Acaba Geribildirmesek mi?

İnsan yönetimi alanında çalışıp geribildirim konusunda kafa yormayan pek yoktur diye düşünüyorum. Kafa yormak deyince hem olumlu hem de olumsuz kafa yormaktan söz ediyorum. Kimileri geribildirim konusunda kendini geliştirmek için kafa yorarken kimileri dünyanın en saçma ve zaman kaybettiren bu aktivitesinden nasıl uzak dururuz konusunda kafa yoruyor olabilirler. Bunun bir adım ötesinde geribildirim kavramı iletişimi, iş yapışı ve performans yönetim sistemlerinin etkinliğini güçlendirecek bir araç gibi lanse edilse de çalışanla yöneticiyi karşı karşıya getirmek ve yöneticinin çalışana açık bir dille evladım sen burada yanlış yaptın demesini sağlamak üzere kullanılan bir araca da kolayca dönüşebilir. 

Peki nedir bizim geribildirimle, geribildirimin de bizimle alıp veremediği?

İngilizcesi feedback olan geribildirim, adından da fark edileceği gibi içinde bir geçmiş ifadesi, yani bir geriye dönüklük barındırır. Amacı iş yaşamında yaşanmış birtakım olaylarla ilgili karşılıklı konuşmayı ve bir kişinin diğerinde gözlediklerini gerçek verilerden yola çıkarak aktarmasını kolaylaştırmak, süreçten öğrenilenlerle sürekli iyileştirmeyi mümkün kılmak ve karşılıklı güveni güçlendirerek ilişkileri de daha iyi bir düzleme taşımaktır. Ancak geribildirim kavramı tam ve doğru kullanılmadığında sadece bir haber verme mekanizması olarak kalan ve işe yaramaktan gün geçtikçe uzaklaşan bir olguya dönüşür.

Etkili geribildirim verme, geribildirim alma, performans sisteminde geribildirim gibi birçok başlıkla beraber aktarılan geribildirim öğretileri en derinde çok kritik bir noktayı ihmal etme riski taşırlar: geçmişte kalmak. 

Geribildirim adından da anlaşılacağı üzere geçmişte yaşanan ve biten iyi veya kötü bir durumu karşı tarafa ifade etmek amacıyla kullanıldığında geçmişe dönük bir tekrarlama olmaktan öteye gidemez. Oysa esas amaç yaşanan iyi ve doğru şeyleri çoğaltıp aksak ve hatalı olanları ortadan kaldırarak gelişimi ve öğrenmeyi sürekli kılmak olduğuna, bir diğer söyleyişle esas amaç bugünden geleceğe daha sağlam bir yol haritası oluşturmak olduğuna göre, geribildirimi geçmişe dönük bir tekrarlama ifadesi olmaktan kurtarmak ve içinde çözüm barındıran, geleceğe yol gösterici olan, hataların tekrarlanmasını engelleyecek, başarıların çoğaltılmasını destekleyecek ortak konuşmalar içeren bir sisteme dönüştürmek gerekir. 

Yabancı kaynaklarda sık sık duymaya başladığımız ve “feedback” kelimesinin yerini almaya aday olan “feedforward” kelimesinin ülkemizde de yerleşmeye başlamasını sağlamak geçmişte yaşanan hata ve aksaklıklardan ders almanın, elde edilen başarılı uygulamaların çalışma pratiği haline gelmesine destek olacaktır. Bunu yapabilmenin ilk adımının iki sorudan geçtiğine inanıyor ve yazımı bu sorularla tamamlamak istiyorum. (arzu edenler fikir ve cevaplarını paylaşabilirler)

  1. İş yapış sistemlerinin, performans yönetim sistemlerinin ve günlük iletişim dilinin içine geribildirim mekanizmasının yerleştirilmesinin amacı ne? Bu mekanizmanın varlığı bizim için neden önemli? Bu mekanizma tam ve etkin çalıştığında neleri daha güçlü hale getiriyor? 
  2. Geribildirim kelimesini gelecek odaklı hale getirmek ve “feedforward” kelimesi ile uyumlu bir kelimeyle adlandırmak için nasıl bir kelimeden yardım alabiliriz?

Mikro Yönetimden Makro Yönetime

“Çalışanları yakından mı takip etmem lazım, bırakayım kendi bildiği gibi mi yapsın ya hata yaparsa ya yeterince iyi olmazsa yaptığı iş?” benzeri sorular yöneticiler için kafa karıştıran sorular arasında yer alır.

Şirketler yukarıdaki kafa karışıklıklarına ışık tutmak, iş akışlarını netleştirmek, yetki, sorumluluk ve hiyerarşik yönetim ve karar süreçlerini tanımlamak üzere organizasyon şemaları çizerler, görev tanımları yazarlar. Her şey kağıt üzerinde gayet iyi görünürken, kişilere aktarılan sorumlulukları yerine getirmeye alan açan yetkilendirme ve işi çalışana teslim etme konusunda yaşanan sıkıntılar çalışan tarafında motivasyon kaybına, yönetici tarafında gerginliğe, yürütülmekte olan işler konusunda da tıkanmalara neden olur.

Hem kurumsal dünya çalışanıyken hem de danışman olduktan sonra bu konuda karşıma çıkan ve değişmeyen senaryo hep aşağıdaki şekilde gelişir:

Çalışan işini yaparken bir karar noktasına gelir ve tıkanır. Yöneticisinden konuyla ilgili onay ister. Yönetici üzerindeki iş yoğunluğundan bunalmış bir halde, her şeyi bana soruyorsunuz, bu iş sizin işiniz bana sormayın, kendiniz karar verin der. Çalışan yöneticiden gelen mesajı alır ve ertesi gün bir önceki gün duyduklarından hareketle benzer bir duruma yönelik karar noktasında kendisi karar verir. Karar vermenin, üzerindeki sorumlulukla uyumlu adım atabilmenin rahatlığı içinde işlerine devam ederken yöneticisinden gelen bir telefonla sarsılır, benim bu karardan niçin haberim olmadı, niçin bana sorulmuyor.

Sorumlulukların net bir şekilde tanımlı olduğu varsayımı ile birlikte bu kaotik durumu anlamaya çalıştığımızda, göze çarpan en belirgin konu, yöneticinin çalışanın kendi bildiği adımlarla ilerlemesi konusunda, yani yetkiyi çalışanına bırakma ve çalışanına güvenme konusunda zorlandığıdır. Yetkiyi çalışana bırakma konusunda rahat olmayan yönetici, belki hataları engelleme çabasıyla, belki kendi bildiği yolun doğruluğuna olan inancıyla belki de yönetsel alışkanlıkları nedeniyle, çalışanın işlerini adım adım kontrol edip her adımda kendi beklentilerini ortaya koyma eğilimindedir. Yetki verilmeyen çalışan ise sorumluluk alanında kalan konularda inisiyatif alamamanın, yaptığı işte kendi fikirlerini kullanamamanın, kendisine güvenilmediğini hissetmenin sıkıntısıyla kendisini yaptığı işin sahibi hissetmekte, yani işini sahiplenmekte zorlanmaya başlar.

Yakın Takip: Mikro Yönetim

Mikro yönetim, yani işleri çok yakından takip etme, çalışana karar verme ve/veya hareket etme alanı açma konusundaki sıkıntı genellikle mükemmeliyetçi yöneticiler veya bir üst yöneticisi mükemmeliyetçi olan, diğer kişiye güven konusunda problem yaşayan ve kendisine benzer şekilde davranılan orta kademe yöneticiler tarafından benimsenen bir davranış ve yönetme alışkanlığıdır.

Mikro yönetime yatkın olan yöneticilerden en çok duyduğumuz şikayet cümleleri şunlara benzerler:

  • Başıma icat çıkarmaya çalışıyorlar, ben bu işi yıllardır yapıyorum, benim dediğim gibi yapılması lazım. Tekerleği yeniden keşfetmenin alemi var mı?
  • Bu iş biraz karışık ona öğretene kadar kendim yaparım daha iyi.
  • Bana sormadan sakın yapmayın.
  • Kendiniz karar verin.
  • Siz hiç inisiyatif almaz mısınız?
  • Bütün işleri ben yapacaksam bu kadar insanı niye işe aldık?
  • Başımı kaşıyacak vaktim yok, rapor yaz, hesap yap, yönetim toplantılarına katıl, adam yönet…

Bir yönetim tarzı gibi görülse de aslında mikro yönetim mikro yöneticinin çok alıştığı, bazen farkında bile olmadan sürdürdüğü, belki de pek memnun olmadığı bir bireysel davranış tarzıdır. İşlerin her alanında bütün kontrolü elinde tutma çabasının beraberinde getirdiği fiziksel ve ruhsal yorgunluk, mikro yöneticilerin stresli ve gergin olmalarının da nedenleri arasında yer alır.

Mikro Yönetilenler

Yöneticilerinin yönetsel davranışları sonucunda sürekli kafası karışan, gelişim alanları kısıtlanmış, karar verme konusunda ciddi sıkıntılar yaşayan, hata yapmaktan ödü kopan mikro yönetilen çalışanlar verimli çalışma, yaratıcılık, çözüm bulma gibi yeteneklerini ortaya koymakta güçlük çekerler. Mikro yönetilenler en az mikro yönetenler kadar stresli ve gergin çalıştıkları için hata yapma olasılıkları ve istifa eğilimleri yüksektir.

X kuşağı yöneticilerde daha çok gözlenen mikro yönetim stili, X kuşağı çalışanları için daha birlikte yaşanabilir bir çalışma stilini ifade ederken, Y ve Z kuşağı çalışanları için dünyayı zindana çeviren bir tarzın karşılığı olarak kabul edilebilir. Y ve Z kuşağından olan çalışanlar yaptıkları işe sahip çıkarak, işine liderlik etme, işiyle ilgili karar verme, yakından takip edilmek yerine kendisine liderlik edildiğini bilme gibi isteklere sahip oldukları için, yöneticileri bile olsa birilerinin kendilerine hiçbir açıklama yapmaksızın bunu böyle yapacaksın demesinden, adım adım takip edilmekten, neden diye sorduklarında ben böyle istediğim için gibi bir cevap almaktan, hata yapmaktan çekinmek zorunda kalmaktan ve sorumluluk alanlarında kalan konularla ilgili karar verme sınırlarının tanımlanmamış olmasından hiç hoşlanmazlar.

Mikrodan Makroya Geçiş

Yöneten ve yönetilen için zorlu bir süreç yaratan mikro yönetim stratejisi günün sonunda şirketin ilerleme ve gelişmesi için de engel oluşturma riski taşır. Kurum içi yönetsel süreçlerde mikro yönetim tarzının hakim olduğu durumlarda, yönetsel davranış tarzını daha makro bir düzleme çekmek ilerleme ve gelişim konusunda destekleyici olur.

Mikrodan makroya geçiş beraberinde parçadan bütüne, bireyden ekibe, hedeften vizyona geçiş konusunda geniş bir yol açar.

Makro yönetim tarzının benimsenmesi sayesinde, parçalar kadar bütünün önemi de dikkate alınmaya başlayacağı için yönetici bütünü gören ve parçaların bütünle ilişkisini takip eden kişiye dönüşecek, çalışanlar da kendi parçalarının bütüne katkısının farkındalığı ile işlerine sahip çıkan kişilere dönüşeceklerdir. Gelişim ve sonuç odağı, hatalardan öğrenme, inisiyatif alma gibi konular daha ön planda tutulmaya başlanacaktır. Asla böyle olmaz, bu iş böyle yapılmaz gibi cümleler, bir deneyelim üzerinde konuşalım gibi cümlelerle yer değiştirecektir. Sorumlulukları ile uyumlu yetkiye sahip çalışanlar kendilerini işlerinin sahibi olarak hissederek, daha istekli, daha yaratıcı, daha cesaretli olacak, daha fazla ve yerinde inisiyatif alarak çalışmalarını sürdüreceklerdir.

Bu tarzda takım yöneten liderler gelecek odaklı düşünmeye, hayal kurmaya, yapılan işin genel çerçevesini doğru çizmeye ve mevcut işleri geliştirmeye, ekip içi ilişkilerin yolunda gitmesini desteklemeye daha fazla zaman bulacakları için detaylarla uğraşmak yerine gerçek liderlik özelliklerini de görünür hale getirmeyi başaracaklardır.

Aslında sadece bir davranış alışkanlığı olan mikro yönetim makro yönetimle yer değiştirmeye başladığında hem ekip çalışanları hem de ekip yöneticileri içinde bulundukları kurumdaki varlık nedenlerini ortaya koyabilir hale geleceklerdir.

Sonuç Olarak

Hem yöneten hem de çalışan için zorlayıcı bir çalışma düzeni yaratan mikro yönetimin hızlı teşhisi ve çabuk tedavisi verimli, yaratıcı ve keyifli bir çalışma düzenine geçişi sağlamakta büyük önem taşır. Şirket yönetim stratejisinin mikro yönetimi fark edecek şekilde yapılandırılmış olması makro yönetim bakışının yerleşmesi konusunda destekleyici olacaktır. Ancak her durumda yöneticinin kendisine dışardan bakarak kendi yönetme alışkanlığını fark etmeye çalışması, bu konuda ekip arkadaşlarının ne düşündüğünden haberdar olması ve kendi tarzını uygun şekilde biçimlendirmesi atılacak ilk adım olmalıdır.

Kırmızı Koltuk

Hani hiç beklemezken yağar ya bahar yağmurları, işte o günlerden biriydi. Sabah uyandığımda pırıl pırıldı güneş, sonra kapkara bulutlar saklayıverdiler güzelim güneşi ve dışarısı kapkaranlık oldu birdenbire. Ha indirdi ha indirecek. Bir yerlere yağıyor bence, şu karşı taraf iyice kararmış, hatta şimşekler çakıyor oralarda. Canım sıkıldı güneşin gidip yağmurun gelişine. Dışarı çıkacaktım ben bugün. Çarşamba bugün günlerden. Balıkçı kahvesine gidecektim sabah kahvemi içmeye, sonra da dondurmamı alıp yürüyecektim sahil boyunda. Üstelik ödenecek faturalarım da vardı. Ah olmadı işte bu yağmur, bütün planlarımı da aldı götürdü benden. Kaldık mı gene kırmızı koltukla baş başa.

Sanmayın ki azımsadım kırmızı koltuğun varlığını, aksine sevindim varlığına. O da olmasaydı ben ne yapardım bu koca evde yapayalnız. Ah bir anlatsa da dinleseniz neler bilir bu kırmızı koltuk. Sırdaşımdır, dert ortağımdır, arkadaşımdır, varlığı bana her daim hediyedir onun.

Her halde 15 yaşında falandım büyükannem öldüğünde. Annem bir süre dedemle kalmıştı. Eve geldiğinde koşa koşa kapıyı ben açmıştım anneme. Yorgun ve üzgün annem yanında da kırmızı koltuk birlikte duruyorlardı kapıda. Sımsıkı sarılmıştım annemin boynuna. O da bana. Sonra da şöyle demişti annem: Büyükannen hep bu koltuk Gülümser kızımın derdi ya. Küçükken seni bu koltukta uyuturdu. Evde başka yer yokmuş gibi tek oyun yerindi ya bu kırmızı koltuk senin. Dedenden izin aldım, sana getirdim kırmızı koltuğu güzel kızım. Hem ağlamıştı annem hem de koltuğu odama taşımıştı ite kaka. Ben de ağlamıştım annemle beraber.

Ben büyüdüm, evlendim, çocuklarım oldu, çocuklarım evlendi gitti uzaklara, eşim gitti çok uzaklara, ama kırmızı koltuk hep benimle kaldı. İskeleti yıpranınca tamir ettirdim, kumaşı eskidikçe değiştirdim, ama hep kırmızı kumaşla kaplattım. Anlayacağınız kırmızı koltuk her zaman kırmızı koltuk olarak kaldı hayatımda, büyükanne yadigarı kırmızı koltuk.

Ben uzun yıllardır yalnızım. Biraz yaşlandım tabii. Şu zamana kadar çok iyi idare ettim ama yavaş yavaş zor gelmeye başladı yaşlılık. İşte mesela bugün. Ben normalde çıkmaz mıydım yağmurda Çarşamba ritüelime. İki elim kanda olsa düşerdim yollara. Islana ıslana bile olsa yürürdüm deniz kenarında.

Laf aramızda, geçenlerde bir Çarşamba yine yağmur vardı, dedim ne olacak, erimem ya yağmurda, şurası zaten deniz kenarı. Çıktım dışarı. Güzelce yürüdüm, kahvemi içtim, dondurmamı yedim, sonra eve geldim ki akşama hapşır, öksür dur. Çocuklara yakalanmasam yine dert değil, ben kendimi iyi ederim ama telefonda hapşırık öksürük duyunca deliye dönüyor benimkiler. Anne yine mi sokaklarda dolaştın yağmurda çamurda diye başlıyorlar söylenmeye. Eh haklılar tabi, uzaktalar buralardan, akılları kalıyor biricik annelerinde. Gel deseler ben gidemiyorum, gelin desem onlar gelemiyorlar. O yüzden korkarım biraz daha dikkat etmem gerekiyor kendime.

Bugün de yağmur ve yaşlılık el ele tutuşup baş başa bıraktı kırmızı koltukla ikimizi. Şikâyetim yok merak etmeyin. Şimdi kahvemi yaparım, kitabımı alırım, otururum kırmızı koltuğuma biraz yağmuru izlerim, biraz damlaların sesini dinlerim, sonra dalarım kitabıma, geçer bugün de böyle. Ama gitti ya benim Çarşamba ritüelim, ben ona yanıyorum.

Ha bu arada yalnızım dediysem merak etmeyin, yalnız sayılmam aslında. Apartman komşularım var, apartman görevlimizin kızı var, iki sokak ötede oturan çocukluk arkadaşım Münevver var. Sadece evin içinde yalnız gibiyim. Aslında orada da yalnız sayılmam, kırmızı koltuk var yanımda, beni hiç yalnız bırakmayan.

Kahve yapmak için usul adımlarla yürüdüm mutfağa doğru. Sonra aklıma geldi. Madem dışarı çıkamayacaktım, o zaman Çarşamba sabah kahvemi daha bir keyifle içeyim dedim kendi kendime. Salona geri döndüm, vitrinli dolabımdan en sevdiğim kahve fincanımı seçtim. Üzerinde güller olan pembe renkli incecik porselen kahve fincanımı. Sonra bir de su için küçük kristal bardağımı aldım yandaki raftan. Ve tabii küçük gümüş tepsimi. Benim nişan tepsimdi bu küçük tepsi. Nişan yüzüklerimizi bir makasla beraber yerleştirmişti annem, kız kardeşim de tutmuştu tepsiyi babam nişan konuşmamızı yaparken. Anılarımla beraber geri döndüm mutfağa. Raftan kahve kavanozumu aldım, o da ne kavanozda kahve bitmiş. Nasıl sevindim anlatamam. Demek ki yeni kahve paketi açılacak şimdi ve mis gibi taze kahve kokacak mutfağımın içi.

Bakır cezvemi aldım, pişirdim taze kahve ile sade kahvemi. Bugün Çarşamba ya dondurma da yiyemedim ya bir küçük sakızlı lokuma izin verdim kendime. Küçük bir lokum tabağı ile lokumumu da yerleştirdim tepsinin içine.

Seslendim içeriye, geldim kırmızı koltuk, geldim merak etme buradayım.

Tepsiyi kırmızı koltuğun yanındaki sehpaya bıraktım. Ellerimle ördüğüm dantel perdelerimi araladım. Oturuverdim koltuğa hızlıca. Annem kızardı çocukken, atma kendini kızım koltuğa, kibar hanımefendiler hiç böyle oturmazlar derdi. Ama can çıkar huy çıkmaz ya, ben hala atarım kendimi koltuğa.

Yağmur iyice hızlanmıştı. Camlara doğru yağıyordu. İçimi bir sevinç kapladı. Eskiden beridir çok severim camlardan süzülen yağmur damlalarının birbirleri ile olan yarışlarını izlemeyi. Pencerenin dibine kim önce inecek der gibidirler birbirlerine. Seçerim içlerinden birkaç tanesini, başlarım beklemeye acaba kim kazanacak diye.

Kahvemi aldım elime ve bir yudum alıverdim üzerindeki köpükten hüp diye. Başladım damlaları izlemeye. Ara ara da dışarıya bakmaktan alamıyordum kendimi. Ne çok insan vardı dışarıda koşuşturan. Yağmurda oynayan çocuklar, denize doğru uçuşan martılar. Nasıl da eğlenceli görünüyordu dışarılar.

Ah kırmızı koltuk ah, bir dilin olaydı da konuşaydın benimle, işte o zaman tam olacaktı dostluğun. Şimdi sadece dinliyorsun beni. Ama olsun, insanın bir dinleyeni olması da önemli. Ya sen de olmasaydın, benim kahve keyfime, bu anlattıklarıma kim eşlik edecekti. İyi ki varsın be kırmızı koltuk. Keşke dondurmam da olaydı, Çarşamba tam Çarşamba olacaktı, ama neyse, ne yapalım kısmet. Lokumla da idare ederim ben.

Münevver gelseydi keşke, ama yağmur var, o nasıl gelsin Gülümser, sen de dedim kendi kendime. Apartman görevlisinin kızını mı çağıraydım, ama onun da okulu var. Neyse Gülümser boş ver, kırmızı koltuk var ya. O seni sıkmaz, sen anlat ne anlatmak istiyorsan. Dinler seni kırmızı koltuk can-ı gönülden.

Tam o sıradaydı sanırım, bir anda güneş açtı dışarıda, sanki deminki karanlık, deli yağan yağmur, kulaklarımı patlatan gök gürültüsü hiç olmamış gibiydi. Sadece camlardaki ıslaklık ve yollardaki küçük su birikintileri kalmıştı yağmurdan geriye. Birden başımı gökyüzüne çevirdim, evet, evet bir şey daha kalmıştı yağmurdan geriye, hem de çok güzel bir şey. Ayağa fırladım ve gökkuşağı diye bağırdım ellerimi çırparak. Kırmızı koltuk, baksana gökkuşağı çıktı gökyüzünde. Şu renklerin güzelliğine bak. Baksana kırmızı koltuk, gördün mü? İyi ki seni pencerenin kenarına koymuşum, iyi ki, yoksa göremezdik ikimiz de gökkuşağını. Ne kadar güzel değil mi, öyle değil mi kırmızı koltuk, iyi ki varsın sen kırmızı koltuk, iyi ki…

Mucizeler Kapıda

Güneş henüz doğmuştu. Zeytin ağaçlarının arasındaki beyaz boyalı tek katlı, rengarenk verandalı ev sanki güneşle beraber yeniden doğmuş ve ışıldıyordu. Beyaz evin pencere pervazları maviye boyanmıştı. Evin dış kapısının önündeki tel kapı sabah rüzgarının etkisiyle kendi kendine salınıp duruyordu.

Verandadaki tahta koltuk, eski salıncak ve saksılardaki güzel çiçekler adeta dur da bana bak diye sesleniyorlardı güneşin ilk ışıklarıyla beraber. Tahta koltuk bildiğiniz bir tahta koltuktu işte, hatta kol koyma yerlerinin boyaları dökük eski bir koltuk. Ama o eskiliği bozan bir şey vardı koltukta, koltuğun sırt yastığı ve minderi oldukça yeni görünüyordu. Sanki çok yakın zamanda renkli ve eğlenceli kumaşlarla kaplanmışlardı. Pek uymuyorlardı ne koltuğa ne de birbirlerine ama eğlencelilerdi işte. Birisi çiçekli ve turunculu, diğeri kedili ve pembeli ve yeşilli.

Verandanın köşesinde duran yayları hafif paslanmış salıncak ve üzerindeki karmakarışık renkli minderler de koltuğun uyandırdığı renkli ve heyecanlı duyguları pekiştiriyordu.

Verandanın kenarlarını süsleyen saksıların renkleri, içlerini dolduran rengarenk ortancalar, kenarlardaki güller, bahçedeki diğer tüm çiçeklere ilham oluyorlardı adeta.

Sevindi için için ve doğru yerdeyim diye düşündü, burası kesin onun evi, bence hiç değişmemiş, hala renkli, hala eğlenceli, hala neşeli.

Evin dışını iyice incelemişti ya, şimdi de içeriyi merak ediyordu. Bir de evin sahibini. Acaba geçen yıllarda neler olmuştu. Onu tanıyacak mıydı? Hala eskisi gibi miydi?

Tam o sırada bir anahtar sesi geldi kulağına, kapının kilidi açılıyordu galiba. İki kere dönen anahtarın sesinin ardından usulca açıldı evin kapısı. Beyaz saçları iki yandan iki örgülü, bembeyaz tenli, pembe gözlüklü, pembe yanaklı bir kadın çıkıverdi dışarıya. Yumuşacık bir gülümseme vardı yüzünde. Yeşil mavi gözleri ışıl ışıldı hala. Tıpkı boyası dökülmüş koltuğun minderlerinin, keyifli salıncağın, mavi çerçevelerin, renkli ortancaların ve saksılardaki çiçeklerin düşündürdüğü keyif, neşe, çocuk gibilik vardı bu gözlerin de içinde.

Dikkati bir anda yaşlı kadının elbisesine kaydı. Kırmızılı, pembeli, turunculu, çiçeklerle süslü pazen bir kumaştan dikilmiş cıvıl cıvıl görünen elbiseye bakarken buldu kendini. Gerçekten de hiç değişmemiş diye düşündü içinden.

Kafası karıştı, ne yapmalıydı, kendini göstermeli miydi, yoksa usulca uzaklaşmalı mıydı? Gitmek ve gitmemek arasında kararsız kalmak ne tuhaf bir duyguydu. Bir tarafı sessizce uzaklaşmasını söylerken, diğer tarafı kal ve göster kendini diye bağırıyordu adeta. Merak ediyordu, acaba hangi yanı kazanacaktı bu çekişmeyi.

İçindeki sesler konuşadursun, yaşlı kadın usulca eski salıncağına oturdu. Ve rüzgarın ritmiyle usul usul sallanmaya başladı. Eski yayların gıcırtısı eşlik ediyordu yaşlı kadının sabah keyfine. Salıncağın sallanışıyla beraber örgülü saçları da hafifçe kıpırdanıyordu. Yüzüne yerleşmiş olan yumuşacık gülümsemesi ise sanki hiç kıpırdamadan duruyordu ışıl ışıl gözlerinde ve o güzel yanaklarında.

Yaşlı kadının salıncakta oturuşunu izlediği sırada, pek de ummadığı bir şekilde, üstelik de birdenbire bir ses çıktı içinden. Günaydın diyen bir ses. Ses o kadar cılız çıkmıştı ki, salıncağın gıcırtısından duymamıştı yaşlı kadın gelen sesi.

İstemeden çıkan günaydın tedirgin etmişti. İyi ki duymadı diye düşündü. Sonra keşke duysaydı dedi içinden başka bir ses. Kendini göstermeyeceksen neden geldin bunca yıl sonra bunca yolu. Haklıydı bu sesin sözleri. Karar verdi, cesaretini topladı ve bu defa bilerek ve isteyerek tekrar seslendi, üstelik daha bir yüksek sesle, “günaydın” dedi.

Yaşlı kadın bu kez gelen sesi duydu. Usulca kalktı salıncaktan. Sesin sahibini aramaya başladı. Görünürde kimseler yoktu. Ama çok da emindi birisinin günaydın dediğinden. Elini gözüne siper yapıp bahçeye doğru gezdirdi bakışlarını, bahçenin her köşesi görünüyordu, ancak günaydın diyebilecek kimse yoktu ortalıkta. Yanlış duydum herhalde diye düşündü. Salıncağa geri döneceği sırada verandanın tahta merdivenlerinde oturan siyah beyaz tüylü, yeşil gözlü bir kediyle göz göze geldi. Kedi bütün dikkatiyle yaşlı kadına bakıyordu. Kadının yüzündeki yumuşak gülümseme yerini şaşkın bir ifadeye bırakmıştı. O sırada kedi tekrar seslendi. “Günaydın, seslenen bendim sana, beni hatırladın mı?” Yaşlı kadın hafifçe kaşlarını çattı, öne doğru eğildi. Belli ki anlamaya çalışıyordu neler olup bittiğini.

Sesin kediden geldiğinden emin olduktan sonra, bir anda yüzündeki şaşkınlık yerini az önceki gülümsemeye bırakıverdi. Yüreğinden gelen sevincin dansı kapladı yaşlı kadının bedenini. Evet evet, hatırlamıştı elbette. Hatırlamıştı hatırlamaya da elbette şaşırmıştı da. Çocukluğundan beri inanmak istediği şeyleri sorgulamadan inanmayı seçerdi. O yüzden hiç sorgulamadı gördüklerinin gerçekliğini.

Yıllar öncesinden bir misafirdi gelen, hem de çok uzun yıllar öncesinden, kendi çocukluğunun içinden bir misafirdi bu siyah beyaz kedi. Kediler Kralı Karbonel’di gelen. (Çocuk Romanı: Kediler Kralı Karbonel – Barbara Sleigh)  O en çok severek okuduğu kitabın kahramanı, hayatın mucizelerle dolu olabileceğini ona öğreten, neşeyi, eğlenceyi, merakı içine bırakıveren Karbonel’di gelen.

Birden onlarca defa okuduğu mavi kapaklı kitap canlanıverdi gözünde. Sanki elini uzatsa tutacaktı yeniden. Önce biraz sinirlendi. O zamanlar ne kadar çok hayal etmiştim keşke gerçek olsa diye, neden bunca zaman beklemek zorunda kaldım ki diye düşündü kızgınlıkla. Ne çok istemişti o yıllarda kendisinden başka kimsenin bilmediği bir sırrı paylaştığı konuşan bir kedisi olmasını. Belki de bu yüzden onlarca defa okumuştu aynı kitabı. Ama olmamıştı bir türlü, yani galiba bugüne kadar.

Bir anda vazgeçti sinirlenmekle vakit kaybetmekten. Yaşamında dilediği bir mucizeydi bu ve işte şimdi gerçek oluyordu. Ne önemi vardı ki bugüne kadar olmamış olmasının. İşte şimdi tam önünde duruyordu Karbonel. Gelmişti işte kitabın içinden çıkıp. Üstelik birbirlerini duyabiliyorlardı. Sanki 12 yaşının üzerinden geçen koskoca 70 yıl bir anda kaybolmuş ve gün yine aynı gün olmuştu. İçinde dans eden sevinçle, titreyen sesiyle seslendi kediye “sana da günaydın Karbonel”.

Yaşlı kadına çok tanıdık gelen bir kibirle konuşmaya başladı Karbonel. “Çok şükür sonunda lütfedip bir cevap verebildin.” Bu ses tonunu çok iyi hatırlayan kadın benzer bir ses tonuyla cevap verdi “şükür sen de sonunda gelebildin.” Ardından gülümseyerek devam etti konuşmaya “biliyordum mucizelerin gerçekliğini, biliyordum inanmanın gücünü, vazgeçmezsem olacağını biliyordum içimde derinlerde bir yerlerde. İşte tam da bu yüzdendi içimdeki renklerin yaşamımda hep yer bulması, içimi dolduran o çocuk sevincinin hiç kaybolmaması.”

Hadi Karbonel gel, uzun yıllardır belki bir gün gelirsin diye senin için alıp, sen gelmeyince sokaktaki kedilere yedirdiğim sardalya konservelerinden birini açayım, sonra da sohbet edelim, mucizeleri nasıl kucaklarız beraber seninle onları konuşalım. Anneannem bana her zaman “güzel kızım merak etme mucizeler kapıda” derdi, ben de her zaman öyle olacağına inanırdım. Bak öyleymiş meğer. Gördüğün gibi epey yaşlandım, o yüzden ben hala buralardayken ihtiyacımız olan mucizeleri konuşmaya başlayalım hemen.

Yaşlı kadın evin içine doğru yöneldi. Karbonel de kediler kralı olmanın getirdiği her zamanki asil duruşuyla, hafif ukala bakışlarıyla, ama aslında onu yıllardır bekleyen arkadaşını bulmanın içine koyduğu sevinçle arkadaşının peşinden çok merak ettiği evin içine doğru ilerledi. Yürürken bir yandan da kendi kendine konuşuyordu, “tam beklediğim gibi, hala çocuk gibi, hala meraklı, hala neşeli, sevgi dolu ve en önemlisi hala mucizelere inanıyor. Mucizelerimizi bulmaya başlamaya hiç engel yok demektir.”

Hoş Geldin Yeni Yıl

Uzun zamandır bloğuma yazma fırsatım olmamıştı, ancak makul bir gerekçem vardı. Yazamadığım zamanlarda çocukluk hayalimin peşinden koşuyordum. Okuma yazmayı ilk öğrendiğim an itibarıyla bir kitap yazmaktı hayalim ve şükür 2019 yılı bu hayalimin tamamlanma yılı oldu. İşte tam da bu nedenle blog yazılarıma bir süre ara verdim, yazmalar, okumalar hep kitabım Pollyanna Mutlu muydu’ya gittiler… (Bu arada ufak da bir not, Pollyanna Mutlu muydu? Ocak ayında satışta olacak)

Hazır dedim yeni yıl gelirken hem 2020’ye hoş geldin desem, hem de yeni yıl kararlarımı keşfetsem.

Sonra bir soluklandım ve yeni kararlar keşfetmeden önce eskilerine bir bakayım dedim. Biraz kurcalayınca, bir grup kararımın yıllık değil ömürlük olduklarına inandım. Nedir onlar derseniz, hemen söylerim: Şefkat ve umudu ve bunlara bağlı olarak da mutluluğu hem kendi içimde çoğaltmak hem de paylaşmak konusunda yaptıklarımı daha fazla yapmakla ilgili kararalar sözünü ettiklerim.

Benim için ömürlükler, çünkü inanıyorum ki içinde yaşadığımız günlerde ancak ve ancak kızgınlık ve umutsuzluk yerine onların zıt kavramları olan şefkat ve umut çoğalırsa daha iyi bir dünya olacak etrafımızda.

Birkaç yerde okudum, 1 kişinin üçüncü seviye etki alanında 1000 kişi var, yani, 1 kişi bir şeyleri değiştirirse, 1000 kişiyi etkileme ihtimali var. Madem öyle, ben de umut ve şefkati çoğaltma konusundaki kararlarımı paylaşırsam, bakarsınız birileri beğenir kullanır, o zaman da belki 1000, 2000, derken birçok insanın içindeki umut, şefkat ve mutluluk çoğalır dedim kendi kendime.

İşte benim kararlarımdan bana göre en kolay olanlarından bazıları:

  • Trafikte sakin ol, korna çalma, bağırma, yol ver, gülümse, tersini yapmak hiç işine yaramıyor zaten
  • Sabahları günaydın de, dolmuşa, otobüse, taksiye, servise binerken selam ver, merhaba de, tanımasan bile fark etmez, yine de söyle
  • Sorun paylaşmak yerine, sorundan söz edince aklına gelen çözümleri de keşfet ve onları da paylaş
  • Kullandığın dile ve seçtiğin kelimelere dikkat et, koşturuyoruz demek yerine ne yapıyorsan onu söyle, yorgunum demek yerine seni meşgul eden işlerinden söz et
  • Her zamankinden daha fazla teşekkür et, teşekkür ederken ne için teşekkür ettiğini, yapılan şeyin seni neden memnun ettiğini de belirtmeye gayret et
  • Daha fazla yardımlaşmayı hedefle,
  • Sevdiklerinle daha fazla vakit geçir, geçirdiğin vakitleri gerçekten onlarla geçirdiğinden emin ol, hem zihnin, hem bedenin orada olsun, mümkünse telefonun, mesajların ve televizyonun sizden uzaklarda dursun
  • Sevdiklerine onları sevdiğini daha fazla söyle
  • Çocuklara ve gençlere daha fazla zaman ayır, bildiklerini, tecrübelerini anlat, paylaş
  • Doğaya ve hayvanlara daha fazla zaman ayır
  • Kendi yaşamında yolunda gidenleri daha fazla fark et, unutma yolunda gidenler genellikle yolunda gitmeyenlerden daha fazladır, ama biz yolunda gitmeyenleri daha kolay fark ederiz
  • Duyguların bulaşıcı olduğunu her zaman hatırla ve her gün acaba bulaştırdığım duygu ne sorusunu sor kendine
  • Koskoca evrende küçücük bir “ben” olsan da, kapladığın bir alan olduğunu hep hatırla ve o alanın sana verdiği iyi ve doğru insan olma sorumluluğunu sakın unutma
  • Hayatı otomatikten ve sadece alışkanlıklardan yaşamadığından emin ol, her gün farklı ne var, ben nasıl katkı sağlarım sorusunun cevabını aramayı sakın unutma
  • Daha fazla oku, daha fazla öğren, daha fazla keşfet, daha fazla paylaş

2020’nin mutlu, umutlu ve şefkat dolu bir yıl olması dileklerimle…

Bir Sabah Hikayesi: Salyangozla Buluşma

Bu sabah yürüyüş yapıyordum. Bir salyangozla buluştum. Ben yürümeğe başladığımda, o da yürüyüş yolunun bir tarafından diğer tarafına, yani karşıya geçmeye çalışıyordu. Ben 45 dakika yürüdüm, o da 45 dakika yürüdü. O karşıya geçti, ben de 5000 adım tamamladım. Yani 45 dakikanın sonunda her ikimiz de hedefimize ulaşmıştık. Yalnız onun bir farkı vardı, kararlılıkla ilerlediği karşıya geçme yolculuğu, yürüyüş yapan insanlar nedeniyle biraz zorluydu. Kimsenin ona basmaması gerekiyordu. Üstelik bu konuda onun yapabileceği bir şey yoktu, çünkü hızını çok da değiştirmesi mümkün değildi. Ona rağmen istifini bozmadan kararlılıkla ilerledi 45 dakika boyunca hedefine doğru, kaygısız, endişesiz, ya da kaygılı ve endişeli ama vazgeçmeden. Bir de bilirsiniz ya salyangozlar ilerledikçe arkalarında iz bırakırlar. Belki de kendince iz bırakıyordu geçtiği yollarda. Kendinden bir şey kalsın istiyordu arkasında. Kim bilir, belki de sadece bir izdi arkada kalan.

Bu arada, çocukluğumdan beri çok severim salyangozları, hani yağmur yağdığında su için çıkarlar ya ortalığa, boy boy, farklı kabuk renkleri ile dolaşırlar ortalıkta. Kimisi ömrünü o arada tamamlar, çünkü dikkatsiz insanlar üstlerine basarlar, bir çıtırtı çıkar ve talihsiz salyangoz veda eder aniden. Bazen de çocuklara oyuncak olurlar, çocuklar alıp atıverirler etrafa, sanki topla oynar gibi. Onca yaşımdır bakarım salyangozlara ama, bu sabahki arkadaş kadar merakla baktırmamıştı hiç biri kendini bana.

Neyse uzun lafın kısası, düşündürdü bana salyangoz bu sabah. Epey düşündürdü. Tam duygusal dayanıklılık, mutluluk, yaşam, kararlılık, azim filan düşünürken karşıma çıkması da pek tesadüf olmadı sanırım.

Yani, doğa her zaman olduğu gibi öğreticiydi bu sabah da…

Keyifli hafta sonları olsun herkese…

Sevinç Kıpırtısı

Güneşin ve rüzgarın perdeyle dansını izlerken bir anda bir hüzün yayıldı içine. İçimdeki sevinç nerede dedi kendi kendine. Sonra sürdürdü kendisi ile sohbetini; “En son ne zaman bulmuştum onu, ya da belki de o beni bulmuştu. Neden şimdi yok, neden bulamıyoruz birbirimizi, ben neden o varmış gibi yapmak zorunda kalıyorum. Zorunda kalmadan buluşmak istiyorum o sevinç kıpırtısıyla tıpkı eski günlerde olduğu gibi.”

Derinden bir ses doldurdu akşam güneşi ile aydınlanan odanın içini.

“Anne, aaanneee”

Derin düşüncelere dalmışken gelen bu tatlı ses, onu bir anda şimdiye davet etti. Her zaman olduğu gibi daveti kabul ederek, geliverdi şimdiye. Gözlerini kırpıştırdı, koltuğunda hafifçe kıpırdadı, boğazını temizledi ve az önceki soruları soran kendisi değilmiş gibi neşeli bir sesle “Efendim kızım, efendim” diye seslendi.

“Anne yemek hazır, ne zaman iniyorsun aşağı? İpek gelsin mi seni almaya?”

Bastonuna uzandı önce, sonra çok sevdiği çiçekli berjer koltuğundan usulca kalktı. Seviyordu, çünkü o koltuk ona yılların yadigarıydı. Tam 50 yaşındaydı koltuğu. Bu eve ilk taşındıklarında almıştı. O zamanlar kahverengi kadifeydi kumaşı gerçi ve şimdiki kadar iyi arkadaş olmamışlardı henüz, ama hep sevmişti koltuğunu.

Bastonunun yardımıyla dikleştirdi kendisini. Tül perdenin arkasından bahçesine, bahçesine ışık veren gökyüzüne ve güneşe, her gün neşeyle oralarda dolaşan kuşlara baktı ve bir selam çaktı boştaki eliyle hepsine birden.

Bastona tutundu, tek ayağının topuğundan kuvvet alarak döndürdü kendisini. Kendi standartlarına göre hızlı bir dönüş olduğunu düşündü ve kutladı kendisini.

Sonra bir anda eski sahne günlerinde gibi hissetti kendisini. Nasıl da güzel dönüşler yapardı sahnede dans ederken. Nasıl da doluverirdi o tatlı sevinç ve heyecan yüreğine o dönüşün etkisiyle. İstemsiz bir gülümseme yayılıverdi gözlerinden yüzüne.

Kapıya doğru yöneldiği sırada aynaya bakmak geldi içinden. Saraylı olan annesinden kendisine hatıra kalan ahşap oymalı, altı sedef dolaplı kristal aynanın önünde durdu. Hafif bozulmuş duruşuna, beyaz saçlarına, pespembe yanaklarına ve hala ışıl ışıl parlayan su yeşili gözlerine, taaa gözlerinin içine baktı aynada. Aynadan kendisine bakan o gözlerin içinden uzanıverdi gençlik günlerine. Bir anda yüreği kıpırdadı. En sevdiği bale kostümüyle karanlık sahnenin sadece onu aydınlatan ışığında dönerken gördü kendisini. Zihnine uzanıp tutmak istedi kendi ellerinden, uzanıp almak istedi yüreğindeki kıpırtıyı o günlerden, alıp şimdiki yüreğine koyuvermek istedi. O ışıl ışıl gözleri buğulandı, iki küçük damla oldu buğular birleşip gözlerinde ve süzülüverdiler pembe yanaklarından aşağıya. Bastonunu aynanın kenarına yasladı, iki eliyle sildi iki yanağını, gözlerini kuruladı. Bir selam da o eski görüntüye çaktı elleriyle.

Topuzunu düzeltti şöyle bir, sonra her zaman aynanın önünde duran makyaj kutusuna uzanıp pembe rujunu aldı, hafifçe boyadı dudaklarını. Beğendi görüntüsünü. Aldı bastonunu eline, kapının kulbunu çevirdi. Eski ahşap kapıdan o tatlı gıcırtı yükseldi. “Mış” gibi sevincinin kıpırtısını tekrar koydu yüreğine, kendi kendini bir kez daha kutladı, en azından “mış” gibisini koydum içime diye mırıldandı usulca. Sonra sesini yükselterek seslendi,

“Geliyorum kızım, sen koy benim çorbamı tabağıma. Ha, şu sizin alengirli telefonlardan da aç güzel bir şarkı, iniyorum ben.”

Sıradan Bir Gün

Vagonun kapısı otomatik olarak açıldı. Telaşlı insanlar, içlerindeki telaşla el ele metrodan dışarı koştular. Sakin olanlarsa, o kapı hiç kapanmayacak, vagon hiç hareket etmeyecekmiş kadar yavaş hareket ediyorlardı. İnenler kadar telaşlı olan sabırsız insanlar, inenlerin inmesini bile bekleyemeden vagonun kapısından girmeye çalışıyorlardı. Sakinlerinse hiç derdi değildi acele etmek. Bir vagon gider, diğeri gelirdi nasılsa.

İçerisi sıcaktı, havalandırma sisteminde sorun vardı. Allahtan sabah erkendi de pek kimse terlememişti.

Vagonun uğultusu, dönemeçlerde raylardan gelen ses bazen tedirgin ediyordu. Zaten beyaz ışık sevmezdi, vagonun içi de nispet yapar gibi bembeyazdı. 10 durak sonra inecekti, yani uzundu yolu, o yüzden tedirginlikten, sevmediği şeylere takılmaktan vazgeçmeliydi. Oyalanacak bir şeyler bulmaya karar verdi.

Olduğu yerden şöyle bir göz gezdirdi vagona. Çeşitlilik ve farklılık her zaman ilgisini çekerdi. Söylendi kendi kendine, al sana bir vagon dolusu çeşitlilik ve farklılık, incele bakalım hepsini, ininceye kadar seni oyalar.

Gözlerini vagonda dolaştırmaya devam etti. Bir vagon dolusu insandan kimileri otururken, kimileri ayakta duruyordu. Kimileri gülümseyen bir ifadeyle etrafı incelerken, kimileri kızgın, kimileri tamamen ifadesiz, kimileri ise üzgün görünüyordu. Yanındaki ile usul usul sohbet edenler olsa da, sanki kalabalıkta herkes kendi ile yalnızdı. Derinden bir akordeon sesi geliyordu kulağına, yan vagondan olsa gerek dedi kendi kendine, keşke burada olsaydı.

Etrafa bakarken bir şey daha fark etti ve için için sevindi. Kuşak çatışması diye bir şey dayatılırken, teknoloji denen şeyin kuşaklarla ilgili bir sorunu yoktu galiba. Genci, yaşlısı hiç tereddütsüz benzer şeyleri kullanıyordu ellerinde, kulaklarında. Tam sevinirken, birden biraz da üzüldü beraberinde, eskiden kitap okunurdu dedi kendi kendine, ne kadar azalmış elinde kitap olanlar.

Tam düşünceler zihninde dans edip onu oyalarken, vagonun en arkalarından çığlık çığlığa bir bebek ağlaması çınladı tüm vagonun içinde. Bir anda herkes uğraştığı şeyi bir kenara bıraktı. Vagondaki bütün başlar aynı anda vagonun arkasına doğru çevrildi. O başların içindeki düşünceler, kulaklarında dans eden şarkılar, kitaplardan onlara seyahat eden satırlar, içlerinden geçen kızgınlıklar, zihinlerindeki planlar beraberce vagonun boşluğuna saçıldı. Ne çok şey varmış meğer onca insanın başının içinde diye düşündü elinde olmadan. Nasıl toplanıp yerlerine gider ki bunlar?

Genç anne de tedirgin oldu durumdan, sanki kendi sebep olmuştu vagondaki duruma, telaş içinde çantasından çıngıraklı oyuncağı buldu. Bebeğini çıngıraklı oyuncağıyla susturmaya çalıştı, ama nafile, o uğraştıkça bebek daha fazla bağırıyordu sanki. Yan koltukta oturan beyaz saçlı yaşlıca beyefendinin dikkatini çekti bu durum. Her zamanki gibi dörde katlayarak okumakta olduğu günün gazetesini kucağına bıraktı, ince çerçeveli yakın gözlüklerinin üzerinde genç anne ve bebeğine bir bakış attı. Sonra da hiç tereddüt etmeden tüm tonton haliyle küçük bebeğe bir şarkı söylemeğe başladı. Bebek kocaman gözlerini yaşlı beyefendiye çevirdi. Ağlarken dinlemeye başladı kulağından içeri gelen güzel melodiyi. Derken, bebeğin herkesi telaşlandıran yaygarası yerini yavaş yavaş mırıltıya ve sonrasında da gülücüklere bıraktı. Gülücükler devam ederken, vagon boşluğuna yayılmış olanların içine bir de yaşlı beyefendinin yumuşak sesiyle söylemeye devam ettiği şarkısı dahil olmuştu artık.

Bebek tümüyle sakinleşip, yaşlı beyefendinin sesi fısıltıya dönüşürken, vagon boşluğuna dağılmış olan düşünceler, şarkılar, kızgınlıklar, planlar, kitap satırları yerlerine geri dönmek üzere sahiplerini aramaya başlamışlardı bile. Üstelik sahiplerini çabucak bulma konusunda son derece mahir görünüyorlardı. O nedenle olsa gerek çok da zaman almadı geri dönmeleri yerlerine.

Sonrasında hiç bir şey olmamış gibi devam etti vagonda yolculuk. Yine kapılar otomatik açıldı. Yine kendi telaşıyla el ele gezenler ve sakin hareket eden yolcular ya bindiler vagona, ya da indiler istedikleri zaman, istedikleri duraklarda. Yani sıradan bir yolculuktan fazlası yoktu galiba ortalıkta. Onuncu durak geldiğinde sıradan güne doğru inmeye hazırdı vagondan. İnmeden önce hızlıca bir göz daha gezdirdi vagonun içinde, sessizce vedalaştı içerdeki duygu, düşünce, plan, fikir ve şarkılarla. Günün devamına doğru bir kaç adım atarak sakince uzaklaştı perondan…

Masalcık: Gelincik, Kırmızıcık, Kaplumbağacık…

Bahçede gezinirken gözüne gelincikler çarptı küçük kaplumbağanın. Merakla inceledi kırmızı çiçekleri. Kaplumbağalar renk görmez derler diye içerledi kendi kendine. Oysa görüyorum işte, kıpkırmızı bu gelincikler. Ne kadar zarif, ne kadar narin görünüyorlar. Acaba tutsam koparsam mı diye düşündü. Sonra elleri yok ki kaplumbağanın koparamaz derler diye içerledi kendi kendine. Oysa belki de vardı, belki de koparabilirdi. Biraz daha içlerine doğru ilerledi gelinciklerin. Bir baksam dedi Google’a acaba neden isimleri gelincik, gelin gibi narin oldukları için mi, yoksa, gelincik sadece onlara verilmiş bir isim mi, neye benzediklerinden bağımsız. Sonra vazgeçti hızlıca, neden gelincikse, ondan gelincik. Belki de gelincik değil, benim için kırmızıcık, belki de, kendisine sorsak, adı başka, kim bilir.

Sonra yeşil yaprakların arasına usulca oturdu. Oturamaz mı kaplumbağa dediniz, hadi oradan, size göre oturamaz olabilir, ama ben otururum. Evet oturdu ve gelinciklerin kokusuyla kendinden geçti adeta. Kokmaz mı gelincik, yapmayın Allah aşkına. Ne dediniz, kaplumbağalar koklayamaz mı? Kim demiş.

Bırakın bunları da siz ne görüyorsunuz bu kırmızıcıklara bakınca onu düşünün. Adının, kokusunun, neden bu adı ona verdiklerinin önemi var mı, bırakın benim ne yapıp yapamayacağımı da siz kendinize tutun mikrofonu. Kendi sesinize kulak verin, dinleyin, duyun, ilham alın söylediklerinizden, sonra da siz bir isim verin kırmızıcıklara, gelinciklere. Siz bakın kokuları var mı, siz dinleyin rüzgarda sallanırken çıkardıkları sesleri, incecik çiçek ne sesi olur ki demeden dinleyin olur mu? Çünkü belki vardır, belki duyarsınız.

Sakın bana da sen nasıl konuştun kaplumbağa diye sormayın anlaştık mı. Ben konuştum, siz de duydunuz…

Merak

Geçenlerde bir yerde kahve içerken yanımdaki masada oturan hanımın bebeği de bebek arabasında kendi kendine oynuyordu. Oynuyordu dediysem, aslında elinde herhangi bir oyuncak filan yoktu, ama kendi kendine eğleniyordu. Malzemesi neydi diye sorarsanız, hemen cevaplarım: elleri.

Bunu okuduğunuzda pek çoğunuzun gözünün önüne ellerini dikkatle inceleyen bir bebek görüntüsü geldiğine eminim. Bebekçik ellerini incelerken, ben de uzun uzun onu izledim. Gözlerindeki merak, detaylı bir şekilde nasıl da odaklanarak parmaklarına baktığı, ellerini elinden geldiğince döndürerek her bir kısmı görme çabası, sanki fark ettiklerini kaydedercesine durup bakışları.

Meraklı bebekciği izlerken, başladım düşünmeye. Merak etmenin ne kadar içimizde var olan bir dürtü olduğunu, öğrenmenin ve gelişmenin temelinde durduğunu, merak ve öğrenmenin nasıl da merak edeni anda tuttuğunu, sonrasında ne olup da çocuk merakının kaybedildiğini ya da nasıl olup da her zaman bizlerle kaldığını düşündüm durdum.

Yeni bir şeye duyulan merak, onu enine boyuna araştırmak incelemek, kendimize bolca soru sormak, araştırma, inceleme ve sorulara bulunan cevapların sayesinde keşfedip öğrenilenlere heyecanlanmak, hiç bilmediklerimizin varlığından haberdar olmak, yepyeni şeyleri fark etmek, bunun sonucunda mutlu hissetmek, ardından yeni öğrenmeleri yanına alarak daha da yeni öğrenme ve meraklara doğru yola çıkmak, hepimizin küçükken yaptığı, sonra bazılarımızın vazgeçmeden yapmaya devam ettiği, ama bazılarımızın bir yerlerde unuttuğu bir şey değil mi sizce de?

Yaşam boyu merakı içimizde tutmayı başardıysak, çok şanslıyız, çünkü o merak yaptığımız her şeyde yeni öğrenmeler ve keşiflerle beraber bize yol açmaya devam edecek demektir. Eğer çocuk merakı bizi bugüne getiren yolda bir yerlerde kaldıysa, unutulduysa, hele de yerini, merak etmeyi engelleyen kaygı ve endişeye bıraktıysa, işte o zaman belki de hemen bir durup yolda unutulan ve aslında özümüzden bir yerlerde duran merakı alıp yeniden yerine koymak işe yarayabilir.

Einstein belgeselini izleyenler hatırlar, bu arada, izlememiş olanlara şiddetle öneririm. Belgeselin son bölümüydü sanırım, bir küçük kız çocuğu Einstein’la röportaj yapıyor, ona soruyor: “Bay Einstein, nasıl oldu da bunca şeyi keşfettiniz?” Einstein cevap veriyor: “Sadece merak ettim.”

Belki düşünmek istersiniz, sizin içinizdeki çocuk merakı ne kadar hareketli durumda? Verdiğiniz cevaptan memnunsanız, sorun yok, değilseniz, biraz daha düşünmeye değer belki de kim bilir…

Keyifli ve meraklı hafta sonları…