Arşivler

İçimdeki Güneş

Mevsimlere isimler vermişiz, aylara da öyle, sonra ayları mevsimlerin içine yerleştirmişiz. Günü iki parçaya bölmüşüz, bir kısmına gece demişiz, diğer kısmına gündüz. Gündüzün içine güneşi yerleştirmişiz, gecenin içine ayı ve güneşe umut demişiz, aya aşk. İnsanları ikiye bölmüş ve ayırmışız birbirinden, kadın ve erkek demişiz onlara. Renkleri parçalamışız gruplara, isimler vermişiz, bunlar kadın rengi, bunlar da erkek demişiz.

Bu kadar çok parça yaratmışız yaratmasına ama, bütün hepsinin içinde bir şeyi tam ve bütün bir halde bırakmışız. Bilin bakalım neyi? Var mı bilen? Tek parçalayıp bölmediğimiz kendimiz kalmışız bu bölünmüşlüklerin içinde, bir bütün olarak duran.

Parçalanmamış, bölünmemiş kendimizin içine sığdırmaya çalışmışız parçalayıp böldüklerimizi. İçimizde gece olmuş, içimizde gündüz. Renkler canlanmış gözümüzde rengarenk. Bazen gece olmuş gözlerimiz, bazen gündüz, bazen hafif sisli, bazen de pırıl pırıl ve aydınlık. Bazen kadın tarafımız ağır basmış, bazen erkek. Bazen yaz gelmiş kalbimize, bazen sonbahar yaprakları salınmış zihnimizde. Sanki dışımızdaki dünyayı alıvermişiz içimize.

Madem dışımızdaki dünyayı almışız içimize, acaba güneşi ne yapmışız? Isıtan, yeşerten, büyüten, değiştiren, sarmalayan, gülümseten, görünür kılan güneşi de almış mıyız içimize?

Benim içimde var o güneş, üstelik bir de adı var, hem de çok anlamlı bir adı; Ben ona umut diyorum. İçimin umudu benim güneşimin adı. Beni yeşerten, büyüten, değiştiren, sarmalayan, gülümseten, yaşamda görünür olmamı ve istediklerime doğru yürümemi sağlayan, yolda tutan ve her zaman yolumu aydınlatan güneşimin adı umut.

Çocukken yıl ve yaş hesapları yapan ben, artık yapmıyorum o hesapları, çünkü baktım, hesaplanan sayılar sonsuz bir hızla büyüyor. Ben kendi hesabıma yetişemez oluyorum farkında olmadan. Dedim o zaman tek bir şey koyayım yılların ve yaşların içine. Şu içimdeki güneşi yerleştireyim tam ortasına bir yerlere. Onun ışığı ve parlaklığıyla karşılayayım gelen ve gelecek günleri, ayları ve yılları. Onun ışığı benim yolumu aydınlatsın, aradıklarımı bulmamı kolaylaştırsın, keyifli zamanlarda ısıtsın içimi, zor zamanlarda beni sarsın sarmalasın. Kendi güneşim benim yol arkadaşım olsun.

Yeni yıl gelirken, bir yılı daha yaşamımıza eklerken, siz de bir baksanıza içinize acaba sizin güneşiniz nerede? Bir adı var mı güneşinizin? O güneşin varlığını yeni yılda daha fazla hissetmek için neler yaparsınız?

Mutlu yıllar…

 

 

Reklamlar

Yaşamda Uyum

Bu hafta sonu Mutluluk Atölyemiz vardı. Yeni yıla doğru hızla yol alırken, şöyle bir soluklanıp, biraz gözden geçirme ve özdeğerlendirme yapıp, sonra da 2018 ve sonrasında neler olmalı konusunda biraz düşündürmeyi hedefleyen bir atölye çalışması yaptık.

Eğitmen de olsam, katılımcı da olsam, eğitim salonları her zaman düşündürücü ve öğretici olur benim için. Bu atölye çalışmasından da kafamda bir sürü fikir ve soru ile ayrıldım. Bugün bir tanesinden yola çıkarak bir şeyler yazmak geldi içimden.

Atölye sırasında yaşamda karşımıza çıkan zorlu durumlarla başa çıkma konusunda konuşurken, katılımcılarımızdan biri kabul ve kabullenmek arasındaki farkı hatırlattı. Kabullenme kelimesinin çaresizlik duygusu ve elimden gelen bir şey yok düşüncesini beraberinde getirdiğini, oysa kabul halinin durumu anlamış olmak, olan bitenin bütününün farkında olmak ve devam edebilmek duygusu ile benzer olduğunu düşündürdü. Üzerinde biraz kafa yordum. Kabullenmek bazen atalet, belki de vaz geçme ile eş değermiş gibi geldi, kabul ise hareket halini çağrıştırdı.

Sonra da bir zaman bir yerlerde okuduğum, ne yazık ki kimin yazdığını hatırlamadığım, bir yazıyı hatırladım: uyum ve uyumlanmak kavramları arasındaki farktan söz ediyordu okuduğum yazı.

Siz de isterseniz, uyum ve uyumlanmak konusunu biraz bir şeylere benzeterek beraberce düşünelim.

Dans eden bir çift getirin gözünüzün önüne. Şöyle parlak parkeli, güzel aydınlanmış bir salon, meraklı izleyiciler, arkada hoş bir müzik, ve bir kadın ve bir erkek. Diyelim ki vals yapıyor olsunlar.

Aralarında uyum olduğunda, neler gözleriz? Ben aklıma gelenleri hemen yazayım, siz de ekleyin kendinizde oluşanları; Hareketleri sanki akar gider, hani kuğu suda süzülür gibi yüzer, ama aslında ayaklarını suyun altında hızlı hızlı çırpar ama biz görmeyiz ya onları, sanki su hiç kıpırdamaz ama kuğu ilerler ya, işte öyle bir şey. Eşlik eder gibidirler hem müziğe, hem de birbirlerine, müziği, kadın dansçıyı ve erkek dansçıyı çok da ayrı ayrı görmeyiz, hepsi bir bütün gibi gelir izleyenlere. Uyumun yüzlerindeki yansımasını hemen anlarız, biraz sakinlik, biraz heyecan, biraz mutluluk, hafif bir tebessüm. İçlerindeki tutkuyu görmeden biliriz adeta. Biz izlemeye doyamazken, sanki onlar da dans etmeye doyamaz gibidirler. Tam da akışta olmak denilen durumu hep birlikte yaşarız.

Hadi burada duralım ve biraz da birbirine uyumlanmaya çalışan iki dansçı hayal edelim. Neler gelir gözünüzün önüne? Daha bu soruyu yazar yazmaz, bakın benim gözümde neler canlandı: Yine müzik var, yine iki kişi, yine dans figürleri ama figürler tek tekmiş gibi. Bir çekiştirme hissi var izleyen için, demin sözünü ettiğim kuğunun ayakları öyle hızlı çırpınıyor ki, su köpük köpük olmuş ve biz o köpükleri ve telaşı görebiliyoruz izlerken. Dansçıların yüzleri biraz kaygılı ve gergin sanki, birbirlerini anlamaya çalışıyorlar, bazen çekiştiriyorlar birbirlerini, bazen diğerine doğru koşar gibi görünüyorlar. Orada bir takım hareketlerden oluşan bir dans olduğunu görüyoruz, bir de müzik duyuyoruz. Bir akıştan ziyade, figürler ve notalar var ortalıkta gezinen.

Hadi burada da duralım ve bakalım, bu iki farklı görüntü ne düşündürdü sizlere? Günlük yaşamda uyum ve uyumlanmaya çalışma konusunu nasıl canlandırdı gözünüzde? İş yerinde, ailede, arkadaşlıkta, yaşamın her alanında uyumlanmaya çalışma ve uyum arasındaki fark nasıl yansıdı düşüncelerinize?

Daha fazla yazmadan bir nefes alıp size sormak istiyorum, yaşamda uyumu daha fazla yakalamak adına neler yapmak sizi destekler? Uyumlanmaya çalışmak yerine uyum için çaba harcayacak olsanız, neleri daha farklı yaparsınız? O dansçılardan biri olarak kendinizi hayal etseniz, diğer dansçının yerine de yaşam alanlarınızı tek tek yerleştirseniz, neler fark edersiniz?

Mutlu haftalar…

Benim Atatürküm

Atam sen daha ölmedin

Toprağa gömülmedin

Bil bakalım neredesin

Benim küçücük kalbimdesin

İlk ezberlediğim şiirdi. Daha henüz 5 yaşında filandım galiba. Nasıl gururla ve bağırarak söylerdim her bir dizeyi. Bir de kendimce ellerimle güçlendirmeye çalışırdım şiirin anlamını. En son dizeye geldiğimde benim küçücük kalbimdesin derken sesimi biraz küçültür, ellerimi kalbimin üzerinde birleştirirdim. Çocuk halimle duyguyla dolar taşardım.

Önceleri annemin, babamın, anneannemin, babaannemin, dedelerimin hayranlıkla söz ettikleri bir amcaydı benim için Atatürk. Ölmenin de ne demek olduğunu çok iyi anlamamış olduğum için, tek bildiğim o anda etrafta olmadığıydı.

Okula başladıktan sonra bayramlar, 10 Kasım’lar daha fazla anlam kazanmaya başladı, daha bir anlar oldum Atatürk kimmiş, neden Türklerin Atası demişler ona, sadece ne zaman doğmuş, ne zaman ölmüş bilmenin ötesinde, bizler için neler yapmış anlamaya başladım. Çocukluk şiirimin son dizesi daha da güçlü bir anlam kazanmaya başladı zihnimde. Hala ölmüş olmanın ne demek olduğunu pek anlamıyordum ne yazık ki. Sorup dururdum kendime acaba Anıtkabir’deki taşın neresinde Atatürk?

Her insan gibi ben de büyümeye devam ettim. Artık biraz daha iyi anlıyordum Atamı, onun bize miras bıraktığı değerleri, o günlerde görüp, bugünlere emanet ettiği önemli şeyleri.

Derken bayağı büyüdüm, şimdiki halime geldim. Baştaki şiiri ilk okuduğum zamanlarda anneannemin olduğu yaşlara eriştim. O zamanlar anneanne yaşı olan yaşın bana hala genç göründüğü ve hissettirdiği yaşlardayım artık. Şimdi o şiirin her bir dizesi daha bir anlamlı benim için. Her geçen gün yeni ve farklı bir şekilde anlıyorum Atatürk’ü. Atam yaşamımın farklı taraflarına ışık saçıyor her geçen yıl.

Mesela son yıllarda kurumsal çalışmalarıma ışık saçtı sevgili Atatürk. Örnek yaptım Kurtuluş Savaşı’nı şirket yöneticilerine. Dedim ki bir yola çıkıyorsanız, dört tane şeye ihtiyaç duyarsınız, net bir gelecek hayali, doğru yönetim stratejileri, iyi yapılandırılmış iletişim yöntemleri ve o hayale inanan insanlar. Bunlar varsa kim tutar sizi. Hemen ardından bazı sorular geldi. Bu kaynaklarla mı, bu insanlarla mı, paramız yok, insanlarımız yeterince bilgili değil. Cevaplarım hazırdı, dedim bakın Kurtuluş Savaşı’na, kaynak var mıydı, insanlar yeterince yetkin ve eğitimli miydi? Ama ne vardı, bir hayal vardı, o hayale gidecek strateji belliydi, iletişim vardı ve en önemlisi liderin inandığı hayale inanan bir millet vardı. O zaman kaynakmış, eksikmiş, pek de anlam ifade etmedi bizim ülkemiz için, savaş bizim oldu.

Bugün yeni bir 10 Kasım’da şöyle demek istedim: Bilmeliyiz ki Atatürk’ü anladım bitti demek mümkün değil. O bugünden neredeyse 80 yıl önce bu dünyadan ayrılmış olsa da, aslında bugün ve geleceğe ışık olacak bir lider olmaya devam edecek. İşte o yüzden biz de onu yaşadıkça, yeni yıllar, yeni yaşlar kazandıkça daha iyi anlamaya devam edeceğiz. Onun ışığının daha yüzlerce yıl pek çok yaşam alanına aydınlık yaratacağına yürekten inanıyorum.

Benim için Atatürkçülük 7’den 70’e uzanan bir yaşam tarzı, bir hayata bakış felsefesi. Tek yapmamız gereken onu her içine girdiğimiz dönemin şartları ile tekrar tekrar inceleyip anlamak ve sonra da içinden çıkan öğretileri hayata ve bugüne uyarlamak.

Atam, yaşamımıza dokunduğun, bize bu ülkeyi bu şekliyle bıraktığın, öngörü nedir, millet sevgisi nedir, insan olmak nedir, barış ne demektir öğrettiğin için çok teşekkür ederim. Bu yaşamda var olduğum sürece, senden öğrendiklerimi ve senden öğrendiklerimin içinden her geçen gün yeniden ve daha fazla anladıklarımı düşünce biçimime, davranışlarıma ve ürettiklerime daha fazla katarak kendimle, ailemlle, çocuklarıma, arkadaşlarımla, çalışma yaşamımda işbirliği yaptığım dostlarımla paylaşmaya devam edeceğim.

Atam bil bakalım neredesin, sen her zaman benim zihnimde ve kalbimdesin.

Bir Sabah Hikayesi

İnsanın 18 yaşında yürüdüğü üniversitesinin yollarında 50 yaşında hala yürüyebiliyor olması ne büyük şans diye düşündüm bu sabah.

Sabah erken saatlerde ODTÜ’de olmayı öğrenciyken çok severdim. Bu sabah bir işim vardı ODTÜ’de halletmem gereken, dedim akşam üzeri değil de sabah gideyim okuluma.

Harika bir sonbahar güneşi, bakmaya doyamadığım sonbahar gelmiş ağaçlar ve onların rengarenk yaprakları, derse yetişmeye çalışan gençler, her şey 32 yıl önceki gibi duruyordu sanki.

Sık giderim ODTÜ’ye aslında ama bu sabah bir farklı geldi nedense. Kendimi eski günlerdeki ben gibi hissettirdi bu sabah ODTÜ bana.

İşim rektörlük binasındaydı, arabama biraz uzakta yer bulabildim. Önce klasik düşünce düştü kafamın içine “hay allah yürümem gerekecek”, sonra başka bir diğer düşünce geldi ilk geleni takiben “uzun zamandır okulda yürümemiştim, ne güzel oldu”. İkinci cümlemle yürümeye başladım rektörlüğe doğru.

Bilmiyorum siz fark eder misiniz, açık hava hep açık havadır elbette ama bana kokusu farklı gelir her açık havanın. ODTÜ’nün havasının kokusunu da çok özlediğimi fark ettim yürüdükçe. Sonra uzunca bir geçmiş yolculuğu yaptım. O yollarda yürüdüğüm öğrenci halime doğru ulaşıncaya kadar sürdü yolculuğum. O günlerde içimde olan duyguları, kafamdaki düşünceleri bulmaya çalıştım. Beni sevindiren, üzen, heyecanlandıran, kaygılandıran nelerdi hatırlamaya çalıştım. O günlerde bugünlere dair kafamda neler vardı acaba onları da aradım bulduklarımın içinde. Sanki arkadaşlarımı gördüm etrafımda o günlerdeki halleriyle.

Otuz iki yıl öncesini ziyaretim tamamlanınca, o günden bugüne dönüş yoluna geçtim, ne kadar çok şey olmuştu hayatımda, mezun olmuş, iş yaşamına girmiş, aile kurmuş, çocuk sahibi olmuş, onları büyütmüş, istediklerimi daha fazla yapmayı hedeflediğim yeni iş yolumu seçmiş ve 50 yaşıma gelmiştim. Hani otuz iki yıl önce “koca kadın” dediğim yaşlara. Aslında hayal ettiğim ne varsa yaptığımı ve yapmaya da devam ettiğimi fark ettirdi bana bu yolculuk.

Sonra tekrar düşündüm, ne şans dedim kendime, ne büyük şans, 18 yaşında yürüdüğü yolda, 50 yaşında hala yürüyebiliyor olmak. Okulumda olmanın bana hissettirdiklerine, yaşamın bana yaşattıklarına, bugünden geriye baktığımda aldığım keyife çok teşekkür ettim. Bir de ağaç fotoğrafı çektim. Çeker çekmez de düşündüm, 32 yıl önce bir fotoğraf sahibi olmanın nasıl da çaba gerektirdiğini, bir fotoğraf makinan olacak en önce, sonra içine film koyman lazım, 18’lik olsun, 36’lık film pahalı olabilir. Sonra ışık filan ayarlayıp, çekeceksin fotoğrafı ve pozlar bitene kadar beklemen lazım ne çektiğini görmek için. Sonra bir fotoğrafçı ziyareti ve ne zaman olur, çabuk basar mısınız cümleleri. Ancak ondan sonra görürdük çektiğimiz fotoğrafı. Her şey ve ben aynıymışım gibi gelmişken, bir fotoğraf çekimi her şeyin ve benim ne kadar değiştiğimi fark ettirdi bu kez de bana.

Arabama geri dönüp oturduğumda teşekkür ettim, önce kendime, sonra yaşamımdaki herkese ve sonra da yaşamın kendisine, değişen, değişmeyen her ne varsa hepsine. Mutlu etti beni bu sabah deneyimi.

Belki sizler de küçük yolculuklar yaparsınız geçmişe, bakın bakalım neler bulduracak gidiş ve dönüş yollarınız sizlere?

Biz Burada Nasıl İletişiriz?

Bir dağ yolunda yürüyüş yaptığınızı hayal edin. Yerlerde taşlar ve hatta kaya parçaları var. Yağmur ve rüzgardan çukurlar da oluşmuş, sürekli önünüze bakarak yürümek durumunda kalıyorsunuz. Sık sık canınız acıyor, çünkü ya ayağınız burkuluyor, ya da ayağınızı bir taşa çarpmak durumunda kalıyorsunuz yürümeye çalışırken. Etraftaki güzellikleri görmeyi hedeflerken, şu başınıza gelene bakın.

Bu zorlu yürüyüş de nereden çıktı diye düşündüyseniz, yaşamda iletişimin önemini düşünürken aklıma geldi. İletişim konusunda rahat hissedilmediğinde, insanların kafası karışık olduğunda, iletişim kurulan alan neresi olursa olsun sürekli bir çukura düşme, ayağını taşa çarpma, yaralanma kaygısı ile hareket ederken buluyoruz kendimizi. Hal böyle olunca ne yürüdüğümüz yerin tadını çıkarmak mümkün oluyor, ne de o yürüyüşte hedeflediklerimize ulaşabilmek. Zemindeki problem yapmak istediğimiz şeyleri yapmamıza engel olmaya başlıyor.

Yaşam dediğimiz yeri keyifle yaşanacak hale getiren en kritik konunun doğru iletişim olduğuna inancım her zaman sonsuzdur. Böyle bir inanç geliştirmiş olmamın nedeni ise bana göre çok basit; Yaşamda olmanın, yani yaşamanın tek başına sürdürülen bir faaliyet olmaması.

Yaklaşık 30 yıldır iş yaşamının içindeyim, bu sürenin bir kısmı masanın çalışan tarafında, bir kısmı da o masalara dışarıdan bakıp destek olmayı hedefleyen danışman tarafında geçti. Baktığım her taraftan gözlediğim ve neredeyse yaşanan her sıkıntılı durumun altından çıkan en temel problemin iletişim ve ilişki yönetimi kaynaklı olduğunu söylesem çok da şaşırtmam sizleri diye düşünüyorum.

İletişim ve ilişki yönetimi, yani kendini doğru ifade etme ve karşıdaki kişiyle doğru adımlarla dans edebilme sanatı. Ne kadar doğuştanmış gibi geliyor insana. Aslında yanlış da değil, gerçekten doğuştan gelen bir tarz, ama yaşamda yol alırken üzerine bir takım ilavelerle yapılandırılmış bir kişisel tarz. Dikkatinizi çekmek isterim, burada kritik sözcük “kişisel” sözcüğü. Her birey için doğru iletişim kurma şekli tamamen onun geliştirdiği kendi kişisel tarzının parçası. Oysa iş yaşamına geldiğimizde, sadece kişisel tarzların yer aldığı iletişim yapıları pek de istenilen sonuçlarla yol alınmasını sağlayamayabiliyor.

İş yaşamında doğru iletişim yapısını kurmak için ciddi çaba harcanması gerektiğini düşünüyorum. Nasıl şirketler kurum kültürlerinin parçası olan organizasyon yapısını, iş değerlerini, iş vizyonlarını oluşturmak için kafa yorup, bu konularda zaman harcıyorlarsa, o şirket kültüründe olmasını istedikleri iletişim yapısını da benzer şekilde kurgulamak üzere vakit harcanması gerektiğine inanıyorum. Bakın iletişim yapısı diyorum, yani öyle basitçe aklına geleni söyleyerek insanları ve işleri bir şekle sokmaya çalışmaktan ötede bir şey anlatmak istiyorum. Anlatmak istediğim şey bir iş yapış zemini, üzerinde çukurlar taşlar olmayan, mevcut ilişkileri doğru yöneterek işlerin başarıyla ilerlemesini sağlayacak, kurum içinde huzur ve mutluluğu sürdürülür hale getirecek, üzerinde rahat hareket edilebilen bir zemin.

Kurum kültürlerinin içinde “biz bu şirkette nasıl iletişiriz” konusu net olduğunda, ortak kültüre ait bir iletişim tarzı görmeye başlıyoruz. Bu netlik olmadığında, her kurum çalışanı kendi tarzı ile iletişim kurmaya ve kendini o tarzla ifade etmeye çalışıyor. Bu da bozuk dağ yollarında yürürken karşılaşılabilecek zorlukların kurum içinde ortaya çıkmasına neden oluyor.

Biz burada nasıl iletişiriz sorusunun cevabı çalışanlar için net olduğunda, yani kurum kültürünün içinde bir iletişim yapısı ve stratejisi olduğunda, bakın neler ortaya çıkıyor:

  • Zamanında ve açık bilgi paylaşımı
  • Anlamlı ve sonuç üreten toplantılar
  • Yönetici ve çalışan arasında açıklık, netlik
  • Problemleri doğru kategorize etme ve çözüm üzerinde uzlaşma
  • Kaygı, korku, endişe yaratan düşünceleri, doğru şekilde cümlelendirme, kafaların içindeki gereksiz sesleri susturup, verimli düşünebilme alanları açma
  • Sevgi, saygı ve güvenin ilişkilerin zeminini doldurmasını sağlama
  • Ortak dil çerçevesinde konuşma, dinleme, anlama, anlatma ve doğru anlattığından ve anlaşıldığından emin olma
  • Yetişkin – yetişkin çerçevesinden konuşma
  • Duyguları fark etme, duygulara yönetme
  • Algının bireysel gerçeklik olduğunu bilerek algıları anlamaya ve yönetmeye çalışma

Bunlar olduğunda, zihni yoran iletişim ve ilişki odaklı sorunlar ortadan kalktığı için, odak sadece “biz burada işimizi nasıl daha iyi yaparız” sorusunun cevabını aramaya kalıyor. O kurumda en tehlikleli dağ tırmanışı bile yapılıyor olsa, yerlerdeki çukurlar ve taşlar önceden doldurulmuş ve temizlenmiş olduğu için, uygun yerlerde uyarı tabelaları bulunduğu için, yürüyüş yapanlar görmek istedikleri güzel manzaralara odaklanarak güvenle yollarına devam ediyorlar.

Sizin kurumunuzda iletişim yapısı ve stratejisi nasıl? Nasıl olsa daha etkili olur? Bu konuda sizin yapabilecekleriniz neler? Biraz düşünmeye ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

Küçük Bir Keşfin Hikayesi

Geçen hafta sonu ofisimizi taşıdık. Uzun yıllardır ofis taşınma operasyonu içine girmemiş olduğum için gözümde çok büyüdü ve epeyce yordu beni. Sonunda taşındık elbete ve çok da güzel oldu. Üstelik de taşınmamıza yardımcı olan taşıma firmasının çalışanlarından bir tanesi bana küçük bir keşif yapma fırsatı yakalattı. Bu arkadaştan duyduğum güçlü bir cümlenin karşılığında önemli bir şey yakalayıp kaydettim zihnime. Bu haftaki yazımı da bu keşfi paylaşmak üzere hazırladım.

Ofis malum bolca kağıt, kitap, dosya dolu. Kitap ve dosyaların bir kısmını kendimiz kutulara yerleştirdik, bir kısmını da firma çalışanları paketledi. Kitap dolu kutular oldukça ağır göründü gözüme. Hele içlerinden büyükçe olanı biraz fazla kitapla doldurduğum için acaba bu kutu yerinden nasıl kalkar diye düşünürken, bir baktım, firma çalışanı kutuyu sırtına yüklemiş gidiyor. Aman dedim, o kutu çok ağırdı nasıl kaldırdınız? Çalışanın bana verdiği cevapta saklıymış meğer yakalayacağım keşif. Bana dedi ki: “Abla, yerinden oynatabildiğin hiç bir yük ağır değildir ve taşınabilir.”

Çok heyecanlandım, çünkü o günün yorgunluğu ve telaşı içinde bana düşünecek malzeme çıkmış oldu. Başladım bu cümleyi günlük yaşama tercüme etmeye. Yüklerin günlük yaşamdaki karşılıklarının neler olduğu üzerine kendi kendimle bir söyleşi yaptım. Sonra da yüklerin kaldırılması ve taşınması konusundaki düşüncelerim bana yaşamdaki ön yargıların kısıtlayıcılığını hatırlattı bir kez daha. Yaşamda insanın karşılaştığı problem ve zorluklar yüklerin karşılığıymış gibi geldi, bazılarının çözülmesinin imkansız olduğu inancı da yükün ağır olduğu için kaldırılamayacağı yönündeki ön yargıları çağrıştırdı. Tıpkı benim içini çok fazla kitapla doldurduğum ve sonra karşısına geçip, bu kutu yerinden hayatta kalkmaz diyerek iteklemeyi bile denemediğim kutular gibi. Oysa taşıma firması çalışanın söylediği cümlede saklı yaşamdaki problemlerin çözümleri, ön yargıları bir kenara koyup, yerinden oynatmayı denemekte saklı kutuyu kaldırabilmenin sırrı. Ancak o zaman doğru cevap çıkar saklandığı yerden, gerçekten çözümsüz mü, yoksa çözüm bir yerlerde bekliyor mu?

Bu haftanın kalanında bir baksanız, sizin yerinden kalkmaz bunlar dediğiniz şeyler neler, acaba biraz oynatsanız, taşınma ihtimalleri ne kadar?

Mutlu haftalar.

Pencereden İçeri Bakmak

Oprah Winfrey’in “Artık Biliyorum” isimli, kısa kısa farkındalıklarını paylaştığı bir kitabını okuyorum, okuyana da farkındalık yakalatan ve hızlı okunan bir kitap. Kitabın bir bölümünde bir program konuğunun kendisine sorduğu sorudan söz ediyor Oprah Winfrey; Gözlerinizi kapatıp çocukluğunuzun geçtiği eve gidin diyor konuk, sonra da yaklaşıp pencereden içerideki kendinize bakın. Ne görüyorsunuz, ne hissediyorsunuz?

Bence soru her birimizin farklı şeyler görüp hissedeceğinin garanti olduğu farklı cevaplara sahip. Ancak, farklılıkların yanında ortak olan bir noktanın olacağı da kesin, o da pencereden içeri bakan herkesin kendi yaşamına dair fark edecekleri.

Pencere metaforu benim çok sevdiğim bir metafordur. Çok şey barındırır içinde. Genellikle dışarıyı görme aracı olarak görünür, dışarının görüntüsünü, ışığını, aydınlığını, karanlığını içeri taşıyan bir görme aracı gibi algılanır. Çok şey gösterir dışarı bakmak, ancak tek bir şeyi saklar, kendimizin o görüntülerdeki yerini. Ancak tersini yaptığımızda, yani dışarıdan içeriye baktığımızda kendimizi yakalarız. Pencereden içeri baktığımızda, kendimizi dışarıdan görme ayrıcalığını yakalarız. Kendimizi dışarıdan görebilmek gerçek bir ayrıcalıktır yaşamda, çünkü ancak o zaman fark ederiz kendi yaşamımızda neler olduğunu, nasıl davrandığımızı, bulunduğumuz noktaya nasıl geldiğimizi, ilişkilerimizi nasıl yönettiğimizi, bugünden sonrasına dair neler istediğimizi, neler düşlediğimizi, nasıl onlara doğru gideceğimizi ve buna benzer daha bir çok şeyi.

Yaşam telaşı diye bir kavram yaratıyoruz, sonra da nasılsın diye soranlara koşturuyorum diye cevap verirken buluyoruz kendimizi. Bu yarattığımız ve sonra da yönetmekte zorlandığımız telaş ve koşturmaca içinde dışarıya bakmayı becerebilsek de, pencereden içeri bakmayı kolayca atlayabiliyoruz, mazeret hazır, vakit mi var?

İçinde bulunduğumuz alan neresi olursa olsun, ister ev yaşamı, ister iş yaşamı, ister yoğun tempolu bir yönetici yaşamı, her birinde nefes almak, küçük bir es vermek ve geçmiş, bugün ve gelecek pencerelerimizden, bizim için önemli zamanlardan içeri bakmak çok destekleyici oluyor, çünkü ancak o zaman farkındalıkla ve kendimize dair fark ettiklerimizin verdiği güçle ilerlemek daha kolay hale geliyor.

Bu hafta zamanın bütününe yayılmış kendi pencerelerinizi yakalamak ve sonra da hafifçe perdelerini aralayıp içeri bakmak ve kendinizi dışarıdan görmek için küçük esler vermeye ne dersiniz? Bakarsınız hoşunuza gider görüp yakaladıklarınız ve her haftaya küçük pencere zamanları serpiştirirsiniz geçmişten, bugünden ve gelecekten.

Mutlu haftalar…