Odakta Sen Olsan

odaktasen

Biliyorum, yapılacak şeyler her zaman çok ve her zaman bir koşturmaca hali var yaşamda. Bu gerçeği de yok saymadan, bu hafta odak noktanızda kendiniz olsanız ve kendi kendinize dışarıdan bir gözle gözlem yapıp kendinizi analiz etseniz neler fark edersiniz?

Benim önerdiğim gözlem soruları aşağıdakiler, elbette siz de aklınıza gelenleri ekleyebilirsiniz bu listedekilere.

  • Sabah nasıl uyanıyorum? İşte bir kaç seçenek: saat çalıyor, kuruyorum ama çalmadan uyanıyorum, saat kurmadan, kendiliğimden planladığım saatte uyanıyorum. Peki cevabım yapmayı istediğime uyuşuyor mu?
  • Uyandığımda içimdeki his nasıl bir his? İşte bir kaç seçenek: kızgın, mutsuz, mutlu, meraklı, keyifli
  • Uyandığımda kendimi yorgun mu buluyorum, yoksa yeni gün için enerjik mi?
  • İşe, okula giderken, ya da evde geçireceğim güne hazırlanırken kafamda dönen düşünceler nasıl düşünceler? İşte bir kaç seçenek: ufff yine aynı şeyler olacak, bugünü merak ediyorum, bakalım neler olacak
  • Yüzüme dışarıdan baksam, nasıl görünüyor, gülümseyen bir yüz mü, yoksa kızgın mı, yoksa ifadesiz mi bakıyorum etrafa?
  • Teşekkür ediyor muyum gün içinde? Ediyorsam, sadece teşekkür mü, yoksa içinde bana olan destekle ilgili bir kaç cümle de içeren bir teşekkür mü? Etmiyorsam, dikkat etmediğim için mi, gereksiz bulduğumdan mı?
  • Selam veriyor muyum birileri ile karşılaştığımda? Vermiyorum, kafamı öne doğru hafifçe eğip devam ediyorum, durup kısaca sohbet ediyorum
  • Her ne yapıyorsam, yaptığımı hiç fark etmeden yaptığım durumlar var mı?
  • İşte, evde, arkadaş sohbetlerinde odaklandığım konular neler? Paylaştığım havadisleri bir tarafı olumsuz ve negatifler, diğer tarafı olumlu ve pozitifler olan terazide tartacak olsam, hangi taraf ağır basıyor?
  • Zihnimde gelecek düşünceleri oluşmaya başladığında eşlik eden duygularım neler? Kaygı ve endişe mi, heyecan ve umut mu? Bunları ölçen bir terazi olsa, iki kefeden hangisi daha ağır basar?
  • Nefes aldığımın farkına varıyor muyum?
  • Yaşamıma dair neleri daha fazla fark ediyorum; yolunda giden ve iyi olanları mı, ters giden ve zorlayanları mı?
  • Çok istediğim bir şeyler olduğunda onları yaşarken ne kadarını tam olarak fark ederek yaşıyorum, ne kadarını sonrasında neredeyse hiç hatırlamıyorum?
  • Alışkanlıklarımdan ne kadarı ben istediğim için hala hayatımda, ne kadarı artık otomatik hale geldikleri için hayatımda? Bunların hangilerine hala ihtiyaç duyuyorum, hangileri farkındalık dışı bir şekilde benimle beraberler?
  • Kendimi bazı şeyleri değiştirmeyi çok istiyorum ama elimde değil yapamam derken yakalıyor muyum? Bu ne kadar sık oluyor?
  • Günümün ne kadarı başkaları benim istediğim gibi olsun diye çabalayarak ve olmadıkları için sinirlenip üzülerek geçiyor?
  • Hata yaparsam kendimi nasıl hissediyorum, dünyanın sonu gelmiş hissi mi doluyor içime, yoksa yola nasıl devam edilir araştırması yapmaya mı çalışıyorum?
  • Yakınımdaki insanlarla ilişkilerimde kendime baksam şımarık veya asi bir çocuk gibi mi davranıyorum, yoksa kızgın veya şımartan bir anne baba gibi mi, yoksa kendim de karşımdakiler de gerçekten almamız gereken sorumlulukla mı davranıyoruz?
  • Gece yatınca bir günümü gözden geçiriyor muyum, yoksa kendimi birden bire uyumuş mu buluyorum?

Bu hafta bu sorular odağınızda olsa ve hafta sonu kendinizi tarafsız bir bakışla değerlendirseniz, gelecek hafta da bu değerlendirmeden yola çıkarak farklı bir şeyleri yaşamınıza katmaya çalışsanız nasıl olur?

İnsan Yönetenler Dikkat

İster yönetici olun, ister şirket sahibi, önemli odak noktalarından biri, çalışanlar nasıl mutlu olur sorusunu cevaplamak diye düşünüyorum. Sorunun cevabı basit gibi gelse de aslında hiç de basit değil. Basit gelen cevap, maaşı arttıralım, bir de ikramiye verelim, üstüne bir de süslü bir unvan, tamamdır. Karmaşık duruma düşüren, bunların hiç birinin gerçekten mutlu ve tam verimle çalışmayı garantilemeyeceği. Okuyanlardan bazıları yazdıklarımla aynı fikirde olurken, bazıları da hadi oradan, maaşı veriyorsak, gününde alıyorsa parasını, yaşamını sürdürüyorsa, düzgün bir yerde iyi bir görevle çalışıyorsa, elbette mutlu olur diyecekler. Ben de tekrar karşı çıkacağım, bu söyledikleriniz mutsuz olmamalarını sağlayabilir, ancak mutsuz olmayanlar mutlaka mutludur diye bir önerme oluşturmak pek de doğru değildir diye cevap vereceğim.

Motivasyon teorileri hızla gözden geçiriliyor. Motivasyon ve mutluluk birbiri ile bağlantılı. Bireyler mutlu olduklarında, hiç bir şey fark etmez durumundan çıkıp kendilerini iyi hissettiklerinde, bir şeyleri yapabilir olma, yapmak için harekete geçme ve üstelik de her ne yapıyorlarsa, üzerine iyi bir şeyler katarak yapmak için hevesli olma hali ortaya çıkıyor. Yani motivasyon aslında bir sonuç. Tek başına var olmuyor. Bir şeyler olduğunda o şeylerin sonucu olarak kendini göstermeye başlıyor.

Daniel Pink’in tariflediği motivasyonun evrimi, çalışan mutluluğu ile ilgili çok güzel fikirler veriyor diye düşünüyorum.

Daniel Pink motivasyonu bir işletim sistemine benzetiyor. Motivasyon 1.0 ile başlıyor evrim süreci, bu tam bir yaşamı sürdürme hali, yani yiyecek içecek alacak para olmalı, hayatta kalabilmeli insan durumu. Motivasyon 1.0 bakışı diyor ki, çalışanların parasını verelim, karınları doysun, ihtiyaçlarını karşılasınlar, motive olur ve çalışırlar. Zamanla bunun işe yaramadığını gösteren bir çok sıkıntılı durum ortaya çıkmaya başladığında, motivasyon teorisine bir revizyon geliyor, Motivasyon 2.0. Bu revizyon diyor ki, çalışanların motive olarak çalışmalarını ve üretmelerini istiyorsak, mutlaka ödül ve ceza olmalı. Performans sistemlerinin, ödül mekanizmalarının, başaramayanların ödülü alamamaktan ötürü cezalandırıldığı yapıların ortaya çıktığı dönem tam da bu revizyona rastlıyor. Ancak ne yazık ki, 1.0 revizyonundaki gibi, burada da bir şeyler eksik kalıyor, hala insanlar tam anlamıyla mutlu, motive ve verimli çalışmıyorlar. Daniel Pink’in Drive isimli kitabında çok güzel anlattığı Motivasyon 3.0’ın ortaya çıkışı tam da bu döneme rastlıyor. Bu revizyon şu kabulle başlıyor, insanların temel ihtiyaçlarını ve sahip oldukları yaşam standartlarını korumalarını destekleyecek bir yapıyı kurduktan sonra çok dikkat edilmesi gereken üç nokta var; yaptığı işte ustalaşmasını sağlamak, yaptığı işin başından sonuna kadar sahibinin kendisi olduğunun farkında olmasını sağlamak ve işindeki anlamı ve amacı fark etmesini sağlamak. Bu üç önemli cümle bir kurumda kendilerine doğru yerleri buluyorlarsa, çalışanlar gerçekten bu üç noktada kendilerini iyi hissediyorlarsa, o zaman motivasyondan söz etmek mümkün hale geliyor.

Yazımın en başına geri dönersek, çalışanların sadece maddi imkanları, görev unvanları ve aldıkları ikramiyeleri ile gerçek motivasyonu yakalayarak çalışmaları bu motivasyon bakış açıları ile bakıldığında sizce ne kadar mümkün? Aslında her birimizin sadece kendimizi analiz etmemiz bile bu konuda keşif yapmamıza yeter düşüncesindeyim. Sadece para ve maddi olanaklar kendimizi ait hissetme halimizi, o mutsuz değil, ama gerçekten mutlu hissetme durumumuzu, bu işi yapmak benim için önemli, çünkü yaptığım işin günün sonunda ne işe yaradığını iyi biliyorum diyebilme halimizi ne yazık ki ortaya çıkarmıyor. Bunların varlığı ancak biz kendimizi bulunduğumuz ortamda iyi hissediyorsak, işimize sahipleniyor ve o işte gerçekten işin ustası benim demeyi başarıyorsak ve işimizin içindeki anlamı yakaladıysak ortaya çıkıyor.

Bugünkü genel duruma tarafsız bir gözle bakarsak, kurumsal dünyada yürütülen insana dair pek çok eskiden kalma uygulamanın da revizyon ihtiyacı olduğunu görmemek imkansız hale geliyor. Revizyonların mutlaka insanı ve insanın iyi hissetme, yani mutlu olma halini destekleyen faktörleri anlayarak yapılması ve sistemlerin tam bu incelemenin sonucuna göre oluşturulması, gelecekteki iş dünyasının gerek ve şart koşulu olacaktır inancındayım.

Bana kalırsa bugünden geleceğe giden yol, içinde insanı ve insanın iyi olma halini destekleyen yöntemleri barındıran tam bir ezber bozma dönemi olmak zorundadır.

Hedef, işi daha iyi yönetmekse, daha iyi sonuçlar ve daha iyi kazanç elde etmekse, evet gerçekten de insan yönetenler dikkat çağrısını yapmak ve gerekli revizyonları yapmaya başlamak için acele etmek lazım düşüncesindeyim.

İyi haftalar…

Şirketlerde Sadelik Olur mu?

Özel yaşamın her alanında sadelik çok gündemde. Çok da haksız bir konu değil, öyle çok fazlalık ve aslında işe yaramayan şeyle yaşıyoruz ki, bazen o sadeleşme yeni şeylere alan açıyor.

İş yaşamı da çok farklı sayılmaz. Benzer karmaşa orada da var, orada da sadeleşme ihtiyacı var. Örneğin, bazen çok basit sorulacak sorular karmaşık sistemlerin içine öyle bir yerleştiriliyor ki, ne cevap verileceğini kestiremiyor insan. Bazen sistemler öyle karmaşık kurgulanıyor ki, bir yerden bir yere gitmek beş dakika alacakken, sistem içi gezintiler elli beş dakika sürüyor. Karmaşa yazılanlara da yansıyor. Kurallar yazılıyor, öyle karmaşıklar ve öyle sorgulamadan yazılıp var olmuşlar ki, kimse ne işe yaradığından tam da emin değil, ama buna rağmen adeta şirketin eli kolu olmuşlar ve tam anlamıyla otomatikleşmişler, kendi başlarına karmaşayı yaratıyorlar, ama fark eden yok. Karmaşa düşüncelere de yansıyor. Bazen karmaşık düşünmeye çalışanlar, basit çözümlerin varlığını göremez hale geliyorlar.

Karmaşa telaş yaratıyor, telaş koşturmaca ve kaygı getiriyor, koşturmaca nefes nefese bırakıyor şirketi, kaygı da yeni şeyleri görme alanını daraltıyor. Nefes nefese kalan şirket, hayatta kalmak için alması gereken nefesi almakta zorlanmaya başladığı anda, üzerine bir de kaygı binince, ihtiyaç duyduğu çözümleri görecek fırsatı da ne yazık ki kaçırıyor.

Sadelik, taze ve ferah bakış açılarıyla ve sadeleşmeye zaman yaratmakla geliyor. Geldiğinde de sanki yeni açılan bir pencereden içeri giren temiz hava kokusu ve hafif esinti gibi bir şey yaratıyor şirketin içinde. Bu temiz havanın pencereden içeri girmesini destekleyebilmek için, basit, yalın düşünce biçimleri, dolambaçlı yollar izlemeyen sorular, çapraşık yollar izlemeyen ve doğrudan sonuca götüren kısa yollu süreçler, açık ve net iletişim kuran insanlar ve bunların böyle olmasından sorumlu olan yöneticiler gerekiyor. Yapılanlara bakmak ve incelemek gerekiyor, ne kadar karmaşık, ne kadar sade? Ne yaparsak daha fazla sadelik olur içinde, ne yaparsak daha az kafa karıştırıp, daha doğrudan sonuca götürecek şeyler yaratırız şirketin içinde. Asıl işin yanında bunlara bakmak ve üzerinde çalışmak, o asıl iş her neyse onun daha yolunda akmasının en büyük destekleyicisi haline geliyor.

Sadeleşme süreçleri tanımlasa şirketler , bu süreçler için yılda belli zamanlar ayırsalar ve bu ayrılan zamanlar, neleri nasıl yapıyoruz sorusundaki “nasıl”da kalsa ve nasılları inceleyip, karmaşıklıkları ayrıştırıp, işe yarar sadelere dönüştürseler, şirketin içindeki durum evdeki kalabalık bir dolabın veya karışmış bir çekmecenin tam da istenen sadelikte düzenlendiği durumdaki hissin ortaya çıkmasını sağlar. Nasıl ki o sadeleşme sonrası evde yeni şeyler koyacak yerler açılır, şirketteki sadeleşme sonrası yeni yaratımlar için, yeni düşünceler için, yeni yöntemler için yerler kendiliğinden ortaya çıkmaya başlar.

Yönettiğiniz, çalıştığınız veya bir şekilde parçası olduğunuz şirketlerin içinde sadeleşme süreçleri başlatmak ve gereksiz yapılanlardan, gereksiz uygulananlardan kurtulup tazelenmiş bir bakışla işlere geri dönmek acaba neler sağlar? Bunlar olsa, sizler neler hissedersiniz? Biraz düşünmeye ne dersiniz?

Bilmek ve Yapmak

Zıt işleyen ne çok ikiliden söz ederiz, görmek bakmak, duymak dinlemek, konuşmak söylemek. Bütün bu ikililer aynı sistemden gelen farklı davranışlardır ve birisi diğerinden farklıdır. İkisi aynı sisteme ait olmayan bir ikili daha var yaşamda, o da bilmek ve yapmak. Birisi zihinde yer bulurken, diğeri bedende buluyor yerini. Bilme halinin yaşama yansıması, yani bedende yer bulması, gerçekten değişim ve dönüşüm dediğimiz durumların ortaya çıkmasını sağlayan en temel destek unsuru.

Hepimiz ne kadar da çok şey biliyoruz. Sağlıklı olmak için yapılması gerekenler, planladıklarımızı gerçekleştirmek için atılması gereken adımlar, iyi bir yönetici olmak için değiştirilmesi gerekenler, bir ilişkiyi yolunda yürütmek için yapılması iyi olanlar, kilo vermek için izlenmesi gereken yollar, başarılı bir öğrenci olmak için gerekli çalışma ilkeleri, daha neler neler. Bu bilgiler bazen bedava, bazen paralı, ama her durumda erişime açık ve isteyince bulunuyorlar.

Peki bilgi geldi. Sonra ne oluyor? Bilginin gelmiş olması acaba yaşamdaki değişimi başlatmaya yetiyor mu? Farkındalık yakalamaya başlamak, konuya yönelik bir eylem çıkartıyor mu ortaya?

Farkında olmak iyi bir ön adım elbette, ama değişimi başlatan şey tek başına farkındalık olmuyor. Bilginin değişime dönüşmesi noktasında, farkında olmak, bilginin kendimizde var olan ihtiyaçla nasıl kesiştiğini keşfetmeyi, sonra da o bilginin yaşamdaki harekete dönüşmesinin getireceği bireysel kazançları fark etmeyi sağlıyor. Yani iki boyutlu olarak düşünebileceğimiz bilgi, farkındalıkla birleştiğinde de hala iki boyutta kalmaya devam ediyor. Değişim ve dönüşüm, bilgi ve onun ortaya çıkardığı farkındalığı üçüncü boyuta, yani hayatın içine taşımaya geçtiğimiz zaman başlıyor, tam da bilmekten yapmaya geçmeyi başardığımız zamanda.

Bilmekten yapmaya geçiren birinci adım, yapma halinin sonunda gözümüzde canlanan resmi görebilmek, bir anlamda tüm detayları ile o resmi keşfedebilmek. Aslında bu keşif, bilgi olarak bildiklerimizin yaşama geçmesinin kendimiz için önemini keşfetmekten ibaret. Ama bu öyle bir keşif ki, neredeyse dünyada yeni bir kıta keşfetmek kadar heyecan ve ilham verici.

Sonraki adım, o resmin içinde kendimizi bulmak ve incelemek, o kendimizin olmak istediğimiz hal ölçeğinde nereye denk geldiğine bir bakmak ve eğer gerçekten olmak istediğimiz bir yerse orası, bilgiyi eyleme geçirecek planları oluşturmaya başlamak. Plan hala iki boyutlu, ya düşüncede, ya kağıt üzerinde. Üçüncü boyut ancak bir şeyler yapmaya başlayınca giriyor devreye, ve tam da o anda bilgi ayağa kalkmış oluyor.

Peki bu yeterli mi? Ayağa kalkan ve yaşama geçen bilgi bir alışkanlığa dönüşmedikçe maalesef hayır. Bilgi neyi değiştirmek için gerekliyse, o değişimin tamamlanması için bir rutin, bir tekrar ve sonunda yeni bir davranış alışkanlığı lazım.

Yeni davranış alışkanlıklarının var olmasını sağlarken iki zorlayıcı sistem devreye giriyor. Bunlardan ilki, yeni bir davranışın yapılabilir olması için ihtiyaç duyulan öğrenme süreci, diğeri de o zamana kadar oluşmuş olan rahat alanın, yani alıştığımız davranış biçimlerinin önümüze koyacağı engel ve mazeretlerin varlığı. Bu zorlayıcı sistemleri devre dışı bırakabilmenin yolu da en başta gözümüzde canlanan ve detaylı keşfettiğimiz resimdeki kendimizin hep görünür bir yerlerde zihnimizde olmasından, yani kararlılığın hep cebimizde durmasından geçiyor.

Burada sözünü ettiğim süreçler tamamlandığında, bilmek ve yapmak arasındaki ilişki zıtlıktan kurtulup, birbirlerini destekler hale gelmiş oluyorlar ve gerçekten değişmeye ve istediğimiz yönde dönüşmeye başlıyoruz.

Acaba sizin zihninizde yaşamınıza ve değiştirmek istediklerinize dair hangi bilgiler var? Bu gayet iyi bildiğiniz bilgilerin ne kadarını yaşama aktarıyorsunuz, hangileri artık üçüncü boyutu kazandılar, hangileri için bir resim keşfine çıkma ihtiyacınız var?

Bu hafta yeni keşifler haftanız olsa ve resminiz, o resimdeki siz, tüm bilgileriniz ve kararlılığınızla birlikte önümüzdeki günlere doğru yola çıksanız nasıl olur? Bu akşam elinize bir kağıt kalem alıp kendi yaşamınıza ve değiştirmek istediklerinize doğru bir yolculuk yapmaya ve bildiklerinizi yaşama aktarmak için bir plan yapmaya ne dersiniz?

İnsanı Yönetmek mi, İnsanı Anlamak mı, İşte Bütün Mesele Burada

Hala dilimizde olan insan kaynakları etiketini sevmiyorum. İnsan kaynak mıdır? Para kaynaktır, bina kaynaktır, makina kaynaktır, ama insan tüm bunların üreticisi, kullanıcısı ve çoğaltıcısı olarak kaynak değildir. Hani ilkokuldan başlayarak öğrenmeye başladığımız kümeler konusundan biliriz ya, birbiri ile ortak özelliği olanları aynı kümeye koyarız. Bana göre insan kaynaklar kümesine girecek bir nesne değil. Evet, çünkü nesne değil. İnsan bütün bunların da üzerinde kurumsal düzeni kuran, yürüten, destekleyen, bazen içinde kaybolan, bütün diğer kaynaklardan farklı olarak duyguları ve değerleri olan, nefes alan, düşünen, plan yapan, içinde cesaret ve umut barındıran bir varlık.

İnsanın kaynak olmamasından yola çıkarsak ve kurumların içindeki en kritik noktanın insan olduğunu hep beraber kabul edersek, hepimizin çok iyi bildiği yere geldik demektir. İnsanı yönetmeyi değil, belki de insanı anlamayı keşfetmek lazım. Evet doğru ifade ettim, keşfetmek lazım, eski düzenden gelen standart bakış açılarından sıyrılarak, insanı daha fazla tanımaya başladığımız bu yüzyıldan bakarak, insanı anlamanın ve sonra da kurum içi yönetsel sistemleri oluşturmanın nasıl olması gerektiğini yeniden keşfetmek lazım.

Yeni bir gözle bakmaya başlasak ve sorsak, insanı yönetmek kimin işidir? Bana kalırsa, insanın kendi işi olmalıdır. Yönetsel yapılar öyle kurgulanmalıdır ki, işi yapacak olan insan kendi işini bilen ve yöneten kişi olarak tanımlanmalıdır.

Holakrasi çalışıyorum son bir kaç zamandır, yeni yönetim sistemlerinden bir tanesi, tam da bu hali anlatıyor. Benim kendi düşünce yapıma göre tercüme edersem, şöyle diyor: Bir şirkette insanlar ve insanlardan oluşan bölümler yaptıkları işin sorumlusu ve sahibidirler ve şirketin bütünü içinde o bütüne zarar vermeden yapmaları gerekeni bilir ve yaparlar. Tıpkı insan vücudunun içindeki kendi işlerini yapan ve sağlıklı işlediklerinde vücudun bütünlüğünün sürdürülmesine de destek olan hücreler gibi. Yani öyle bir düzen ki, o düzenin içinde şu Türkçe’si birden çok kelimeyle ifade bulan “accountability” konusunun kendiliğinden çözüldüğü, sürekli yakınılan sahiplenme ve sorumluluk alma sıkıntılarının da tam da olması istenildiği şekilde hallolduğu bir düzen.

Bu duruma gelinmesini sağlamanın elbette yöntemleri bulunuyor ancak, önce altında yatan nedenlere bakmak lazım. En başta genellikle katı çizgilerle çizdiğimiz organizasyon şemalarının yarattığı sonuçlara bir göz atmak lazım. Sonrasında burada olumsuz etki yaratan durumları keşfetmek, ardından da şemadan yayılan hiyerarşinin bireysel ilişkilerde ne şekilde yer bulduğunu anlamaya çalışmak çok önemli.

Evet, bireysel hiyerarşinin ne şekilde yer bulduğu çok ciddi bir soru, hatta devamında da pek çok sorunun kaynağı bile olabilen bir konu. Yapıların hiyerarşik olması ve bu hiyerarşinin yönetime ebeveyn yaklaşımı ile yaklaşma yetkisini vermesi, kurumun içindeki insanların yaptıkları işi sahiplenmelerinin önündeki en büyük engellerden biri haline geliyor zamanla. İşi takip eden, aksiliklerde sinirlenip bağırıp çağıran, işler yolundaysa sesini çıkarmadan zaten normali de bu diyen, ortalık çok karışınca kolları sıvayıp herkes dağılsın ben yaparım diyen yönetici modelinin gelişiminin arkasında hiyerarşinin yönetimde oluşturduğu ebeveyn yaklaşımları yatıyor. İşleyen kurum yapısının içinde bu yaklaşımın varlığı insanın tek başına insan olarak kabulünü zorlaştırıyor, çünkü benim kontrolumda olmazsa işler yürümez duygusunu yönetenlere yaymaya başlıyor.

Elbette yönetim kavramı varsa bir anlamda kontrol söz konusu olmalı ama burada bu kontrolun tanımının da, insanın tek başına sorumluluk alması gereken ve alabilen bir varlık olmasından hareketle yapıldığından emin olmak lazım. Önce insanın mekanik olmamasından yola çıkarak, mekanik ve matematiksel bir varlık olmayan ve hesaplara sığmayan insana yönelik yapıların nasıl olması gerektiğini keşfetmek, sonra da kurum içi işleyiş kurgularını insanın yapısına uygun bir şekilde yapılandırmak. Kağıtta çizilmiş ve yazılmış, dışarıdan bakınca son derece şık duran yapılar eğer içlerinde insanın sağlıklı ve gerçek bir yaşam sürmesine izin vermiyorlarsa, o kurumun içinde gerçek bir verimden, gerçek bir başarıdan, kurumsal potansiyelin harekete geçmesinden, yaptığı işte mutlu olan, iş yerinden çıktığında ertesi günün gelmesini hevesle bekleyen yönetici ve çalışanlardan söz etmek pek de mümkün görünmüyor.

O halde basitten başlamak lazım. İnsanın mekanik olmayan tarafını anlamaya çalışarak, o tarafa yönelik yapıları ortaya koymaya başlayarak ve yaptık bitti demek yerine değişmeye, uyumlanmaya, esnek olmaya ve gelişmeye izin vererek sistemi kurmak lazım. Geçmişten getirdiğimiz kuruma bakış alışkanlıklarımızı gözden geçirip, işimize yaramayan ve görüş alanımızı daraltanları ayıklayıp, yerlerine ufuk açıcı alışkanlıklar koymaya başlayarak çalışmak lazım. Yepyeni bir çağa girmekte olduğumuzun farkındalığı ile harekete geçmek lazım. İnsan kaynaklarını yönettiğimizden değil, insanı anladığımızdan ve insanla uyumlu sistemler yaratmaya başladığımızdan emin olmak lazım. Yıllardır aynı beden ve büyüklükte giysi giymek mümkün olmadığına göre, mutlaka bir yerlerinde tadilat gerektiğine göre, kurumsal yapılarımızı da aynı beden giysilerin içinde durmaya zorlamamak lazım.

Nerede duruyorsunuz?

Bu haftaya başlarken bir soru: nasıl bir hayat yaşıyorsunuz, yaşadığınız hayatta nerede duruyorsunuz? Hadi soruyu bir kez de farklı bir taraftan soralım. Bu yazıyı okuyorsanız, nefes alıyorsunuz demektir. Nefes alıyorsanız, bu da şu anda yaşıyor olduğunuz anlamına gelir. Yaşasın :) Peki yaşama nereden bakıyor ve nasıl bir bakış açısı ile ilerliyorsunuz. Seçtiğiniz bu bakış açısı size neler yaptırıyor ya da yaptırmıyor? Bu soruların olası cevaplarına biraz bakalım:

Bazen kendimizi o hedef senin bu hedef benim koşarken buluyoruz, sürekli bir gelecek cümlesi ile yeni hedefler yaratıyoruz, hele bir o olsun, sonra da hele bir bu olsun modu sanki biraz. Bazen de benden beter durumda kimse yok hali, her türlü elem acı ve keder benim üzerimde sanki, bir bezginlik ve bir atalet içinde mutsuz ve her güne söylenerek başlama modu, sanki hiç bir şey yapmak istememe hali. Bunun tam tersi de mümkün; her gün bugünü istediğim gibi yaşarım, yarın veya gelen günler pek de umurumda değil denilen de bir durum var. Tüm bunlar olduğunda, bir şeyler yolunda değil hissi uyanmaya başlıyor içimizde. Biraz tatminsizlik, belki huzursuzluk, ve genellikle de bir miktar keyifsizlik. Hele bezgin hali derinden yaşıyorsak ve her şeyin en kötüsü beni bulur durumundaysak, kapıda duran depresyonla ha kucaklaştık, ha kucaklaşacağız durumunda bile olabiliyoruz.

Bu olasılıkların hepsinde de eksik bir şeyler var; Bazen geleceğe dönük hikayesi olan bir hedef eksik, bazen an farkındalığı, bazen de içinde bulunulan durumla ilgili gerçekçi bir değerlendirme yapma durumu eksik ve hepsindeki ortak eksiklik geleceğe dair olan ve gelecek resmini renkli kılan umut. Bu eksiklikler baş gösterince bir silgi etkisi ile hayatın gelecek zamanına yönelik hevesi de yok etmeye başlıyorlar, üstelik de fark ettirmeden.

Hal böyleyken, selam naber sorusuna gelen cevaplar şöyle olmaya başlıyor, napalım koşturuyoruz işte, yuvarlanıp gidiyoruz, iyi diyelim iyi olsun, bu zamanda ne denir ki bu soruya, ne yaptığımızın bile farkına varma fırsatı yok…

Bu durumda ne yapmalı?

Önce nerede olduğumuzu keşfetmek lazım, koşmaca durumu mu, zavallı ben hali mi, yoksa bugün bayram yarın tufan bakışı mı. Sonra da ufak ufak bir gelecek hedefi oluşturmaya ve o hedefe hikaye yazmaya başlamak lazım. Ardından hedefin içindeki anlamı yakalamak ve oradan hareketle şu anda içinde bulunduğumuz duruma bir anlam ithaf etmek lazım. Sonra koşmak yerine etrafı görerek yürümeye başlamak lazım. Nefes ala ala, etrafı göre göre, çevredeki insanları fark ederek, onlarla vakit geçirerek, o gelecek resmine giden yolu veya yolları keşfederek yürümek lazım kendi yarattığımız resme doğru. Adımları ayarlamak bize kalmış, ufak ya da büyük adımlarla hiç fark etmez. Önemli olan içimizdeki yaşama dair hevesi sıkı sıkı tutuyor ve başkalarına da onu aktarıyor olduğumuzdan emin olmak. Yani durduğumuz yeri keşfetmek, gitmek istediğimiz yeri belirlemek, yönümüz doğru mu bakmak, sonra gerekli malzemeleri yanımıza aldığımızdan ve doğru yöne baktığımızdan emin olup merak ve hevesle ve başkalarına ilham ola ola adım atmaya başlamaktan söz ediyorum.

Bu hafta bunları denemeye ve hafta sonu geldiğinde, neler oldu gözden geçirmesi yaparken, ben nerede duruyorum ve kimlere ilham oldum sorularını da yanıtlamaya var mısınız?

Bu Hafta İçin Bir Hikaye

hikayeBu haftaya bir hikaye ile başlasak dedim. Hatta hikayenin kahramanı da, hikayeyi okuyan kişi olsa…

Bir sabah uyandınız, hikaye bu ya, baktınız ki gün tam istediğiniz gün. O günün, hatta o haftanın kabaca bir fotoğrafı zihninizde, o fotoğrafın içinde kendinize de yer var, hem işlerinizi yürütüyorsunuz, hem özel yaşam tarafında istediklerinizi. Zor işler ve zamansızlıklar da var içinde, ama hepsinin üstesinden gelebileceğinizi biliyorsunuz. Sıkı bir toplantı da var içinde, hem de zorlu müşterilerle ve sizin yöneticilerle, ama cebinizde toplantıların sonuçlarına göre yürüyeceğiniz yol planınınız da var. Hatta bir kaç arkadaş görüşmesi ve biraz kendinize zaman bile ayarlanmış durumda. Hazırlanacak rapor ve bilgi yazıları için kafanızın içinde bir tasnif yapılmış bile. Geçen hafta sıkıntılı geçmiş ve beklediğinizin yarısı düzeyde bir sonuçla tamamlanmış iş konusunda sabah ekiple yapacağınız ne öğrendik toplantısı da size heyecanlandırıyor. Ne öğrendik toplantılarından sonra yaşanan çalışma temposu ve gayret her zaman size keyif veriyor. Başardım mı, başaramadım mı sorusu çok gerilerde kalmış. Artık yapmak istediklerinizi doğru tanımlayıp hedefe giden yolları bilmek ve onlara doğru gitmek yeni seçtiğiniz yöntem. O istediğiniz güne doğru yola çıkmadan kendinize bir göz aynada bakıyorsunuz ve gözlerinizin içindeki o meraklı umudu fark ediyorsunuz. Bakalım bu hafta neler olacak merakı ve ulaşmayı hedeflediklerinize doğru olan güçlü umut. Kendinize tanımladığınız yeni misyonu da cebinize koyup kapıdan çıkıyor ve sabah yürüyüşünüzle ve temiz havayı içinize çekerek başlıyorsunuz yeni haftaya. Ha ne mi o yeni misyon; eskiden kendinize ve başkalarına yaydığınız korku, kaygı ve endişe yerine, artık içinizde hissettiğiniz güveni, cesareti, umudu, kararlılığı, her neredeyseniz orada olmaya ait sevgi ve sevinci etrafınıza yayma ve bunun sonuçlarını keyifle izleme misyonu. Başarmak, başaramamak, her şeyin mükemmel olmasını sağlamak yerine, ben neler yapacağımı biliyorum, elimden geleni, hatta onun da en iyisini yapıyorum ve sonuçlarını merakla, yalnız kaygılı değil, meraklı merakla bekleme misyonu. Tam da yeniden anlamını keşfettiğim ve bence tek bir kelimeyle Türkçe’de karşılık bulmayan “resilient” olma, yani umutlu, yılmayan, cesaretli, esnek, iyi hissetmeyi bilen, gayretli, güvenli ve olup biten iyi ve kötü her şeyin farkında olma misyonu.

Hikayedeki kişi olmayı denemeye, zaten öyleyseniz sürdürmeye ne dersiniz?

Bir Konferansın Ardından -1 “Sevgili Dilek Öğretmen”

konferans23 Mart 2016’da Power of Happiness grubu tarafından İstanbul’da düzenlenen İş’te Mutluluk – Zor Zamanlarda Mutlu Olma Sanatı başlıklı konferansa katıldım. Tam da benim üzerinde epey çalışıp kafa yorduğum konulara yönelik olduğu için orada olmak da çok ilgimi çekmişti.

Konferansın teması “resilience” yani tam da Türkçe karşılığı olmadığını düşündüğüm ve birden çok kelimeyle bana anlamlı gelen bir temaydı. Birden çok kelime ile diyorum, çünkü bence çok kapsamlı bir sözcük, esneklik, vaz geçmeme, tekrar ayağa kalkma, güçlü ve kararlı olma, yapabilir olduğunu hissetme gibi bir çok destekleyici özelliği içinde barındıran bir sözcük resilience. Bence her birimizin içimizde bir yerlerde yakalayıp, bulup çıkarıp, bir an önce de kullanmaya başlamamızın önemli olduğunu düşündüğüm bir kelime.

Konferansta konuşulanlardan söz etmek de istiyorum, çünkü kendime aldığım bir çok not ve üzerinde çalışmaya karar verdiğim fikir vardı gün boyu, ama bugün değil. Bugün daha önce sosyal medya aracılığı ile farkına vardığım, o gün de beni çok etkileyen, ama dün dinlediğimde güç veren, umut veren, içimi ısıtan, tutkuyu, sevgiyi, bağlılığı, yaratıcılığı, yani şu bangır bangır bağırdığımız insan olmanın nasıl bir şey olduğunu tam anlamıyla gösteren sevgili Dilek Öğretmen’den, Dilek Livaneli’den söz etmek istiyorum. Çünkü onu duymayan varsa ben de duyurayım istiyorum, bir kişi yaptıysa herkes yapabilir, hepimize örnek olsun istiyorum, hepimizin içinde o tutkunun yakalanmasının çok değerli olduğunu biliyorum.

Konuşmalarından onu tanıdığım kadarıyla anlatacağım Dilek Öğretmeni. Samsun’un Çarşamba ilçesinde, Kumköy İlkokulu’na müdür yetklili öğretmen olarak atanmasının ardından bize dün anlattıklarından bende kalanlardan söz edeceğim kısaca, sonra da diyeceğim ki araştırın internetten Dilek Öğretmeni, bakın inceleyin, insan isterse neler yapabiliyor sıkı sıkıya tutunduğu ve inandığı ve içinde anlamı keşfettiği bir şeyler için.

Dilek Öğretmen kocaman bir hayalle çıkmış yola, köyleri cazip hale getirmek. Ardından da köy okulunu cazip hale getirmek üzere çalışmaya başlamış hayaline giden yolda. Yaptıkları saymakla bitmiyor, bir yerlerde konuşurken duyarsanız, mutlaka gidin dinleyin veya izlemediyseniz 20 dakika ayırın ve “Bir Dilek Yetmez” başlıklı TEDX konuşmasını internetten bulup izleyin, içindeki tutkuyu ve heyecanı görmenin en iyi yolu bu.

Öyle güzel cümleler söyledi ki dün bize. Dedi ki, bilgiye ulaşmasını teknolojiyle sağladık çocukların, ama asıl gülümsemelerini sağlayarak sevgiye ulaşmalarını, mutlu olmalarını sağladık. Dedi ki, köy okulunu köyün yaşam alanı haline getirdik, iletişim, komşuluk ilişkileri güçlendi. Anneleri okula çektik, okulumuza anne eli değdirdik dedi. Ben ilkokul öğretmeniyim, çocuklara ilkleri yaşatmalıyım dedi. Onları hem sanat, hem kültür, hem spor, hem bilim, hem doğa, hem eğlenceyle tanıştırdığını anlattı. Engellilerle projeler yaparak çocuklarda bu konuda farkındalık yarattıklarından söz etti. Her şeye ragmen çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var diyerek çok güzel bir mesaj verdi.

Sonra hayalini destekleyen Kadın ve Yaşam projesinden söz etti.Köyde okuma yazma bilmeyen kadın kalmadı dedi, kadınlara aile eğitimleri verdirdik dedi, köye opera getirdik dedi, kadınlar gününde kadınlarımız şiir yazıp, şiir okudular dedi. Kadınlarımıza meslek edindirme atölyesi düzenledik, bir meslekleri oldu, para kazandılar dedi.

Dilek öğretmenin yaptıklarını dinlerken konuşma boyunca kalbimin gümbür gümbür çarpmasını, gözlerimin dolup dolup boşalmasını, tutkunun ve yürekteki heyecanın davranışa geçmiş halini görmenin verdiği mutluluğun nasıl bir şey olduğunu anlatamam. Salonca ayakta alkışladık onu ve başardıklarını. Dilek Öğretmen gerçekten bir köye ilkleri yaşatan bir öğretmen. Dilek Öğretmen konferansın teması olan hani şu benim bir sürü kelimeyle tanımladığım resilience’ın ayaklı örneği bana göre.

Bireysel lider olmak, sevdiği işi yapan ve/veya işini seven çalışan olmak, ilişkileri farkındalıkla yönetmek, sabit değil de gelişimi destekleyen zihin yapısından bakmak gibi üzerinde konuştuğumuz bir sürü konuya çok güzel bir örnek sevgili Dilek Öğretmen. Ama hepsinin ötesinde, insan potansiyeli dediğimiz şeyin nasıl bir şey olduğunu ve açığa çıktığında neler olabileceğini anlatan gerçek bir hikaye.

Eminim her birimizin içinde de kendi alanlarımızda ilkleri yaşatma potansiyeli var. Önemli olan bu tutkunun ve inancın ortaya çıkması, önemli olan kararlılıkla tutkuyu ve o güçlü inancı davranışa dökmek ve harekete geçmek. Kendi hayallerimizi net bir şekilde tanımlamak, yani o hayali gerçekten hayal etmek, gözümüzün önünde görmek ve ona ulaşmaya yürekten inanmak. Galiba anahtar burada.

Bahar, umut ve gelecek

baharİlkbahar geliyor. Doğadaki ağaçlar yaşadıkları soğuk ve bazen zorlu kış günlerinin ardından her şeye rağmen çiçeklenerek merhaba diyorlar yaklaşan güzel havalara. Sanki içlerindeki umutla hazırlanıyorlar yaz mevsimine.

Geçenlerde bir depresyon tanımına rastladım, bana çok güzel geldi. Diyor ki, depresyon, içinde umut kalmayan üzüntü halidir. Yani umut yoksa, depresif bir ruh durumu çıkıyor ortaya, geçmişte yaşanan olumsuzlukları olduğu gibi bugüne ve geleceğe yansıttığımız ve içinde hiç iyi bir şey bulunamayan gelecek tasarımları olan bir durum. Umut yoksa, korku, kaygı ve endişe daha iyi yer buluyorlar kendilerine. O zaman da ister istemez insan sistemi kısıtlı güçle çalışmaya başlıyor ve koruyucu ve kapatıcı sistemler devrede kalıyor. Sanki ağaçlar bu durumda olsalar, çiçek açmaktan vaz geçecekleri bir durum.

Peki umut tam olarak nedir? Renkli bir gözlükle bakıp, olan biteni yok sayıp, pembe bir resim görmeye çalışmak mı? Hayır, bana göre umut geleceğe bakarken tek başına olumsuz durumları gözde canlandırmak yerine bunun da olasılıklardan biri olduğunun farkındalığı ile diğer senaryoları da gözde canlandırmayı başarmamızı sağlayan bir his. Umut gerçekten var olduğunda, sadece koruma konumunda kalıp bir kaç seçenek içinde hapsolmuş hissetmek yerine o bir kaç seçeneğin yanına ekleyecek farklı, elbette gerçekçi ama içinde olası iyi halleri de barındıran senaryoların da var olduğunun keşfedilmesini sağlayan bir his. Yani varlığında insanın düşünen ve en gelişkin beyninin devrede olmasını destekleyen bir ruh hali. O halde umudun nasıl tanımlandığı da çok önemli, eğer umut tanımı pembe bir gelecek resmi yaratmak ise, bu tanımla umudu yaşama katmak zor da gelebiliyor, onu da bilmek lazım.

Her şeyin ötesinde umut bulaşıcı bir duygu. Umutlu insanlar bu duyguyu bulaştırıken, umutsuz insanlar umutusuz ve karamsar halleri bulaştırıyorlar birbirlerine.

Umut bulaşıcı dedik, umut tam tanımlanırsa deneyimlenebilir dedik, o halde her bir bireye düşen önemli görevlerden bir kaçı o umudu tanımlamak, keşfetmek ve yaşamın içinde var olduğundan emin olmak sonrasında da olumsuz duyguları yaymak yerine umuda dayalı gerçekçi düşünceleri yaymak olmalı. Sanki iyi olma halini, gerçek mutluluğu fark etme ve sürdürmenin altında yatan temel desteklerden bile olabilir umudu doğru tanımlamak ve yaşama katmak. Ne dersiniz?

Ne Arıyoruz?

Sürekli bir şeylerin peşinde koşar halimiz var. Sabah uyandığımız dakikadan, gece olup yatıncaya kadar, aslında doğduğumuz günden başlayıp, bu yaşamla vedalaşıncaya kadar.

Peki buluyor muyuz aradığımızı, ya da biliyor muyuz aradığımızın ne olduğunu? İşte bu sorunun cevabı konusunda tereddütlerim var. Sanki bilirmişiz gibi hissediyoruz, sanki bilirmişiz gibi yapıyoruz, ama öyle bir an geliyor ki, bu koşturmaca nereye sorusunu sorarken buluyoruz kendimizi.

Ben bu soruyu kendime sorduğumda oldukça kafa karıştırıcı bir kapıyı aralamıştım kendi dünyamda. Bilirsiniz yaşam aslında bir alışkanlıklar örüntüsü içinde geçer. Bende de aynı örüntünün kendi ördüğüm hali vardı elbette. O örüntüler bazen öyle bir hal alır ki, sıkı bir örgü gibi, kendisinin dışını göstermemeye başlarlar. Benimki de sıkı örgü halindeydi. İşte tam da o noktada sordum galiba kendime bu koşturma nereye, ben aslında ne istiyorum sorusunu. Cevap çok güçlü geldi, ben iyi hissetmek istiyorum, bana iyi hissetirecek şeyleri yaparak koşmak istiyorum, koşarken etrafımı da görmek istiyorum, gördüğüm yerlere güzel şeyler bırakarak geçmek istiyorum, yorulurum biliyorum, ama o tatlı yorgunluğun da bana iyi geleceğini biliyorum.

Benim kendi soru cevap kısmım, bana benim mutluluk tanımımı hatırlattı, aradığım şeyin aslında içinde daha güçlü bir anlam ve katkı barındıran, benim için değerli şeyleri fark ettiren, kendimi iyi hissettiren, benim tanımımla mutluluğu getiren bir hal olduğunu keşfettirdi.

Mutlu musun, mutlu değilim, her şey böylesine kötüyken nasıl mutlu olunur ki bu durumda, mutluluk da neymiş, işimiz gücümüz var, onunla uğraşacak vakit yok, herkes işine baksın… İşte bu ve bunlara benzer kelimeler, cümleler mutluluğu sanki lüks bir şey, zor zamanlarda adının anılması vurdumduymazlık ifade eden bir şey, zaten de pek de mümkün olmayan bir şey gibi algılatıyor insana.

Oysa mutluluk ne bir lüks, ne bir safsata, ne bir vurdumduymazlık, ne bir imkansızlık. Mutluluk atacağımız her adımı fark ettiren, yaptığımız her işi zenginleştiren, aldığımız her nefesin değerini keşfettiren, hani şu en başta söylediğim, sabah uyandığımız andan, gece yattığımız ana kadar geçen sürenin koşmaca değil de etrafı da görmemizi ve fark etmemizi sağlayan bir yürüyüş ya da koşuya dönüşmesini sağlayan en güçlü hal. Mutluluk yaşama koskocaman bir gülen suratla, olan bitenlerden uzak ve bağımsız, sanki bir fildişi kulede yaşıyormuş gibi bakmak değil, aksine bütün kulelerden uzak ve yaşamın tam da içinde ne olup bitiyorsa hepsini fark ederek, tüm zorluk, imkansızlık ve kötülükleri görüp, bunlarla beraber daha başka neler var ve ben iyi veya kötü kendi yaşam resmimin bütününü düşünerek neler yaparım sorusunun cevabını vermek aslında.

Bazen mutluluğu öyle uzak bir yerlere yerleştiriyoruz ki, giderek anlamsızlaşıyor ve adından bile bahsetmek güçleşiyor. Şöyle bir hayal edin, sizin gözünüzün önüne gelse mutluluk, ne kadar mesafede duruyor, elinizin uzanacağı bir yerlerde mi, yoksa çok uzaklarda mı? Aslında mutluluk ifadesi hepimizin kendi kafamızın içinde saklı, yani çok yakınımızda.

Bu Pazar gününüzü biraz kendi mutluluk tanımınız, kendi mutluluk bakışınız ve kendi mutluluk farkındalığınız üzerinde kafa yorarak geçirmeye ne dersiniz?

Herkese mutlu bir gün dilerim…