Tag Archive | mutluluk

Meraklı Kızla Tuhaf Tavşanın Küçük Hikayesi

Günaydın derdi meraklı kız her sabah, günaydın sevgili sabah, günaydın kuşlar, çiçekler, martılar. Kendi kendine konuşurdu ardından, evet, martılar dedim, doğru duydunuz, çünkü deniz var karşımda, güneş doğarken uçmaya başlayan martılar, onlara eşlik eden güzel kargalar, minik serçeler, orta boy güvercinler, hepinize günaydın. Canım güneş, sana da günaydın. Günümü aydınlattığın ve bunu benden hiç bir karşılık beklemeden yaptığın için kocaman bir günaydın da sana.

Böyle başlardı hikayesi bizim kızın her sabah, çünkü, bizim kız küçüklüğünden beri en çok sabahları severdi. Aslında bütün günü, bütün saatleri severdi ama, en çok sabahlardı sevdiği. Sabahlar, onun için bir sürü başlangıç demekti; güne başlamak, okula başlamak, kahvaltıya başlamak, sohbete başlamak, yepyeni planlara, hayallere başlamak, belki de her gün hayata yeniden başlamak. Yani anlayacağınız, sadece bu okuduğunuz değil, bütün hikayeleri böyle başlardı bizim kızın. Her sabaha günaydın diyerek, her günü heyecanla bekleyerek…

Nasıl biri diye merak ettiyseniz, anlatayım: Sarı saçları vardı bizim kızın, tıpkı güneş renginde, belki de sabah güneşi hep onun saçlarındaydı kim bilir. Masmavi gözleri vardı. Deniz gibiydi gözlerinin rengi, belki de çok denize baktığından mıydı, neydi, valla onu da kim bilir. Gün gibi, güneş gibi, deniz gibi bir kızdı bizimkisi, depderin düşünceleri olan, kalbi kocaman ve sevgiyle dolu tatlı bir kız. 

Her sabah güneşin yavaş yavaş kendisini gösteren ışığı, usulca etrafa yayılan sıcaklığı ve parlaklığı iyi hissettirirdi ona. Üstelik başına ne gelirse gelsin, her durumda bakardı sabahları doğan güneşe, hep bir merakla ve umutla.

Evet doğru okudunuz, merakla dedim, çünkü çok meraklıydı bizim kız. Her gün onlarca, yüzlerce soru düşerdi zihninin yollarına. Ders çalışırken, oyun oynarken, ev işlerine yardım ederken, yani aklınıza gelebilecek her durum ve zamanda düşüverirdi aklına bu sorular. Şöyle söylerdi kendi kendine; soru gelsin yeter, cevabı bir yerlerden çıkıverir mutlaka. İşte bu yüzden olsa gerek, annesi, babası, arkadaşları, yani onu tüm tanıyanlar meraklı kız derlerdi bizim kızın adına.

Meraklı kız yalnız kendi sorularına cevap aramakla yetinmezdi. Sorsun isterdi insanlar ona, sorsun ki, o da düşünsün yeni soruların üzerinde. Düşünsün ki, çıksın bildiği ne varsa içinden. Çıksın ki, canlansın düşünceler ve cevaplar ve başlasınlar dolaşmaya etrafta.

Bir gün okul çıkışı eve doğru yürürken, ilginç bir olay geldi bizim meraklı kızın başına. Bu okuduğunuz hikaye de tam o anla ilgili aslında. 

Günaydın diyerek başladığı bir sabahın devamında, her günkü gibi gittiği okulunun çıkış zili çaldığında, tam da öğleden sonra saat üç sularında oldu olay. Meraklı kız, elinde kırmızı okul çantası, ayağında siyah rugan okul ayakkabıları, şarkılar söyleyip, kafasındaki sorularının cevaplarını düşünerek, etrafa bakarak, zıplaya zıplaya yürüyordu denizin kenarındaki evine doğru. Yürüdüğü yolun iki tarafı ağaçlarla doluydu. Kimi yeşil, kimi sarı, kimi kırmızı yapraklı bir sürü ağaç vardı kenarlarda, hatta yaprakların bir kısmı da yerlerde. Geldi mi gözünüzün önüne? Siz de fark ettiniz mi bilmem ama, o kadar güzeldi ki ağaçlar, neredeyse kendini ormanda bile hissedebilirdi insan okuldan eve giden yolda olduğunu unutsa. 

Mırıldandığı şarkının en sevdiği yerine geldiği sırada, parlayan güneşin ağaçların dallarının arasında üzerine geldiği bir anda, sık ağaçların arasından kendisine bakan bir çift gözle karşılaştı bizim kız. Biraz daha dikkatle bakayım, bakayım da anlayayım bu gözler kime ait demesine fırsat kalmadan, beyaz renkli, kırmızı burunlu, poposunda ponpon kuyruğu olan, meraklı kızın gördüğü gözlerin sahibi bay tavşan önüne zıplayıverdi bizim kızın. Evet evet, doğru okudunuz, bir tavşan diyorum. Tıpkı Alice Harikalar Diyarında romanındakine benzeyen bir tavşan. Hatta, gözünde gözlük, elinde kocaman bir saat, üzerinde kırmızı bir ceket, içinde sarı bir yelek, aynı romandaki gibi yani.

Bizim kız hayretler içinde gözlüklü tavşana bakarken, hayreti bir anda bir kat daha artıverdi. Neden mi? Çünkü, günaydın dedi tavşan bizim kıza. Doğru duydunuz, bizim dilde günaydın dedi tavşan meraklı kıza. Bizimki de sizin kadar şaşırdı, şöyle bir kulaklarını ovuşturdu, tam o sırada, tavşan daha gür bir sesle günaydın diye bağırdı. 

Meraklı kız şaşkın şaşkın baktı, sanki soracak başka şey kalmamış, bu olayda kafa karıştıracak başka şey yokmuş gibi, neden günaydın dedin ki, saat 3 oldu diye cevap verdi tavşana, sonra da devam etti, neden yani? 

Ne fark eder dedi tavşan, illa sabah mı olmalı, günün aydın olması için? Gün zamandan bağımsız aydın olamaz mı? Bir an duraladı bizim kız, sonra kendi kendine, sabah olmasa da gün aydınlık diyemez mi herkes birbirine, galiba doğru söylüyor bu tuhaf tavşan diye düşünürken buldu kendini birden bire.

Daha bu sorunun cevabını henüz bulmuşken, bir soru daha soruverdi tuhaf tavşan bizim kıza: Zaman gariptir küçük kız. Akar durur. Bir sabah olur, bir akşam olur. Bir yaz gelir, bir kış gelir. Bak sana bir soru: Akan zamanın içinde duraksamadan aksak mı, yoksa arada bir, bir dakika dursak mı? Durup da baksak mı akan zamana, akan zamanda yol alan kendimize, akan zamanda olup bitenlere ve bundan sonra o zamanın içinde neler yapmak istediğimize, ne dersin? Peş peşe sordu tuhaf tavşan sorularını ve zıplayarak daldı gitti sık ağaçların arasına, üstelik de cevapları beklemeksizin. 

Şimdi siz olsanız ne yapardınız, merak edip koşmaz mıydınız tavşanın peşinden, bence koşardınız, ama bizim meraklının merakını konuşan tuhaf tavşan değil de onun sorduğu sorular çekti elbette ve meraklı kız koşmadı. Hatta koşmadığı gibi durdu, tuhaf tavşanı da unuttu ve başladı düşünmeye: 

Akan zamanın içinde akmak nasıl bir şey acaba? Biz zamanla nasıl akıyoruz? Zaman mı bizden hızlı, yoksa biz mi ondan hızlı olmaya çalışıyoruz? Yoksa bu tamamıyla bir yanılgı mı? İkimizin hızının birbirinden farklı olması gibi bir şey zaten imkansız değil mi? Çok mu ironik, zaman akarken durmak, kendini durdurmak ve soluklanmak? Varsayalım yaptık, varsayalım ara ara durduk, durdurduk kendimizi, acaba nelere kapı açar bu durmalar ve soluklanmalar? Şimdi ben dursam, zaman durur mu? Dursam düşünsem biraz akan zamanın içinde, hani bir es versem kendime, acaba neler olur? Bir dursam, baksam koşmadan, şimdi neler oluyor acaba?

Meraklı kız tuhaf tavşanın sorularını düşünmek için durdu.

İzin verirseniz, şimdi ben de durayım, durayım ki, hepimiz duralım ve biraz düşünelim tavşanın sorularını, akan zamanı, akan zamanda kendimizi, kendi istediklerimizi, yaptıklarımızı, yapacaklarımızı, hayallerimizi, gerçekleri, ne varsa düşünelim. Korkmayın, sonra nasılsa yetişiriz akan zamana bizim meraklı kızla birlikte. Hem belki aralardan bir yerlerden tuhaf tavşan gene çıkar karşımıza ve yepyeni bir soru atar zihinlerimize kim bilir?

Mutlu haftalar…

“Yeni” Bir Haftaya Başlarken

Her gün aynıymış gibi gelse de, aslında her gün “yeni” bir gün değil mi?

Her Pazartesi, yine Pazartesi desek de, o Pazartesi “yeni” bir Pazartesi değil mi?

Her sabah güneş doğsa da, her doğan güneş “yeni” değil mi?

Her yıl sonbahar gelse de, her sonbahar “yeni” değil mi?

Yeni kelimesi içinde ne çok şey barındırır. Öncelikle bilmediğimiz, görmediğimiz bir şeylerle karşılaşma düşüncesini düşürür zihinlere. Merak uyandırır. Belki biraz heyecan, belki de acaba ne çıkar içinden kaygısı. Yani yeni kelimesi içinde kıpırtı ve hareket barındırır.

Bu haftaya başlarken içimden gelen soruyu sizlere de aktarmak istedim: Madem yeni kelimesi kıpırtılı ve hareketli bir kelime, bu güzel kelimenin hayatlarımızda yer almasının iznini ne kadar veriyoruz acaba?

Her gün yeni bir “ben” olarak uyandığımızın ne kadar farkındayız? Sanki aynıymış gibi dursak da, hem fiziksel, hem de düşünsel olarak değiştiğimizi ve yenilendiğimizi ne kadar görebiliyoruz?

Her günün yeni bir gün olduğunu ne kadar fark ediyoruz, ya da ne kadar izin veriyoruz o günün yeni bir gün olmasına?

Her ne yapıyorsak yapalım, ne kadar katıyoruz “yeni”yi o işin içine?

Hayatımızdaki insanları her gün yeniden ve onların da yenilendiklerini görerek bakmak için ne kadar çaba gösteriyoruz?

Ne kadar sıklıkla “her şey hep aynı” diyoruz kendi kendimize veya başkaları ile sohbetlerde? Aynı derken, aslında “yeni”ye haksızlık ettiğimizi ne kadar fark ediyoruz?

Gelin hepimiz biraz düşünelim. Ne dersiniz?

Yeni ve mutlu bir hafta olması dileklerimle…

İş’te Anlam Farkındalığı

İş yaşamında mutluluk konusu en çok kafa yorduğum, araştırıp üzerinde çalıştığım konulardan bir tanesi. Hatta Harvard Business Review Türkiye Blog’daki ilk yazılarımdan bir tanesiydi Sihirli Anahtar: Anlamlı Mutluluk başlıklı yazım.

Son dönem çalışmaları dönüyor dolaşıyor, mutlu çalışan olmanın altında yatan neredeyse en önemli kavramı, anlam ve amaç farkındalığına bağlıyor, yani yapılan işin ortaya çıkan son ürüne, çalışılan yerin büyük hayallerine katkısının farkındalığına…

Ben bu bilgileri yakın çevremde anlatmaya başladığımda kimileri şahane bulurken, kimileri son derece saçma buluyorlar.

Bilgileri saçma bulanlar, bizim ülkede olmaz, bizim insanlarla olmaz, anlam da ne ki, sen maaştan söz et, maaşı arttırmadıkça anlam filan hikaye diyerek, ne kadar boş bir konuyu gündeme getirdiğimi ima ediyorlar. Ben de bu kadar keskin cümleler duyduğumda, bir iki açıklama denemesinin ardından, onları kaderleri ile baş başa bırakmaya karar verip, susmayı tercih ediyorum.

Bilgiyi şahane bulanlar ve merak edenler için hayat biraz zor oluyor, çünkü bu defa ben bu konuda bildiğim, çalıştığım, araştırdığım ne varsa, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur misali, başlıyorum anlatmaya: Bakın anlam farkındalığı şöyle önemli, böyle önemli, insanlar neyi neden yaptıklarını bildiklerinde bağlılık, aidiyet, sahiplenme, mutluluk kendiliğinden ortaya çıkıyor filan diye susmadan konuşurken buluyorum kendimi.

Anlam ve amaçla ilgili tutkumu sadece anlatmakla bırakmıyorum. Yemeğe gittiğim restoranlarda çalışan ekiple, alış veriş yaparken benimle ilgilenen satış görevlileriyle yaptığım küçük deneylerle ölçmeye çalışıyorum.

Dikkatle bakıyorum restorandaki çalışana; acaba sadece bir tabak yemek mi getiriyor masaya, yoksa farkında mı misafirlerin akşam keyfini çoğaltacak, içlerine hoşluk verecek bir ortama eşlik ettiğinin?

Alış veriş yaparken iyice inceliyorum satış görevlilerini, acaba yardımcı oldukları müşterilerinin mağazadan çıkarken gülümseyerek çıkmalarını ne kadar önemli buluyorlar?

Sürekli merak ediyorum; Sabah işe giderken geçtiğimiz kapılardaki güvenlik kontrolü yapan güvenlik görevlileri farkındalar mı bir çok insanın onlarla güne başladıklarının.

Fabrikalarda tezgah başında vida sıkan çalışanlar, o sıktıkları vidanın ortaya çıkan son ürün için ne kadar değerli olduğu konusunda ne kadar bilgiye sahipler acaba?

Bu gözlemler ve bazen de gözlemlere eşlik eden sohbetler elbette bana yetmiyor ve danışmanlık yaptığım şirketlerde İK ile ilgili ne yaparsam yapayım, içine mutlaka bir anlam bağlantısı katmaya çalışıyorum. Görev tanımları oluştururken, mutlaka o işin şirketin büyük vizyonunu nasıl desteklediğini yazsınlar istiyorum. Performans sistemi mutlaka şirketin bir sonraki yıl kendini hayal ettiği yere gitmeyi desteklesin ve o sistemin parçası olan çalışanlar da bunu fark etsinler istiyorum. Organizasyon şemaları işteki anlamı mutlaka yansıtsın istiyorum.

Geçenlerde genç bir yönetici arkadaşımla yemekte buluştuk. (Laf aramızda, ona da bu anlam konularında çok baskı yapmışlığım vardır.) Kendisi şimdi çok uluslu, büyük bir şirketin önemli birimlerinden birini yönetiyor ve yönettiği ekip geniş bir yaş aralığında dağılıyor. Üstelik yönetilenler de yönetici. Arkadaşım bana dedi ki, “Nazlı Hanım, ben bu anlam işini sevdim, sizden dinledikten sonra ben de biraz detaylı araştırdım, ardından ekibime iyice anlattım. Pekiştirecek toplantılar yaptım ve yapmaya da devam ediyorum. Görüyorum ki, benim ekibin tamamı kendi işlerinin sahibi ve sorumlusu oldu, hepsi gayet keyifle çalışıyorlar ve tüm çalışmalarına bu farkındalığı yansıtmaya başladılar. Artık gerekli olmadıkça bana soru soran kalmadı. Herkes üzerine aldığı işi baştan sona sahipleniyor, tamamlamadan da asla peşini bırakmıyor.”

Bir zaman önce, bardaktan boşanırcasına “işte anlam farkındalığı” konulu yağmura tuttuğum arkadaşlarımdan birinden duyduğum bu cümleler, beni mutluluktan havalara uçurdu. Bunlar olmaz, uymaz, kitabi şeyler filan diye baştan silip atmadığımız sürece, her şeyin olabileceğini yeni bir örnekle, bir kez daha fark etmemi sağladı. Dedim bıkmadan anlam çalışmaya ve çalıştıklarımı anlatmaya devam…

Sizlerle paylaşmadan da edemedim. Dedim, eğer birilerini yönetiyorsanız, onlara anlamı fark ettirmek için neler yaptığınıza bir bakmak istersiniz belki. Eğer bir yerde bir çalışansanız, yaptığınız işteki anlamın ne kadar farkındasınız, şöyle bir gözden geçirmek iyi gelir belki.

Keyifli günler dilerim…

Tebessüm

Bu sabah eğitim günü olduğu için güne 6’da başladım. Şöyle bir sosyal medyada neler var bakıp evden çıkayım dediğim sırada, karşıma ODTÜ Geliştirme Vakfı Okulları miniklerinin söylediği bir çocuk şarkısı çıktı. Biz büyükler için söyledikleri bir şarkıydı sanki, adı da Tebessüm.

Şöyle söylüyorlardı, “büyükler büyüdükçe, gülmeyi unutmasın, hayat gülünce çok güzel, herkesin yüzünde bir küçük tebessüm olmalı” Düşündüm, ne zaman unuttuk gülümsemeyi acaba ki, çocuklar bize tembih ediyorlar unutmasın büyükler büyüdükçe diye.

Bazı durumlarda unutmak kelimesinin en iyi tarafı, zıt anlamlısının hatırlamak olmasıdır. O zaman hatırlayalım ve hatırlatalım gülümsemeyi olur mu?

Baharda Yeniden Çocuk Olmak

Küçük bir çocuk olduğunuzu hayal edin. Yağmurlu bir bahar gününde dışarıdasınız. O iri taneli ve tertemiz bahar yağmurunun damlaları altında yürüyorsunuz. Yerlerde su birikintileri, etrafta mis gibi yağmur kokusu, ağaçların yeni açan beyaz çiçeklerinden yerlere dökülen küçücük pıtırcıklar.

Şemsiye filan gibi bir eşyanın anlamı yok henüz hayatınızda, o yüzden belki basitçe bir şapka veya üzerinizdeki montun kapüşonu kafanızda. Islanmak sizin için kötü bir şey değil, hatta adeta oyunun bir parçası.

Hele o küçük çukurlara dolan yağmur suları yok mu, onlar maceranın en keyifli yerleri. Ayakkabınızın ıslanması, üstünüzün çamur olması gibi yetişkin kuralları ve hayat ciddi olunması gereken bir yerdir gibi inançlar da henüz zihninize yerleşmemiş olduğundan, her gördüğünüz su birikintisi koşarak içine girilip, sonra da zıplanacak bir küçük havuzdur adeta sizin için.

O neşeli bahar yağmuru yağarken açan güneşi hayal edin bir an için. Hemen arkasından da gökyüzüne başınızı kaldırdığınızda karşınıza çıkıveren gökkuşağını. Henüz fizik kurallarını filan bilmiyorsunuz. Gördüğünüz şey gökyüzüne suluboya ile yapılmış mor, lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerinden oluşan harika bir resim.

Daha önce hiç görmediğiniz bir şeyi gökyüzünde görmek, onun renklerini ve şeklini fark etmek nasıl bir mucizedir bir çocuk için bir düşünün. Şöyle çocuk bakışınızın tadını çıkara çıkara canlandırın zihninizde gökkuşağının renklerinin oluşturduğu düşünceleri ve duyguları.

Şimdi bugünkü yaşlarınıza geri gelin ve en son ne zaman bir su birikintisinin içinde zıpladınız bir düşünün. Hatırlmaya çalışın, en son bir gökkuşağı sizi ne zaman sevindirdi ve heyecanlandırdı.

Hadi gelin bu bahar her yağmurda biraz ıslanın, biraz havayı koklayın, en az bir su birikintisinin içinden geçerken hafifçe etrafa göz atıp zıplayıverin içine. Güneş mi çıktı bir yerlerden, başlayın aramaya gökkuşağını, yakalayın renklerini, bırakın yüreğinize iyi gelsin doğanın bu güzel armağanı. Çıkarın tadını gökkuşağının, bırakın renk katsın yaşamlarınıza.

İsterseniz bir kaç soruluk düşünme zamanı ayırını kendinize;

Acaba yaşamınızın gökkuşakları neler? Yaşamınıza rengarenk renk katan neler var? Bir renk seçecek olsanız gökkuşağından, hangisini seçersiniz? O rengi temsilen, tıpkı bir su birikintisinin içinde zıplamak kadar eğlenceli, keyifli neler var yaşamınızda?

Keyifli Pazarlar…

Bahara Açılan Pencere

Bir sabah uyanırsınız, açarsınız penceresini yatak odanızın, o da ne? Dışarıda bir farkılılık, bir kıpırtı, bir neşe. Şöyle bir kırparsınız gözlerinizi, tekrar bakarsınız etrafa ve çarpar gözünüze, kulaklarınıza ve burnunuza o güzel bahar mevsiminin yanında getirdikleri.

Baharın habercisi olan doğadaki yenilenme ve uyanış hep bir heyecan ve hayranlık uyandırır içimde. Ağaçların yeni çıkan yeşil yaprakları ve rengarenk açan çiçekleri, havada uçan güzel kelebekler, kuşların enfes şarkıları, havaya yerleşen bahar kokusu, papatyalar, laleler, menekşeler, yağmurla gelen bahar damlaları ne kadar güzel bir yenilenmeyi seriverirler hepimizin gözlerinin önüne. Sanki bir dikkat tabelası gibidir baharın yarattığı değişimler bizlerin yaşamları için. Sanki şöyle seslenirler: Dikkat dikkat sevgili insanlar, bir şeyler değişiyor, fark edin; doğa uyanıyor, coşuyor, renkleniyor haberiniz olsun.

Hep düşünürüm, bu dikkat tabelası iyi ve hoş da, acaba bize ne demek istiyor. Tamam haberimiz oluyor olmasına da, acaba bizler bu değişimi yaşamlarımıza ne kadar dahil ediyoruz.

Bir düşünsenize, aynı heyecanla ve kararlılıkla insanlar da her bahar kendilerini yenileseler, aynı heyecanla çiçek açmaya, şarkı söylemeye başlasalar neler farklı olurdu yaşamlarında? Doğadaki bu yenilenme ve heyecanın insan yaşamına tercüme edilmiş hali nasıl olurdu dersiniz?

Ben benim aklımdakileri yazayım, sizler sizdekileri ekleyin isterseniz:

En baş sırada insanın önce kendisine ve sonra kendi hayatına yepyeni bir gözle bakabilme cesaretini göstermesi olurdu.

Hemen arkasından, işine yaramayan yapraklarını bir ağaç gibi döktükten sonra, yeni yaprakların çıkmasına, yeni çiçeklerin açmasına izin vermesi gelirdi.

Yeşerecek yeni yaprakların ve yetişecek taze meyvelerin kimlere nasıl katkı sağlayacağını hayal etmesi olurdu peşi sıra. Yapraklar çoğalıp gölge yaptığında, gölgesinin kimlere ev sahipliği yapacağını düşünüp sevinmesini de atlamamak lazım.

Tıpkı baharın ferah ve güzel kokulu yağmurlarla, pırıl pırıl ışıldayan güneşle yaptığı gibi bir temizlik ve ferahlama çalışması yaparak, hayatında yenilik ve farklılıklara yer açması gelirdi peşinden. Bu yeri açabilmek için, belki zihninde ya da evinde birikmiş eski şeyleri ayıklayıp hayatından çıkartması, belki de saklamak istediklerini bulup, onlara sahip olduğu için teşekkür ettikten sonra, hepsini daha düzgün toparlayıp yenilere yer açacak şekilde yeniden yerleştirmesi olurdu. Ardından da, artık yeterince yer açtığına göre, bu bahar kendimde yeni ve farklı neler olmalı sorusunun cevabını rahatlıkla verebilirdi.

Bütün bunları yaptıktan sonra kendine izin vermesi gerekirdi. Kendisinden bu izni alır almaz da, tıpkı kuşların yaptığı gibi şarkılar söylemesi, kelebeklerin yaptığı gibi kanatlarını zerafetle çırparak hayallerine doğru dans etmesi, açtığı ve açacağı rengarenk ve güzel kokan çiçeklerin içinde bıraktığı coşku ve heyacanı aldığı her nefeste fark etmesi ve kendi hayatına baharı davet etmesi gerekirdi.

Sizler hayatarınıza baharı nasıl davet edersiniz? Baharın temsil ettiği yenilenme ve değişimin acaba sizlerdeki karşılığı nedir?

Biraz düşünmeye ne dersiniz?

 

 

İçimdeki Güneş

Mevsimlere isimler vermişiz, aylara da öyle, sonra ayları mevsimlerin içine yerleştirmişiz. Günü iki parçaya bölmüşüz, bir kısmına gece demişiz, diğer kısmına gündüz. Gündüzün içine güneşi yerleştirmişiz, gecenin içine ayı ve güneşe umut demişiz, aya aşk. İnsanları ikiye bölmüş ve ayırmışız birbirinden, kadın ve erkek demişiz onlara. Renkleri parçalamışız gruplara, isimler vermişiz, bunlar kadın rengi, bunlar da erkek demişiz.

Bu kadar çok parça yaratmışız yaratmasına ama, bütün hepsinin içinde bir şeyi tam ve bütün bir halde bırakmışız. Bilin bakalım neyi? Var mı bilen? Tek parçalayıp bölmediğimiz kendimiz kalmışız bu bölünmüşlüklerin içinde, bir bütün olarak duran.

Parçalanmamış, bölünmemiş kendimizin içine sığdırmaya çalışmışız parçalayıp böldüklerimizi. İçimizde gece olmuş, içimizde gündüz. Renkler canlanmış gözümüzde rengarenk. Bazen gece olmuş gözlerimiz, bazen gündüz, bazen hafif sisli, bazen de pırıl pırıl ve aydınlık. Bazen kadın tarafımız ağır basmış, bazen erkek. Bazen yaz gelmiş kalbimize, bazen sonbahar yaprakları salınmış zihnimizde. Sanki dışımızdaki dünyayı alıvermişiz içimize.

Madem dışımızdaki dünyayı almışız içimize, acaba güneşi ne yapmışız? Isıtan, yeşerten, büyüten, değiştiren, sarmalayan, gülümseten, görünür kılan güneşi de almış mıyız içimize?

Benim içimde var o güneş, üstelik bir de adı var, hem de çok anlamlı bir adı; Ben ona umut diyorum. İçimin umudu benim güneşimin adı. Beni yeşerten, büyüten, değiştiren, sarmalayan, gülümseten, yaşamda görünür olmamı ve istediklerime doğru yürümemi sağlayan, yolda tutan ve her zaman yolumu aydınlatan güneşimin adı umut.

Çocukken yıl ve yaş hesapları yapan ben, artık yapmıyorum o hesapları, çünkü baktım, hesaplanan sayılar sonsuz bir hızla büyüyor. Ben kendi hesabıma yetişemez oluyorum farkında olmadan. Dedim o zaman tek bir şey koyayım yılların ve yaşların içine. Şu içimdeki güneşi yerleştireyim tam ortasına bir yerlere. Onun ışığı ve parlaklığıyla karşılayayım gelen ve gelecek günleri, ayları ve yılları. Onun ışığı benim yolumu aydınlatsın, aradıklarımı bulmamı kolaylaştırsın, keyifli zamanlarda ısıtsın içimi, zor zamanlarda beni sarsın sarmalasın. Kendi güneşim benim yol arkadaşım olsun.

Yeni yıl gelirken, bir yılı daha yaşamımıza eklerken, siz de bir baksanıza içinize acaba sizin güneşiniz nerede? Bir adı var mı güneşinizin? O güneşin varlığını yeni yılda daha fazla hissetmek için neler yaparsınız?

Mutlu yıllar…