Arşivler

Masalcık: Gelincik, Kırmızıcık, Kaplumbağacık…

Bahçede gezinirken gözüne gelincikler çarptı küçük kaplumbağanın. Merakla inceledi kırmızı çiçekleri. Kaplumbağalar renk görmez derler diye içerledi kendi kendine. Oysa görüyorum işte, kıpkırmızı bu gelincikler. Ne kadar zarif, ne kadar narin görünüyorlar. Acaba tutsam koparsam mı diye düşündü. Sonra elleri yok ki kaplumbağanın koparamaz derler diye içerledi kendi kendine. Oysa belki de vardı, belki de koparabilirdi. Biraz daha içlerine doğru ilerledi gelinciklerin. Bir baksam dedi Google’a acaba neden isimleri gelincik, gelin gibi narin oldukları için mi, yoksa, gelincik sadece onlara verilmiş bir isim mi, neye benzediklerinden bağımsız. Sonra vazgeçti hızlıca, neden gelincikse, ondan gelincik. Belki de gelincik değil, benim için kırmızıcık, belki de, kendisine sorsak, adı başka, kim bilir.

Sonra yeşil yaprakların arasına usulca oturdu. Oturamaz mı kaplumbağa dediniz, hadi oradan, size göre oturamaz olabilir, ama ben otururum. Evet oturdu ve gelinciklerin kokusuyla kendinden geçti adeta. Kokmaz mı gelincik, yapmayın Allah aşkına. Ne dediniz, kaplumbağalar koklayamaz mı? Kim demiş.

Bırakın bunları da siz ne görüyorsunuz bu kırmızıcıklara bakınca onu düşünün. Adının, kokusunun, neden bu adı ona verdiklerinin önemi var mı, bırakın benim ne yapıp yapamayacağımı da siz kendinize tutun mikrofonu. Kendi sesinize kulak verin, dinleyin, duyun, ilham alın söylediklerinizden, sonra da siz bir isim verin kırmızıcıklara, gelinciklere. Siz bakın kokuları var mı, siz dinleyin rüzgarda sallanırken çıkardıkları sesleri, incecik çiçek ne sesi olur ki demeden dinleyin olur mu? Çünkü belki vardır, belki duyarsınız.

Sakın bana da sen nasıl konuştun kaplumbağa diye sormayın anlaştık mı. Ben konuştum, siz de duydunuz…

Merak

Geçenlerde bir yerde kahve içerken yanımdaki masada oturan hanımın bebeği de bebek arabasında kendi kendine oynuyordu. Oynuyordu dediysem, aslında elinde herhangi bir oyuncak filan yoktu, ama kendi kendine eğleniyordu. Malzemesi neydi diye sorarsanız, hemen cevaplarım: elleri.

Bunu okuduğunuzda pek çoğunuzun gözünün önüne ellerini dikkatle inceleyen bir bebek görüntüsü geldiğine eminim. Bebekçik ellerini incelerken, ben de uzun uzun onu izledim. Gözlerindeki merak, detaylı bir şekilde nasıl da odaklanarak parmaklarına baktığı, ellerini elinden geldiğince döndürerek her bir kısmı görme çabası, sanki fark ettiklerini kaydedercesine durup bakışları.

Meraklı bebekciği izlerken, başladım düşünmeye. Merak etmenin ne kadar içimizde var olan bir dürtü olduğunu, öğrenmenin ve gelişmenin temelinde durduğunu, merak ve öğrenmenin nasıl da merak edeni anda tuttuğunu, sonrasında ne olup da çocuk merakının kaybedildiğini ya da nasıl olup da her zaman bizlerle kaldığını düşündüm durdum.

Yeni bir şeye duyulan merak, onu enine boyuna araştırmak incelemek, kendimize bolca soru sormak, araştırma, inceleme ve sorulara bulunan cevapların sayesinde keşfedip öğrenilenlere heyecanlanmak, hiç bilmediklerimizin varlığından haberdar olmak, yepyeni şeyleri fark etmek, bunun sonucunda mutlu hissetmek, ardından yeni öğrenmeleri yanına alarak daha da yeni öğrenme ve meraklara doğru yola çıkmak, hepimizin küçükken yaptığı, sonra bazılarımızın vazgeçmeden yapmaya devam ettiği, ama bazılarımızın bir yerlerde unuttuğu bir şey değil mi sizce de?

Yaşam boyu merakı içimizde tutmayı başardıysak, çok şanslıyız, çünkü o merak yaptığımız her şeyde yeni öğrenmeler ve keşiflerle beraber bize yol açmaya devam edecek demektir. Eğer çocuk merakı bizi bugüne getiren yolda bir yerlerde kaldıysa, unutulduysa, hele de yerini, merak etmeyi engelleyen kaygı ve endişeye bıraktıysa, işte o zaman belki de hemen bir durup yolda unutulan ve aslında özümüzden bir yerlerde duran merakı alıp yeniden yerine koymak işe yarayabilir.

Einstein belgeselini izleyenler hatırlar, bu arada, izlememiş olanlara şiddetle öneririm. Belgeselin son bölümüydü sanırım, bir küçük kız çocuğu Einstein’la röportaj yapıyor, ona soruyor: “Bay Einstein, nasıl oldu da bunca şeyi keşfettiniz?” Einstein cevap veriyor: “Sadece merak ettim.”

Belki düşünmek istersiniz, sizin içinizdeki çocuk merakı ne kadar hareketli durumda? Verdiğiniz cevaptan memnunsanız, sorun yok, değilseniz, biraz daha düşünmeye değer belki de kim bilir…

Keyifli ve meraklı hafta sonları…

Yeşil Yapraklım

Fotoğraftakileri tanıştırayım: Yaklaşık dört yıldır bizimle olan Yeşil Yapraklım isimli saksı çiçeğim ve sevgili kedi kızımız Fıstık. (Bu yazının ana kahramanı fotoğrafta gördüğünüz saksı çiçeği olacak, anlatacaklarımda kedi kızımız yer almıyor, ama olsun, madem fotoğrafta çıktı, onun da adı geçsin istedim.)

Bu sabah yaptığım balkon turum sırasında saksıdaki çiçeğimin açmak üzere olduğunu görünce ne kadar mutlu oldum anlatamam. Diyeceksiniz ki ne var bunda bu kadar sevinecek, bütün çiçekler açar. Elbette haklısınız, genelde bütün çiçekler açar açmasına da, benim bu çiçeğim evimize dört yıl önce üzerinde renkli çiçekleri ile gelmiş, ancak o çiçekler döküldükten sonra bir daha hiç çiçek açmamış, sadece yemyeşil yapraklarıyla hayatını sürdürmüştü. İşte o yüzden de adını Yeşil Yapraklım koymuştum.

Bu bahar, sevgili Yeşil Yapraklımın tekrar çiçeklenmeye karar verdiğini görünce epey bir düşündüm. Yeşil Yapraklımın tomurcuklarının bana doğanın muhteşem bilgeliğini bir kez daha hatırlattığını fark ettim. Hiç bir müdahale gerektirmeyen, akışla yol alan, kendiliğinden olanların olmasına izin veren bir bilgeliği bir kez daha fark ettiren düşüncelerle doldu zihnim. Dört yıldan sonra artık yeşil yapraklımın çiçek açacağından ümidimi kesmişken, ondaki kararlılığa ve dayanıklılığa işaret ediyordu düşüncelerim.

Benim güzel yeşil yapraklım vazgeçmemişti hayatta olmaktan, çiçek açmadan geçen dört yıl onu kuvvetle ayakta durmaktan ve balkonumuzu keyiflendirmekten alıkoymamıştı, sabır ve kararlılıkla saksısında büyümeye devam etmişti. Ne geçen mevsimler, ne de yanı başında çiçek açan diğer saksılar hevesini kırmamışlardı. Beklemişti, neyi, neden bilmiyorum, ama beklemişti. Belki de kendi seçimiydi beklemek, belki de bir süre çiçek açmadan beklemek istemişti, kim bilir.

Durum her neyse, durumun ne olduğunu ancak Yeşil Yapraklım biliyor. Benim bildiğim bir şey var, Yeşil Yapraklım bu sabah benimle göz göze geldi ve adeta fısıldadı, hadi gözün aydın, geliyor senin renkli çiçeklerin. Biraz da kararlılık, azim, seçimler, akışta olma, yeniden çiçek açma cesareti gibi konularda bilgi paylaştı sanki. Siz ne dersiniz?

Biz Onları Nerelerde Düşürdük?

Geçenlerde bir sohbet sırasında konu bizlerin gençliğine gitti. “Eskiden biz” kelimeleri ile başlayan ve “yolda yürürken bile birbirimize gülümserdik, günaydın derdik, selam verirdik”, gibi kelimelerle devam eden cümleler doldurdu sohbetin içini.

Zaten insanların birbirlerine günaydın deme, selam verme meselelerinde yaşanan kayıplar, kesintiler ve eksilmeler takıntılı konularımdan olduğu için her zaman gündemimdedirler.  Hatta verdiğim eğitimlerin neredeyse hepsinde mutlaka bir günaydın meselesi konuşur, sonra da günaydın egzersizi yaptırırım katılımcılarıma.

Arkadaş sohbetine geri dönersek, zaten yoğun bir şekilde gündemimde olan bir konu olduğu için olsa gerek, arkadaşlarım “o eski günleri” yad ederken, benim zihnimin içinde de bir kaç soru belirdi, “Acaba biz bütün bunları neden kaybettik, nerelerde düşürdük?”

Derken içimdeki koçluk yanım devreye girdi ve bana şöyle seslendi: Nazlıcım biz “neden” sorusu sormayız, ilgi alanımızı “bugünden sonra nasıl yaparız mevzusuna” odaklamalıyız.

Ben de o sesi dinledim ve sorumu şu hale dönüştürdüm: Yine o yad ettiğimiz eski günlerdeki gibi birbirimize günaydın demek, selam vermek, gülümsemek ve bu konuda yeni nesillere örnek olmak için ne yapmak lazım? Biraz düşünmek fena mı olur dedim kendi kendime.

Aslında bu konu sadece benim değil, hepimizin konusu olmalı diye düşündüm hemen ardından. Düşünsenize, bir anda bu diyarlara bir sihirli değnek dokunsa ve otobüste, minibüste, yolda yürürken, bir dükkana girdiğimizde, asansöre bindiğimizde, çalıştığımız yerlerin kapısından girdiğimizde bir anda bir baksak ve görsek ki, herkes birbirine günaydın diyor, gülümsüyor, selam veriyor ve hatta hatır soruyor. Sonrasında neler farklı olurdu sizce? Bir hayal etsenize…

Sihirli değneğin dokunmasını beklemeden, bu hafta sonu başlasak mı denemeye, ne dersiniz?

Mutluluk Masalı

Sihirli bir ormanda meraklı bir mavi kuş yaşarmış. Mavi kuşun her günü yeni bir şeyi merak etmekle ve sonra da onu öğrenmek için düşünmekle ve araştırmakla geçermiş.

Son günlerde bizim meraklı mavi kuşun kafası biraz karışmış. Ormanda dolaşan bir kelime varmış bu aralar. Sık sık mutluluk diye bir kelime çalınıyormuş kulaklarına. O kadar sık duyuyormuş duymasına ama, ne demek olduğunu bilmiyormuş. Meraklı ya, merak ettiği her şeyde olduğu gibi mutluluğu da öğrenmeye karar vermiş. Ama ne yazık ki bu öğrenme çabası, bizim mavi kuş için oldukça saçma bir duruma dönüşmeye başlamış. Ne kadar düşündüyse, ne kadar kafa yorduysa bulamamış mutluluğun ne demek olduğunu. Sonra sihirli ormanın sihirli imkanlarına başvurmuş, biraz internet, biraz ansiklopedi, biraz kitap dergi, gazete araştırmış. Ama nafile, buldukları da içine pek sinmemiş.

Durmuş, biraz daha düşünmüş bizim mavi kuş. Tam düşünürken, kanatları olduğunu hatırlamış birden bire. Kendi kendine şöyle demiş: Ben neden burada oturup kitap defter karıştırıyorum ki, en iyisi uçup etrafı dolaşayım, karşıma çıkanlara sorayım, bakalım onlar biliyorlar mı mutluluğun ne demek olduğunu.

Ertesi sabah erkenden başlamış uçmaya.

Karşısına önce güneş çıkmış. Sormuş güneşe: Sevgili Güneş, sen mutluluk ne demek biliyor musun? Güneş durmuş, biraz düşünmüş, sonra tüm canlıların içini ısıtmak diye cevap vermiş. Bizimki teşekkür edip yola devam etmiş.

Bu defa kocaman bir erik ağacı ile karşılaşmış. Sevgili erik ağacı, sence mutluluk ne demek diye sormuş. Erik ağacı, dünyanın en güzel duygusudur mutluluk demiş ve devam etmiş, her mevsim hayatta kalmak, baharda çiçeklenmek, çiçeklerimin meyvalara dönüştüğünü görmek, sıcak yaz günlerinde dostlarıma gölge olmak diye cevap vermiş. Peki demiş mavi kuş ve yine uçmaya koyulmuş.

Bu defa kızgın bir kaplumbağa görmüş toprakta yürümeye çalışan. Hemen onun sırtına konmuş ve kaplumbağa kardeş, mutluluk ne demek diye sormuş. Kaplumbağa hızla cevap vermiş: Git başımdan, seninle uğraşamam, şu halime bak, yürü yürü, hiç bir yere varamıyorum bir türlü. Bana böyle saçma sorular sorma. Mutluluk da neymiş, safsata bunlar. Kaplumbağadan korkan mavi kuş, hızla kanat çırpmış oradan uzaklara.

Önüne bakmadan uçarken, masal bu ya, az daha kartalla çarpışıyormuş. Kartalın kocamanlığından biraz çekinmiş, ama yine de hemen sormuş: Sevgili kartal, sence mutluluk ne demek? Kartalın cevabı kısa ve netmiş, yükseklerden etrafı görebilmek.

Kime sorduysa farklı cevap aldıktan sonra, artık eve dönmeye karar vermiş bizimki. Yol boyu da düşünmüş. Hiç biri aynı şeyi söylemedi bana, kimi safsata dedi, kimi dünyanın en güzel duygusu, kimi etrafı görebilmek dedi, kimi meyvelerinden söz etti, halbuki ben bir konuyu araştırınca, bir tanım bulurum araştırdığım konuda ve içimdeki merakım azalır. Bu araştırmam merakımı daha da artırdı.

Onun bu düşüncelerini duyabilen en az onun kadar meraklı olan sihirli bulutlar seslenmişler. Hey mavi kuş, mutluluk diyorsun adına, sonra ortak tanım arıyorsun ortalıkta. Mutluluk senin kanatlarında, onlara bak, sonra kendine sor, sonra da düşün. Hemen anlarsın mutluluğun ne demek olduğunu.

Önce şaşırmış bizim mavi kuş, sonra düşünmüş, şöyle bir kanatlarına bakmış, sonra da etrafına, biraz da içinden geçenleri dinlemiş. Sonra bir keyif dolmuş içine, şarkılar söyleyerek ormanına doğru yola çıkmış. Artık biliyormuş…

Siz de biliyorsunuz değil mi…

 

Bir “Günaydın” Hikayesi – Birimiz Binimiz İçin

İyi hissetmenin ve iyi hissettirmenin en kolay yollarından bazıları neler diye sorsalar, hiç tereddüt etmeden şunları söylerim: bazen bir günaydın, bazen kısacık ve içten bir kaç sözcük, bazen de minicik bir gülümseme…

Bir zamandır bir kuruma eğitim veriyorum. Kocaman bir sınıf dolusu yetişkin öğrencilerden oluşan bir grup katılıyor eğitimlerime. İlginç geliyor, çünkü bir kaç şeyi birleştiriyor benim için bu program. Önce beni alıp en genç hallerimde ODTÜ’de araştırma görevlisiyken bizim küçük amfilerimizde verdiğim derslere götürüyor, sonra da uzun zamandır vermekte olduğum yetişkin eğitimleri ile buluşturuyor. Yani hem duygusal, hem heyecanlı, hem de oldukça keyifli zamanlar geçiriyorum. 

Detaylı bir girişten sonra, iyi hissetme ve iyi hissettirme konusuna geri dönebilirim: 

Yukarıda sözünü ettiğim eğitim programının, “İş Yaşamında Mutluluk” başlıklı eğitimini vermek üzere sabah oldukça erken bir saatte eğitim merkezine doğru yola çıktım. Her eğitim günüm, ilk defa eğitim verecekmişim hissi yarattığından dolayı olsa gerek, heyecanım ve merakım da içimde olarak yolculuğumu tamamladım. Daha önce de karşılaştığım bir çalışan bana nereye park etmemin iyi olacağı konusunda yön gösterdikten sonra, arabamı binanın önüne park ettim. Arabadan indim, bana yardımcı olan kişi “Günaydın Nazlı Hocam” diye seslendi. Şaşırarak döndüm ve “Günaydın, adımı hatırladığınız için teşekkür ederim” dedim. O da bana, “Annemin ve kızımın adı, nasıl unuturum” demez mi. Yüzüme ve yüreğime kocaman bir gülümseme doldu. İçimdeki merak ve heyecanın yanına o sıcacık gülümsemeyi de ekleyerek girdim amfiye ve başladım dersime. 

Dersten sonra ofisime dönerken de düşünmeye devam ettim. O kişi bana sadece günaydın diyebilirdi, hiç bir şey demeden sigarasını içmeye devam edebilirdi, ama ismimle hitap ederek “günaydın” demeyi seçti. Onun bu seçimi, benim günümün daha bir keyifle başlamasına yardım etti. Benim içimdeki keyif, benden çıkıp eğitim salonuna yansıdı, belki de oradan da katılımcılara ve onların günlerinin devamında karşılaşacakları kişilerin yüreklerine doğru çıktığı yola devam etti.

Uzun zamandır mutluluk çalışan biri olarak elbette konuyu oraya bağlamadan edemeyeceğim. Bir gülümseme, bir günaydın, bir merhaba ve peşine eklenmiş ufak tefek karşıdaki kişiye özel, yürekten ve samimiyetle söylenmiş bir kaç kelimenin mutlu hissettirme üzerindeki başarısını inkar etmek mümkün mü?

Hadi hazır yeni yıl da gelirken, şu sabahları güne başlarken önce kendimize, sonra etrafımızdakilere, hatta tanıdığımız tanımadığımız herkese günaydın, merhaba, nasılsın deme meselesini tekrar bir gündeme alalım. Zaten yapıyorsak, çoğaltalım, unuttuysak, hatırlayalım, hatta unutanlara örnek olup hatırlatalım.

Unutmayın, 1 kişinin 3. Seviye etki alanında 1000 kişi olduğunu söylüyorlar. Yani birimiz binimiz için bir şeyler yapabiliriz. 

Mutlu hafta sonları olsun…

Meraklı Kızla Tuhaf Tavşanın Küçük Hikayesi

Günaydın derdi meraklı kız her sabah, günaydın sevgili sabah, günaydın kuşlar, çiçekler, martılar. Kendi kendine konuşurdu ardından, evet, martılar dedim, doğru duydunuz, çünkü deniz var karşımda, güneş doğarken uçmaya başlayan martılar, onlara eşlik eden güzel kargalar, minik serçeler, orta boy güvercinler, hepinize günaydın. Canım güneş, sana da günaydın. Günümü aydınlattığın ve bunu benden hiç bir karşılık beklemeden yaptığın için kocaman bir günaydın da sana.

Böyle başlardı hikayesi bizim kızın her sabah, çünkü, bizim kız küçüklüğünden beri en çok sabahları severdi. Aslında bütün günü, bütün saatleri severdi ama, en çok sabahlardı sevdiği. Sabahlar, onun için bir sürü başlangıç demekti; güne başlamak, okula başlamak, kahvaltıya başlamak, sohbete başlamak, yepyeni planlara, hayallere başlamak, belki de her gün hayata yeniden başlamak. Yani anlayacağınız, sadece bu okuduğunuz değil, bütün hikayeleri böyle başlardı bizim kızın. Her sabaha günaydın diyerek, her günü heyecanla bekleyerek…

Nasıl biri diye merak ettiyseniz, anlatayım: Sarı saçları vardı bizim kızın, tıpkı güneş renginde, belki de sabah güneşi hep onun saçlarındaydı kim bilir. Masmavi gözleri vardı. Deniz gibiydi gözlerinin rengi, belki de çok denize baktığından mıydı, neydi, valla onu da kim bilir. Gün gibi, güneş gibi, deniz gibi bir kızdı bizimkisi, depderin düşünceleri olan, kalbi kocaman ve sevgiyle dolu tatlı bir kız. 

Her sabah güneşin yavaş yavaş kendisini gösteren ışığı, usulca etrafa yayılan sıcaklığı ve parlaklığı iyi hissettirirdi ona. Üstelik başına ne gelirse gelsin, her durumda bakardı sabahları doğan güneşe, hep bir merakla ve umutla.

Evet doğru okudunuz, merakla dedim, çünkü çok meraklıydı bizim kız. Her gün onlarca, yüzlerce soru düşerdi zihninin yollarına. Ders çalışırken, oyun oynarken, ev işlerine yardım ederken, yani aklınıza gelebilecek her durum ve zamanda düşüverirdi aklına bu sorular. Şöyle söylerdi kendi kendine; soru gelsin yeter, cevabı bir yerlerden çıkıverir mutlaka. İşte bu yüzden olsa gerek, annesi, babası, arkadaşları, yani onu tüm tanıyanlar meraklı kız derlerdi bizim kızın adına.

Meraklı kız yalnız kendi sorularına cevap aramakla yetinmezdi. Sorsun isterdi insanlar ona, sorsun ki, o da düşünsün yeni soruların üzerinde. Düşünsün ki, çıksın bildiği ne varsa içinden. Çıksın ki, canlansın düşünceler ve cevaplar ve başlasınlar dolaşmaya etrafta.

Bir gün okul çıkışı eve doğru yürürken, ilginç bir olay geldi bizim meraklı kızın başına. Bu okuduğunuz hikaye de tam o anla ilgili aslında. 

Günaydın diyerek başladığı bir sabahın devamında, her günkü gibi gittiği okulunun çıkış zili çaldığında, tam da öğleden sonra saat üç sularında oldu olay. Meraklı kız, elinde kırmızı okul çantası, ayağında siyah rugan okul ayakkabıları, şarkılar söyleyip, kafasındaki sorularının cevaplarını düşünerek, etrafa bakarak, zıplaya zıplaya yürüyordu denizin kenarındaki evine doğru. Yürüdüğü yolun iki tarafı ağaçlarla doluydu. Kimi yeşil, kimi sarı, kimi kırmızı yapraklı bir sürü ağaç vardı kenarlarda, hatta yaprakların bir kısmı da yerlerde. Geldi mi gözünüzün önüne? Siz de fark ettiniz mi bilmem ama, o kadar güzeldi ki ağaçlar, neredeyse kendini ormanda bile hissedebilirdi insan okuldan eve giden yolda olduğunu unutsa. 

Mırıldandığı şarkının en sevdiği yerine geldiği sırada, parlayan güneşin ağaçların dallarının arasında üzerine geldiği bir anda, sık ağaçların arasından kendisine bakan bir çift gözle karşılaştı bizim kız. Biraz daha dikkatle bakayım, bakayım da anlayayım bu gözler kime ait demesine fırsat kalmadan, beyaz renkli, kırmızı burunlu, poposunda ponpon kuyruğu olan, meraklı kızın gördüğü gözlerin sahibi bay tavşan önüne zıplayıverdi bizim kızın. Evet evet, doğru okudunuz, bir tavşan diyorum. Tıpkı Alice Harikalar Diyarında romanındakine benzeyen bir tavşan. Hatta, gözünde gözlük, elinde kocaman bir saat, üzerinde kırmızı bir ceket, içinde sarı bir yelek, aynı romandaki gibi yani.

Bizim kız hayretler içinde gözlüklü tavşana bakarken, hayreti bir anda bir kat daha artıverdi. Neden mi? Çünkü, günaydın dedi tavşan bizim kıza. Doğru duydunuz, bizim dilde günaydın dedi tavşan meraklı kıza. Bizimki de sizin kadar şaşırdı, şöyle bir kulaklarını ovuşturdu, tam o sırada, tavşan daha gür bir sesle günaydın diye bağırdı. 

Meraklı kız şaşkın şaşkın baktı, sanki soracak başka şey kalmamış, bu olayda kafa karıştıracak başka şey yokmuş gibi, neden günaydın dedin ki, saat 3 oldu diye cevap verdi tavşana, sonra da devam etti, neden yani? 

Ne fark eder dedi tavşan, illa sabah mı olmalı, günün aydın olması için? Gün zamandan bağımsız aydın olamaz mı? Bir an duraladı bizim kız, sonra kendi kendine, sabah olmasa da gün aydınlık diyemez mi herkes birbirine, galiba doğru söylüyor bu tuhaf tavşan diye düşünürken buldu kendini birden bire.

Daha bu sorunun cevabını henüz bulmuşken, bir soru daha soruverdi tuhaf tavşan bizim kıza: Zaman gariptir küçük kız. Akar durur. Bir sabah olur, bir akşam olur. Bir yaz gelir, bir kış gelir. Bak sana bir soru: Akan zamanın içinde duraksamadan aksak mı, yoksa arada bir, bir dakika dursak mı? Durup da baksak mı akan zamana, akan zamanda yol alan kendimize, akan zamanda olup bitenlere ve bundan sonra o zamanın içinde neler yapmak istediğimize, ne dersin? Peş peşe sordu tuhaf tavşan sorularını ve zıplayarak daldı gitti sık ağaçların arasına, üstelik de cevapları beklemeksizin. 

Şimdi siz olsanız ne yapardınız, merak edip koşmaz mıydınız tavşanın peşinden, bence koşardınız, ama bizim meraklının merakını konuşan tuhaf tavşan değil de onun sorduğu sorular çekti elbette ve meraklı kız koşmadı. Hatta koşmadığı gibi durdu, tuhaf tavşanı da unuttu ve başladı düşünmeye: 

Akan zamanın içinde akmak nasıl bir şey acaba? Biz zamanla nasıl akıyoruz? Zaman mı bizden hızlı, yoksa biz mi ondan hızlı olmaya çalışıyoruz? Yoksa bu tamamıyla bir yanılgı mı? İkimizin hızının birbirinden farklı olması gibi bir şey zaten imkansız değil mi? Çok mu ironik, zaman akarken durmak, kendini durdurmak ve soluklanmak? Varsayalım yaptık, varsayalım ara ara durduk, durdurduk kendimizi, acaba nelere kapı açar bu durmalar ve soluklanmalar? Şimdi ben dursam, zaman durur mu? Dursam düşünsem biraz akan zamanın içinde, hani bir es versem kendime, acaba neler olur? Bir dursam, baksam koşmadan, şimdi neler oluyor acaba?

Meraklı kız tuhaf tavşanın sorularını düşünmek için durdu.

İzin verirseniz, şimdi ben de durayım, durayım ki, hepimiz duralım ve biraz düşünelim tavşanın sorularını, akan zamanı, akan zamanda kendimizi, kendi istediklerimizi, yaptıklarımızı, yapacaklarımızı, hayallerimizi, gerçekleri, ne varsa düşünelim. Korkmayın, sonra nasılsa yetişiriz akan zamana bizim meraklı kızla birlikte. Hem belki aralardan bir yerlerden tuhaf tavşan gene çıkar karşımıza ve yepyeni bir soru atar zihinlerimize kim bilir?

Mutlu haftalar…