Tag Archive | iletişim

Biz Burada Nasıl İletişiriz?

Bir dağ yolunda yürüyüş yaptığınızı hayal edin. Yerlerde taşlar ve hatta kaya parçaları var. Yağmur ve rüzgardan çukurlar da oluşmuş, sürekli önünüze bakarak yürümek durumunda kalıyorsunuz. Sık sık canınız acıyor, çünkü ya ayağınız burkuluyor, ya da ayağınızı bir taşa çarpmak durumunda kalıyorsunuz yürümeye çalışırken. Etraftaki güzellikleri görmeyi hedeflerken, şu başınıza gelene bakın.

Bu zorlu yürüyüş de nereden çıktı diye düşündüyseniz, yaşamda iletişimin önemini düşünürken aklıma geldi. İletişim konusunda rahat hissedilmediğinde, insanların kafası karışık olduğunda, iletişim kurulan alan neresi olursa olsun sürekli bir çukura düşme, ayağını taşa çarpma, yaralanma kaygısı ile hareket ederken buluyoruz kendimizi. Hal böyle olunca ne yürüdüğümüz yerin tadını çıkarmak mümkün oluyor, ne de o yürüyüşte hedeflediklerimize ulaşabilmek. Zemindeki problem yapmak istediğimiz şeyleri yapmamıza engel olmaya başlıyor.

Yaşam dediğimiz yeri keyifle yaşanacak hale getiren en kritik konunun doğru iletişim olduğuna inancım her zaman sonsuzdur. Böyle bir inanç geliştirmiş olmamın nedeni ise bana göre çok basit; Yaşamda olmanın, yani yaşamanın tek başına sürdürülen bir faaliyet olmaması.

Yaklaşık 30 yıldır iş yaşamının içindeyim, bu sürenin bir kısmı masanın çalışan tarafında, bir kısmı da o masalara dışarıdan bakıp destek olmayı hedefleyen danışman tarafında geçti. Baktığım her taraftan gözlediğim ve neredeyse yaşanan her sıkıntılı durumun altından çıkan en temel problemin iletişim ve ilişki yönetimi kaynaklı olduğunu söylesem çok da şaşırtmam sizleri diye düşünüyorum.

İletişim ve ilişki yönetimi, yani kendini doğru ifade etme ve karşıdaki kişiyle doğru adımlarla dans edebilme sanatı. Ne kadar doğuştanmış gibi geliyor insana. Aslında yanlış da değil, gerçekten doğuştan gelen bir tarz, ama yaşamda yol alırken üzerine bir takım ilavelerle yapılandırılmış bir kişisel tarz. Dikkatinizi çekmek isterim, burada kritik sözcük “kişisel” sözcüğü. Her birey için doğru iletişim kurma şekli tamamen onun geliştirdiği kendi kişisel tarzının parçası. Oysa iş yaşamına geldiğimizde, sadece kişisel tarzların yer aldığı iletişim yapıları pek de istenilen sonuçlarla yol alınmasını sağlayamayabiliyor.

İş yaşamında doğru iletişim yapısını kurmak için ciddi çaba harcanması gerektiğini düşünüyorum. Nasıl şirketler kurum kültürlerinin parçası olan organizasyon yapısını, iş değerlerini, iş vizyonlarını oluşturmak için kafa yorup, bu konularda zaman harcıyorlarsa, o şirket kültüründe olmasını istedikleri iletişim yapısını da benzer şekilde kurgulamak üzere vakit harcanması gerektiğine inanıyorum. Bakın iletişim yapısı diyorum, yani öyle basitçe aklına geleni söyleyerek insanları ve işleri bir şekle sokmaya çalışmaktan ötede bir şey anlatmak istiyorum. Anlatmak istediğim şey bir iş yapış zemini, üzerinde çukurlar taşlar olmayan, mevcut ilişkileri doğru yöneterek işlerin başarıyla ilerlemesini sağlayacak, kurum içinde huzur ve mutluluğu sürdürülür hale getirecek, üzerinde rahat hareket edilebilen bir zemin.

Kurum kültürlerinin içinde “biz bu şirkette nasıl iletişiriz” konusu net olduğunda, ortak kültüre ait bir iletişim tarzı görmeye başlıyoruz. Bu netlik olmadığında, her kurum çalışanı kendi tarzı ile iletişim kurmaya ve kendini o tarzla ifade etmeye çalışıyor. Bu da bozuk dağ yollarında yürürken karşılaşılabilecek zorlukların kurum içinde ortaya çıkmasına neden oluyor.

Biz burada nasıl iletişiriz sorusunun cevabı çalışanlar için net olduğunda, yani kurum kültürünün içinde bir iletişim yapısı ve stratejisi olduğunda, bakın neler ortaya çıkıyor:

  • Zamanında ve açık bilgi paylaşımı
  • Anlamlı ve sonuç üreten toplantılar
  • Yönetici ve çalışan arasında açıklık, netlik
  • Problemleri doğru kategorize etme ve çözüm üzerinde uzlaşma
  • Kaygı, korku, endişe yaratan düşünceleri, doğru şekilde cümlelendirme, kafaların içindeki gereksiz sesleri susturup, verimli düşünebilme alanları açma
  • Sevgi, saygı ve güvenin ilişkilerin zeminini doldurmasını sağlama
  • Ortak dil çerçevesinde konuşma, dinleme, anlama, anlatma ve doğru anlattığından ve anlaşıldığından emin olma
  • Yetişkin – yetişkin çerçevesinden konuşma
  • Duyguları fark etme, duygulara yönetme
  • Algının bireysel gerçeklik olduğunu bilerek algıları anlamaya ve yönetmeye çalışma

Bunlar olduğunda, zihni yoran iletişim ve ilişki odaklı sorunlar ortadan kalktığı için, odak sadece “biz burada işimizi nasıl daha iyi yaparız” sorusunun cevabını aramaya kalıyor. O kurumda en tehlikleli dağ tırmanışı bile yapılıyor olsa, yerlerdeki çukurlar ve taşlar önceden doldurulmuş ve temizlenmiş olduğu için, uygun yerlerde uyarı tabelaları bulunduğu için, yürüyüş yapanlar görmek istedikleri güzel manzaralara odaklanarak güvenle yollarına devam ediyorlar.

Sizin kurumunuzda iletişim yapısı ve stratejisi nasıl? Nasıl olsa daha etkili olur? Bu konuda sizin yapabilecekleriniz neler? Biraz düşünmeye ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

Reklamlar

Dinliyor musunuz?

Yaşadığımız hayatların temelinde iletişim ve ilişki yönetimi var. İletişimin ve ilişki yönetiminin, her ikisinin temelinde de dinleme var, çünkü dinleme olmadan iletişimden söz etmenin mümkün olmadığına inanıyorum.

Zaman zaman dinlemeyi duymayla eşleştiririz, şu ilkokulda öğrendiğimiz 5 temel duyudan bir tanesi olan ve insanın yazılımında mevcut olan duyma duyusu ile. Oysa dinleme duymayı da kapsayan ama duyma ile sınırlı olmayan, karşı tarafı gözlemlemeyi, anlamaya çalışmayı, kendini onun yerine koyarak diğer taraftan bakmayı, duyduklarından sentez yaparak bir karşılık oluşturmayı, karşı tarafa seni dinliyorum mesajını vererek onu değerli hissettirmeyi içeren çoklu bir beceri olarak tanımlansa çok daha yerinde olur diye düşünüyorum. Çünkü bence dinleme insanın orjinal yazılımında olmayan, yaşam boyu öğrenilen, pratik edildikçe gelişen güçlü bir insan olma becerisi. Aslında dinleme bilinçli olarak seçilen bir yaşam becerisi demek daha doğru bile olabilir.

Dinleme becerisini engelleyen ya da kolaylaştıran etkenlerden bir tanesinin sihirli zihinlerimiz olduğunu söylemek mümkün. Hani şu istediği gibi gezebilen, istediği anda istediği yerde olabilen, sınırsız yorum yapabilen ve kendi istediği konuya odaklanmayı seçen sihirli zihinlerimiz.

Birisini dinlerken sihirli zihnin seçimleri ciddi önem kazanır. Eğer zihnin seçimi söylenenleri dinlemek değil de, kendi tuttuğu gündemi takip etmekse, duydukları sadece karşı taraftan gelen sesler olarak kalıverir, kendi hazırladığı veya hazırlamak üzere üzerinde düşündüğü cevaplar, bireysel yargıları ve kendi gündemi çerçevesinde konuşurken buluverir kendini. Oysa, duymayı bir adım öteye taşıyıp dinlemeyi seçen kişiler için zihin seçimleri de tamamen karşı tarafı dinleyip anlamaya odaklıdır. Böyle durumlarda iletişim yönetilmesi kolay bir yaşam oyunu halini alırken, dinlemeyi sınırlayan, önemli bulmayan ve zihnin gezintilerinde kaybolan kişiler için iletişim ve ilişki yönetimi zorlu bir savaşa dönüşebilir.

Bilinçli olarak dinlemeyi seçen kişiler, karşıdaki kişiye seni görüyorum, seni duyuyorum, seni dinliyorum ve seni anlamaya çalışıyorum mesajlarını aktarmak konusunda son derece başarılı oldukları için, anne baba, eş, yönetici, çalışan değerlendirmelerinden çok iyi notlar alan kişiler olurken, diğer kategoride kalan kişiler yaşam alanlarındaki diğer bireylerden iyi değerlendirme notları almakta zorlanırlar. Bilinçli olarak dinlemeyi seçenler bulundukları alanda daha hızlı çözüme ulaşılmasını sağlayan, daha uyumlu ve esnek, daha kolay anlaşılabilen bireyler olarak nitelendirilirler.

Bu kadar değerli bir beceri olduğuna göre, acaba dinleme becerisini geliştirmek için neler yapmak lazım?

Bir iyi, bir de kötü haberim var bu konuda. Önce iyi ile başlayayım, iyi dinleme becerisi geliştirmenin uzun uzun maddelerden oluşan bir yapılacaklar listesi yok, iyi bir dinleyen olmanın tek bir koşulu var, iyi bir dinleyen olmaya yürekten karar vermek ve niyet etmek. Bu konudaki kötü haber ise, eğer iyi bir dinleyen olma konusunda algılarımızın tamamını sürekli açık tutmazsak, kolayca unutup, zihnin gündemi içinde kaybolmak son derece olası.

Dinleme konusu yaşamda bu kadar önemli ve kolaylaştırıcı olduğuna göre, bu hafta üzerinde düşünmek için birkaç soru sorsam sizlere:

  • Ben nasıl bir dinleyiciyim, sadece duyduğum ve kendi gündemim çerçevesinde konuştuğum zamanlarla, gerçekten dinlediğim zamanları yüzde olarak değerlendirecek olsam kendime neler söylerim? Sonuçtan pek memnun çıkmadıysanız, ilave bir soru, bu yüzdeleri daha dengeli hale getirerek iletişimi daha iyi yönetecek olsam, neleri farklı yapmaya ihtiyacım var?
  • İyi dinleyen olmak konusundaki niyetimi değerlendirecek olsam, kendimde neler fark ederim?
  • İyi dinleme becerisini zaman zaman ihmal ettiğimi gözlüyorsam, bu beceriyi kalıcı bir alışkanlık haline getirmek için nelere ihtiyacım var?

Mutlu haftalar…

Ayna Ayna Güzel Ayna

 

snowwhiteAyna; En çok Pamuk Prenses masalında dinlediğim eşya. “Ayna ayna söyle bana en güzel kim bu dünyada?” O zamanlar çocuk aklı, aynalar düşünebilir ve cevap verebilir diye düşündüğüm için çok heyecanlandığım, büyüdükçe ve öyle olmadığını anlayınca, beni çok üzen eşyalar aynalar.

Küçük bir kız çocuğuyken yüklediğim anlamdan olsa gerek, ayna yaşam boyu benim sevdiğim metaforlardan oldu . Aynanın olanı olduğu gibi gösterme özelliğini çok sevdim. Her zaman iki amaçlı düşündüm aynayı; hem bana beni yansıtan, hem de benim başkalarına onları yansıttığım. En büyük farkındalıklarımdan biri, iki amacımı da gerçekleştirmemin ancak ve ancak aynayı doğru zamanda elime alırsam mümkün olacağı oldu. Diğer büyük farkındalığım ise aynaların kendi kendilerine düşünme yetileri olmasa da, beni düşündürebildiklerini keşfetmek oldu.

Bu haftayı tamamlarken biraz ayna hakkında konuşalım istedim, aynaları elimize alıp, onlara bakmanın, onları karşı tarafa doğru şekilde yansıtmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlayalım istedim.

Her sabah kalkıyoruz, genellikle en az bir defa bugün nasıl görünüyorum acaba diye fiziksel görüntümüze şöyle bir bakıyoruz, doğru mu? Peki acaba davranışlarım ve sözlerim nasıl görünüyor ve duyuluyor diye ne sıklıkta aynaya bakıyoruz? İçinde bulunduğumuz topluluklarda nasıl göründüğümüzü ne sıklıkta fark ediyoruz? Hatta bir adım daha ötesinde, nasıl görünmek, ne demek ve nasıl anlaşılmak isteyip, o ayna görüntümüzde bunların nasıl olduğunu ne kadar test ediyoruz? Elbette yaptığımız her şeyin bir amacı var ve özünde de o amaca yönelik bir olumlu istek var, acaba bu aynadan bakılınca nasıl görünüyor? Biz kendimizi nasıl görüyoruz, o görüntüye göre kendimize neler söylüyoruz?

Hadi biraz da aynayı biz elimize alalım. Birlikte yaşadığımız, birlikte çalıştığımız, özetle birlikte bir yaşamın parçaları olduğumuz insanlara biz ne kadar ayna oluyoruz? Onların bizde oluşan görüntülerini onlara yalın ve yargısız bir biçimde, onları eleştirmeden ne kadar gösteriyoruz? Ne kadar paylaşıyoruz onlara ait gözlem ve farkındalıklarımızı? Acaba hiç bir şey söylemeksizin, onların kendilerinin bizde oluşan görüntülerinin farkında olduklarını ne kadar var sayıyoruz?

Ayna güçlü bir geribildirim metaforu aslında, hem kendimize bakıp bir öz değerlendirme yapmayı, hem de karşımızdaki insanlara onlarla ilgili fark ettiğimiz, onlardan bize yansıyanları yargısız ve yorumsuz aktarmayı anlatan bir metafor. Yani hem kendimizle ilişkimizi daha sağlam yönetmeyi, hem de diğer insanlarla ilişkilerimizi daha farkındalıkla yürütmeyi destekleyecek güçlü bir metafor.

Öz değerlendirme ve ilişki yönetimi, özel yaşam ve iş yaşamı ayırmaksızın, anlamlı ve sağlıklı bir yaşam sürmenin bana göre en güçlü destekçilerinden, hayat boyu sağlam duruşa sahip olan ve mutlu bireylerin en güçlü özelliklerinden. Çocuk yaşta öğretilip, yaşamın her  döneminde kullanılması gereken araçlardan.

Bu hafta sonu kendi aynalarınız üzerinde biraz düşünmeye ve kendinize aşağıdaki üç soruyu sormaya ne dersiniz?

  • Ben ne sıklıkta aynaya bakıyorum ve gördüklerimi nasıl algılıyorum? Kendime karşı ne kadar yargısız ve yorumsuz olabiliyorum? Aynam ne kadar gerçek ayna?
  • Karşımdakilere ne sıklıkta ayna tutuyorum? Tuttuğum aynalar ne kadar gerçek, ne kadar yargısız ve eleştirisiz ve ne kadar olanı olduğu gibi gösteren aynalar?
  • Diğer insanların bana tuttukları aynaları ben ne kadar sıklıkta fark ediyorum ve ne kadar kabul ediyorum?

Mutlu hafta sonları…

Bulaşan Duygular

duygularKorku, kaygı, endişe insanın hayatta kalma reflekslerini ortaya koyabilmesini sağlayan güçlü negatif duygular. Kontrol edilerek ve farkındalıkla yönetildiğinde hayatta tutan, ancak kontroldan kaçtığında yaşamayı çok zora sokan duygular.

Dünyada, ülkelerde, toplumlarda, iş yerlerinde, ailelerde yaşanmakta olan ve negatif duygu oluşturan pek çok durumla karşı karşıyayız. Dünya döndükçe bunların da var olacakları son derece açık ve net. Madem öyle, bu durumlarla başa çıkabilmek için nasıl davranmak lazım diye düşünmek ve kafa yormak lazım gibi geliyor bana.

Duygular bulaşıcı ve yayılma hızları oldukça yüksek, bunu artık bilim ispatlıyor. Kızgınlık, kaygı, korku karşı tarafa bir his olarak geçtiği gibi, karşılıklı iletişimde kullanılan kelimeler, bir şeylerin anlatılış ve aktarılış biçimi insanlarda negatif duyguları daha hızlı harekete geçirip daha hızlı yayılmasına neden olabiliyor. Tabii unutmamak lazım, benzer şekilde olumlu duygular, iyi hissetme hali de bir o kadar hızla bulaşıp yayılabiliyor.

Tam da bu noktada duygu bulaştırmak konusunda kendi durumumuza bir bakmak bana önemli geliyor. Nasıl ki olup biten olaylar, diğer insanlarla olan iletişimde duyduklarımız bizde negatif duygular uyandırıp, iyi hissetmeme halini tetikleyebiliyorsa, bizim tavır ve davranışlarımız, iletişimde kullandığımız sözler, paylaştığımız haberler, anlattıklarımız da karşı tarafta aynı durumu yaratabiliyor demektir.

Daha önceki bir yazımda söz etmiştim, her birimiz yaşamda fiziksel bir alan kaplıyoruz ve bu kapladığımız alanın bize yüklediği bir takım sorumluluklar da var. Bu sorumluluklardan bir tanesi kendi bulaştırdığımız duygulara ve içinde bulunduğumuz duygu durumuna yönelik farkındalık, yani aynada kendimize bakma ve biraz soru sorup cevaplama ihtiyacı. Acaba gün içinde zihnimde dolanan düşünceler nasıl düşünceler? İnsanlara neler söylüyorum, neler anlatıyorum? Konuşma tarzım nasıl? Anlattıklarımın ne kadarı ağırlıklı negatif duygu ve düşünce barındırıyor. Bana nasılsın denildiğinde nasıl cevap veriyorum; cevaplarım genelde “bu zamanda iyi olmak mümkün mü”, “yaşıyoruz işte” gibi cevaplar etrafında mı dolaşıyor? Gazete okuyup, haber dinliyorsam, seçip okuduklarım ve dinlediklerim neler? Kendi duygu durumumu nasıl yönetiyorum? Odağım yalnızca olup biten negatif olaylarda, başıma gelen kötü şeylerde ve kendi kontrolum dışında gelişen zorlu durumlarda mı, yoksa bunların içinde yolunda giden bir kaç şeyin varlığından da haberdar ediyor muyum kendimi? Çalışma yaşamımda aksilikleri odakta tutup bunların yarattığı kızgınlığı mı, yoksa çözüm çabasını mı aktarıyorum arkadaşlarıma? Aile yaşamımda, arkadaş ilişkilerimde, günlük toplumsal yaşam içinde durumum nasıl? Yaşamın içinde yüzümü geleceğe çevirerek, bu yaşam benim ve yapabileceklerim üzerinde düşünüp çalışmalıyım diyerek güçlü bir duruş seçiyor muyum kendime, yoksa seçtiğim duruş benim yapabileceğim bir şey yok, artık ben çaresizim duruşu mu?

Takip ettiğim bir yazar var Michelle Gielan. Amerikalı eski bir televizyon haber spikeri. Haberlerde kullanılan dilin, haberlerin paylaşılma şeklinin daha farklı seçilmesi ile toplumda yaratılabilecek olumlu değişimden söz ediyor yazılarında. Günlük dilde, günlük iletişimde yapılacak bir kaç oynama ile ailelerde, iş yerlerinde, ilişkilerde sağlanacak iyileşmelerden söz ediyor.

Michelle Gielan’ı son derece haklı buluyorum, çünkü artık beynin işleme mekanizmasını biliyoruz, çünkü nörobilimciler her gün yeni keşiflerde bulunuyorlar beyinle ilgili. Biliyoruz ki, beyin korku, kaygı ve endişe duygularını deneyimliyorsa, acil durum koruma moduna alıyor kendisini ve yaşamı o çerçeveden deneyimletmeye başlıyor kullanıcılarına. Üstelik biliyoruz ki o modun “tam bir insan” modu olduğunu söylemek de pek mümkün değil ne yazık ki.

Bu hafta biraz bu konu okuyucularımın gündeminde olsun istedim. Zor zamanlar her zaman yaşanacak bundan kaçmak çok mümkün olmuyor, ama bu zor zamanları kendi adıma ben nasıl yönetirim, çevremdeki insanlarla olan iletişimimde neleri farklı yapabilirim, olup bitenleri kendi içimde nasıl tercüme edip, yüzümü geleceğe doğru çevirip yola devam edebilirim sorularının cevapları üzerinde düşünmek önemli geliyor bana. Sizler ne dersiniz?

Kalpten İletişim Olur mu?

Hayatta başımıza gelen bir çok şeyi iletişime ve ilişki yönetimine bağlamayı seviyorum. Galiba sevmenin de ötesinde, yaşanan bir çok problemin en derininde bir iletişim sorunu yattığına inanıyorum. Sonra bir doğrulama ihtiyacı ile, en çok içinde zaman geçirdiğim yer olan kurumsal dünyayı örnek alan olarak seçiyorum, bakıyorum ve başta söylediğim cümlenin doğruluğunu gözlüyorum.

Son 20 – 25 yıldır dünya da benzer bir şeye inanıyor olmalı ki, açık iletişim, etkili iletişim, etkin dinleme, ilişki yönetimi dersleri filan tavan yapmış durumda. Konu dönüp dolaşıp iletişime ve ilişkilere gelir oldu. Toplumlar, şirketler, takımlar, aileler, herkes bir iletişimi iyileştirme çabası içindeler. Peki bu konu bu kadar konuşuluyor da, acaba bu konuşmaların neticesinde ortaya çıkan iletişim nasıl bir şey oluyor? Haydi açık konuşalım, pek de bir şey olmuyor, hala ülkeler birbirini yiyor, hala şirketlerde çalışanlar ve yöneticiler çatışıp duruyor, hala kardeşler, eşler diğerinin kendisini anlamadığına inanıyor.

Ben iletişimin işe yarayan haline açık veya etkili iletişim demek yerine, içten ve doğrudan iletişim demeyi seviyorum. Bunu söylediğimde de içinde bir ferahlık ve şeffaflık barındıran iletişim tarzı geliyor aklıma. Şöyle ki, her şey o kadar açık ve net ki, kimse acaba burada ne demek istendi, ben doğru anladım mı filan gibi konuları aklının ucuna bile getirmiyor. Konuşurken cevap vermek üzere değil, birbirini anlamak üzere konuşuyor insanlar. Anlamadıkları şeyi anlamadım demek yol açıcı olarak kabul görüyor. Anlatabildim mi diye sormak meziyet olmaktan çıkmış, günlük akışın fark edilmeden ilerleyen bir parçası haline gelmiş. İma dediğimiz kelime sözlükten silinmiş, çünkü ne olduysa olanı olduğu gibi söylemek almış yerini, yani kimse “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla”larla filan uğraşmaz olmuş. Açıklık sayesinde zihinleri işgal eden zihin okumaya çalışma (yani diğer kişinin söylemediklerini anlamaya ve hatta yorumlamaya ve mutlaka bunu demek istiyordur diye yargılamaya çalışma) faaliyetleri tamamen durmuşlar. Şüphe denen kavram da yerini yavaştan kafa rahatlığı kavramına bırakmaya başlamış, hani her şey açık ya, şüpheyle bir takım şeyleri dinlemeye, anlamaya, acaba altında nasıl bir niyet var ki diye düşünmeye falan hiç gerek kalmamış durumda.

Peki bu içten ve doğrudan iletişimin, belki de aslında kalpten kalbe olan iletişimin içinde neler var ve neler yok da bu iletişim tam kalpten kalbe, tam anlaşılır, tam olması gerektiği gibi oluyor?

Bir kere içinde sevgi var. Adam Kahane’nin kitabı Güç ve Sevgi’de çok güzel bir sevgi tanımı okumuştum. Şöyle diyordu: Sevgi egoya kendisinin dışında da bir şeyler olduğunu hatırlatan bir güçtür. Sonra da diyordu ki: sevgi başkasını kabul etme, başkasına saygı duyma, başkasına yardım etme dürtüsüdür, ki bu ayrı olanları birleştirir. Sevgi tanımına bu şekilde bakınca ve iletişimin içine bu sevgiden katınca birinci adımı atmış oluyoruz içten iletişim konusunda.

Bir iletişim söz konusuysa, aslında ortaklaşa olacak bir konu da var demektir. Bu ortaklaşa konunun varlığı aynı fikirde olunan bir konu olmasını gerektirmez, ama o konu üzerinde konuşulmasını gerektirir. Bunun olması için de içten ve doğrudan iletişimin içinde ispat ve haklı olma çabası yerine kendini doğru ifade etme ve durumu anlatma çabası olması gereklidir.

İletişim dediysek, en az iki insandan söz ediyoruz demektir. Durum böyle olduğunda, bazen ön yargılar, bazen geçmiş deneyimler, bazen o andaki duygu durumu, bazen sadece bıkkınlık kişilerde bir ön filtre koyarak, bir gözlük takarak iletişiyor olma halini yaratabilir. Bu olduğunda açık ve içten iletişim kurma ihtimali hiç yok demektir. İçten iletişim diyebilmek için yargı, ön yargı ve geçmiş deneyimlerden hareketle takılan gözlükler olmamalı gözlerde. Yalın ve konuya odaklı bakan, konuşan ve dinleyen bir ben olmalı iletişimin içinde.

İletişimde iki kişi var dedik, ama şanslıyız ki uğraşmamız gereken sadece bir kişi var aslında, o da kendimiz. İletişimin içtenliğini ve açıklığını desteklemenin tek yolu, az önce sözünü ettiğim iletişime konu olan şeyin ve kendimizin tam olarak farkında olmak ve bu farkındalığı asla kaybetmemek.

Kendimiz varız dedim ama, doğru iletişim tarafından bakınca, bu sadece “ben haklıyım ve de bunu kanıtlamalıyım” türü bir kendimiz olmak demek değil. Durumu anlamaya çalışan, her yönüyle olaya bakan, en az kendisi kadar karşıdaki kişinin de farkında olan kendimiz olma hali. “Beni anlasın kardeşim benim problemim mi?” hali değil de bir tür ben kendimi anlatayım da içim rahat olsun hali.

Bunlar olduğunda iletişim dediğimiz kavram, dünyanın sonunu getirme ihtimali olan karmaşık bir savaş olmaktan çıkıp, çözüme yönelik ve içinde sevgi barındıran bir olguya dönüşüyor.

Uzaktan bakınca bazen zor, bazen kolay, hatta bazen imkansız geliyor biliyorum, ama denedikçe, hani şu bazen iç huzuru dediğimiz, bazen mutluluk diye tarif ettiğimiz hisler yerleşiyor içimize ve insanın içindeki iyi hissetme hali çoğalmaya başlıyor. Bunun sonuçları da yaşadığımız ve yaşamak istediğimiz hayatın içine işliyor doğrudan.

Bu hafta kendi iletişim tarzınıza, bu konudaki bakış açınıza tarafsız, yalın ve gerçek bir gözle bakmaya ve yukarıda koyu renkle yazılı olanlar sizde ne durumdalar bir değerlendirmeye, ve kendinize ait içten iletişim tanımınıza farkı bir gözle bir kez daha bakmaya ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

 

 

İlişkiler, İlişkiler, İlişkiler: İşte Bütün Mesele Burada

yünİlişkiler, insanlar, konuşmak, anlatmak, anlaşmak, anlaşılmak, var sayılmak, görülmek, duyulmak, inanılmak, güvenilmek, orası her neresi olursa olsun orada olduğumuzun ve kapladığımız alanın biliniyor olması. İşte bütün mesele burada… İster iş ilişkisi olsun, ister yönetici çalışan ilişkisi, ister sevgili, isterse eş ilişkisi, isterse ebeveyn çocuk, isterse öğrenci öğretmen ve hatta isterse kendimizle olan ilişkimiz olsun. Gerçekten de bütün mesele burada…

Yazarken son derece basit, yaşarken bir o kadar karışık, hatta sanki bazen birbirine karışmış rengârenk yün yumakları gibi. Yolunda giden ya da gitmeyen pek çok şeyin tam da ortasındaki denge noktasını oluşturan bir mesele…

Basit, çünkü herkes için benzer ihtiyaçları barındırıyor içinde, herkes içinde bulunduğu ilişkide iyi hissetmek istiyor, anlaşılmak istiyor, kendini ifade etme çabası içinde oluyor, saygı görmek istiyor, görülmek ve fark edilmek istiyor. Bunları istiyor, çünkü ancak bunlar olduğunda, o ilişki gerçek amacına ulaşıyor. İş ilişkisiyse söz konusu ilişki, o iş yerinde işler tam da istenildiği gibi yürütülmeye başlıyor, eş ilişkisiyse, keyifli evliliklerden söz ediliyor, öğretmen öğrenci ilişkisiyse, keyifle öğrenen öğrenci ve geliştiren öğretmen ortaya çıkıyor. Ne oluyor da oluyor bunlar? Bana sorarsanız, zihinlerde ilişkideki sıkıntılarla ilgili kısım temizlenmiş olduğu için, herkes o ilişkinin varlığının üzerine odaklanmaya başlıyor, fark ederek, ya da etmeyerek.

Karışık tarafını anlatmak, basit tarafını anlatmaktan biraz daha zor, çünkü gerçekten karışık, çünkü içinde dünyanın en karmaşık ve çözülmesi en zor varlığı olan insanı barındıran bir konu.

İlişkiler konusuna kafa yorduğum her zaman yeni bir ışık yanıyor kafamın içinde, bugün de benzer bir ışık yanıverdi düşünürken. Sihirli bir şeyler söyleyecek değilim, hatta çok da fazla duyulan bir kavram söyleyeceğim korkarım. Farkında olmak. Evet, farkında olmak ilişkilerin temelinde yatan ve ilişki zemininin düzgün, rahat ve güvenli bir zemin olmasını sağlayan çok temel bir durum…

Neyin, nelerin farkında olmak acaba? Sanki ufak bir soru listesi yapmak ve bu soruların üzerinde düşünmeyi önermek iyi olacak gibi geldi;

  • O ilişkinin benim için bir tanımı olsa, nasıl tanımlardım acaba?
  • Tanımladığım bu ilişki yaşamımda nasıl bir yer buluyor, yani benim için varlığı neden önemli, nasıl sürdürmek o bulunduğum yerde beni destekler ve bu ilişkiyi o şekilde sürdürmek benim yaşamıma ne katar, kendimi nasıl hissederim?
  • O ilişkinin içinde benim rolüm ne? Ben neler katıyorum ilişkiye?
  • Bu ilişkide ben ne kadar anlıyorum, görüyorum, duyuyorum, inanıyorum, güveniyorum ve karşımdaki kişi veya kişilerin kapladıkları yeri ne kadar fark ediyorum?
  • Bu ilişkide kendimi nasıl ifade ediyorum? Anlaşıldığımdan emin oluyor muyum, yoksa ben söyledim anlayan anlar mı diyorum?
  • İlişkinin içinde yer alan kişi veya kişilerin o ilişkide büyümelerine izin veriyor muyum, yoksa her şey benim kontrolümde, siz bir kenarda olun bakalım mı demeyi seçiyorum?
  • Karşılıklı konuşurken anlamak üzere mi dinliyorum, yoksa kendimi cevap vermek üzere dinlerken mi yakalıyorum?
  • O ilişkinin içinde kendi duygularımı ve karşımdaki kişi veya kişilerin duygularını ne kadar fark ediyorum?
  • O ilişkinin içinde güvenmek ve inanmak arasındaki fark benim için ne kadar tanımlı? Her ikisinden de olmasının ne kadar gerekli olduğunun ne kadar farkındayım?
  • O ilişki yaşamımın hangi alanına aitse, o alanda bu ilişkinin kafamı hiç yormadan yürüdüğü bir durum benim için nasıl bir durum olur, bu durumu yaratmak için neleri farklı yapmaya ihtiyacım var?

Ne dersiniz bu sorulara yaşamınızın içindeki ilişkiler çerçevesinde kendi kendinize cevap vermeye, belki de birkaç adım planı yapmaya? Karışmış renkli yün yumakları yerine, o renklerle yaratılmış kazaklar, atkılar, eldivenler görmeye ne dersiniz?

İletişimde Kör Noktalara Ayna Tutmak

aynaArabaların sağ dikiz aynalarının üzerindeki dış bükey aynalar vardır ya, hani sağdan gelen arabaları kör alanda görmemizi sağlayan ve neticede de potansiyel kazaları önleyen; Yargı, yorum ve negatif duygu katmadan, birbirimizde fark ettiklerimizi olduğu gibi paylaşmak, yani ayna olmak da iletişim kazalarını önleyen en önemli etken.

Bütün ilişkilerde kör noktaları görünür kılmak oldukça önemli, özellikle iş yaşamında ne kadar önemli ve gerekli olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım. Bir yönetici ve çalışan düşünün, yönetici çalışandan bir rapor istiyor, çalışan gece gündüz çalışıp raporu hazırlıyor, ancak ön bilgi yeterli olmadığı için hazırlıklar yöneticiyi tatmin etmiyor. Yönetici sinirleniyor, neye sinirlendiğini ifade etmeksizin bu sinirini söz ve davranışlarına yansıtıyor veya çalışanına hiçbir şey söylemiyor, gerekli düzeltmeleri kendisi yapıyor, söylemek istediklerini içinde saklayarak raporu kendisi hazırlıyor veya çalışana hiçbir şey söylemeden, işi başka bir çalışana veriyor. Tanıdık mı?

Olası her üç senaryoda da yönetici de mutsuz, çalışan da. Yönetici mutsuz, istediği iş ortada yok, çalışan mutsuz, çünkü tam olarak yöneticisinin gözünden ne göründüğünden habersiz. Her ikisinin kafasında da kendi oluşturdukları görüntüler var birbirleri ile ilgili. Bütün bunlara ek olarak, belki de işle ilgili istenen sonuç da ortada yok veya zamanında hazır değil.

Peki, yönetici ne yapmalı? Aslında sadece şu meşhur klişe tamlamayı kullanmalı, bakış açısı değiştirip duruma bir bakmalı ve sonra da görüneni açıklıkla çalışanı ile paylaşmalı. Ama nasıl? Önce elbette kendi gözünden bir değerlendirme gerekli. Yalnız unutmayalım ki, sadece bu noktada kalırsa, o zaman yukarıdaki senaryolardan biri ile karşılaşmaması mümkün değil. Bu ilk değerlendirmenin ardından, acaba çalışan durumu nasıl algıladı diye de bir bakmak lazım. Burada da bir kötü haber; bu iki bakış da tek başlarına yeterli olmadığı gibi, ikisinin birlikte kullanıldığı durumlarda bile, yukarıdaki senaryolardan birisinin yaşanma olasılığı yüksek. En kritik ve tam görüntü, derin bir nefes alıp duruma dışarıdan bakınca ortaya çıkan görüntü; çünkü bu görüntü durumu tam da olduğu gibi gösteren bir görüntü. Artık durum dört bir yandan görünür hale geldiğine göre, sonrası sadece bir analiz, planlama ve paylaşım gerektiriyor. Ne göründü, ne oldu, ne farklı olmalıydı, kim neyi daha farklı yapmalıydı, bundan sonra nasıl olmalı?

Birden çok insanın bir arada olduğu her ortam ve durum aslında potansiyel iletişim kazası ortamı demek. Açıklık, olanı olduğu gibi görmek ve anlatmak, yargı ve yorum katmadan durumu tasvir etmek, sağ dikiz aynasındaki dış bükey aynanın görevini üstleniyor ve kaza riskini azaltıyor, hadi olmadı, en kötü olasılıkla, sadece maddi hasarlı kazalarla durum netlik kazanabiliyor. Hal böyle olunca, yol boyu karşılıklı inanç ve güven güçleniyor, çünkü kızgınlık ve yargı olmaksızın bir bilgi paylaşım alanı ortaya çıkıyor.

Kör noktaları görünür kılmak için denemeye değmez mi?