Arşivler

Yeniden Çocuk Gibi Olabilmek

Bir Zen Ustası’nın çok sevdiğim bir sözü vardır:

“İnsan düşünen bir alettir; ancak onun büyük eserleri, hesap yapmadığı ve düşünmediği zamanda ortaya çıkar. O yüzden, «çocuk gibilik» hali yeniden tesis edilmelidir.”

“Çocuk gibi olmak” denilince, benim aklıma eğlence, neşe, sevinç, umut, kararlılık, vaz geçmeme, heyecan, merak, sorgulama, öğrenme çabası ve azmi, anda olma, sevgi, ufak şeyleri fark etme ve mutlu olma, değişimi ve gelişimi kucaklama gibi, yetişkinlerin yeniden toparlamaya çalıştıkları bir çok güzel özellik geliyor.

Madem “çocuk gibi olmak” bu güzel özellikleri içinde barındıran bir kavramsa ve her bir yetişkin geçmişte bir gün mutlaka çocuk olduysa ve yaşam doğumdan ileri doğru bir yolculuksa, acaba yolun nerelerinde neleri düşürdük? Nerelere bakıp, neleri toplamak gerek geçtiğimiz yollardan? Acaba “çocuk gibilik” hali nasıl tesis edilir yeni baştan?

Yürümeyi öğrenen çocukları bir getirin gözünüzün önüne, oradaki azim ve kararlılığa bakın. Sonra orada gördüklerinizi bugünkü yaşamda karşınıza çıkan zorluklarla baş etme durumunuza taşıyın, neler canlanıyor zihninizde?

Küçücük bir taşı ilk kez gördüğü muhteşem bir şey gibi inceleyen 1 – 2 yaşlarında bir çocuğu getirin gözünüzün önüne, gözlerindeki heyecana bakın, meraka bakın. Sonra da yaşama her gün o heyecan ve merakla bakan yetişkinlerle dolu bir dünya hayal edin. Nasıl bir dünya canlanıyor zihninizde?

Kalabalık bir toplantıda, kahkahalar atarak gülen ve koşan 3 – 4 yaşlarında çocukları getirin gözünüzün önüne, hani sehpaların altından geçen, masaların etrafında tur atan çocukları, içlerindeki coşku ve neşeyi fark etmeye çalışın. Fark ettikleriniz ne düşündürüyor size?

Biz yetişkinler aynı duygularımızı çocukluklarımızdan bugüne gelen yollarda arasak bulsak veya içimizde saklandıkları yerlerden çıkarıp, parlatarak bugüne uyarlasak ve sonra da gönlümüzce kullansak, neler farklı olurdu hayatlarımızda?

Bu haftayı bir çocuk gözüyle yaşamaya, içimizdeki o henüz tanımı bozulmamış çocuk duygularımızı gizlendikleri yerlerde bulup çıkarıp kullanmaya ve hayatlarımıza katacakları farkı keşfetmeye ayırmak ister misiniz? Çocuk gibilik halini yeniden tesis etme fikri nasıl gelir sizlere?

Mutlu haftalar…

Bir Hafta Sonu Hikayesi

Bu haftaki yazım geçtiğimiz Cumartesi günümden bir paylaşım olsun istedim. O gün vapur beklerken yazdım, yazdığım haliyle de paylaşmak geldi içimden.

Bugün heyecanlı bir gün, üniversiteli genç kızlara mutluluk anlatacağız. Seviyorum bu konuyu anlatmayı, paylaşmayı, bana çok iyi geliyor. Hele dinleyenler gençler olacaksa, daha bir heyecan doluyor içime.

Bugünkü konuşmamız İstanbul’da. Kadıköy’den karşı tarafa geçmemiz gerekiyor. Vapurla geçelim diyoruz.

Epeydir İstanbul’da vapura binmedim. İskeleye geldiğimde vapur saatine biraz daha zaman olduğunu görünce ve deniz kenarındaki büfede çay içenleri görünce, deniz kenarında çay içmek geldi içimden. Şansıma hemen denizin kenarında bir masa boşaldı. Oturdum, çayım geldi. Biraz konuşmayı düşünürüm derken, Kadıköy vapur iskelesine doğru bakarken buldum kendimi. Sonra da bir anda 7-8 yaşlarındaki ben geliverdi gözümün önüne.

Her yıl Şubat tatilinde İstanbul’a babaannemle dedemi ziyarete giderdik. İstanbul’da en sevdiğim zaman hep birlikte amcamlara gitme yolculuğumuz olurdu. Annem, babam, babaannem ve dedemle Kadıköy’den vapura binerdik. Elimi sımsıkı tutardı annem, aman derdi, çok kalabalık burası. Aslında o kalabalık benim çok hoşuma giderdi. Birbirinden farklı görünen insanları incelemek, onlara hikayeler uydurmak, acaba ne düşünüyorlar, nereye gidiyorlar hayal etmek en sevdiğim şeylerdi. Aylardan Şubat olduğu için, hava genellikle çok soğuk olurdu. Vapurda o tek sıra oturulan dış kısımda oturmaya çok heves ederdim. Düzenli hastalanmak gibi bir adetim olduğu için, annem pek istemezdi dışarıda oturmamızı. Arada ikna ederdik annemi babamla ikimiz. Sonra otururduk denize karşı. Vapur düdüğünü çaldığında, babam da bana vapur sesi çıkarma oyunu oynatırdı. Baş ve işaret parmaklarımı L şeklinde açar, ağzıma kapatır, “vuuu” diye bir ses çıkarırdım. Tıpkı vapurun düdüğüne benzerdi çıkardığım ses, çok eğlenirdim. Vapur hareket edince, en heyecanlı kısım başlardı; yaklaşmamın yasak olduğu yatay parmaklıkların arasından köpükleri seyretmek. Çok merak ederdim deniz nasıl köpürüyor acaba diye. Rüzgarı yüzümde hissetmek de çok keyif verirdi hatırlıyorum. Bu keyif ve meraka eşlik eden, annemi dışarıda oturmaya ikna etmiş olmanın haklı gururunu yüzümde görebilirdi herkes. Ben köpüklere bakarken, beyaz önlüklü amcalar çay getirirdi. Sonra da en sevdiğim nane şekerleri satılırdı şeffaf küçük poşetlerde. Kıtır kıtır yemeğe bayılırdım o şekerleri köpük köpük olmuş denize bakarken.

Bir baktım, bayağı bir gitmişim 8 yaşıma, nasıl da iyi gelmiş bu hızlı geçmiş yolculuğu bana. İçim adeta o zamanlardaki çocuk coşkumla doluvermiş ben fark etmeden. O keyifle vapura binmek ayrı bir iyi geldi sanki.

Vapurda canlı müzik yapan gençler vardı, ben çocukken olmayan. Artık neredeyse bütün seferlerde oluyormuş böyle güzel müzikler, ne güzel. Beyaz önlüklü çay satan amcanın yerine sahlep satan delikanlılar gördüm. Beşiktaş’a varıncaya kadar gençlerin müziğini dinlemek, onlarla şarkı söylemek nasıl da keyifliydi. Düşündüm dedim acaba ben 8 yaşındayken vapurlarda şarkı söyleyenler olsa, o zamanın büyükleri bugün bizim yaptığımız gibi şarkı mı söylerlerdi, yoksa gençlerin deli olduğuna mı kanaat getirirlerdi diye. İnerken bir sürü insanla sohbet ettik. Şarkı kardeşliği oldu dedi orta yaşlı bir hanım. Evet, “kardeşlik” ne güzel bir değer bizim ülkemiz için diye düşündüm. İnanılmaz bir enerji doldu içime.

Bu kadar güzel enerjiyle başlayan günümü pırıl pırıl genç kızlar ve onların yollarını açan Üniversiteli Kadınlar Derneği’nin yöneticileri iyice parlattı. Tam dört saat boyunca sonsuz ilgi ve merakla dinlediler bizi, notlar aldılar, sorular sordular. Onlardan gelen bir yorum beni daha da mutlu etti: “Bence hayattaki dönüm noktası gibi bir şeydi, farklı bakmaya başlatan” dedi içlerinden birisi.

Akşam Ankara’ya dönerken uçakta uzun uzun düşündüm, işte benim yaşamımı anlamlı kılan günlerden biri daha dedim kendi kendime. Deniziyle, vapuruyla, dostlarıyla, gençleriyle, ağzımda enfes bir tat bırakmıştı yaşadığım gün. Bu tat bizim son yıllarda anlattığımız gerçek mutluluk anlarının bıraktığı tatlardan biri olarak kaydoldu benim hafızama, tıpkı 8 yaşımı hatırladığımda aldığım tat kadar yoğun ve güzel bir tat daha saklandı içimde.

Bu hafta ağzınızda tat bırakacak anların pek çok olacağı, bu anları keşfedip yakalayacağınız ve hafızalarınıza kaydedeceğiniz bir hafta olsun. Öyle oldukça kaydolan tatlar sayesinde yaşamak daha da keyifli olsun.

 

Mutlu haftalar.

Haftalar

Yeni bir hafta başlıyor. Nasıl bir hafta olmasını istiyorsunuz? Nasıl bir haftanın içinde olmayı diliyorsunuz? Acaba siz bu haftayı nasıl şekillendirmek istiyorsunuz?

Yedi günde bir yeni haftaya başlıyoruz. Hayattaysak, bu kaçınılmaz bir düzen. Peki şimdiki haftaya başlarken bir durup düşünseniz; haftalar akıp gidiyor ve ben o akıntıda sürüklenir gibi hissediyorum kendimi halinde misiniz? Yoksa, haftalar elbette akıp gidiyor ama ben o haftaların içinde ne şekilde yol alacağımı belirlemek için elimden geleni yaparım ve haftalarıma sahip çıkarım haliniz mi var? Geçen haftaların sahibi siz misiniz? Yoksa kiracı mısınız geçirdiğiniz haftalarda?

Haftalarda kiracı olduğumuzda, bazen bir yarışta gibi yol alıyoruz hafta boyunca. Koşuyoruz, hatta soluksuz kalıyoruz, bitiş noktasına geldiğimizde arkamızda bıraktığımız yol bazen anlamını yitirmiş oluyor, bazen de önümüzdeki gidilecek yeni yol tamamlanan yolu birden bire unutturuyor.

Kiracıysak eğer, zaman zaman çaresiz hissediyoruz kendimizi, elimden bir şey gelmez, zaten benim yapacağım da bir şey yok durumu sarıveriyor insanı. Laf aramızda, böyle yaşanan haftalar tam bir azap yaşayan için.

Kiracı olduğumuz haftalarda bazen de kendimizi bir haz denizinde buluyoruz, ye, iç, gül, eğlen, gerisini de boşver hali.

Bunlardan herhangi biri veya bir kaçı ile geçen haftalar sanki tam da yaşanmamış hissi veriyor insana; sanki başkalarının kurgusunun içinde koşan bizmişiz gibi geliyor.

Haftanın sahibi biz olduğumuzda her şey çok farklı oluyor, planlar, keyif zamanları, hafta sonunda tamamlanmasına karar verdiğimiz işlerimiz, gün içinde geçirdiğimiz zamanlarımız, insanlarla olan ilişkilerimiz, karşımıza çıkan zorluklarla başa çıkma şeklimiz hepsi ama hepsi farklı bir hal alıyor. Hani şöyle yaşadığıma değdi denilen günler geçirmiş gibi hissediyoruz kendimizi. Anılarımız oluyor geçen günlere dair. Yorulsak da, bunalsak da hatta belki de üzülsek de iyi hissediyoruz garip bir şekilde kendimizi.

Acaba sizlerin haftaları nerelerde geçiyor? Haftanın sahibi siz misiniz, yoksa kiracı mısınız geçirdiğiniz haftalarda?

Cevabınız hangi tarafta olursa olsun, bu yeni başlayan hafta, haftanın sahibinin kendiniz olduğunu hissettiğiniz ve haftayı ona göre değerlendirip yaşayacağınız bir hafta olsa neler farklı olurdu bir önceki haftadan? Neleri farklı yapardınız haftanın sahibi benim diyerek baksaydınız önümüzdeki yedi güne?

Yeni Dünya Çalışanları

Yönetim üzerinde düşünmeye başladığımızda, kuşaklar, nesiller, X’ler, Y’ler, Z’ler derken kafamızı karıştıracak ne kadar çok şey üretiyoruz. Oysa sadelik ve yalınlık olduğunda hayat kolaylaşıyor, çözümler daha hızlı çıkıyor, insan kendini daha iyi hissediyor.

Kuşak filan demektense, “yeni dünya ve insan” demek yeterli gibi geliyor bana. Böyle düşünüyorum, çünkü aslında değişen ve yenilenen dünya, insanın bakış açısını değiştirip dönüştürüyor, ardından da yeni koşullara uyumlanma farklı şekillerde olmaya başlıyor.

Eski nesilden gelenler, yeni dünya gözlükleri ile baksalar bugüne, aslında konuşmak için canımızın çıktığı kuşak farkı lafı da ortadan kalkar kendiliğinden. Önce özenle birilerini birilerinden ayırıp, sonra onlara bir isim bulmaya çalışıp, sonra bir problem yaratıp, ardından da onu çözmek için uğraşıp didinmeye gerek hiç mi hiç gerek kalmaz.

Bugün hepimiz yeni dünyanın çalışanlarıyız. O zaman yeni dünyada çalışan insanı yönetmek nasıl bir şey sorusunu cevaplamak yeterli.

Yeni dünyada teknoloji öylesine gelişti ki, bilgi o kadar evrenselleşti ki, bireylerin kendileri ve çevreleri ile ilgili farkındalıklarını arttırma fırsatları o kadar çoğaldı ki, iş yaşamından beklentiler de farklılaşmaya başladı. Bütün bunlara ek olarak, insanlar yeni dünyada kendilerini daha fazla, daha doğru ve daha güçlü bir şekilde ifade etmeye başladılar. Yani aslında zaten içlerinde mevcut olan şeyleri seslendirmelerini sağladı yeni dünya. Yaptıkları iş karınlarını doyuruyorsa :) yaptıkları işteki anlam ve amacı bulmak istediklerini söylemeye başladılar. O işi yaparken kendilerinden bir şey katmak, bildiklerini, yapabildiklerini işlerine aktarmak istediklerini dile getirdiler. Biraz gelişmek, farklılaşmak ve öğrenmek istiyoruz dediler. Katkımızı fark edin, hatta biraz da takdir edin ki biz de değerli hissedelim demeye başladılar. Bu söylenenleri daha genç nesilden duyan yönetim dünyası da bu duyduklarını ağırlıklı olarak kuşak değişimi ile bağladılar. Oysa bütün bunlar insan doğasına ait kavramlardı.

Yeni dünyada en üst yönetim kadrosundan, kurumun destek hizmetlerinde çalışan bireylerine kadar, her bir insanın çalıştığı kuruma ait hissetmesini desteklemek adına neler yaparız sorusunu cevaplamaya başlasak, aslında kuşaklarla filan hiç uğraşmadan yol almamız mümkün olur. İletişimi berraklaştırıp, güveni güçlendirip, çalışan gelişimini destekleyip, çalışanları yaptıkları işin sahibi haline getirip, sonra da katkılarını fark etmeye başlayıp, onları takdir etmeyi alışkanlık haline getirdiğimiz gün, ne kuşak çatışması konuşacağız, ne düşük karlılık, ne verimsiz çalışma sonuçları, ne de mutsuz ve ukala çalışanlar.

Yani kısaca odağımızı “önce iş, sonra insan” demekten alıp, şöyle bir içinde bulunduğumuz dünyaya dikkatle bakıp, ardında da “önce insan, sonra iş” demeye çevirebildiğimiz gün, biliyorum ki her şey çok güzel olacak.

Mutlu günler…

Geleceğimizi Tasarlamak

Hedef koyar mısınız? Elbette, hedefsiz hayat olur mu diyenleri duyuyorum.

Peki hayal kurar mısınız? Tabii diyenlerin yanında, bunca işin arasında hayal kurmak mı diyenleri de duyar gibi oluyorum.

Hedef koymak yaşamda doğru yolda kalmak için yapılması gereken bir iş gibi kabul edilirken, hayal kurmak boşa vakit harcamak gibi algılansa da, aslında hayal kurmak hedef koymanın gerçekçiliğinden uzaklaşmak değil, aksine koyduğumuz hedefleri hikayelendirerek yapmak istediklerimizi daha da netleştirmenin en iyi yöntemlerinden bir tanesi.

Hayal kurmak adımları olan bir süreç: önce geleceğe dair bir amaç oluşturmak ve o amacı hikayeleştirmek, sonra o hikayeyi renklendirmek, hikayenin içindeki sabit görüntüleri üç boyutlu ve hareket eden bir filme dönüştürmek, o filmin içinde neler olduğunu izlemek ve içindeki anlamı keşfetmek, yani bir tür gelecek tasarlamak.

Hayallerle ilgili en önemli bilgi bana göre şu: hayalin içinde oynayan filmi kendimize göre gerçekçi bir bakışla kurguladıysak, yani o filme inanıyorsak, beynimiz onun olurluğunu kabul konusunda çok destekleyici olmaya başlıyor ve o hayale gidecek yolda kararlılıkla yürümemizi sağlayan hedefleri koymamızı kolaylaştırıryor. Yani galiba, hedef koymanın en büyük dostu aslında hayal kurmak.

Ben hayal kuramam diyenlere iyi haber, hayal kurma kapasitesi her birimizde var :); beynimizin insanı insan yapan ve en genç parçası olan prefrontal korteks, düşündüğümüz her şeyi gözümüzde canlandırıp, adeta bir film gibi oynatmamıza izin veriyor. Yani teknik alt yapı müsait. Tek yapılması gereken denemeye başlamak.

En büyük mucitlerden biri hatta birincisi kabul edilen Nikola Tesla’nın yaşamını anlatan, “Zamanın Ötesindeki Deha Tesla” isimli kitabı okudunuz mu bilmiyorum (okumadıysanız da öneririm), hayal etmek ve gerçekleştirmekle çok ilgili bulduğum için, bu kitaptan bir kaç cümle paylaşmak istiyorum:

Tesla şöyle söylüyor: “Benim yöntemim farklı. Hemen işi eyleme dökmeye kalkışmam. Aklıma bir fikir geldiğinde bunu ilk önce kafamda şekillendirmeye başlarım. Yapıyı değiştiririm, eklemeler yaparım ve aygıtı zihnimde çalıştırırım. Yaptığım bir türbini düşüncelerimde işletmem ile atölyemde test etmem arasında benim için bir fark yoktur. Eğer bir dengesizlik varsa, bunu bir yerlere not bile edebilirim.”

Genellikle düşülen yanılgı süreci tersten kurgulamamız oluyor. Önce hedef koyuyoruz, üstelik de SMART hedef denilenlerden (yani spesifik, ölçülebilir, ulaşılabilir, gerçekçi ve ne zamana kadar ulaşılacağı belli olan), ama o hedefin tam olarak ne işe yaramasını istediğimizi, o olduğunda bizim gelecek filmimizde neler olacağını hayal ettirmekten uzak bir cümle. Yani bir gelecek hikayesinden uzak olan hedefler yaratıyoruz. Oysa hedefleri ister vizyon deyin, ister büyük resim, bir hikaye ile bağladığımızda, , o hedefler daha farklı bir anlam kazanıyor.

Sürecin başında adına ister vizyon deyin, ister büyük resim, hikayesini içinde barındıran hayalinizi tüm renkleri ve sesleri ile kurguladığınızda, ona giden yoldaki adım taşlarımız olan hedeflerimizi yaratmak ve her birine ulaşmak da o kadar kolay hale geliyor. Süreci bu şekilde yapılandırdığımızda, hikayeleri hayallerimize birden çok gidiş yolu oluşturmak mümkün oluyor, birinde bir sorun çıkarsa, alternatiften yola devam ediyoruz. Bu da yol boyu ortaya çıkması olası kaygı ve endişeyi azaltıyor. Hikayeli hayallerimiz ne kadar netse, yollarda karşılaşılan zorluklarla baş edebilmek daha kolaylaşıyor, çünkü yarattığımız hayal, yani tasarladığımız gelecek hep gözümüzün önünde bir yerlerde duruyor.

Bu konu şirketlerin yaşamlarında, kişilerin bireysel kariyer yolculuklarında, gençlerin gelecek yaşamlarını tasarlamalarında ve meslek seçimlerinde çok ciddi önem taşıyor. Biz süreci doğru taraftan kurguluyor muyuz sorusunu cevabını vermek gerekiyor.

Ulaşılmak istenen gelecek her ne ise, tıpkı Tesla’nın ve aslında bütün gelecek tasarımcılarının yaptığı gibi işi eyleme dökmeden kafada şekillendirmeye başlamak, detayları ile hayal etmek ve kurgulamak, bütün bunlar tamamlandıktan sonra nasıl yapılır konusunu düşünmek, hayallerin gerçekleşmesinde son derece destekleyici oluyor.

Bu hafta aşağıdaki sorular üzerinde düşünmeye ne dersiniz?

  • Hayal kurmak bana ne ifade ediyor? Bu konuda negatif bir eşleştirme yaptıysam, yani hayal kurmayı zaman kaybı olarak tanımladıysam, bunu değiştirmek ve daha destekleyici bir tanım oluşturmak için neler yapabilirim?
  • Yakın geleceğe dair hayalim ne? Bu hayali gözümde detayları ile canlandırıp, üç boyutlu ve renkli olarak inceledeğimde neler fark ediyorum? Bu hayalim yaşama geçirmeye değer mi? Değerse, neler yaparak o hayale doğru gidebilirim?
  • Uzak geleceğe dair hayalim ne? Onunla ilgili neler görüyorum? Bugün o hayalle ilgili isteyerek yapabileceğim neler var?
  • Beraberimdeki insanların (aileniz, varsa çocuklarınız, iş yerinizde birlikte çalıştığınız çalışma arkadaşlarınız, dostlarınız) içinde bir hikaye barındıran gelecek hayalleri kurmalarını ve o hayale yönelik hedefler koymalarını ne kadar destekliyorum?

Mutlu haftalar…

Ayna Ayna Güzel Ayna

 

snowwhiteAyna; En çok Pamuk Prenses masalında dinlediğim eşya. “Ayna ayna söyle bana en güzel kim bu dünyada?” O zamanlar çocuk aklı, aynalar düşünebilir ve cevap verebilir diye düşündüğüm için çok heyecanlandığım, büyüdükçe ve öyle olmadığını anlayınca, beni çok üzen eşyalar aynalar.

Küçük bir kız çocuğuyken yüklediğim anlamdan olsa gerek, ayna yaşam boyu benim sevdiğim metaforlardan oldu . Aynanın olanı olduğu gibi gösterme özelliğini çok sevdim. Her zaman iki amaçlı düşündüm aynayı; hem bana beni yansıtan, hem de benim başkalarına onları yansıttığım. En büyük farkındalıklarımdan biri, iki amacımı da gerçekleştirmemin ancak ve ancak aynayı doğru zamanda elime alırsam mümkün olacağı oldu. Diğer büyük farkındalığım ise aynaların kendi kendilerine düşünme yetileri olmasa da, beni düşündürebildiklerini keşfetmek oldu.

Bu haftayı tamamlarken biraz ayna hakkında konuşalım istedim, aynaları elimize alıp, onlara bakmanın, onları karşı tarafa doğru şekilde yansıtmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlayalım istedim.

Her sabah kalkıyoruz, genellikle en az bir defa bugün nasıl görünüyorum acaba diye fiziksel görüntümüze şöyle bir bakıyoruz, doğru mu? Peki acaba davranışlarım ve sözlerim nasıl görünüyor ve duyuluyor diye ne sıklıkta aynaya bakıyoruz? İçinde bulunduğumuz topluluklarda nasıl göründüğümüzü ne sıklıkta fark ediyoruz? Hatta bir adım daha ötesinde, nasıl görünmek, ne demek ve nasıl anlaşılmak isteyip, o ayna görüntümüzde bunların nasıl olduğunu ne kadar test ediyoruz? Elbette yaptığımız her şeyin bir amacı var ve özünde de o amaca yönelik bir olumlu istek var, acaba bu aynadan bakılınca nasıl görünüyor? Biz kendimizi nasıl görüyoruz, o görüntüye göre kendimize neler söylüyoruz?

Hadi biraz da aynayı biz elimize alalım. Birlikte yaşadığımız, birlikte çalıştığımız, özetle birlikte bir yaşamın parçaları olduğumuz insanlara biz ne kadar ayna oluyoruz? Onların bizde oluşan görüntülerini onlara yalın ve yargısız bir biçimde, onları eleştirmeden ne kadar gösteriyoruz? Ne kadar paylaşıyoruz onlara ait gözlem ve farkındalıklarımızı? Acaba hiç bir şey söylemeksizin, onların kendilerinin bizde oluşan görüntülerinin farkında olduklarını ne kadar var sayıyoruz?

Ayna güçlü bir geribildirim metaforu aslında, hem kendimize bakıp bir öz değerlendirme yapmayı, hem de karşımızdaki insanlara onlarla ilgili fark ettiğimiz, onlardan bize yansıyanları yargısız ve yorumsuz aktarmayı anlatan bir metafor. Yani hem kendimizle ilişkimizi daha sağlam yönetmeyi, hem de diğer insanlarla ilişkilerimizi daha farkındalıkla yürütmeyi destekleyecek güçlü bir metafor.

Öz değerlendirme ve ilişki yönetimi, özel yaşam ve iş yaşamı ayırmaksızın, anlamlı ve sağlıklı bir yaşam sürmenin bana göre en güçlü destekçilerinden, hayat boyu sağlam duruşa sahip olan ve mutlu bireylerin en güçlü özelliklerinden. Çocuk yaşta öğretilip, yaşamın her  döneminde kullanılması gereken araçlardan.

Bu hafta sonu kendi aynalarınız üzerinde biraz düşünmeye ve kendinize aşağıdaki üç soruyu sormaya ne dersiniz?

  • Ben ne sıklıkta aynaya bakıyorum ve gördüklerimi nasıl algılıyorum? Kendime karşı ne kadar yargısız ve yorumsuz olabiliyorum? Aynam ne kadar gerçek ayna?
  • Karşımdakilere ne sıklıkta ayna tutuyorum? Tuttuğum aynalar ne kadar gerçek, ne kadar yargısız ve eleştirisiz ve ne kadar olanı olduğu gibi gösteren aynalar?
  • Diğer insanların bana tuttukları aynaları ben ne kadar sıklıkta fark ediyorum ve ne kadar kabul ediyorum?

Mutlu hafta sonları…

Çalışan Deneyimi Yaratmak

teamwork_horizontal_cs2Kağıt üzerinde kurulan ve adına şirket dediğimiz tüzel kişiliğin nefes almasını sağlayan, o kurulan şirketlerin olan binaları canlandıran, yürütülen işlerin iki boyuttan üç boyuta çıkmasını, yani konuşmasını, hareket etmesini sağlayan tek etken o şirketteki çalışanlar.

Peki durum bu ise, acaba şirketler çalışanlarının canlandırıcı ve boyut kazandırıcı etkisinin ne kadar farkındalar? Ya da ne kadar farkında değiller?

Bu soruların cevapları üzerinde kendi kendime kafa yorarken, şirketlerin çalışanları için nasıl bir deneyim alanı yarattıklarına dair yeni bir takım sorular daha düştü aklıma. Mesela, çalışanların günlerini nasıl geçirdikleri, içinde bulundukları çalışma mekanları, yaptıkları işte kendilerini nasıl hissettikleri, şirketin içindeki davranış biçimleri, yönetici yaklaşımları, sosyalleşme alanları, toplantı yönetimi, açık iletişimin durumu, şirket içinde eğlencenin nasıl algılandığı gibi bir çok alana dair pek çok soru.

Ne yazık ki şirketlerin çalışma ajandasında yukarıda yazdığım alanlar genellikle sona kalanlar ve biraz da lüks algılananlar oluyor. Öncelik, mevcut işlerin planlanması, dış zorlukların ön görülmesi, piyasadaki rekabetle başa çıkma çabaları, yeni iş alma konuları, para, pul mevzuları gibi alanlarda oluyor.

Şimdi eğri oturup doğru konuşacak olursak, iyi bir çalışan deneyimi yaratma konusu pek de öyle ikinci plana atılacak bir konu değil. Keyifli bir çalışan deneyimi doğrudan şirketin öncelikli alanlarındaki iş deneyimini, zorluklarla nasıl başa çıkıldığını, rekabete nasıl çözüm üretildiğini ve para pul mevzularının nasıl yönetildiğini belirleyen en temel etkenlerden bir tanesi.

Geçenlerde bu konularda çalışan Jacob Morgan’ın bir konuşmasına denk geldim. Çok önemli bulduğum bir kaç noktaya değindi; Şirketlerin çalışan deneyimine bakış açısı, “çalışanın burada çalışmaya ihtiyacı var” olduğunda yaratılan iş ortamı ve kültür sadece olması gereken düzeyde iş yaratırken, “çalışan burada çalışmayı istemeli” bakış açısı hakim olduğunda gerçek yaratıcılık, üretkenlik, verim, bağlılık ortaya çıkıyor.

Şirketlerde çalışan deneyimi şirketin yönetim ve liderlik yaklaşımları sonucunda ortaya çıkıyor. O zaman bu konuda biraz kafa yorması gerekenler de yönetici ve liderler. Biraz farklı bakış açılarından bakarak, belki sadece şu bir kaç basit soru üzerinden düşünmeliler:

  • Bizim şirkette çalışanlarımız şirket içinde nasıl bir yaşam deneyimliyorlar?
  • Bu içinde olmayı isteyecekleri bir deneyim mi, yoksa mecbur oldukları için içinde oldukları bir deneyim mi?
  • Çalışanlarımız ne kadar mutlu?
  • İyi bir çalışan deneyimi yaratmak için iletişime, toplantılara, ilişkilere, çalışma ortamına, liderlik tarzlarına, çalışanlara sağladığımız teknik ekipmanların yeterliliğine, çalışanları ne kadar yetkin hale getirdiğimize ve kendi iş alanlarında özgür bıraktığımıza, şirket içindeki arkadaşlık, dostluk düzeylerine, sunduğumuz imkanlara ve aslında çalışanlarımıza kendilerini nasıl hissettirdiğimize biraz daha detaylı bakarak neleri farklı yapsak iyi olur?

Bana göre, gerçek anlamda destekleyici bir çalışan deneyiminin ortaya çıkmasını sağlayacak temel nokta, önce şirkete bir ayna tutmak ve ihtiyaç varsa, ciddi bir bakış açısı değişikliği yapmak gibi görünüyor. Başlangıç sorusu çok basit: Çalışanlarımız para kazanmaya ihtiyaçları olduğu için mi bizimle çalışıyorlar, yoksa burada çalışmayı gerçekten istiyorlar mı?

Mutlu haftalar…

Yeni Bir Yıl Gelirken

2017

Zor günlerden geçiyoruz. Yalnız biz değil, dünya zor günlerden geçiyor. Her zaman oldu zor zamanlar, büyük ihtimalle olmaya da devam edecek, ama iyi şeyler de olacak ve onlar da olmaya mutlaka devam edecek.

2016 biterken kurumsal işlerden, sistemlerden söz eden bir yazı yazmak yerine, biraz daha bireysel farkındalıklarıma dair bir yazı paylaşmak geldi içimden.

Üzüntü ve sıkıntının içinde umut olmadığında, ortaya depresyon çıkar diyorlar. Son derece güçlü bir tanım. Eğer umut zor günler geçirirken, gelecekte iyi bir şeylerin olacağına inançsa, eğer bu inancı yaratmak yerine kaybediyorsak, işte o zaman depresif hal kendiliğinden ortaya çıkıyor ve bunun en doğal sonucu olan öğrenilmiş çaresizlik, yani her kötülük benim başıma gelir ve benim de bu konuda yapabileceğim bir şey yok, yani çaresizim hali baş baş gösteriyor.

En az umut kadar önemli bir diğer duygu da şefkat. Ne zaman ki şefkat kayboluyor, mevcut durumun içinde yapayalnız kalmış ve kızgın hissetme hali kafasını uzatıyor bir yerlerden.

Peki bugünlere biraz şefkat ve umut tarafından bakınca neler geliyor gözünüzün önüne? Benim gözümün önüne şefkatin ve umudun tükenmişliği geliyor. Oysa insan dediğimiz varlığın içinde tükenmez miktarda olduğunu bildiğim şefkat ve umudun tükenmişliğine inanmak hiç mi hiç gelmiyor içimden. Nedeni de umut ve şefkat bir gün gelir biterse, hayatı yaşamanın çok sancılı olabileceğine dair kaygılarım sanırım.

Ben yeni bir yıl gelirken hep bazı kararlar alırım. Bu yıl kararlarımın içine şefkat ve umudu hem kendi içimde çoğaltmak, hem de paylaşmak konusunda yaptıklarımı daha fazla yapmakla ilgili kararlar da ekledim. Çünkü inancım şu: ancak ve ancak kızgınlık ve umutsuzluk yerine şefkat ve umut çoğalırsa güzel günler gelecek.

Biliyorum ki, 1 kişinin üçüncü seviye etki alanında 1000 kişi var, o zaman kararlarımdan bazılarını paylaşsam dedim. Paylaştığım kararlarım başkalarının da yaşamında işe yararsa, belki 1000, 1000 derken bir sürü insanın içindeki umudu ve şefkati çoğaltabiliriz diye düşündüm.

İşte benim kararlarımdan bana göre en kolay olanlarından bazıları:

  • Trafikte sakin ol, korna çalma, bağırma, yol ver, gülümse
  • Sabahları günaydın de, merhaba de, tanımasan bile
  • Sorun paylaşmak yerine, sorundan söz edince aklına gelen çözümleri de keşfet ve onları da paylaş
  • Kullandığın dile ve seçtiğin kelimelere dikkat et, koşturuyoruz demek yerine ne yapıyorsan onu söyle, yorgunum demek yerine seni meşgul eden işlerinden söz et
  • Her zamankinden daha fazla teşekkür et, teşekkür ederken sende teşekkür etme isteğini ortaya çıkaranı da söyleyerek teşekkür etmeye gayret et
  • Daha fazla yardımlaşmayı hedefle
  • Sevdiklerinle daha fazla vakit geçir, geçirdiğin vakitleri gerçekten onlarla geçirdiğinden emin ol, hem zihnin, hem bedenin orada olsun, mümkünse telefonun ve televizyonun sizden uzaklarda dursun
  • Sevdiklerine onları sevdiğini daha fazla söyle
  • Çocuklara ve gençlere daha fazla zaman ayır
  • Doğaya ve hayvanlara daha fazla zaman ayır
  • Kendi yaşamında yolunda gidenleri daha fazla fark et, unutma yolunda gidenler genellikle yolunda gitmeyenlerden daha fazladır, ama biz yolunda gitmeyenleri daha kolay fark ederiz
  • Duyguların bulaşıcı olduğunu her zaman hatırla ve her gün acaba bulaştırdığım duygu ne sorusunu sor kendine
  • Koskoca evrende küçücük bir “ben” olsan da, kapladığın bir alan olduğunu hep hatırla ve o alanın sana verdiği iyi ve doğru insan olma sorumluluğunu sakın unutma
  • Hayatı otomatikten ve sadece alışkanlıklardan yaşamadığından emin ol, her gün farklı ne var, ben nasıl katkı sağlarım sorusunun cevabını aramayı sakın unutma
  • Daha fazla oku, daha fazla öğren, daha fazla keşfet, daha fazla paylaş

Acaba sizin kararlarınız neler olur yeni yılda, biraz düşünmek ister misiniz?

Güzel bir yıl olması dileğiyle…

Sadece “3”

green-doll-number-3Günaydın…

Mutluluk anlatıyorum dediğimde soruyorlar, mutluluk nasıl anlatılır? Zaten her şey bu kadar karma karışıkken, dünyanın neredeyse sonu geliyorken, buzullar erimeye başlamışken, mutluluk anlatmak? Saçma, nereden çıkardın mutluluğu diyorlar.

Tamam biliyoruz ki beynimiz bize yardım etmeye çalışıyor. Yaşamaya devam edelim diye zorlukları, korkutanları, kötü giden her şeyi daha fazla fark etmemizi, hatta otomatik olarak önce onları görmemizi istiyor. Tamam korunmak yaşamda kalmak için çok değerli. Ama yine biliyoruz ki, bizi büyüten, geliştiren de tam o duyguların tersi, yani aslında iyi hissettiğimiz anlar, zamanlar. Yani her ikisi de değerli insan yaşamında.

Beynimiz otomatikten böyle çalışıyor, bunu biliyoruz, ama yine de zorlanıyoruz zaman zaman mutluluğu anlamakta. Belki de kafamızın içine yazdığımız tanımlar çok uaşılmaz kalıyor mutluluk kelimesinin karşılığında. Belki de mutluluk tanımımız fazla lüks ve konfor içeriyor. Oysa mutluluk dediğimiz şey basit bir iyi hissetme hali. Etrafa bakma, görme, bilme, sonra da olup biten her ne varsa, hepsine karşı güçlü bir duruşla ayaklarımızı yere sağlam basma hali. Neler zorluyor, neler ters gidiyor tamam da, neler yolunda gidiyor bir onlara da baksam durumu. Basit bir alışkanlık ve bakış açısı özetle.

Gelin bir oyun oynayalım. Bizi korumak üzere hareket eden ve önce olumsuzları görmemizi ve kendimizi korumaya almamızı destekleyen beynimize yeni bir alışkanlık öğretelim. Her gün sadece 3 yolunda giden şey buldurtalım kendimize. Bazen etrafı görebilmek kadar basit, bazen etrafı görebilmek kadar karmaşık, bazen aldığımız küçük bir mesaj kadar basit, bazen aldığımız küçük bir mesaj kadar karmaşık, bazen birilerine teşekkür etmek kadar basit, bazen birilerine teşekkür etmek kadar karmaşık. Oyun işte.

Bugünden başlayarak önce siz, sonra da seçeceğiniz çok sevdiğiniz birisi ile bu oyunu başlatmak ister misiniz? Oyunun adı Sadece “3”. Sadece 3 tane yolunda gideni yakalama oyunu. Ama her gün, unutmadan, aksatmadan, etrafa bakıp arayarak. Hani yeni bir adres ararken orayı buluncaya kadar nasıl dikkatle bakarsanız etrafa, bu 3’ü de yakalamak için öylesine dikkatle bakarak, ta buluncaya kadar.

Oyun işte, Sadece “3”. Bakın bakalım ne olacak? Bakın bakalım neler düşecek Sadece “3”ün sepetinin içine. İsterseniz yazın, isterseniz ezberleyin, isterseniz anlatın etraftakilere. Sorun seçtiğiniz yakınınıza senin Sadece “3”ün ne diye.

Bu hafta Sadece “3”lerinizin aslında 13, 23, 33, 43, 103, 1003 ve daha niceleri olduğunu fark edeceğiniz bir hafta olması dileğiyle…

Bulaşan Duygular

duygularKorku, kaygı, endişe insanın hayatta kalma reflekslerini ortaya koyabilmesini sağlayan güçlü negatif duygular. Kontrol edilerek ve farkındalıkla yönetildiğinde hayatta tutan, ancak kontroldan kaçtığında yaşamayı çok zora sokan duygular.

Dünyada, ülkelerde, toplumlarda, iş yerlerinde, ailelerde yaşanmakta olan ve negatif duygu oluşturan pek çok durumla karşı karşıyayız. Dünya döndükçe bunların da var olacakları son derece açık ve net. Madem öyle, bu durumlarla başa çıkabilmek için nasıl davranmak lazım diye düşünmek ve kafa yormak lazım gibi geliyor bana.

Duygular bulaşıcı ve yayılma hızları oldukça yüksek, bunu artık bilim ispatlıyor. Kızgınlık, kaygı, korku karşı tarafa bir his olarak geçtiği gibi, karşılıklı iletişimde kullanılan kelimeler, bir şeylerin anlatılış ve aktarılış biçimi insanlarda negatif duyguları daha hızlı harekete geçirip daha hızlı yayılmasına neden olabiliyor. Tabii unutmamak lazım, benzer şekilde olumlu duygular, iyi hissetme hali de bir o kadar hızla bulaşıp yayılabiliyor.

Tam da bu noktada duygu bulaştırmak konusunda kendi durumumuza bir bakmak bana önemli geliyor. Nasıl ki olup biten olaylar, diğer insanlarla olan iletişimde duyduklarımız bizde negatif duygular uyandırıp, iyi hissetmeme halini tetikleyebiliyorsa, bizim tavır ve davranışlarımız, iletişimde kullandığımız sözler, paylaştığımız haberler, anlattıklarımız da karşı tarafta aynı durumu yaratabiliyor demektir.

Daha önceki bir yazımda söz etmiştim, her birimiz yaşamda fiziksel bir alan kaplıyoruz ve bu kapladığımız alanın bize yüklediği bir takım sorumluluklar da var. Bu sorumluluklardan bir tanesi kendi bulaştırdığımız duygulara ve içinde bulunduğumuz duygu durumuna yönelik farkındalık, yani aynada kendimize bakma ve biraz soru sorup cevaplama ihtiyacı. Acaba gün içinde zihnimde dolanan düşünceler nasıl düşünceler? İnsanlara neler söylüyorum, neler anlatıyorum? Konuşma tarzım nasıl? Anlattıklarımın ne kadarı ağırlıklı negatif duygu ve düşünce barındırıyor. Bana nasılsın denildiğinde nasıl cevap veriyorum; cevaplarım genelde “bu zamanda iyi olmak mümkün mü”, “yaşıyoruz işte” gibi cevaplar etrafında mı dolaşıyor? Gazete okuyup, haber dinliyorsam, seçip okuduklarım ve dinlediklerim neler? Kendi duygu durumumu nasıl yönetiyorum? Odağım yalnızca olup biten negatif olaylarda, başıma gelen kötü şeylerde ve kendi kontrolum dışında gelişen zorlu durumlarda mı, yoksa bunların içinde yolunda giden bir kaç şeyin varlığından da haberdar ediyor muyum kendimi? Çalışma yaşamımda aksilikleri odakta tutup bunların yarattığı kızgınlığı mı, yoksa çözüm çabasını mı aktarıyorum arkadaşlarıma? Aile yaşamımda, arkadaş ilişkilerimde, günlük toplumsal yaşam içinde durumum nasıl? Yaşamın içinde yüzümü geleceğe çevirerek, bu yaşam benim ve yapabileceklerim üzerinde düşünüp çalışmalıyım diyerek güçlü bir duruş seçiyor muyum kendime, yoksa seçtiğim duruş benim yapabileceğim bir şey yok, artık ben çaresizim duruşu mu?

Takip ettiğim bir yazar var Michelle Gielan. Amerikalı eski bir televizyon haber spikeri. Haberlerde kullanılan dilin, haberlerin paylaşılma şeklinin daha farklı seçilmesi ile toplumda yaratılabilecek olumlu değişimden söz ediyor yazılarında. Günlük dilde, günlük iletişimde yapılacak bir kaç oynama ile ailelerde, iş yerlerinde, ilişkilerde sağlanacak iyileşmelerden söz ediyor.

Michelle Gielan’ı son derece haklı buluyorum, çünkü artık beynin işleme mekanizmasını biliyoruz, çünkü nörobilimciler her gün yeni keşiflerde bulunuyorlar beyinle ilgili. Biliyoruz ki, beyin korku, kaygı ve endişe duygularını deneyimliyorsa, acil durum koruma moduna alıyor kendisini ve yaşamı o çerçeveden deneyimletmeye başlıyor kullanıcılarına. Üstelik biliyoruz ki o modun “tam bir insan” modu olduğunu söylemek de pek mümkün değil ne yazık ki.

Bu hafta biraz bu konu okuyucularımın gündeminde olsun istedim. Zor zamanlar her zaman yaşanacak bundan kaçmak çok mümkün olmuyor, ama bu zor zamanları kendi adıma ben nasıl yönetirim, çevremdeki insanlarla olan iletişimimde neleri farklı yapabilirim, olup bitenleri kendi içimde nasıl tercüme edip, yüzümü geleceğe doğru çevirip yola devam edebilirim sorularının cevapları üzerinde düşünmek önemli geliyor bana. Sizler ne dersiniz?