Arşivler

Masal

Bir zamanlar ülkelerden birinde bir küçük çocuk yaşarmış. Bu küçük çocuk her sabah uyandığında odasının penceresine doğru koşar ve koşarken de her sabah aynı şeyi dilermiş “Bugün yepyeni bir şey görsem”

Pencerenin önüne geldiğinde heyecanla dışarı bakar ve büyük bir mutsuzluk içinde kocaman bir “offff” ve hemen ardından da “ne sıkıcı” dermiş. “Yine her şey aynı, yine güneş doğmuş, yine kuşlar uçuyor, yine sütçü kapıda ve annem süt alıyor, üstelik de yine kahvaltıda tost var.”

Küçük çocuğun penceresinden her gün birbirinin aynı olmaya devam eder dururmuş.

Sabahlardan bir sabah küçük çocuk her zamanki saatinde uyanmış. Yatağında oturmuş, şöyle bir gerinmiş, terliklerini ayağına geçirmiş ve her sabah olduğu gibi kafasında aynı düşünce ile penceresine doğru koşmaya başlamış, “Bugün yepyeni bir şey görsem”

Başını pencereden uzatır uzatmaz, sabahın aynılığının içinde bir küçük kuşun uçmakta olduğunu görmüş. Onun da her sabah uçan kuşlarla aynı olduğunu düşündüğü sırada, kuş küçük çocuğun açık penceresine doğru uçmaya başlamış.

Çocuk kocaman gözleriyle kuşa merakla bakarken, kuç uçmuş, uçmuş ve pencerenin pervazına konuvermiş. Çocuğun kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpmaya başlamış. Hatta öyle çok ve öyle yüksek sesle çarpmış ki, küçük çocuk kalbinin sesinin küçük kuşu korkutup kaçırmasından pek bir çekinmiş.

Küçük kuş pencerenin pervazına konar konmaz, küçük çocuk onun gagasında parlayan bir şey tuttuğunu fark etmiş. Merakla ne olduğunu anlamaya çalışırken, o şeyin parlayan küçük bir çakıl taşı olduğunu anlamış.  Daha heyecanlı bir şeyle karşılaşmayı umarken, bir çakıl taşı ile buluşmanın hayal kırıklığı içindeyken, kuş birden bire çakıl taşını pencerenin pervazından içeri bırakıvermiş ve tam o anda konuşmaya başlamış.

“Küçük çocuk beni dinle” diye seslenmiş. “Bu çakıl taşını hep cebinde taşı. Yatarken pijamanın cebine koy, uyanınca hemen giysilerinin cebine al. Bu çakıl taşına dokunduğun her an göreceğin yeni ve farklı şeyler olacağından emin ol. Her yeni günün seni heyecanlandırmasına, yeni günün içinde bulacağın yeniliklerin ve farklılıkların sana yepyeni şeyler öğretmesine izin ver. Merak etmekten sakın vaz geçme.”

Bu sözleri söyler söyledikten hemen sonra, küçük kuş uçup gözden kayboluvermiş.

Küçük çocuk biraz düşünmüş, küçük kuşun söylediklerini denemeye karar vermiş. Ne kaybederim ki demiş kendi kendine.

Gece yatarken küçük kuşun bıraktığı çakıl taşını pijamasının cebine yerleştirmiş. Ertesi sabah uyanır uyanmaz, her sabah olduğu gibi yatağında şöyle bir gerindikten sonra ayağa kalkmış. Önce elini cebine sokup cebine koyduğu çakıl taşını yoklamış, rahatlamış, yerinde duruyormuş çakıl taşı.

Çakıl taşını avucuna almış ve küçük kuşun ona tembihlediği gibi yepyeni şeyler görme merakıyla koşarak pencereye yaklaşmış.

O da ne, gözlerini kısmadan dışarıya bakamadığını fark etmiş, ne tuhaf, güneş bu sabah ne kadar da farklı parlıyormuş. Tam güneşin bu parlaklığını daha önce hiç fark etmediğini düşünürken, sütçünün bahçenin dışında duran at arabasını görmüş, ne kadar ilginç diye düşünmüş, arabayı çeken atların kuyrukları ne kadar da uzunmuş, daha önce hiç görmemiştim. Daha sonra karşı bahçedeki ağacı fark etmiş. Yaprakları dökülmüş, biraz yorgun bir ağaçmış, ağaca üzülmüş, daha önce nasıl da hiç görmedim seni koca ağaç, bugün gelip yakından bakayım sana diye mırıldanmış. Tam o sırada mutfaktan gelen tost ve tarçınlı sütün kokusunu duymuş. Çok şaşırmış, tarçın ne kadar güzel kokuyormuş meğer diye düşünmüş. Pencereye arkasını döndüğünde, odasına giren güneşin duvarda yarattığı ışık oyunu dikkatini çekmiş, bir kez daha şaşırmış, ilk kez görüyorum demiş kendi kendine, ne tuhaf.

Annesinin sesini duymuş o sırada, ona sesleniyormuş. Kahvaltıya gitmek üzere telaşla giyinmiş. Gördüğü yeni ve farklı şeyleri annesine anlatmak için sabırsızlanıyormuş. Daha mutfağa girer girmez, annesinin sofraya koyduğu güzel çiçekleri görmüş, hemen arkasından kahvaltı tabağındaki tostun yanındaki peçetenin desenini fark etmiş. Annesine koşup, boynuna sarılmış, anneciğim, saçların ne güzel olmuş bu sabah demiş, tost ve tarçınlı süt de harika kokuyorlar diye heyecanla eklemiş.

Tostunu keyifle yerken, önceki gün sabah küçük kuşun ona söylediklerini anlatmaya başlamış. Anneciğim demiş bu sihirli çakıl taşı sayesinde bilsen yepyeni ne çok şey oldu bu sabah.

O günden sonra, küçük kuşun armağanı olan çakıl taşı, ona her gün yeni ve farklı şeyleri göstermeye devam etmiş, belki de küçük çocuk cebinde taşıdığı çakıl taşı sayesinde yeni ve farklı şeyleri görebilmeyi öğrenmiş. Bu sayede artık çok iyi biliyormuş ki, birbirinin aynısı diye düşündüğü hiç bir gün, birbirinin aynısı değilmiş.

İnanın masal okumak için çocuk olmamız gerekmiyor. Belki bu masal büyüklere de masal olur diyerek sorsam sizlere:

  • Acaba sizin günleriniz nasıl, hep aynıymış gibi mi geliyor, yoksa fark ediyor musunuz yeni ve farklı şeyleri?
  • Görmeye çalışarak bakıyor musunuz yaşadığınız güne, neler var yeni ve farklı diye?
  • Yeni ve farklıyı bulmayı bir alışkanlık haline getirecek olsanız ve her günün içinde, aynı dediğiniz yerlerde yeni bir şeyler bulmaya başlasanız, neler farklı olurdu yaşamlarınızda?
  • Masaldaki küçük çocuk gibi yapsanız ve yeni ve farklıyı görmeyi size hatırlatacak bir hatırlatıcı seçecek olsanız, küçük çocuğun çakıl taşının yerine siz ne koyardınız cebinize? Ne hatırlatırdı size her günün yeni bir gün olduğunu, her gün yaşadıklarınızın içinde yepyeni ve farklı parçalar barındırdığını?

Mutlu hafta sonları, yeni ve farklılarla dopdolu…

Reklamlar

Üç Arkadaşın Hikayesi

Bugün size çok sevdiğim üç arkadaştan söz edeceğim, isimleri anlam, tutku ve coşku olan üç arkadaştan.

Gelin biraz bakalım onların hikayesine…

Tutku ve anlam, iki yaramaz, muzur, eğlenceli ve meraklı arkadaşmış. Onların yaşadıkları, zaman zaman da saklandıkları bir de evleri varmış. Bu ev tam neredeymiş biliyormusunuz, biraz derinde bir yerlerde, bulması bazen çok pratik, bazen de zor olan bir yermiş evin olduğu yer. Biraz uzak, biraz yakın, tam da insanın içindeymiş meğerse.

Bazen yıllarca ve sessizce sanki inzivada gibi saklanıyorlarmış bu evde, bazen de zıplayarak her gün dışarı çıkıp, bütün günü dışarılarda geçirip, yatmadan yatmaya giriyorlarmış evlerinin içine.

İnzivada olduklarında işler biraz karışıyormuş, çünkü pek dışarılara çıkmadıkları için onları bulmak, tanımak ve onlarla zaman geçirmek pek de mümkün olamıyormuş. Hatta kaldıkları yerde bazen de sıkıldıkları için, ev sahibinin de içini karartıyorlarmış.

Saklandıkları yeri bulup, onlarla tanışıp, onların gizemini keşfedip, evlerinin kapısını aralayıp, dışarıya da onların merak ettikleri şeyleri görebilecekleri kadar bir aydınlık ve ışık koyulduğunda ise, dışarı çıkmak için sabırsızlanır hale geliyorlarmış. Dışarı çıktıklarında, kapının dışındaki o aydınlık ve meraklı yerde bir arkadaşları daha varmış onları bekleyen. Onun adı da coşkuymuş, hani yaşam sevinci de demek olan o kıpır kıpır coşku.

Bu üç arkadaşın buluşmasının evin sahibi için de bir değeri varmış, onlar üçü buluştuklarında, evin sahibi her güne heyecan ve merakla uyanmak için hiç başka bir neden aramaz hale geliyormuş, içinde zaman zaman oluşan o tarif edemediği sıkılma ve daralma da yok oluveriyormuş. Öyle olunca da yaşamını içindeki güçlü yaşama sevinci ile ve mutlulukla sürdürüyormuş, üstelik de istediği şeyleri bulup yaparak yaşıyormuş hayatını. O öyle yaşadıkça da, bizim üç arkadaş neredeyse hiç eve girmek istemeden eğlenerek sürdürüyorlarmış arkadaşlıklarını…

Acaba biz onları kendi yaşamlarımıza nasıl taşıyoruz?

Bazılarımız bu arkadaşların içerilerde sıkışıp kalmalarına hiç izin vermiyoruz, bazılarımız da ne yazık ki onların içimizde olduğunu bile unutuyoruz, neden diye sorunca da bahaneler hazır, bu kadar koşturmacanın, stresin, kaygının arasında, bu kadar yorgunken, tutku ve anlamı düşünecek hal mi kaldı, benim öyle tutkulu olduğum bir şey zaten hayatta hiç olmadı, ben o şanslılardan değilim. Oysa bu arkadaşları bulanlar şanslı değil, sadece ilgili, alakalı ve meraklılar.

Bu arkadaşların içimizde olduğunu bile unuttuğumuz anlarla ilgili iyi bir haberim var, şimdi görünmeseler bile etrafta, tutku, anlam ve coşku biz çocukken sıklıkla dışarı çıkarlardı. Onlarla bugün buluşmakta zorluk çekenler, hadi bugünden geçmişe doğru kısa bir yolculuk yapın ve o içinizi coşku ile ısıtan tutku ve anlamın ortaya çıktığı anlarınızı görmeye çalışın. Bakın bakalım nerelerde çıkacaklar karşınıza. Belki sokakta koşarken, belki sevdiğiniz birisi ile sohbet ederken, belki bir kitap okurken, belki çılgınlar gibi kendi etrafınızda dönmece oyunu oynarken. Hadi biraz kurcalayıp hatırlayın onları.

Tutku, anlam ve coşkuyu hatırlayıp şöyle bir içinizde hissettikten sonra, içinizdeki tutku, anlam ve coşkunun her sabah uyandığınızda, gözünüzü açar açmaz size tek bir ağızdan günaydın dediklerini hayal etmeye çalışın, nasıl sabahlara uyanırsınız?

Gözünüzü açar açmaz, ya da daha gerçekçi olayım, gözünüzün birini açıp, diğerini açamazken, yine yeterince uykumu alamadım dediğiniz, bir yarım saat daha yatsam, bugün hiç bir yere gitmeden uyusam dediğiniz sabahlara nasıl başlarsınız? O çok yoğun iş günlerinde, bitmeyen trafikle boğuşurken, karşınıza çıkan eski arkadaşınızın nasılsın, nasıl gidiyor sorusuna, bezgin bir şekilde ne olsun koşturmaca cevabı yerine ne derken bulursunuz kendinizi? Her günün sonunda yatağa başınızı koyduğunuzda, o güne şöyle bir baktığınızda, hatırlamaya değer bir şeyler bulmakta zorlanmak yerine, neler yakalıyor olursunuz tamamladığınız güne dair?

İçinizdeki anlamı, tutkuyu ve onların ortaya çıkardığı coşkuyu farklı bir gözle görmeye, aramaya ve bu üç arkadaşı daha fazla görünürde tutmaya ne dersiniz?

İçimdeki Güneş

Mevsimlere isimler vermişiz, aylara da öyle, sonra ayları mevsimlerin içine yerleştirmişiz. Günü iki parçaya bölmüşüz, bir kısmına gece demişiz, diğer kısmına gündüz. Gündüzün içine güneşi yerleştirmişiz, gecenin içine ayı ve güneşe umut demişiz, aya aşk. İnsanları ikiye bölmüş ve ayırmışız birbirinden, kadın ve erkek demişiz onlara. Renkleri parçalamışız gruplara, isimler vermişiz, bunlar kadın rengi, bunlar da erkek demişiz.

Bu kadar çok parça yaratmışız yaratmasına ama, bütün hepsinin içinde bir şeyi tam ve bütün bir halde bırakmışız. Bilin bakalım neyi? Var mı bilen? Tek parçalayıp bölmediğimiz kendimiz kalmışız bu bölünmüşlüklerin içinde, bir bütün olarak duran.

Parçalanmamış, bölünmemiş kendimizin içine sığdırmaya çalışmışız parçalayıp böldüklerimizi. İçimizde gece olmuş, içimizde gündüz. Renkler canlanmış gözümüzde rengarenk. Bazen gece olmuş gözlerimiz, bazen gündüz, bazen hafif sisli, bazen de pırıl pırıl ve aydınlık. Bazen kadın tarafımız ağır basmış, bazen erkek. Bazen yaz gelmiş kalbimize, bazen sonbahar yaprakları salınmış zihnimizde. Sanki dışımızdaki dünyayı alıvermişiz içimize.

Madem dışımızdaki dünyayı almışız içimize, acaba güneşi ne yapmışız? Isıtan, yeşerten, büyüten, değiştiren, sarmalayan, gülümseten, görünür kılan güneşi de almış mıyız içimize?

Benim içimde var o güneş, üstelik bir de adı var, hem de çok anlamlı bir adı; Ben ona umut diyorum. İçimin umudu benim güneşimin adı. Beni yeşerten, büyüten, değiştiren, sarmalayan, gülümseten, yaşamda görünür olmamı ve istediklerime doğru yürümemi sağlayan, yolda tutan ve her zaman yolumu aydınlatan güneşimin adı umut.

Çocukken yıl ve yaş hesapları yapan ben, artık yapmıyorum o hesapları, çünkü baktım, hesaplanan sayılar sonsuz bir hızla büyüyor. Ben kendi hesabıma yetişemez oluyorum farkında olmadan. Dedim o zaman tek bir şey koyayım yılların ve yaşların içine. Şu içimdeki güneşi yerleştireyim tam ortasına bir yerlere. Onun ışığı ve parlaklığıyla karşılayayım gelen ve gelecek günleri, ayları ve yılları. Onun ışığı benim yolumu aydınlatsın, aradıklarımı bulmamı kolaylaştırsın, keyifli zamanlarda ısıtsın içimi, zor zamanlarda beni sarsın sarmalasın. Kendi güneşim benim yol arkadaşım olsun.

Yeni yıl gelirken, bir yılı daha yaşamımıza eklerken, siz de bir baksanıza içinize acaba sizin güneşiniz nerede? Bir adı var mı güneşinizin? O güneşin varlığını yeni yılda daha fazla hissetmek için neler yaparsınız?

Mutlu yıllar…

 

 

Benim Atatürküm

Atam sen daha ölmedin

Toprağa gömülmedin

Bil bakalım neredesin

Benim küçücük kalbimdesin

İlk ezberlediğim şiirdi. Daha henüz 5 yaşında filandım galiba. Nasıl gururla ve bağırarak söylerdim her bir dizeyi. Bir de kendimce ellerimle güçlendirmeye çalışırdım şiirin anlamını. En son dizeye geldiğimde benim küçücük kalbimdesin derken sesimi biraz küçültür, ellerimi kalbimin üzerinde birleştirirdim. Çocuk halimle duyguyla dolar taşardım.

Önceleri annemin, babamın, anneannemin, babaannemin, dedelerimin hayranlıkla söz ettikleri bir amcaydı benim için Atatürk. Ölmenin de ne demek olduğunu çok iyi anlamamış olduğum için, tek bildiğim o anda etrafta olmadığıydı.

Okula başladıktan sonra bayramlar, 10 Kasım’lar daha fazla anlam kazanmaya başladı, daha bir anlar oldum Atatürk kimmiş, neden Türklerin Atası demişler ona, sadece ne zaman doğmuş, ne zaman ölmüş bilmenin ötesinde, bizler için neler yapmış anlamaya başladım. Çocukluk şiirimin son dizesi daha da güçlü bir anlam kazanmaya başladı zihnimde. Hala ölmüş olmanın ne demek olduğunu pek anlamıyordum ne yazık ki. Sorup dururdum kendime acaba Anıtkabir’deki taşın neresinde Atatürk?

Her insan gibi ben de büyümeye devam ettim. Artık biraz daha iyi anlıyordum Atamı, onun bize miras bıraktığı değerleri, o günlerde görüp, bugünlere emanet ettiği önemli şeyleri.

Derken bayağı büyüdüm, şimdiki halime geldim. Baştaki şiiri ilk okuduğum zamanlarda anneannemin olduğu yaşlara eriştim. O zamanlar anneanne yaşı olan yaşın bana hala genç göründüğü ve hissettirdiği yaşlardayım artık. Şimdi o şiirin her bir dizesi daha bir anlamlı benim için. Her geçen gün yeni ve farklı bir şekilde anlıyorum Atatürk’ü. Atam yaşamımın farklı taraflarına ışık saçıyor her geçen yıl.

Mesela son yıllarda kurumsal çalışmalarıma ışık saçtı sevgili Atatürk. Örnek yaptım Kurtuluş Savaşı’nı şirket yöneticilerine. Dedim ki bir yola çıkıyorsanız, dört tane şeye ihtiyaç duyarsınız, net bir gelecek hayali, doğru yönetim stratejileri, iyi yapılandırılmış iletişim yöntemleri ve o hayale inanan insanlar. Bunlar varsa kim tutar sizi. Hemen ardından bazı sorular geldi. Bu kaynaklarla mı, bu insanlarla mı, paramız yok, insanlarımız yeterince bilgili değil. Cevaplarım hazırdı, dedim bakın Kurtuluş Savaşı’na, kaynak var mıydı, insanlar yeterince yetkin ve eğitimli miydi? Ama ne vardı, bir hayal vardı, o hayale gidecek strateji belliydi, iletişim vardı ve en önemlisi liderin inandığı hayale inanan bir millet vardı. O zaman kaynakmış, eksikmiş, pek de anlam ifade etmedi bizim ülkemiz için, savaş bizim oldu.

Bugün yeni bir 10 Kasım’da şöyle demek istedim: Bilmeliyiz ki Atatürk’ü anladım bitti demek mümkün değil. O bugünden neredeyse 80 yıl önce bu dünyadan ayrılmış olsa da, aslında bugün ve geleceğe ışık olacak bir lider olmaya devam edecek. İşte o yüzden biz de onu yaşadıkça, yeni yıllar, yeni yaşlar kazandıkça daha iyi anlamaya devam edeceğiz. Onun ışığının daha yüzlerce yıl pek çok yaşam alanına aydınlık yaratacağına yürekten inanıyorum.

Benim için Atatürkçülük 7’den 70’e uzanan bir yaşam tarzı, bir hayata bakış felsefesi. Tek yapmamız gereken onu her içine girdiğimiz dönemin şartları ile tekrar tekrar inceleyip anlamak ve sonra da içinden çıkan öğretileri hayata ve bugüne uyarlamak.

Atam, yaşamımıza dokunduğun, bize bu ülkeyi bu şekliyle bıraktığın, öngörü nedir, millet sevgisi nedir, insan olmak nedir, barış ne demektir öğrettiğin için çok teşekkür ederim. Bu yaşamda var olduğum sürece, senden öğrendiklerimi ve senden öğrendiklerimin içinden her geçen gün yeniden ve daha fazla anladıklarımı düşünce biçimime, davranışlarıma ve ürettiklerime daha fazla katarak kendimle, ailemlle, çocuklarıma, arkadaşlarımla, çalışma yaşamımda işbirliği yaptığım dostlarımla paylaşmaya devam edeceğim.

Atam bil bakalım neredesin, sen her zaman benim zihnimde ve kalbimdesin.

Bir Sabah Hikayesi

İnsanın 18 yaşında yürüdüğü üniversitesinin yollarında 50 yaşında hala yürüyebiliyor olması ne büyük şans diye düşündüm bu sabah.

Sabah erken saatlerde ODTÜ’de olmayı öğrenciyken çok severdim. Bu sabah bir işim vardı ODTÜ’de halletmem gereken, dedim akşam üzeri değil de sabah gideyim okuluma.

Harika bir sonbahar güneşi, bakmaya doyamadığım sonbahar gelmiş ağaçlar ve onların rengarenk yaprakları, derse yetişmeye çalışan gençler, her şey 32 yıl önceki gibi duruyordu sanki.

Sık giderim ODTÜ’ye aslında ama bu sabah bir farklı geldi nedense. Kendimi eski günlerdeki ben gibi hissettirdi bu sabah ODTÜ bana.

İşim rektörlük binasındaydı, arabama biraz uzakta yer bulabildim. Önce klasik düşünce düştü kafamın içine “hay allah yürümem gerekecek”, sonra başka bir diğer düşünce geldi ilk geleni takiben “uzun zamandır okulda yürümemiştim, ne güzel oldu”. İkinci cümlemle yürümeye başladım rektörlüğe doğru.

Bilmiyorum siz fark eder misiniz, açık hava hep açık havadır elbette ama bana kokusu farklı gelir her açık havanın. ODTÜ’nün havasının kokusunu da çok özlediğimi fark ettim yürüdükçe. Sonra uzunca bir geçmiş yolculuğu yaptım. O yollarda yürüdüğüm öğrenci halime doğru ulaşıncaya kadar sürdü yolculuğum. O günlerde içimde olan duyguları, kafamdaki düşünceleri bulmaya çalıştım. Beni sevindiren, üzen, heyecanlandıran, kaygılandıran nelerdi hatırlamaya çalıştım. O günlerde bugünlere dair kafamda neler vardı acaba onları da aradım bulduklarımın içinde. Sanki arkadaşlarımı gördüm etrafımda o günlerdeki halleriyle.

Otuz iki yıl öncesini ziyaretim tamamlanınca, o günden bugüne dönüş yoluna geçtim, ne kadar çok şey olmuştu hayatımda, mezun olmuş, iş yaşamına girmiş, aile kurmuş, çocuk sahibi olmuş, onları büyütmüş, istediklerimi daha fazla yapmayı hedeflediğim yeni iş yolumu seçmiş ve 50 yaşıma gelmiştim. Hani otuz iki yıl önce “koca kadın” dediğim yaşlara. Aslında hayal ettiğim ne varsa yaptığımı ve yapmaya da devam ettiğimi fark ettirdi bana bu yolculuk.

Sonra tekrar düşündüm, ne şans dedim kendime, ne büyük şans, 18 yaşında yürüdüğü yolda, 50 yaşında hala yürüyebiliyor olmak. Okulumda olmanın bana hissettirdiklerine, yaşamın bana yaşattıklarına, bugünden geriye baktığımda aldığım keyife çok teşekkür ettim. Bir de ağaç fotoğrafı çektim. Çeker çekmez de düşündüm, 32 yıl önce bir fotoğraf sahibi olmanın nasıl da çaba gerektirdiğini, bir fotoğraf makinan olacak en önce, sonra içine film koyman lazım, 18’lik olsun, 36’lık film pahalı olabilir. Sonra ışık filan ayarlayıp, çekeceksin fotoğrafı ve pozlar bitene kadar beklemen lazım ne çektiğini görmek için. Sonra bir fotoğrafçı ziyareti ve ne zaman olur, çabuk basar mısınız cümleleri. Ancak ondan sonra görürdük çektiğimiz fotoğrafı. Her şey ve ben aynıymışım gibi gelmişken, bir fotoğraf çekimi her şeyin ve benim ne kadar değiştiğimi fark ettirdi bu kez de bana.

Arabama geri dönüp oturduğumda teşekkür ettim, önce kendime, sonra yaşamımdaki herkese ve sonra da yaşamın kendisine, değişen, değişmeyen her ne varsa hepsine. Mutlu etti beni bu sabah deneyimi.

Belki sizler de küçük yolculuklar yaparsınız geçmişe, bakın bakalım neler bulduracak gidiş ve dönüş yollarınız sizlere?

Mutlu Bayramlar

Bayramda bana ayakkabı alınırdı, genellikle kırmızı ve rugan, bir de elbise. Geceden baş ucuma koyardım, sabaha hazır olsunlar diye. Pek heyecan olurdu içimde, bayram geliyor diye. Çocuk aklı çok bilmezdim bayram neden heyecanlandırıyor, ama yine de çok heyecanlanırdım, yarın bayram diye.

Evimizde de farklı bir heyecan olurdu bayram geliyor diye. Çikolatalar, şekerler alınır, ev temizlenir, bayram yemekleri planlanırdı. Bazen evde misafir de olurdu, babaannem ve dedem bize gelirlerdi İstanbul’dan. O zaman benim heyecanım daha fazlalaşırdı, pek severdim evde misafir de olunca bayramları.

Bayram kahvaltısı öncesi giyinirdik, sonra kahvaltıya oturmadan sarılıp öpüşüp bayramlaşırdık büyüklerimizle. Öyle çok kalabalık bir aile olmadık biz ama yine de kalabalıkmış gibi geçerdi o bayramlaşma sabahları.

Kahvaltıyı ben hazırlardım bazen küçük halimle. Tek prensibim olurdu o hazırlıklar sırasında, kesinlikle her sabah kullandığımız kahvaltı tabaklarından koymazdım sofraya, annemin en az kullandığı tabakları bulup çıkarırdım dolaptan, hani bayram ya, farklı ve özel olsun diye galiba.

Radyoda şarkılar bulurdu babam sabah erkenden. Sabahın köründe kapımız çalmaya başlardı, küçücük çocuklar ellerinde şeker torbaları ile iyi bayramlar derlerdi. Hemen onların torbalarına şeker koyardık, bazıları el öper, bazıları öpmeden teşekkür eder ve giderlerdi. Kahvaltı sofrası da çok eğlenceli olurdu. Sonra da anneannemler, teyzemler, dayımlar, amcamlar bayram ziyaretlerimiz ve evimize gelen misafirlerimiz. Misafirlere çikolata ve şeker tutmayı da pek severdim.

Bayram bana göre her zamankinden daha şık olmayı, daha özenli olmayı, başkalarıyla bir şeyler paylaşmayı, sevgiyi, kucaklaşmayı, birlikte olmayı, biraz da bayram hediyesi almayı ifade ederdi. Bizim ailede bayramda çocuklara harçlık verilmezdi, ama yerine mendiller hazırlanırdı, ufak hediyeler alınırdı. Ne yalan söyleyim, mendili pek anlamlı bulmasam da, o ufak hediyeler de beni çok heyecanlandırırdı.

Sonra büyümeye başladım, büyüdüğüm zamanlarda bayramlar yaza denk gelmeye başladı, bir baktım, ben küçükken olan bayram ritüelleri yavaş yavaş tatil planlarına dönüşmeye başlamış. Önceleri benim de pek hoşuma gitti bu yeni bayram düzeni, hatta oldukça uzun da sürdü tatilin bayram yerine geçmesi. Ama yaş ilerlemesiyle mi ilgili bilmiyorum, son yıllarda özlemeye başladım çocukken beni heyecanlandıran bayramlarımızı. Fark ettim ki, içimde kalan bayram parçaları bana eski bayramları fazlaca hatırlatmaya başladı.

Biraz kafa yorunca, ne kadar değerli olduklarını bir kez daha anlıyor insan bayramların. Onlar bizim toplumumuzun ortak değerlerinin en başta gelenleri aslında. Bayram demek bir arada olmak demek, paylaşmak demek, dargınların barışması demek, çocukların yüzlerinin gülmesi demek, yaşlıların yanında olunması demek, yani bayram birlikte keyifle zaman geçirmek demek. Aslında kendini güvende ve sevgi dolu hissederek birbirine sarılmak demek.

Eski bayramları bilen nesiller yıllar ilerledikçe azalıyor, yeni gelenler pek de bilmiyorlar bayram ne demek. Bu sabah düşündüm, bizlerin sorumluluğu bayramın ne demek olduğunu çocuklara gençlere anlatmak olmalı, çünkü bayram en özünde sevgi, barış, saygı, bağlılık, birlik ve beraberlik demek. Yani tam da şimdi her yerde aradıklarımız.

Hadi mutlu bayramlar

Eşiklerden Atlamak

F.Corelli – Cat in a Doorway

Hadi bir eşik hayal edelim, bir kapının önündeki eşiklerden olabilir, bir bahçenin girişindekilerden de olabilir. Hatta yolda önümüze aniden çıkanlar bile olabilir. O eşiği atlamak ve devam etmek ne hissettirir? Benim içime başardım, geçtim duygusu gelir. Sonra takılıp düşmemiş olmak da memnun eder. O eşiği atlamak beni istediğim bir yere götürdüğü için ayrıca keyif verir.

Nereden çıktı bu eşik konusu derseniz; Geçen hafta yaptığım bir telefon görüşmesinde, eşiklerin sadece fiziksel ve dış dünyadaki eşikler olmadığını, aslında zihnimizin içinde daha sağlamlarının olduğunu bir kez daha fark ettim ve üzerinde epey düşündüm.

Sözünü ettiğim eşikler, şu karar verme ve harekete geçme noktalarına geçişlerin tam önünde duran eşikler. Bazen ne kadar derin veya ne kadar yüksek olduklarını kestiremediğimiz, o yüzden üzerinden atlamak konusunda geride durmaya çalıştığımız, ama geride dururken gözümüzün önünden de ayırmadığımız. Hatta uzaklarda bir yerlerde eşiğin ilerisinin gayet bulanık gözüktüğü, o bulanıklığın da bir türlü netleşemediği. Ve hatta zaman geçtikçe eşiğin giderek daha da fazla derinleştiği ya da giderek yükseldiği ve önünde kalakaldığımız eşikler.

Sokaklardaki eşikler insan yapımı, taştan topraktan, yola devam etmek istiyorsak, her türlü güçlüğe rağmen üzerinden atlamayı göze aldıklarımız onlar. Peki zihnimizdekiler? Onlar da insan yapımı, hatta “ev yapımı” peki neden her zaman atlaması kolay olmuyor?

Durum galiba şöyle, eşiklerin oldukları yerler, devamına gitmeye cesaret edemediğimiz, bir şekilde kaçtığımız yerler sanki. Belki birazı mükemmeli yakalayamama kaygısından, bir kısmı başaramam korkusundan, belki bir miktarı da inanmamaktan, ya devamına, ya gidecek olan kendimize, ya da gidilecek yolun güvenli bir yol olduğuna.

Tam da o noktada birazcık o eşiğin ötesinin netlik ayarları ile oynamak, biraz eşiğin ön tarafındaki görüşü sağlayan kısmın camını silmek, biraz da bulanık da olsa eşikten ötesini görmek üzere çaba göstermek, o eşiğin aşılması için gelen destekleyiciler gibiler. Hatta tam o noktada fark edilecek bir kelime, bir cümle, bir ufak aydınlanma sanki sokak kapısının önündeki eşiği atlarken bir desteğe tutunup atlama hissi ile aynı oluverir. Bir kere atladı mı insan eşikten, bir kere verdi mi kararını, bir kere çıktı mı yola, sonrasını düşünmeye bile gerek yok bence. O yol onu istediği yere götürür.

Kimbilir ne kadar çok eşikten atladık yaşam boyu, kimbilir ne kadar çoğundan da atlayacağız. Bugünden sonra istediğimiz ve seçtiğimiz eşiklerin tümünden keyifle atlamak ve yola devam etmek dileğiyle…