareket barındırır.

Bu haftaya başlarken içimden gelen soruyu sizlere de aktarmak istedim: Madem yeni kelimesi kıpırtılı ve hareketli bir kelime, bu güzel kelimenin hayatlarımızda yer almasının iznini ne kadar veriyoruz acaba?

Her gün yeni bir “ben” olarak uyandığımızın ne kadar farkındayız? Sanki aynıymış gibi dursak da, hem fiziksel, hem de düşünsel olarak değiştiğimizi ve yenilendiğimizi ne kadar görebiliyoruz?

Her günün yeni bir gün olduğunu ne kadar fark ediyoruz, ya da ne kadar izin veriyoruz o günün yeni bir gün olmasına?

Her ne yapıyorsak yapalım, ne kadar katıyoruz “yeni”yi o işin içine?

Hayatımızdaki insanları her gün yeniden ve onların da yenilendiklerini görerek bakmak için ne kadar çaba gösteriyoruz?

Ne kadar sıklıkla “her şey hep aynı” diyoruz kendi kendimize veya başkaları ile sohbetlerde? Aynı derken, aslında “yeni”ye haksızlık ettiğimizi ne kadar fark ediyoruz?

Gelin hepimiz biraz düşünelim. Ne dersiniz?

Yeni ve mutlu bir hafta olması dileklerimle…

İş’te Anlam Farkındalığı

İş yaşamında mutluluk konusu en çok kafa yorduğum, araştırıp üzerinde çalıştığım konulardan bir tanesi. Hatta Harvard Business Review Türkiye Blog’daki ilk yazılarımdan bir tanesiydi Sihirli Anahtar: Anlamlı Mutluluk başlıklı yazım.

Son dönem çalışmaları dönüyor dolaşıyor, mutlu çalışan olmanın altında yatan neredeyse en önemli kavramı, anlam ve amaç farkındalığına bağlıyor, yani yapılan işin ortaya çıkan son ürüne, çalışılan yerin büyük hayallerine katkısının farkındalığına…

Ben bu bilgileri yakın çevremde anlatmaya başladığımda kimileri şahane bulurken, kimileri son derece saçma buluyorlar.

Bilgileri saçma bulanlar, bizim ülkede olmaz, bizim insanlarla olmaz, anlam da ne ki, sen maaştan söz et, maaşı arttırmadıkça anlam filan hikaye diyerek, ne kadar boş bir konuyu gündeme getirdiğimi ima ediyorlar. Ben de bu kadar keskin cümleler duyduğumda, bir iki açıklama denemesinin ardından, onları kaderleri ile baş başa bırakmaya karar verip, susmayı tercih ediyorum.

Bilgiyi şahane bulanlar ve merak edenler için hayat biraz zor oluyor, çünkü bu defa ben bu konuda bildiğim, çalıştığım, araştırdığım ne varsa, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur misali, başlıyorum anlatmaya: Bakın anlam farkındalığı şöyle önemli, böyle önemli, insanlar neyi neden yaptıklarını bildiklerinde bağlılık, aidiyet, sahiplenme, mutluluk kendiliğinden ortaya çıkıyor filan diye susmadan konuşurken buluyorum kendimi.

Anlam ve amaçla ilgili tutkumu sadece anlatmakla bırakmıyorum. Yemeğe gittiğim restoranlarda çalışan ekiple, alış veriş yaparken benimle ilgilenen satış görevlileriyle yaptığım küçük deneylerle ölçmeye çalışıyorum.

Dikkatle bakıyorum restorandaki çalışana; acaba sadece bir tabak yemek mi getiriyor masaya, yoksa farkında mı misafirlerin akşam keyfini çoğaltacak, içlerine hoşluk verecek bir ortama eşlik ettiğinin?

Alış veriş yaparken iyice inceliyorum satış görevlilerini, acaba yardımcı oldukları müşterilerinin mağazadan çıkarken gülümseyerek çıkmalarını ne kadar önemli buluyorlar?

Sürekli merak ediyorum; Sabah işe giderken geçtiğimiz kapılardaki güvenlik kontrolü yapan güvenlik görevlileri farkındalar mı bir çok insanın onlarla güne başladıklarının.

Fabrikalarda tezgah başında vida sıkan çalışanlar, o sıktıkları vidanın ortaya çıkan son ürün için ne kadar değerli olduğu konusunda ne kadar bilgiye sahipler acaba?

Bu gözlemler ve bazen de gözlemlere eşlik eden sohbetler elbette bana yetmiyor ve danışmanlık yaptığım şirketlerde İK ile ilgili ne yaparsam yapayım, içine mutlaka bir anlam bağlantısı katmaya çalışıyorum. Görev tanımları oluştururken, mutlaka o işin şirketin büyük vizyonunu nasıl desteklediğini yazsınlar istiyorum. Performans sistemi mutlaka şirketin bir sonraki yıl kendini hayal ettiği yere gitmeyi desteklesin ve o sistemin parçası olan çalışanlar da bunu fark etsinler istiyorum. Organizasyon şemaları işteki anlamı mutlaka yansıtsın istiyorum.

Geçenlerde genç bir yönetici arkadaşımla yemekte buluştuk. (Laf aramızda, ona da bu anlam konularında çok baskı yapmışlığım vardır.) Kendisi şimdi çok uluslu, büyük bir şirketin önemli birimlerinden birini yönetiyor ve yönettiği ekip geniş bir yaş aralığında dağılıyor. Üstelik yönetilenler de yönetici. Arkadaşım bana dedi ki, “Nazlı Hanım, ben bu anlam işini sevdim, sizden dinledikten sonra ben de biraz detaylı araştırdım, ardından ekibime iyice anlattım. Pekiştirecek toplantılar yaptım ve yapmaya da devam ediyorum. Görüyorum ki, benim ekibin tamamı kendi işlerinin sahibi ve sorumlusu oldu, hepsi gayet keyifle çalışıyorlar ve tüm çalışmalarına bu farkındalığı yansıtmaya başladılar. Artık gerekli olmadıkça bana soru soran kalmadı. Herkes üzerine aldığı işi baştan sona sahipleniyor, tamamlamadan da asla peşini bırakmıyor.”

Bir zaman önce, bardaktan boşanırcasına “işte anlam farkındalığı” konulu yağmura tuttuğum arkadaşlarımdan birinden duyduğum bu cümleler, beni mutluluktan havalara uçurdu. Bunlar olmaz, uymaz, kitabi şeyler filan diye baştan silip atmadığımız sürece, her şeyin olabileceğini yeni bir örnekle, bir kez daha fark etmemi sağladı. Dedim bıkmadan anlam çalışmaya ve çalıştıklarımı anlatmaya devam…

Sizlerle paylaşmadan da edemedim. Dedim, eğer birilerini yönetiyorsanız, onlara anlamı fark ettirmek için neler yaptığınıza bir bakmak istersiniz belki. Eğer bir yerde bir çalışansanız, yaptığınız işteki anlamın ne kadar farkındasınız, şöyle bir gözden geçirmek iyi gelir belki.

Keyifli günler dilerim…

Şikayet Bumerangları

Bu sabah Selçuk Şirin’in 26 Ağustos 2018 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan  “Gelin Türkiye’yi Bir Günde Temizleyelim”  başlıklı yazısını okudum, kesinlikle okumanızı öneririm.

Yazıyı okumaya başladığımda gözüme çarpan “bu bir sorun yazısı değil, çözüm yazısı” cümlesi bana çok iyi geldi ve okuduklarımın dışında bir düşünme alanına alıp götürdü beni. Yazıyı okuduğumda sadece bir sorundan haberdar olmayacak olmak, çözümünü de içinde bulacağımı bilmek iyi geldi sanırım. Çok keyifle okudum yazıyı, sonra da bu konuda bir şeyler yazmak geldi içimden.

Bilmiyorum dikkatinizi çekiyor mu, ama benim çok fazla dikkatimi çeken bir durum var, üstelik bu durum yaşamın her yerinde, iş yaşamında, evde, okullarda, gazetelerde, haberlerde, toplantılarda, daha saysam sayabileceğim bir çok yerde dikkatimi çekiyor. Bir çok insan kendisini ilgilendiren, yaşamakta olduğu sorunları bir çırpıda görüyor. Sonra başlıyor o sorunları anlatmaya, paylaşmaya, yakınmaya, yani tabiri caizse, başlıyor şikayet etmeye. İçinde sadece sorun barındıran, şikayet edeni ve şikayet dinleyeni çok yoran bu durum süreklilik arz eden bir alışkanlık haline gelmeye başladığında, son derece zararlı bir hale dönüşüyor. Şikayetler adeta havaya atılan bir bumerang gibi önce uzaklaşıyor çevredeki insanların gündemine düşüyor, sonra dönüp sahibine geri geliyor. Bu durum hem şikayet eden, hem sorun dinleyenler için (belki de onlara fark ettirmeden) sonsuz bir mutsuzluk kaynağı haline geliyor, çünkü sorunlar havada çarpışırken, ortada pek de çözüm görülmüyor.

Pozitif psikoloji alanında çalışmakta olan Shawn Achor ve Michelle Gielan, Harvard Business Review dergisinde yayınladıkları yazılarında (HBR, September 2014, Consuming Negative News Can Make You Less Effective at Work),  yaptıkları bir deneyin sonucunu paylaşıyorlar.

110 denekle yapılan deneyde, deneklerin yarısına sabah 10:00’dan önce, sadece 3 dakika süreli olumsuz içerikli, sorun odaklı ve çözüm içermeyen haberler izletiliyor, kalan yarısına ise, yine aynı zaman diliminde, çözüm odaklı, bireysel çabanın ve çözümlerin işe yaradığı haberler izletiliyor. Altı saat sonra, tüm deney katılımcılarına bir anket doldurtuluyor. Anket sonucu çok çarpıcı, sorun odaklı program izleyicileri diğer denek grubuna göre değerlendirildiğinde, günlerini “daha mutsuz” olarak nitelendiriyorlar.

Bu sabah okuduğum yazı, beni şikayet ve sorun dile getirme konularında bir kez daha düşündürdü. Hemen arkasından da kendi kendime şunu söylediğimi fark ettim: “şikayetten” şikayet etmek yerine belki de bireysel bir çaba ile, çözümsüz sorun paylaşmaktan, şikayet edip durmaktan vazgeçmeye başlamak için neler yaparız, onları bulmak lazım.

Düşünsenize, şikayet eden herkes, sorunlara çözüm önerisi bulmak için çaba harcasa,  okullarda, evlerde, iş yerlerinde, kısacası yaşanan her yerde şikayeti ve sorun odaklılığı uzaklara atıp, çözüm odaklı düşünmeyi ve konuşmayı alışkanlık haline getirse, sorun ve şikayet dolu cümleler kurmamayı ilke edinse ve bu cümleleri her söylediğinde kendisini yakalasa fena mı olurdu?

Belki bu konuda biraz düşünmek isteriz, ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

Mükemmelin Girdabından, İyinin Keyifli Dalgalarına Yolculuk

Sürekli içeriği büyüyen, tam dokunacakken insanın elinden kaçıveren mükemmel tanımının, aslında sonsuz ve sınırsız olan insan potansiyeline bir sınır çizmekte olduğunu veya o potansiyelin ortaya çıkmasına engel olduğunu hiç düşündünüz mü?

Mükemmeli yaratma yaşamın her alanında pek çok kişinin gündeminde. Bir çok kişi mükemmel olanı tanımlama ve yaratma çabası içinde koşturup duruyor.

Ne yazık ki, mükemmeli yaratma çabası, adı kadar güzel karşılık bulamayabiliyor insan yaşamında. Adını duyunca, sanki keşke herkes aynı çaba içinde olsa hissi doldururken insanın içini, bu çabanın içine düşüldüğünde, adeta denizlerdeki girdap gibi bir şekle dönüşebiliyor çabanın kendisi.

Bu konu bir girdaba dönüştüğünde, öyle bir mükemmel tanımı oluşuyor ki, yapılan şey her ne olursa olsun, içinde mutlaka eksik bir şeyler kalmıştır kaygısı ortaya çıkarak,  yapılan tüm iyi şeylerin yok sayılmasına neden olabiliyor. Veya o eksik şeyler hiç tükenmediği için, kişi girdabın içinde döndükçe dönebiliyor. Bunlardan daha da kötüsü, hiç denemeden vazgeçebiliyor insanlar yapmak istedikleri şeylerden.

Alışkanlık haline geldiğinde insanın kodlarına öyle bir işliyor ki mükemmellik çabası, sanki o siz, siz de oymuşsunuz gibi oluyor ve bir şeyleri iyi yapma konusunda destek olduğunu düşündürerek sizi bir çok şeyden geride tutabiliyor.

Kalıp cümleler oluşturuyor zihinlerde, “sakın deneme yapamazsın”, “bir şeyler eksik kalırsa insanlara rezil olursun, o yüzden çalışmaya devam et ve yaptıklarının içine sinmesine izin verme, mutlaka eksik bir şeyler kalmıştır içinde tamamlaman gereken, onları bitirmeden de kimseyle paylaşma yaptıklarını”, “şimdiye kadar hiç başarısız olmadın, ya şimdi başaramazsan, en iyisi dur ve devam etme”.

O kalıp cümleler öyle de yumuşak yumuşak çıkıyor ki insanın içinden, sanki yardımcı olmaya çalışıyorlarmış hissi yaratıyorlar. “Haklı galiba” diye düşünüyor cümlelerin sahibi ve bırakıveriyor yapmak istediklerini veya kendisini zorladıkça zorluyor “daha hala olmadı” diyerek.

Oysa bazen o cümleleri duyduktan sonra susturmak, onları farklı cümlelerle değiştirmek, mükemmeli aramak yerine, iyi ve daha iyiyi bulmaya çalışmak, bazen yanlış yapmak, yanlışı yakalayıp ondan ne öğrendiğini bulup, o farkındalıkla yola devam etmek mükemmeli yaratma çabasının insana öğrettiklerinden çok daha fazlasının öğretmeni oluyor insan yaşamında.

Mükemmeli yaratma konusunda yazdıklarım tanıdık geldiyse, belki biraz düşünürsünüz üzerinde. Belki bundan sonra kendinizi yakalatır size burada okuduklarınız ve belki değiştirmek için planlar yaparsınız içinizden size seslenen cümlelerinizi.

Bunlardan bende yok diyorsanız, harika bir haber, hep öyle devam edin yaşamaya.

Eğer birilerinin yaşamına anne, baba olarak, öğretmen olarak, yönetici olarak dokunuyorsanız, onların mükemmelle ilişkilerini doğru kurmaları konusunda nasıl davranmanız gerektiğini düşünmek istersiniz belki. Belki bu rollerde kendinize ayna tutup bakarsınız, acaba onların kodlarına mükemmellik çabasını yazmakta ne kadar ısrarcıyım sorusunun cevabını ararsınız kendinizde.

En iyisi, mükemmelle fazla boğuşmadan, iyi, daha iyi, sonra ondan daha iyiyi bulma çabası olsun hayatlarımızın içinde. O zaman girdap belki de keyifli dalgalara dönüşür, hani içine kaçırmadan üzerinde oynanabilen türden dalgalara. Ne dersiniz?

Keyifli hafta sonları…

Zaman ve An

Zaman zaman düne ve yarına takılıp kalmadan, sadece bugünde ve tıpkı fotoğraftaki saatin gösterdiği gibi “şimdi”de kalmanın sizin için önemi nedir desem, acaba ne cevap verirsiniz? Hemen ardından da sorsam, yaşamın içinde dünü ve yarını, bir saat öncesini ve bir saat sonrasını bir kenara bırakıp, sadece şimdide ve şu anda kalma konusunda kendinizi nasıl buluyorsunuz? Zaman geçip, o geçen zaman artık elinizden gittikten sonra, hangi sıklıkta boşa gitti bu zaman derken duyuyorsunuz kendinizi?

Bu sorular benim sık sık kendime sorduğum sorulardır. Hatta daha da açık yüreklilikle söylemem gerekirse, kitabımı yazarken, mutluluk üzerine kafa yorarken, çalışma yaşamımı sürdürürken, araba kullanırken, eşimle, çocuklarımla, sevdiklerimle vakit geçirirken ikide bir zihnime düşen sorulardır bu sorular. Soruların altında yatan gerekçem de çok açıktır aslında: zamansızlıktan yakınıp, elimde gerçekten var olan tek zaman olan şimdiki zamanı nasıl kullandığımı anlamaya çalışma çabamdır sorularımın gerekçesi.

Zamanın ne kadar değerli olduğu hepimiz için aşikar diye düşünmekteyim. Şirketlerle, yöneticilerle yaptığım çalışmalarda, bireysel çalışmalarımda bir çok kişinin en çok yakındığı şeyin zamanın yetmemesi ve zamansızlık sıkıntısı olduğunu gözlemliyorum. Bunun yanında, sanki aynı zaman dilimini daha uzun gibi yaşayan ve pek çok şeyi sığdıranları da gözlemliyorum. Sanki zaman birine farklı, diğerine farklı süre sunuyormuş gibi. Oysa, dünya ne kadar adil, neler var adil olan diye düşündüğümde de, hepimize en adil dağıtılmış belki de tek kaynaktır zaman. Haksız mıyım, siz söyleyin,  yeryüzünde yaşayan tüm canlılar aynı gün doğumu ve aynı gün batımı arasında yaşamıyorlar mı  hayatlarını?

O halde gelin anlaşalım, zaman değerli ve adil, ama bir o kadar da sınırlı. Peki biz bu değerli, adil, sınırlı kaynağı ne kadar etkin kullanıyoruz. O kaynağın en gerçek olduğu şimdiki zamanı ne kadar gerçekten şimdi ile dolduruyoruz, ne kadar geçmişten gelenler ve gelecek olasılıklar işgal ediyor “şimdi” olması gereken zamanı?

Bunları yazıyor olmama bakarak sanmayın ben bu işi hallettim, hala kendi üzerimde çalıştığım bir konudur zamanı doğru anlamak ve yaşamak. Sık sık küçük denemeler yapmaya çalışırım kendimle. En son gittiğimiz tatili de bir deneme zamanı olarak seçmeye karar vererek çıktım yola.

Çocukluğumdan beri tatilleri hevesle beklerim. Günü gelir o heves ettiğim tatil başlar, başlar başlamaz da benim saymalar başlar. Önce yolda saat ve kilometre sayarım, kaç saattir yoldayız, kaç saat kaldı. Kilometre tabelalarını arar gözüm, kaç kilometre yolumuz kalmış, eyvah çok var. Kalacağımız yere varınca da farklı bir saymaca başlar, tatilin bitmesine kaç gün kaldı, başladığından beri kaç gün geçti. Tatilin orta günü her zaman kabusumdur, çünkü kalan günler azalmaya başlayacaktır artık. Son günden önceki günün bendeki duygusunu anlatmama zaten gerek kalmadı sanırım.

Deneme çalışmam kapsamında, tatile çıkmadan önce, bu tatil pek saymama kararı aldım. Kolumdan saatimi de çıkardım. Başladım tatilin içine doğru girmeye. Arabada giderken kilometre gösteren tabelalara hiç bakmayarak başladım deneme çalışmalarıma, onun yerine eşimle sohbete, dinlediğimiz şarkılara ve yolda gördüklerime odaklanmayı seçtim. Tatil başladıktan sonra da, her gün hangi günse ben o günü yaşadım. Aklıma düşen kaç gün geçti, kaç gün kaldı, sorularını düşer düşmez dışarı attım. Dönünce yapacağım işler, gitmeden tamamlanmamış işler gibi konuları da tatil dönüşü indiririm nasılsa diyerek raflara dizdim zihnimin içinde. Sonuç ne mi oldu, tatil bittiğinde gerçekten dinlenmiş olduğumu fark ettim, tatil fotoğraflarım sadece telefonumun hafızasına kaydolmadı, bir çoğu zihnimdeki yerlerine yerleşti, çok güldüm, çok eğlendim. Üstelik her zaman çok uzun bulduğum araba yolculuğumuz hiç de o kadar uzun gelmedi bu sene.

Benim tatilde yaptığım “şimdiki zaman” denemem neden günlük yaşamlarımızdaki zamanların içinde de denenmesin ki diye düşünerek, sizlerle paylaşmak istedim aklımdan geçenleri. Zamanın değerinin farkında olarak, zamanın sadece anda gerçek ve somut olduğunu bilerek kullansak o adil kaynağı ,acaba ne farklı olurdu iş hayatlarımızda, katıldığımız toplantılarda, sevdiklerimizle geçen zamanlarda, gittiğimiz sinemalarda, okuduğumuz kitaplarda vesaire, vesaire, vesaire…

Hafta başı düşünme konusu olsun istedim “zaman ve an” hepimize…

Keyifli haftalar…