Yaşanan Her Günün Bir Nedeni Var

Yaşla mı ilgili, yoksa odak ve dikkat neredeyse onunla mı ilgili bilmiyorum, gün geçtikçe yaşanan her günün bir nedeni olduğuna inancım artıyor. Bu inancı ortaya çıkaran şeyin de yaşanan günlere şöyle alıcı bir gözle bakmak olduğunu fark ediyorum. Eğer günleri ömürden bir günün daha üzerini çizmek üzere geçiriyorsak, o zaman o nedeni keşfetmek pek mümkün olamayabiliyor, yaşadıklarımızın getirdiği farkındalıkları, içindeki öğretileri fark ederek bakıyorsak yaşama, işte o zaman her günün nedenini bulmak daha kolay bir hal alıyor.

Son zamanlarda her şeye mutluluk çalışmalarımdaki dört pencereden bir bakıp anlamaya çalışıyorum. Bu konuya da aynı pencerelerden baksam nasıl olur diye düşünürken, gözümün önünde canlananları yazmak ve paylaşmak istedim.

Sözünü ettiğim dört farklı pencereye göre yaşama dört farklı bakışla bakmak mümkünken, kendimizi sadece tek pencereden bakarken buluyoruz bazen, bazen de dönemsel olarak açıp kapattığımız pencerelerimiz olabiliyor yaşamın içinde. Bu pencereler hem geleceğe bakışımızı, hem de geçmişi ve bugünü değerlendirme şeklimizi pek yakından etkiliyor.

Pencerelerden ilki, birileri bize sorduğunda, ne yapalım koşturuyoru işte, bir iş bitmeden diğeri çıkıyor, şöyle bir emekli olsam deniz kenarına gideceğim dedirten pencere. En özet şekliyle, sürekli ileride bir şeyleri kurtarıcı hedef zannederek, adeta bir yarışta koşan atletler gibi o hedefe doğru nefes nefese bizi koşturan halimiz. Ne geçmişe bakma fırsatımız oluyor, ne de şimdi neler olup bittiğini yakalamak mümkün oluyor tabi böyle koştururken.

Pencerelerden ikincisi fena, o pencereden bakmaya başlarsak, nefes almak pek mümkün değil, çünkü dışarısı fena halde karanlık ve havasız. Ne umut var, ne dün, ne şimdi, ne de gelecek. En çaresiz, en çözümsüz hissetiren bir görüntü etrafta. Belki de hiç açılmasa daha iyi olacak bir pencere orası.

Üçüncü pencere ilk açıldığında pek havadar gelse de, o sadece şimdiyi gösteriyor ve biraz pembe bir filtre var sanki önünde, şu olup bitenleri pembeleştirenlerden, yolunda gitmeyenleri yokmuş gibi bohçalayıp sen gününe bak, boş ver gerisini dedirtenlerden.

Sonuncu pencere enteresan; bir kere açısı çok geniş, bakınca bugünden geleceğe giden koskoca bir yol beliriveriyor insanın önünde, oksijeni bol, insanın bolca nefes alası gelen bir hava getiren bir pencere. Üstelik gökyüzü o kadar açık ki, taa en uçtaki yer bile son derece parlak ve net göze görünüyor. O parlaklığı veren sanırım güneş gibi parlayan umut ve o en uçtaki yerle ilgili kendi yarattığımız gelecek hikayelerimiz. Ayrıca bugünden oralara giden yol da tam önümüzde ve o yoldaki zorluklar, keyif anları, heyecan, keşif hepsi tam yerli yerinde duruyor. Bugünden ötelere bakarken geçmişten gelen ve içinde bulunduğumuz zamandan gelen bütün öğrenip hatırladıklarımız da bizimle. Hepsinden önemlisi içinde yaşadığımız hayata dair bir anlam var sanki buradaki bütün görüntülerin, yani yaşanan her günün ve yaşanacak her şeyin bir nedeni var.

Her zaman hatırlamak gerek, yaşam bir bütün, biz iş yaşamı, özel yaşam filan diyerek ayırmaya çalışsak da, yaşam koskocaman bir bütün. Bu kocaman bütünün içinde yaşanan ve yaşanacak her günün bir nedeni var diyebilmek için her zaman önümüzde duran pencereleri bilerek açmak, farkındalıkla açık tutmak veya gereksiz olanları hemen kapatmak lazım.

Acaba sizler yaşama hangi pencerelerden bakıyorsunuz? Yaşadığınız her günün nedenini ne kadar keşfediyorsunuz? Keşifleriniz yaşamınızı nasıl destekliyor? Biraz üzerinde düşünmeye ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

Kurumsal Mutluluğa Farklı Bir Bakış

26 yıldır kurumlarla ve “insan”la çalışan biri olarak çalışan mutluluğu, bağlılığı gibi konular her zaman gündemimde önlerde yer aldı. Sanırım o yüzden profesyonel koçluk mesleğini mevcut kariyerime bağlamam bana çok iyi hissettirdi. Sonrasında Pozitif Psikoloji ve Mutluluk alanında yaptığım çalışmalar farklı perspektiflerden bakma fırsatı sağladı. Bu hafta bu konudaki çalışmalarımdan bir özet paylaşmak istedim.

Kurumsal Mutluluk konuşurken çalışanlar, mutlu, bağlı, memnun ve mutsuz çalışanlar olarak dörde ayrılır. Bu ayırıma Tal Ben Shahar’ın mutluluk modeli çerçevesinden bakınca enteresan şeyler keşfettim.

Tal Ben Shahar mutluluğa bakışı 4 farklı alanda tanımlıyor. Mutluluk çalışmalarım sırasında onun bu tanımlamalarını kurumsal yaşamdaki çalışanlara tercüme ettim: Yarışanlar, Kurbanlar, Günü Kurtaranlar, Mutlu Çalışanlar. Her birine biraz detaylı bakalım.

Yarışanlar, sürekli bir gelecek hedefini yakalama çabası içindeler. Sanki bir tekerleğin içinde sürekli dönen hamster’lar gibi kendilerini sürekli koşarken buluyorlar. Her zaman yetişilecek bir hedef var, tam da birine yetişir yetişmez, bir yenisi çıkıyor ortaya. Zaman yetmiyor, koşturmaktan nefes alınmıyor, yaşam sanki kayıp gidiyor, tükenmişlik diz boyu. Hedefler birer cümleden ibaret, o yüzden de birine gelince diğeri kendiliğinden ortaya çıkıyor, şöyle ağız tadıyla içindeki hikayeyi yaşayamadan yenisine koşmaya başlıyorlar. Bu kategorideki çalışanların çoğu, şu çok aranan “bağlı” çalışanlardan, hızlı koşan, etrafına bile bakmayan, gideceği yerin yanına bir tamamlandı işareti koymak en büyük amacı olan ve göremediklerinin neler olduğunun farkına varmadan bağlananlar.

Günü Kurtaranlar genellikle memnunlar hayatlarından. Çalıştıkları ortam güzel, insanlar idare eder, belki iş yeri eve de yakın, sabah git, akşam çık, önüne gelen işleri hallet bırak. Bu grupta olanlarda geleceğe dair bir hedef yaratmaya çok gerek yok, şimdi gül, eğlen, neşelen, paranı al eve dön düşüncesi baskın. Bu durumu, geleceği geldiğinde görürüz hali diye tanımlamak mümkün diye düşünüyorum.

Kurbanlar en fenası, çünkü onlar mutsuzlar. Bana göre bu alana sıkışmış olanları kurumların iç radar sistemlerinin hemen yakalaması ve en azından önce günü kurtaranlara çekmeye çalışması şart. Kurbanların içlerindeki his fena. Ne bugünden hayır var, ne de gelecekte umut var. Hiç bir şeyin iyisi bana gelmez zaten, yapacak da başka bir şey yok, kaldık buralarda hali. Sürekli şikayet, yakınma, dedikodu, mutsuzluk ve kaygı boğazına basıyor bu insanların. Bulundukları yerden çıkamayan ve kurban kalmayı tercih edenlerin oradan ayrılmaları en iyi çözüm bile olabilir.

Mutlu çalışanlar yukarıdakilerin üçünden de farklı, çünkü onlar yaptıkları işteki anlamın farkındalar, yalnız anlamın da değil, içinde bulundukları durumun, gelecekte hem kurumun, hem kendilerinin gitmek istedikleri resmin, hem zorlukların, hem keyifli anların, hem de kendi bireysel katkılarının, hem de bireysel yapabilirliklerinin farkındalar. Ait hissediyorlar kendilerini bulundukları yere, güçlü ilişkiler kuruyorlar, katkı sağlamak hayalleri, çünkü gelecek hedefleri hikayeli hedefler, gözlerinde canlanabilen, hareket eden, içinde kendilerini de gördükleri adeta “filmvari” hedeflere sahipler. Yani mutlular, yani resmin tamamına hakimler. Ne sadece iyileri görüyorlar, ne de sadece başlarına gelen negatiflerin içinde boğuluyorlar. Mevcudu doğru analiz edip, ulaşılabilir ve içinde anlam barındıran hayallerini ortaya koyup, onlara ulaşılacak yolda potansiyel engelleri ve keyif verecek anları yakalayıp harekete geçiyorlar. Tıpkı dağcıların yaptığı gibi, hem zirveyi görmeyi hedefliyorlar, hem de zorlukları uzaklaştırıp, yönetip içinde oldukları yolculuktan keyif almayı istiyorlar. Özetle en doğru mutluluk tanımı olan “insanın gerçek potansiyeline giderken aldığı o keyfi” deneyimliyorlar.

Bakın bu modeli de göz önünde bulundurarak düşünelim, şimdiye kadar neler söyledik, neler gördük;

Yıllarca çalışanları memnun etmeye çalıştık, ama bu modelden bakınca, memnun çalışanın kendisine ve kuruma gelecekte bir katkı yaratmasını sağlamak her zaman mümkün olamayabilir gibi görünüyor.

Bazen de dedik ki, çalışanlar bağlı olsunlar, en önemlisi o. Ancak, bağlı dediğimiz çalışanları farkında olarak, ya da olmadan sürekli yarışan koşuculara çevirdiğimizde umduğumuz sonuçlar ortaya çıkmayabiliyor, çünkü bazen öylesine koşuyorlar ki, ne kendi sağlıklarının farkına varıyorlar, ne ulaşmaya çalıştıkları hedefin. Sonra da tükenmişlik sendromu, iş stresi kaynaklı hastalıklardan filan bahsetmeye başlıyor kurumsal dünyayı yönetenler.

Kurbanlar en kritik grup bana göre, çünkü su yüzüne çok çıkmadıkları için, yıllarca onları göz ardı edildiler, oysa kuruma ve kendilerine en çok zarar verenlerin onlar olduğu çok önceden fark edilmeliydi.

Bu üç grubun üzerinde azıcık kafa yorduktan sonra geldiğimiz noktada, çalışan mutluluğu konuşmaya başladık, çünkü anladık ki, çalışan mutluluğu eşittir kurumun mutluluğu, o da eşittir yıllar yılı peşinde koşulan kurumun başarısı kavramı. Yani eşitliğin ters dönmesi gerektiğini anladık uzun yıllar sonunda, önce mutlu çalışanlara ihtiyacımız var ki, kurumun başarısını istediğimiz noktaya taşımamız mümkün hale gelsin.

Bu hafta içinde bulunduğunuz kurumları ve kendinizi bu bakış açısından analiz etmeye ve fark ettiklerinizi benimle de paylaşmaya ne dersiniz?

Herkese mutlu günler…

 

 

 

Eşiklerden Atlamak

F.Corelli – Cat in a Doorway

Hadi bir eşik hayal edelim, bir kapının önündeki eşiklerden olabilir, bir bahçenin girişindekilerden de olabilir. Hatta yolda önümüze aniden çıkanlar bile olabilir. O eşiği atlamak ve devam etmek ne hissettirir? Benim içime başardım, geçtim duygusu gelir. Sonra takılıp düşmemiş olmak da memnun eder. O eşiği atlamak beni istediğim bir yere götürdüğü için ayrıca keyif verir.

Nereden çıktı bu eşik konusu derseniz; Geçen hafta yaptığım bir telefon görüşmesinde, eşiklerin sadece fiziksel ve dış dünyadaki eşikler olmadığını, aslında zihnimizin içinde daha sağlamlarının olduğunu bir kez daha fark ettim ve üzerinde epey düşündüm.

Sözünü ettiğim eşikler, şu karar verme ve harekete geçme noktalarına geçişlerin tam önünde duran eşikler. Bazen ne kadar derin veya ne kadar yüksek olduklarını kestiremediğimiz, o yüzden üzerinden atlamak konusunda geride durmaya çalıştığımız, ama geride dururken gözümüzün önünden de ayırmadığımız. Hatta uzaklarda bir yerlerde eşiğin ilerisinin gayet bulanık gözüktüğü, o bulanıklığın da bir türlü netleşemediği. Ve hatta zaman geçtikçe eşiğin giderek daha da fazla derinleştiği ya da giderek yükseldiği ve önünde kalakaldığımız eşikler.

Sokaklardaki eşikler insan yapımı, taştan topraktan, yola devam etmek istiyorsak, her türlü güçlüğe rağmen üzerinden atlamayı göze aldıklarımız onlar. Peki zihnimizdekiler? Onlar da insan yapımı, hatta “ev yapımı” peki neden her zaman atlaması kolay olmuyor?

Durum galiba şöyle, eşiklerin oldukları yerler, devamına gitmeye cesaret edemediğimiz, bir şekilde kaçtığımız yerler sanki. Belki birazı mükemmeli yakalayamama kaygısından, bir kısmı başaramam korkusundan, belki bir miktarı da inanmamaktan, ya devamına, ya gidecek olan kendimize, ya da gidilecek yolun güvenli bir yol olduğuna.

Tam da o noktada birazcık o eşiğin ötesinin netlik ayarları ile oynamak, biraz eşiğin ön tarafındaki görüşü sağlayan kısmın camını silmek, biraz da bulanık da olsa eşikten ötesini görmek üzere çaba göstermek, o eşiğin aşılması için gelen destekleyiciler gibiler. Hatta tam o noktada fark edilecek bir kelime, bir cümle, bir ufak aydınlanma sanki sokak kapısının önündeki eşiği atlarken bir desteğe tutunup atlama hissi ile aynı oluverir. Bir kere atladı mı insan eşikten, bir kere verdi mi kararını, bir kere çıktı mı yola, sonrasını düşünmeye bile gerek yok bence. O yol onu istediği yere götürür.

Kimbilir ne kadar çok eşikten atladık yaşam boyu, kimbilir ne kadar çoğundan da atlayacağız. Bugünden sonra istediğimiz ve seçtiğimiz eşiklerin tümünden keyifle atlamak ve yola devam etmek dileğiyle…

Yeniden Çocuk Gibi Olabilmek

Bir Zen Ustası’nın çok sevdiğim bir sözü vardır:

“İnsan düşünen bir alettir; ancak onun büyük eserleri, hesap yapmadığı ve düşünmediği zamanda ortaya çıkar. O yüzden, «çocuk gibilik» hali yeniden tesis edilmelidir.”

“Çocuk gibi olmak” denilince, benim aklıma eğlence, neşe, sevinç, umut, kararlılık, vaz geçmeme, heyecan, merak, sorgulama, öğrenme çabası ve azmi, anda olma, sevgi, ufak şeyleri fark etme ve mutlu olma, değişimi ve gelişimi kucaklama gibi, yetişkinlerin yeniden toparlamaya çalıştıkları bir çok güzel özellik geliyor.

Madem “çocuk gibi olmak” bu güzel özellikleri içinde barındıran bir kavramsa ve her bir yetişkin geçmişte bir gün mutlaka çocuk olduysa ve yaşam doğumdan ileri doğru bir yolculuksa, acaba yolun nerelerinde neleri düşürdük? Nerelere bakıp, neleri toplamak gerek geçtiğimiz yollardan? Acaba “çocuk gibilik” hali nasıl tesis edilir yeni baştan?

Yürümeyi öğrenen çocukları bir getirin gözünüzün önüne, oradaki azim ve kararlılığa bakın. Sonra orada gördüklerinizi bugünkü yaşamda karşınıza çıkan zorluklarla baş etme durumunuza taşıyın, neler canlanıyor zihninizde?

Küçücük bir taşı ilk kez gördüğü muhteşem bir şey gibi inceleyen 1 – 2 yaşlarında bir çocuğu getirin gözünüzün önüne, gözlerindeki heyecana bakın, meraka bakın. Sonra da yaşama her gün o heyecan ve merakla bakan yetişkinlerle dolu bir dünya hayal edin. Nasıl bir dünya canlanıyor zihninizde?

Kalabalık bir toplantıda, kahkahalar atarak gülen ve koşan 3 – 4 yaşlarında çocukları getirin gözünüzün önüne, hani sehpaların altından geçen, masaların etrafında tur atan çocukları, içlerindeki coşku ve neşeyi fark etmeye çalışın. Fark ettikleriniz ne düşündürüyor size?

Biz yetişkinler aynı duygularımızı çocukluklarımızdan bugüne gelen yollarda arasak bulsak veya içimizde saklandıkları yerlerden çıkarıp, parlatarak bugüne uyarlasak ve sonra da gönlümüzce kullansak, neler farklı olurdu hayatlarımızda?

Bu haftayı bir çocuk gözüyle yaşamaya, içimizdeki o henüz tanımı bozulmamış çocuk duygularımızı gizlendikleri yerlerde bulup çıkarıp kullanmaya ve hayatlarımıza katacakları farkı keşfetmeye ayırmak ister misiniz? Çocuk gibilik halini yeniden tesis etme fikri nasıl gelir sizlere?

Mutlu haftalar…

Bir Hafta Sonu Hikayesi

Bu haftaki yazım geçtiğimiz Cumartesi günümden bir paylaşım olsun istedim. O gün vapur beklerken yazdım, yazdığım haliyle de paylaşmak geldi içimden.

Bugün heyecanlı bir gün, üniversiteli genç kızlara mutluluk anlatacağız. Seviyorum bu konuyu anlatmayı, paylaşmayı, bana çok iyi geliyor. Hele dinleyenler gençler olacaksa, daha bir heyecan doluyor içime.

Bugünkü konuşmamız İstanbul’da. Kadıköy’den karşı tarafa geçmemiz gerekiyor. Vapurla geçelim diyoruz.

Epeydir İstanbul’da vapura binmedim. İskeleye geldiğimde vapur saatine biraz daha zaman olduğunu görünce ve deniz kenarındaki büfede çay içenleri görünce, deniz kenarında çay içmek geldi içimden. Şansıma hemen denizin kenarında bir masa boşaldı. Oturdum, çayım geldi. Biraz konuşmayı düşünürüm derken, Kadıköy vapur iskelesine doğru bakarken buldum kendimi. Sonra da bir anda 7-8 yaşlarındaki ben geliverdi gözümün önüne.

Her yıl Şubat tatilinde İstanbul’a babaannemle dedemi ziyarete giderdik. İstanbul’da en sevdiğim zaman hep birlikte amcamlara gitme yolculuğumuz olurdu. Annem, babam, babaannem ve dedemle Kadıköy’den vapura binerdik. Elimi sımsıkı tutardı annem, aman derdi, çok kalabalık burası. Aslında o kalabalık benim çok hoşuma giderdi. Birbirinden farklı görünen insanları incelemek, onlara hikayeler uydurmak, acaba ne düşünüyorlar, nereye gidiyorlar hayal etmek en sevdiğim şeylerdi. Aylardan Şubat olduğu için, hava genellikle çok soğuk olurdu. Vapurda o tek sıra oturulan dış kısımda oturmaya çok heves ederdim. Düzenli hastalanmak gibi bir adetim olduğu için, annem pek istemezdi dışarıda oturmamızı. Arada ikna ederdik annemi babamla ikimiz. Sonra otururduk denize karşı. Vapur düdüğünü çaldığında, babam da bana vapur sesi çıkarma oyunu oynatırdı. Baş ve işaret parmaklarımı L şeklinde açar, ağzıma kapatır, “vuuu” diye bir ses çıkarırdım. Tıpkı vapurun düdüğüne benzerdi çıkardığım ses, çok eğlenirdim. Vapur hareket edince, en heyecanlı kısım başlardı; yaklaşmamın yasak olduğu yatay parmaklıkların arasından köpükleri seyretmek. Çok merak ederdim deniz nasıl köpürüyor acaba diye. Rüzgarı yüzümde hissetmek de çok keyif verirdi hatırlıyorum. Bu keyif ve meraka eşlik eden, annemi dışarıda oturmaya ikna etmiş olmanın haklı gururunu yüzümde görebilirdi herkes. Ben köpüklere bakarken, beyaz önlüklü amcalar çay getirirdi. Sonra da en sevdiğim nane şekerleri satılırdı şeffaf küçük poşetlerde. Kıtır kıtır yemeğe bayılırdım o şekerleri köpük köpük olmuş denize bakarken.

Bir baktım, bayağı bir gitmişim 8 yaşıma, nasıl da iyi gelmiş bu hızlı geçmiş yolculuğu bana. İçim adeta o zamanlardaki çocuk coşkumla doluvermiş ben fark etmeden. O keyifle vapura binmek ayrı bir iyi geldi sanki.

Vapurda canlı müzik yapan gençler vardı, ben çocukken olmayan. Artık neredeyse bütün seferlerde oluyormuş böyle güzel müzikler, ne güzel. Beyaz önlüklü çay satan amcanın yerine sahlep satan delikanlılar gördüm. Beşiktaş’a varıncaya kadar gençlerin müziğini dinlemek, onlarla şarkı söylemek nasıl da keyifliydi. Düşündüm dedim acaba ben 8 yaşındayken vapurlarda şarkı söyleyenler olsa, o zamanın büyükleri bugün bizim yaptığımız gibi şarkı mı söylerlerdi, yoksa gençlerin deli olduğuna mı kanaat getirirlerdi diye. İnerken bir sürü insanla sohbet ettik. Şarkı kardeşliği oldu dedi orta yaşlı bir hanım. Evet, “kardeşlik” ne güzel bir değer bizim ülkemiz için diye düşündüm. İnanılmaz bir enerji doldu içime.

Bu kadar güzel enerjiyle başlayan günümü pırıl pırıl genç kızlar ve onların yollarını açan Üniversiteli Kadınlar Derneği’nin yöneticileri iyice parlattı. Tam dört saat boyunca sonsuz ilgi ve merakla dinlediler bizi, notlar aldılar, sorular sordular. Onlardan gelen bir yorum beni daha da mutlu etti: “Bence hayattaki dönüm noktası gibi bir şeydi, farklı bakmaya başlatan” dedi içlerinden birisi.

Akşam Ankara’ya dönerken uçakta uzun uzun düşündüm, işte benim yaşamımı anlamlı kılan günlerden biri daha dedim kendi kendime. Deniziyle, vapuruyla, dostlarıyla, gençleriyle, ağzımda enfes bir tat bırakmıştı yaşadığım gün. Bu tat bizim son yıllarda anlattığımız gerçek mutluluk anlarının bıraktığı tatlardan biri olarak kaydoldu benim hafızama, tıpkı 8 yaşımı hatırladığımda aldığım tat kadar yoğun ve güzel bir tat daha saklandı içimde.

Bu hafta ağzınızda tat bırakacak anların pek çok olacağı, bu anları keşfedip yakalayacağınız ve hafızalarınıza kaydedeceğiniz bir hafta olsun. Öyle oldukça kaydolan tatlar sayesinde yaşamak daha da keyifli olsun.

 

Mutlu haftalar.

Haftalar

Yeni bir hafta başlıyor. Nasıl bir hafta olmasını istiyorsunuz? Nasıl bir haftanın içinde olmayı diliyorsunuz? Acaba siz bu haftayı nasıl şekillendirmek istiyorsunuz?

Yedi günde bir yeni haftaya başlıyoruz. Hayattaysak, bu kaçınılmaz bir düzen. Peki şimdiki haftaya başlarken bir durup düşünseniz; haftalar akıp gidiyor ve ben o akıntıda sürüklenir gibi hissediyorum kendimi halinde misiniz? Yoksa, haftalar elbette akıp gidiyor ama ben o haftaların içinde ne şekilde yol alacağımı belirlemek için elimden geleni yaparım ve haftalarıma sahip çıkarım haliniz mi var? Geçen haftaların sahibi siz misiniz? Yoksa kiracı mısınız geçirdiğiniz haftalarda?

Haftalarda kiracı olduğumuzda, bazen bir yarışta gibi yol alıyoruz hafta boyunca. Koşuyoruz, hatta soluksuz kalıyoruz, bitiş noktasına geldiğimizde arkamızda bıraktığımız yol bazen anlamını yitirmiş oluyor, bazen de önümüzdeki gidilecek yeni yol tamamlanan yolu birden bire unutturuyor.

Kiracıysak eğer, zaman zaman çaresiz hissediyoruz kendimizi, elimden bir şey gelmez, zaten benim yapacağım da bir şey yok durumu sarıveriyor insanı. Laf aramızda, böyle yaşanan haftalar tam bir azap yaşayan için.

Kiracı olduğumuz haftalarda bazen de kendimizi bir haz denizinde buluyoruz, ye, iç, gül, eğlen, gerisini de boşver hali.

Bunlardan herhangi biri veya bir kaçı ile geçen haftalar sanki tam da yaşanmamış hissi veriyor insana; sanki başkalarının kurgusunun içinde koşan bizmişiz gibi geliyor.

Haftanın sahibi biz olduğumuzda her şey çok farklı oluyor, planlar, keyif zamanları, hafta sonunda tamamlanmasına karar verdiğimiz işlerimiz, gün içinde geçirdiğimiz zamanlarımız, insanlarla olan ilişkilerimiz, karşımıza çıkan zorluklarla başa çıkma şeklimiz hepsi ama hepsi farklı bir hal alıyor. Hani şöyle yaşadığıma değdi denilen günler geçirmiş gibi hissediyoruz kendimizi. Anılarımız oluyor geçen günlere dair. Yorulsak da, bunalsak da hatta belki de üzülsek de iyi hissediyoruz garip bir şekilde kendimizi.

Acaba sizlerin haftaları nerelerde geçiyor? Haftanın sahibi siz misiniz, yoksa kiracı mısınız geçirdiğiniz haftalarda?

Cevabınız hangi tarafta olursa olsun, bu yeni başlayan hafta, haftanın sahibinin kendiniz olduğunu hissettiğiniz ve haftayı ona göre değerlendirip yaşayacağınız bir hafta olsa neler farklı olurdu bir önceki haftadan? Neleri farklı yapardınız haftanın sahibi benim diyerek baksaydınız önümüzdeki yedi güne?

Yeni Dünya Çalışanları

Yönetim üzerinde düşünmeye başladığımızda, kuşaklar, nesiller, X’ler, Y’ler, Z’ler derken kafamızı karıştıracak ne kadar çok şey üretiyoruz. Oysa sadelik ve yalınlık olduğunda hayat kolaylaşıyor, çözümler daha hızlı çıkıyor, insan kendini daha iyi hissediyor.

Kuşak filan demektense, “yeni dünya ve insan” demek yeterli gibi geliyor bana. Böyle düşünüyorum, çünkü aslında değişen ve yenilenen dünya, insanın bakış açısını değiştirip dönüştürüyor, ardından da yeni koşullara uyumlanma farklı şekillerde olmaya başlıyor.

Eski nesilden gelenler, yeni dünya gözlükleri ile baksalar bugüne, aslında konuşmak için canımızın çıktığı kuşak farkı lafı da ortadan kalkar kendiliğinden. Önce özenle birilerini birilerinden ayırıp, sonra onlara bir isim bulmaya çalışıp, sonra bir problem yaratıp, ardından da onu çözmek için uğraşıp didinmeye gerek hiç mi hiç gerek kalmaz.

Bugün hepimiz yeni dünyanın çalışanlarıyız. O zaman yeni dünyada çalışan insanı yönetmek nasıl bir şey sorusunu cevaplamak yeterli.

Yeni dünyada teknoloji öylesine gelişti ki, bilgi o kadar evrenselleşti ki, bireylerin kendileri ve çevreleri ile ilgili farkındalıklarını arttırma fırsatları o kadar çoğaldı ki, iş yaşamından beklentiler de farklılaşmaya başladı. Bütün bunlara ek olarak, insanlar yeni dünyada kendilerini daha fazla, daha doğru ve daha güçlü bir şekilde ifade etmeye başladılar. Yani aslında zaten içlerinde mevcut olan şeyleri seslendirmelerini sağladı yeni dünya. Yaptıkları iş karınlarını doyuruyorsa 🙂 yaptıkları işteki anlam ve amacı bulmak istediklerini söylemeye başladılar. O işi yaparken kendilerinden bir şey katmak, bildiklerini, yapabildiklerini işlerine aktarmak istediklerini dile getirdiler. Biraz gelişmek, farklılaşmak ve öğrenmek istiyoruz dediler. Katkımızı fark edin, hatta biraz da takdir edin ki biz de değerli hissedelim demeye başladılar. Bu söylenenleri daha genç nesilden duyan yönetim dünyası da bu duyduklarını ağırlıklı olarak kuşak değişimi ile bağladılar. Oysa bütün bunlar insan doğasına ait kavramlardı.

Yeni dünyada en üst yönetim kadrosundan, kurumun destek hizmetlerinde çalışan bireylerine kadar, her bir insanın çalıştığı kuruma ait hissetmesini desteklemek adına neler yaparız sorusunu cevaplamaya başlasak, aslında kuşaklarla filan hiç uğraşmadan yol almamız mümkün olur. İletişimi berraklaştırıp, güveni güçlendirip, çalışan gelişimini destekleyip, çalışanları yaptıkları işin sahibi haline getirip, sonra da katkılarını fark etmeye başlayıp, onları takdir etmeyi alışkanlık haline getirdiğimiz gün, ne kuşak çatışması konuşacağız, ne düşük karlılık, ne verimsiz çalışma sonuçları, ne de mutsuz ve ukala çalışanlar.

Yani kısaca odağımızı “önce iş, sonra insan” demekten alıp, şöyle bir içinde bulunduğumuz dünyaya dikkatle bakıp, ardında da “önce insan, sonra iş” demeye çevirebildiğimiz gün, biliyorum ki her şey çok güzel olacak.

Mutlu günler…