Arşivler

Masalcık: Gelincik, Kırmızıcık, Kaplumbağacık…

Bahçede gezinirken gözüne gelincikler çarptı küçük kaplumbağanın. Merakla inceledi kırmızı çiçekleri. Kaplumbağalar renk görmez derler diye içerledi kendi kendine. Oysa görüyorum işte, kıpkırmızı bu gelincikler. Ne kadar zarif, ne kadar narin görünüyorlar. Acaba tutsam koparsam mı diye düşündü. Sonra elleri yok ki kaplumbağanın koparamaz derler diye içerledi kendi kendine. Oysa belki de vardı, belki de koparabilirdi. Biraz daha içlerine doğru ilerledi gelinciklerin. Bir baksam dedi Google’a acaba neden isimleri gelincik, gelin gibi narin oldukları için mi, yoksa, gelincik sadece onlara verilmiş bir isim mi, neye benzediklerinden bağımsız. Sonra vazgeçti hızlıca, neden gelincikse, ondan gelincik. Belki de gelincik değil, benim için kırmızıcık, belki de, kendisine sorsak, adı başka, kim bilir.

Sonra yeşil yaprakların arasına usulca oturdu. Oturamaz mı kaplumbağa dediniz, hadi oradan, size göre oturamaz olabilir, ama ben otururum. Evet oturdu ve gelinciklerin kokusuyla kendinden geçti adeta. Kokmaz mı gelincik, yapmayın Allah aşkına. Ne dediniz, kaplumbağalar koklayamaz mı? Kim demiş.

Bırakın bunları da siz ne görüyorsunuz bu kırmızıcıklara bakınca onu düşünün. Adının, kokusunun, neden bu adı ona verdiklerinin önemi var mı, bırakın benim ne yapıp yapamayacağımı da siz kendinize tutun mikrofonu. Kendi sesinize kulak verin, dinleyin, duyun, ilham alın söylediklerinizden, sonra da siz bir isim verin kırmızıcıklara, gelinciklere. Siz bakın kokuları var mı, siz dinleyin rüzgarda sallanırken çıkardıkları sesleri, incecik çiçek ne sesi olur ki demeden dinleyin olur mu? Çünkü belki vardır, belki duyarsınız.

Sakın bana da sen nasıl konuştun kaplumbağa diye sormayın anlaştık mı. Ben konuştum, siz de duydunuz…

Biz Onları Nerelerde Düşürdük?

Geçenlerde bir sohbet sırasında konu bizlerin gençliğine gitti. “Eskiden biz” kelimeleri ile başlayan ve “yolda yürürken bile birbirimize gülümserdik, günaydın derdik, selam verirdik”, gibi kelimelerle devam eden cümleler doldurdu sohbetin içini.

Zaten insanların birbirlerine günaydın deme, selam verme meselelerinde yaşanan kayıplar, kesintiler ve eksilmeler takıntılı konularımdan olduğu için her zaman gündemimdedirler.  Hatta verdiğim eğitimlerin neredeyse hepsinde mutlaka bir günaydın meselesi konuşur, sonra da günaydın egzersizi yaptırırım katılımcılarıma.

Arkadaş sohbetine geri dönersek, zaten yoğun bir şekilde gündemimde olan bir konu olduğu için olsa gerek, arkadaşlarım “o eski günleri” yad ederken, benim zihnimin içinde de bir kaç soru belirdi, “Acaba biz bütün bunları neden kaybettik, nerelerde düşürdük?”

Derken içimdeki koçluk yanım devreye girdi ve bana şöyle seslendi: Nazlıcım biz “neden” sorusu sormayız, ilgi alanımızı “bugünden sonra nasıl yaparız mevzusuna” odaklamalıyız.

Ben de o sesi dinledim ve sorumu şu hale dönüştürdüm: Yine o yad ettiğimiz eski günlerdeki gibi birbirimize günaydın demek, selam vermek, gülümsemek ve bu konuda yeni nesillere örnek olmak için ne yapmak lazım? Biraz düşünmek fena mı olur dedim kendi kendime.

Aslında bu konu sadece benim değil, hepimizin konusu olmalı diye düşündüm hemen ardından. Düşünsenize, bir anda bu diyarlara bir sihirli değnek dokunsa ve otobüste, minibüste, yolda yürürken, bir dükkana girdiğimizde, asansöre bindiğimizde, çalıştığımız yerlerin kapısından girdiğimizde bir anda bir baksak ve görsek ki, herkes birbirine günaydın diyor, gülümsüyor, selam veriyor ve hatta hatır soruyor. Sonrasında neler farklı olurdu sizce? Bir hayal etsenize…

Sihirli değneğin dokunmasını beklemeden, bu hafta sonu başlasak mı denemeye, ne dersiniz?

Meraklı Kızla Tuhaf Tavşanın Küçük Hikayesi

Günaydın derdi meraklı kız her sabah, günaydın sevgili sabah, günaydın kuşlar, çiçekler, martılar. Kendi kendine konuşurdu ardından, evet, martılar dedim, doğru duydunuz, çünkü deniz var karşımda, güneş doğarken uçmaya başlayan martılar, onlara eşlik eden güzel kargalar, minik serçeler, orta boy güvercinler, hepinize günaydın. Canım güneş, sana da günaydın. Günümü aydınlattığın ve bunu benden hiç bir karşılık beklemeden yaptığın için kocaman bir günaydın da sana.

Böyle başlardı hikayesi bizim kızın her sabah, çünkü, bizim kız küçüklüğünden beri en çok sabahları severdi. Aslında bütün günü, bütün saatleri severdi ama, en çok sabahlardı sevdiği. Sabahlar, onun için bir sürü başlangıç demekti; güne başlamak, okula başlamak, kahvaltıya başlamak, sohbete başlamak, yepyeni planlara, hayallere başlamak, belki de her gün hayata yeniden başlamak. Yani anlayacağınız, sadece bu okuduğunuz değil, bütün hikayeleri böyle başlardı bizim kızın. Her sabaha günaydın diyerek, her günü heyecanla bekleyerek…

Nasıl biri diye merak ettiyseniz, anlatayım: Sarı saçları vardı bizim kızın, tıpkı güneş renginde, belki de sabah güneşi hep onun saçlarındaydı kim bilir. Masmavi gözleri vardı. Deniz gibiydi gözlerinin rengi, belki de çok denize baktığından mıydı, neydi, valla onu da kim bilir. Gün gibi, güneş gibi, deniz gibi bir kızdı bizimkisi, depderin düşünceleri olan, kalbi kocaman ve sevgiyle dolu tatlı bir kız. 

Her sabah güneşin yavaş yavaş kendisini gösteren ışığı, usulca etrafa yayılan sıcaklığı ve parlaklığı iyi hissettirirdi ona. Üstelik başına ne gelirse gelsin, her durumda bakardı sabahları doğan güneşe, hep bir merakla ve umutla.

Evet doğru okudunuz, merakla dedim, çünkü çok meraklıydı bizim kız. Her gün onlarca, yüzlerce soru düşerdi zihninin yollarına. Ders çalışırken, oyun oynarken, ev işlerine yardım ederken, yani aklınıza gelebilecek her durum ve zamanda düşüverirdi aklına bu sorular. Şöyle söylerdi kendi kendine; soru gelsin yeter, cevabı bir yerlerden çıkıverir mutlaka. İşte bu yüzden olsa gerek, annesi, babası, arkadaşları, yani onu tüm tanıyanlar meraklı kız derlerdi bizim kızın adına.

Meraklı kız yalnız kendi sorularına cevap aramakla yetinmezdi. Sorsun isterdi insanlar ona, sorsun ki, o da düşünsün yeni soruların üzerinde. Düşünsün ki, çıksın bildiği ne varsa içinden. Çıksın ki, canlansın düşünceler ve cevaplar ve başlasınlar dolaşmaya etrafta.

Bir gün okul çıkışı eve doğru yürürken, ilginç bir olay geldi bizim meraklı kızın başına. Bu okuduğunuz hikaye de tam o anla ilgili aslında. 

Günaydın diyerek başladığı bir sabahın devamında, her günkü gibi gittiği okulunun çıkış zili çaldığında, tam da öğleden sonra saat üç sularında oldu olay. Meraklı kız, elinde kırmızı okul çantası, ayağında siyah rugan okul ayakkabıları, şarkılar söyleyip, kafasındaki sorularının cevaplarını düşünerek, etrafa bakarak, zıplaya zıplaya yürüyordu denizin kenarındaki evine doğru. Yürüdüğü yolun iki tarafı ağaçlarla doluydu. Kimi yeşil, kimi sarı, kimi kırmızı yapraklı bir sürü ağaç vardı kenarlarda, hatta yaprakların bir kısmı da yerlerde. Geldi mi gözünüzün önüne? Siz de fark ettiniz mi bilmem ama, o kadar güzeldi ki ağaçlar, neredeyse kendini ormanda bile hissedebilirdi insan okuldan eve giden yolda olduğunu unutsa. 

Mırıldandığı şarkının en sevdiği yerine geldiği sırada, parlayan güneşin ağaçların dallarının arasında üzerine geldiği bir anda, sık ağaçların arasından kendisine bakan bir çift gözle karşılaştı bizim kız. Biraz daha dikkatle bakayım, bakayım da anlayayım bu gözler kime ait demesine fırsat kalmadan, beyaz renkli, kırmızı burunlu, poposunda ponpon kuyruğu olan, meraklı kızın gördüğü gözlerin sahibi bay tavşan önüne zıplayıverdi bizim kızın. Evet evet, doğru okudunuz, bir tavşan diyorum. Tıpkı Alice Harikalar Diyarında romanındakine benzeyen bir tavşan. Hatta, gözünde gözlük, elinde kocaman bir saat, üzerinde kırmızı bir ceket, içinde sarı bir yelek, aynı romandaki gibi yani.

Bizim kız hayretler içinde gözlüklü tavşana bakarken, hayreti bir anda bir kat daha artıverdi. Neden mi? Çünkü, günaydın dedi tavşan bizim kıza. Doğru duydunuz, bizim dilde günaydın dedi tavşan meraklı kıza. Bizimki de sizin kadar şaşırdı, şöyle bir kulaklarını ovuşturdu, tam o sırada, tavşan daha gür bir sesle günaydın diye bağırdı. 

Meraklı kız şaşkın şaşkın baktı, sanki soracak başka şey kalmamış, bu olayda kafa karıştıracak başka şey yokmuş gibi, neden günaydın dedin ki, saat 3 oldu diye cevap verdi tavşana, sonra da devam etti, neden yani? 

Ne fark eder dedi tavşan, illa sabah mı olmalı, günün aydın olması için? Gün zamandan bağımsız aydın olamaz mı? Bir an duraladı bizim kız, sonra kendi kendine, sabah olmasa da gün aydınlık diyemez mi herkes birbirine, galiba doğru söylüyor bu tuhaf tavşan diye düşünürken buldu kendini birden bire.

Daha bu sorunun cevabını henüz bulmuşken, bir soru daha soruverdi tuhaf tavşan bizim kıza: Zaman gariptir küçük kız. Akar durur. Bir sabah olur, bir akşam olur. Bir yaz gelir, bir kış gelir. Bak sana bir soru: Akan zamanın içinde duraksamadan aksak mı, yoksa arada bir, bir dakika dursak mı? Durup da baksak mı akan zamana, akan zamanda yol alan kendimize, akan zamanda olup bitenlere ve bundan sonra o zamanın içinde neler yapmak istediğimize, ne dersin? Peş peşe sordu tuhaf tavşan sorularını ve zıplayarak daldı gitti sık ağaçların arasına, üstelik de cevapları beklemeksizin. 

Şimdi siz olsanız ne yapardınız, merak edip koşmaz mıydınız tavşanın peşinden, bence koşardınız, ama bizim meraklının merakını konuşan tuhaf tavşan değil de onun sorduğu sorular çekti elbette ve meraklı kız koşmadı. Hatta koşmadığı gibi durdu, tuhaf tavşanı da unuttu ve başladı düşünmeye: 

Akan zamanın içinde akmak nasıl bir şey acaba? Biz zamanla nasıl akıyoruz? Zaman mı bizden hızlı, yoksa biz mi ondan hızlı olmaya çalışıyoruz? Yoksa bu tamamıyla bir yanılgı mı? İkimizin hızının birbirinden farklı olması gibi bir şey zaten imkansız değil mi? Çok mu ironik, zaman akarken durmak, kendini durdurmak ve soluklanmak? Varsayalım yaptık, varsayalım ara ara durduk, durdurduk kendimizi, acaba nelere kapı açar bu durmalar ve soluklanmalar? Şimdi ben dursam, zaman durur mu? Dursam düşünsem biraz akan zamanın içinde, hani bir es versem kendime, acaba neler olur? Bir dursam, baksam koşmadan, şimdi neler oluyor acaba?

Meraklı kız tuhaf tavşanın sorularını düşünmek için durdu.

İzin verirseniz, şimdi ben de durayım, durayım ki, hepimiz duralım ve biraz düşünelim tavşanın sorularını, akan zamanı, akan zamanda kendimizi, kendi istediklerimizi, yaptıklarımızı, yapacaklarımızı, hayallerimizi, gerçekleri, ne varsa düşünelim. Korkmayın, sonra nasılsa yetişiriz akan zamana bizim meraklı kızla birlikte. Hem belki aralardan bir yerlerden tuhaf tavşan gene çıkar karşımıza ve yepyeni bir soru atar zihinlerimize kim bilir?

Mutlu haftalar…

Ne Güzeldir Bayramlar

Ne güzeldir bayramlar. Taa çocukluğumdan beri güzeldir. Güzel olmaya da devam edecekler eminim.

Çocukken bayram sabahında erkenden kapımız çalardı. Oturduğumuz sitenin yakınındaki köyün çocukları, ellerinde torbalar, iyi bayramlar diye seslenirlerdi. Ben de çocuktum ama, onlar geldiğinde ev sahibi olarak hemen torbalarına şeker koyar ve bir abla edası ile iyi bayramlar derdim. Çocuklar aldıkları şekerleri sayarlar, birbirlerine torbalarının ne kadar dolu olduğunu gösterirler ve hoplaya zıplaya yeni bir kapıyı çalmaya giderlerdi. Her zaman sokakta gördüğüm çocukları şeker toplarken gördüğümde daha bir keyifli ve neşeli hissederdim.

Çocukların arkasından özenerek giyinirdim. Eğer bayramlık ayakkabı aldılarsa bana, evde olmamıza rağmen onları da mutlaka giyerdim.

Annemin hazırladığı bayram kahvaltısı sanki farklı olurdu her zamanki sabah kahvaltılarından. Kahvaltıya oturmadan hepimiz birbirimizi öper, sanki her zaman birlikte değilmişiz de yeni buluşmuşuz gibi heyecanla kucaklaşırdık.

Sonra eve gelen misafirler, annemlerle birlikte gidilen ziyaretler, bazen bir başka evde yarım saat önce karşılaştığın insanlarla tekrar karşılaşıp, yeni görmüşsün gibi yeniden bayramlaşmalar. Bir de bayramda çocuk olmanın ayrıcalıkları, bazen küçük bir harçlık cebimde, bazen yepyeni bir mendil. Nasıl sevindirirdi beni.

Bayram sabahları bana hala aynı duyguları hissettirir. Tıpkı çocukken olduğu gibi özenerek hazırlanırım. Artık ben büyüdüğüm için, görevi devralır, annemle babamın bana yaptıkları gibi, ben çocuklarımı öper, koklar, iyi bayramlar dilerim. Gerçi artık köyün çocukları çalmaz kapımızı ama ben yine de şekerlerimi hazır ederim. Sevdiklerimizden tatile gitmemiş olanlar varsa, bir küçük ziyaret mutlaka gerekli diye düşünürüm. Aklımda kalan ne varsa bayrama dair, yaşasın isterim.

Bozmadan saklamalı bayram güzelliklerini. Bizim nesillerin görevi olmalı o güzellikleri hatırlatıp aktarmak, çünkü bizler biliyoruz önceki bayramların ritüellerini.

Bolca sevgi, bolca neşe, bolca sevinç, bolca sarılma ve kucaklaşma dolu nice güzel bayramlara…

En Son Ne Zaman Gökyüzüne Baktınız?

En son ne zaman gökyüzüne baktınız? Yalnız şöyle göz ucu ile bakmaktan söz etmiyorum. Hani yapardık ya çocukken uçan uçurtmalara, gezinen bulutlara bakarken, şöyle başımızı iyice geriye doğru iter, gözlerimizi kocaman açar, gözlerimizi daha da kocaman açabilmek için kaşlarımızı da yukarı kaldırır öyle bakardık, hatta bazen elimizi gözlerimize siper eder ve parlak güneşe rağmen bakmaya devam ederdik gökyüzüne, işte tam o bakıştan söz ediyorum. Bakmayalı çok olduysa, bırakın işi gücü, kaldırın başınızı, açın gözlerinizi kocaman ve bakın gökyüzüne, o engin, uçsuz bucaksız, mavi renge ve bulutlara ve güneşe.

Nereden çıktı bu konu şimdi diye düşündüyseniz, hemen anlatayım. Geçen gün kendi kendime yolda yürürken gökyüzüne hep göz ucuyla baktığımı fark ettim. Hafif bir göz hareketi, başta küçük bir eğim ve kontrol: yağmur var mı, güneş ne durumda, yani bir tür mevcut durum analizi. Sonra birden çocukken gökyüzüne nasıl baktığım aklıma geldi ve ilk paragrafta yazdıklarımı hatırlarken buldum kendimi. Sonra da başımı geriye doğru alıp, gözlerimi kocaman açarak baktım gökyüzüne, tıpkı çocukken yaptığım gibi. Ardından da gökyüzüne o kocaman bakışlarla baktığımda ne kadar farklı göründüğünü düşündüm. Üstelik, başımı öyle kaldırdığımda, artık önüme bakıp mevcut durum analizi yapmak yerine, bambaşka düşünceleri, bambaşka fikirleri aklımın içinde gezdirmeye başladığımı fark ettim.

Bütün bunlar olup biterken, bir de şunu fark ettim: günlük yaşamda mevcut durum analizleri öyle çok zamanımızı alıyor ki, kafamızı önümüzden tam anlamıyla kaldırıp olan bitenin dışında, daha yukarılarda neler var diye bakmaya çok az fırsat bulabiliyoruz veya belki aklımıza bile gelmiyor öyle bir bakışla bakmayı alışkanlık haline getirmek.

Sonra da dedim ki kendi kendime, her gün en az bir kere başımı tam anlamıyla kaldırıp gökyüzüne bakmalıyım. Ve bu metaforu günlük yaşamın parçası haline getirmeliyim. İster çalışırken, ister okurken, ister yazarken, ister yemek yaparken fark etmez, arada sırada durup, başımızı olduğumuz yerden kaldırıp, daha yukarılara bakmayı hatırlamak gerektiğini bir kez daha fark etmeliyim.

Düşündüm ki yaşama öyle bakmayı alışkanlık haline getirmek, gökyüzünün sınırsızlığını ve o sınırsızlığı fark etmenin bizde yarattıklarını sürpriz olmaktan çıkarıp, hayatlarımızın parçası haline getirecek.

Baştaki soruya bir kaç soru ekleyerek bitirmek istiyorum yazımı:

En son ne zaman başınızı iyice geriye alarak gökyüzüne baktınız?

Günü yaşarken, ne kadar başınızı mevcutta yaptıklarınızdan kaldırıp daha geniş bir görüş alanında neler olup bittiğine bakıyorsunuz?

Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz sınırsız mavilik, sizin hayatlarınızda neyi temsil ediyor?

Masal

Bir zamanlar ülkelerden birinde bir küçük çocuk yaşarmış. Bu küçük çocuk her sabah uyandığında odasının penceresine doğru koşar ve koşarken de her sabah aynı şeyi dilermiş “Bugün yepyeni bir şey görsem”

Pencerenin önüne geldiğinde heyecanla dışarı bakar ve büyük bir mutsuzluk içinde kocaman bir “offff” ve hemen ardından da “ne sıkıcı” dermiş. “Yine her şey aynı, yine güneş doğmuş, yine kuşlar uçuyor, yine sütçü kapıda ve annem süt alıyor, üstelik de yine kahvaltıda tost var.”

Küçük çocuğun penceresinden her gün birbirinin aynı olmaya devam eder dururmuş.

Sabahlardan bir sabah küçük çocuk her zamanki saatinde uyanmış. Yatağında oturmuş, şöyle bir gerinmiş, terliklerini ayağına geçirmiş ve her sabah olduğu gibi kafasında aynı düşünce ile penceresine doğru koşmaya başlamış, “Bugün yepyeni bir şey görsem”

Başını pencereden uzatır uzatmaz, sabahın aynılığının içinde bir küçük kuşun uçmakta olduğunu görmüş. Onun da her sabah uçan kuşlarla aynı olduğunu düşündüğü sırada, kuş küçük çocuğun açık penceresine doğru uçmaya başlamış.

Çocuk kocaman gözleriyle kuşa merakla bakarken, kuç uçmuş, uçmuş ve pencerenin pervazına konuvermiş. Çocuğun kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpmaya başlamış. Hatta öyle çok ve öyle yüksek sesle çarpmış ki, küçük çocuk kalbinin sesinin küçük kuşu korkutup kaçırmasından pek bir çekinmiş.

Küçük kuş pencerenin pervazına konar konmaz, küçük çocuk onun gagasında parlayan bir şey tuttuğunu fark etmiş. Merakla ne olduğunu anlamaya çalışırken, o şeyin parlayan küçük bir çakıl taşı olduğunu anlamış.  Daha heyecanlı bir şeyle karşılaşmayı umarken, bir çakıl taşı ile buluşmanın hayal kırıklığı içindeyken, kuş birden bire çakıl taşını pencerenin pervazından içeri bırakıvermiş ve tam o anda konuşmaya başlamış.

“Küçük çocuk beni dinle” diye seslenmiş. “Bu çakıl taşını hep cebinde taşı. Yatarken pijamanın cebine koy, uyanınca hemen giysilerinin cebine al. Bu çakıl taşına dokunduğun her an göreceğin yeni ve farklı şeyler olacağından emin ol. Her yeni günün seni heyecanlandırmasına, yeni günün içinde bulacağın yeniliklerin ve farklılıkların sana yepyeni şeyler öğretmesine izin ver. Merak etmekten sakın vaz geçme.”

Bu sözleri söyler söyledikten hemen sonra, küçük kuş uçup gözden kayboluvermiş.

Küçük çocuk biraz düşünmüş, küçük kuşun söylediklerini denemeye karar vermiş. Ne kaybederim ki demiş kendi kendine.

Gece yatarken küçük kuşun bıraktığı çakıl taşını pijamasının cebine yerleştirmiş. Ertesi sabah uyanır uyanmaz, her sabah olduğu gibi yatağında şöyle bir gerindikten sonra ayağa kalkmış. Önce elini cebine sokup cebine koyduğu çakıl taşını yoklamış, rahatlamış, yerinde duruyormuş çakıl taşı.

Çakıl taşını avucuna almış ve küçük kuşun ona tembihlediği gibi yepyeni şeyler görme merakıyla koşarak pencereye yaklaşmış.

O da ne, gözlerini kısmadan dışarıya bakamadığını fark etmiş, ne tuhaf, güneş bu sabah ne kadar da farklı parlıyormuş. Tam güneşin bu parlaklığını daha önce hiç fark etmediğini düşünürken, sütçünün bahçenin dışında duran at arabasını görmüş, ne kadar ilginç diye düşünmüş, arabayı çeken atların kuyrukları ne kadar da uzunmuş, daha önce hiç görmemiştim. Daha sonra karşı bahçedeki ağacı fark etmiş. Yaprakları dökülmüş, biraz yorgun bir ağaçmış, ağaca üzülmüş, daha önce nasıl da hiç görmedim seni koca ağaç, bugün gelip yakından bakayım sana diye mırıldanmış. Tam o sırada mutfaktan gelen tost ve tarçınlı sütün kokusunu duymuş. Çok şaşırmış, tarçın ne kadar güzel kokuyormuş meğer diye düşünmüş. Pencereye arkasını döndüğünde, odasına giren güneşin duvarda yarattığı ışık oyunu dikkatini çekmiş, bir kez daha şaşırmış, ilk kez görüyorum demiş kendi kendine, ne tuhaf.

Annesinin sesini duymuş o sırada, ona sesleniyormuş. Kahvaltıya gitmek üzere telaşla giyinmiş. Gördüğü yeni ve farklı şeyleri annesine anlatmak için sabırsızlanıyormuş. Daha mutfağa girer girmez, annesinin sofraya koyduğu güzel çiçekleri görmüş, hemen arkasından kahvaltı tabağındaki tostun yanındaki peçetenin desenini fark etmiş. Annesine koşup, boynuna sarılmış, anneciğim, saçların ne güzel olmuş bu sabah demiş, tost ve tarçınlı süt de harika kokuyorlar diye heyecanla eklemiş.

Tostunu keyifle yerken, önceki gün sabah küçük kuşun ona söylediklerini anlatmaya başlamış. Anneciğim demiş bu sihirli çakıl taşı sayesinde bilsen yepyeni ne çok şey oldu bu sabah.

O günden sonra, küçük kuşun armağanı olan çakıl taşı, ona her gün yeni ve farklı şeyleri göstermeye devam etmiş, belki de küçük çocuk cebinde taşıdığı çakıl taşı sayesinde yeni ve farklı şeyleri görebilmeyi öğrenmiş. Bu sayede artık çok iyi biliyormuş ki, birbirinin aynısı diye düşündüğü hiç bir gün, birbirinin aynısı değilmiş.

İnanın masal okumak için çocuk olmamız gerekmiyor. Belki bu masal büyüklere de masal olur diyerek sorsam sizlere:

  • Acaba sizin günleriniz nasıl, hep aynıymış gibi mi geliyor, yoksa fark ediyor musunuz yeni ve farklı şeyleri?
  • Görmeye çalışarak bakıyor musunuz yaşadığınız güne, neler var yeni ve farklı diye?
  • Yeni ve farklıyı bulmayı bir alışkanlık haline getirecek olsanız ve her günün içinde, aynı dediğiniz yerlerde yeni bir şeyler bulmaya başlasanız, neler farklı olurdu yaşamlarınızda?
  • Masaldaki küçük çocuk gibi yapsanız ve yeni ve farklıyı görmeyi size hatırlatacak bir hatırlatıcı seçecek olsanız, küçük çocuğun çakıl taşının yerine siz ne koyardınız cebinize? Ne hatırlatırdı size her günün yeni bir gün olduğunu, her gün yaşadıklarınızın içinde yepyeni ve farklı parçalar barındırdığını?

Mutlu hafta sonları, yeni ve farklılarla dopdolu…

Üç Arkadaşın Hikayesi

Bugün size çok sevdiğim üç arkadaştan söz edeceğim, isimleri anlam, tutku ve coşku olan üç arkadaştan.

Gelin biraz bakalım onların hikayesine…

Tutku ve anlam, iki yaramaz, muzur, eğlenceli ve meraklı arkadaşmış. Onların yaşadıkları, zaman zaman da saklandıkları bir de evleri varmış. Bu ev tam neredeymiş biliyormusunuz, biraz derinde bir yerlerde, bulması bazen çok pratik, bazen de zor olan bir yermiş evin olduğu yer. Biraz uzak, biraz yakın, tam da insanın içindeymiş meğerse.

Bazen yıllarca ve sessizce sanki inzivada gibi saklanıyorlarmış bu evde, bazen de zıplayarak her gün dışarı çıkıp, bütün günü dışarılarda geçirip, yatmadan yatmaya giriyorlarmış evlerinin içine.

İnzivada olduklarında işler biraz karışıyormuş, çünkü pek dışarılara çıkmadıkları için onları bulmak, tanımak ve onlarla zaman geçirmek pek de mümkün olamıyormuş. Hatta kaldıkları yerde bazen de sıkıldıkları için, ev sahibinin de içini karartıyorlarmış.

Saklandıkları yeri bulup, onlarla tanışıp, onların gizemini keşfedip, evlerinin kapısını aralayıp, dışarıya da onların merak ettikleri şeyleri görebilecekleri kadar bir aydınlık ve ışık koyulduğunda ise, dışarı çıkmak için sabırsızlanır hale geliyorlarmış. Dışarı çıktıklarında, kapının dışındaki o aydınlık ve meraklı yerde bir arkadaşları daha varmış onları bekleyen. Onun adı da coşkuymuş, hani yaşam sevinci de demek olan o kıpır kıpır coşku.

Bu üç arkadaşın buluşmasının evin sahibi için de bir değeri varmış, onlar üçü buluştuklarında, evin sahibi her güne heyecan ve merakla uyanmak için hiç başka bir neden aramaz hale geliyormuş, içinde zaman zaman oluşan o tarif edemediği sıkılma ve daralma da yok oluveriyormuş. Öyle olunca da yaşamını içindeki güçlü yaşama sevinci ile ve mutlulukla sürdürüyormuş, üstelik de istediği şeyleri bulup yaparak yaşıyormuş hayatını. O öyle yaşadıkça da, bizim üç arkadaş neredeyse hiç eve girmek istemeden eğlenerek sürdürüyorlarmış arkadaşlıklarını…

Acaba biz onları kendi yaşamlarımıza nasıl taşıyoruz?

Bazılarımız bu arkadaşların içerilerde sıkışıp kalmalarına hiç izin vermiyoruz, bazılarımız da ne yazık ki onların içimizde olduğunu bile unutuyoruz, neden diye sorunca da bahaneler hazır, bu kadar koşturmacanın, stresin, kaygının arasında, bu kadar yorgunken, tutku ve anlamı düşünecek hal mi kaldı, benim öyle tutkulu olduğum bir şey zaten hayatta hiç olmadı, ben o şanslılardan değilim. Oysa bu arkadaşları bulanlar şanslı değil, sadece ilgili, alakalı ve meraklılar.

Bu arkadaşların içimizde olduğunu bile unuttuğumuz anlarla ilgili iyi bir haberim var, şimdi görünmeseler bile etrafta, tutku, anlam ve coşku biz çocukken sıklıkla dışarı çıkarlardı. Onlarla bugün buluşmakta zorluk çekenler, hadi bugünden geçmişe doğru kısa bir yolculuk yapın ve o içinizi coşku ile ısıtan tutku ve anlamın ortaya çıktığı anlarınızı görmeye çalışın. Bakın bakalım nerelerde çıkacaklar karşınıza. Belki sokakta koşarken, belki sevdiğiniz birisi ile sohbet ederken, belki bir kitap okurken, belki çılgınlar gibi kendi etrafınızda dönmece oyunu oynarken. Hadi biraz kurcalayıp hatırlayın onları.

Tutku, anlam ve coşkuyu hatırlayıp şöyle bir içinizde hissettikten sonra, içinizdeki tutku, anlam ve coşkunun her sabah uyandığınızda, gözünüzü açar açmaz size tek bir ağızdan günaydın dediklerini hayal etmeye çalışın, nasıl sabahlara uyanırsınız?

Gözünüzü açar açmaz, ya da daha gerçekçi olayım, gözünüzün birini açıp, diğerini açamazken, yine yeterince uykumu alamadım dediğiniz, bir yarım saat daha yatsam, bugün hiç bir yere gitmeden uyusam dediğiniz sabahlara nasıl başlarsınız? O çok yoğun iş günlerinde, bitmeyen trafikle boğuşurken, karşınıza çıkan eski arkadaşınızın nasılsın, nasıl gidiyor sorusuna, bezgin bir şekilde ne olsun koşturmaca cevabı yerine ne derken bulursunuz kendinizi? Her günün sonunda yatağa başınızı koyduğunuzda, o güne şöyle bir baktığınızda, hatırlamaya değer bir şeyler bulmakta zorlanmak yerine, neler yakalıyor olursunuz tamamladığınız güne dair?

İçinizdeki anlamı, tutkuyu ve onların ortaya çıkardığı coşkuyu farklı bir gözle görmeye, aramaya ve bu üç arkadaşı daha fazla görünürde tutmaya ne dersiniz?