Tag Archive | mutluluk

Kalpten İletişim Olur mu?

Hayatta başımıza gelen bir çok şeyi iletişime ve ilişki yönetimine bağlamayı seviyorum. Galiba sevmenin de ötesinde, yaşanan bir çok problemin en derininde bir iletişim sorunu yattığına inanıyorum. Sonra bir doğrulama ihtiyacı ile, en çok içinde zaman geçirdiğim yer olan kurumsal dünyayı örnek alan olarak seçiyorum, bakıyorum ve başta söylediğim cümlenin doğruluğunu gözlüyorum.

Son 20 – 25 yıldır dünya da benzer bir şeye inanıyor olmalı ki, açık iletişim, etkili iletişim, etkin dinleme, ilişki yönetimi dersleri filan tavan yapmış durumda. Konu dönüp dolaşıp iletişime ve ilişkilere gelir oldu. Toplumlar, şirketler, takımlar, aileler, herkes bir iletişimi iyileştirme çabası içindeler. Peki bu konu bu kadar konuşuluyor da, acaba bu konuşmaların neticesinde ortaya çıkan iletişim nasıl bir şey oluyor? Haydi açık konuşalım, pek de bir şey olmuyor, hala ülkeler birbirini yiyor, hala şirketlerde çalışanlar ve yöneticiler çatışıp duruyor, hala kardeşler, eşler diğerinin kendisini anlamadığına inanıyor.

Ben iletişimin işe yarayan haline açık veya etkili iletişim demek yerine, içten ve doğrudan iletişim demeyi seviyorum. Bunu söylediğimde de içinde bir ferahlık ve şeffaflık barındıran iletişim tarzı geliyor aklıma. Şöyle ki, her şey o kadar açık ve net ki, kimse acaba burada ne demek istendi, ben doğru anladım mı filan gibi konuları aklının ucuna bile getirmiyor. Konuşurken cevap vermek üzere değil, birbirini anlamak üzere konuşuyor insanlar. Anlamadıkları şeyi anlamadım demek yol açıcı olarak kabul görüyor. Anlatabildim mi diye sormak meziyet olmaktan çıkmış, günlük akışın fark edilmeden ilerleyen bir parçası haline gelmiş. İma dediğimiz kelime sözlükten silinmiş, çünkü ne olduysa olanı olduğu gibi söylemek almış yerini, yani kimse “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla”larla filan uğraşmaz olmuş. Açıklık sayesinde zihinleri işgal eden zihin okumaya çalışma (yani diğer kişinin söylemediklerini anlamaya ve hatta yorumlamaya ve mutlaka bunu demek istiyordur diye yargılamaya çalışma) faaliyetleri tamamen durmuşlar. Şüphe denen kavram da yerini yavaştan kafa rahatlığı kavramına bırakmaya başlamış, hani her şey açık ya, şüpheyle bir takım şeyleri dinlemeye, anlamaya, acaba altında nasıl bir niyet var ki diye düşünmeye falan hiç gerek kalmamış durumda.

Peki bu içten ve doğrudan iletişimin, belki de aslında kalpten kalbe olan iletişimin içinde neler var ve neler yok da bu iletişim tam kalpten kalbe, tam anlaşılır, tam olması gerektiği gibi oluyor?

Bir kere içinde sevgi var. Adam Kahane’nin kitabı Güç ve Sevgi’de çok güzel bir sevgi tanımı okumuştum. Şöyle diyordu: Sevgi egoya kendisinin dışında da bir şeyler olduğunu hatırlatan bir güçtür. Sonra da diyordu ki: sevgi başkasını kabul etme, başkasına saygı duyma, başkasına yardım etme dürtüsüdür, ki bu ayrı olanları birleştirir. Sevgi tanımına bu şekilde bakınca ve iletişimin içine bu sevgiden katınca birinci adımı atmış oluyoruz içten iletişim konusunda.

Bir iletişim söz konusuysa, aslında ortaklaşa olacak bir konu da var demektir. Bu ortaklaşa konunun varlığı aynı fikirde olunan bir konu olmasını gerektirmez, ama o konu üzerinde konuşulmasını gerektirir. Bunun olması için de içten ve doğrudan iletişimin içinde ispat ve haklı olma çabası yerine kendini doğru ifade etme ve durumu anlatma çabası olması gereklidir.

İletişim dediysek, en az iki insandan söz ediyoruz demektir. Durum böyle olduğunda, bazen ön yargılar, bazen geçmiş deneyimler, bazen o andaki duygu durumu, bazen sadece bıkkınlık kişilerde bir ön filtre koyarak, bir gözlük takarak iletişiyor olma halini yaratabilir. Bu olduğunda açık ve içten iletişim kurma ihtimali hiç yok demektir. İçten iletişim diyebilmek için yargı, ön yargı ve geçmiş deneyimlerden hareketle takılan gözlükler olmamalı gözlerde. Yalın ve konuya odaklı bakan, konuşan ve dinleyen bir ben olmalı iletişimin içinde.

İletişimde iki kişi var dedik, ama şanslıyız ki uğraşmamız gereken sadece bir kişi var aslında, o da kendimiz. İletişimin içtenliğini ve açıklığını desteklemenin tek yolu, az önce sözünü ettiğim iletişime konu olan şeyin ve kendimizin tam olarak farkında olmak ve bu farkındalığı asla kaybetmemek.

Kendimiz varız dedim ama, doğru iletişim tarafından bakınca, bu sadece “ben haklıyım ve de bunu kanıtlamalıyım” türü bir kendimiz olmak demek değil. Durumu anlamaya çalışan, her yönüyle olaya bakan, en az kendisi kadar karşıdaki kişinin de farkında olan kendimiz olma hali. “Beni anlasın kardeşim benim problemim mi?” hali değil de bir tür ben kendimi anlatayım da içim rahat olsun hali.

Bunlar olduğunda iletişim dediğimiz kavram, dünyanın sonunu getirme ihtimali olan karmaşık bir savaş olmaktan çıkıp, çözüme yönelik ve içinde sevgi barındıran bir olguya dönüşüyor.

Uzaktan bakınca bazen zor, bazen kolay, hatta bazen imkansız geliyor biliyorum, ama denedikçe, hani şu bazen iç huzuru dediğimiz, bazen mutluluk diye tarif ettiğimiz hisler yerleşiyor içimize ve insanın içindeki iyi hissetme hali çoğalmaya başlıyor. Bunun sonuçları da yaşadığımız ve yaşamak istediğimiz hayatın içine işliyor doğrudan.

Bu hafta kendi iletişim tarzınıza, bu konudaki bakış açınıza tarafsız, yalın ve gerçek bir gözle bakmaya ve yukarıda koyu renkle yazılı olanlar sizde ne durumdalar bir değerlendirmeye, ve kendinize ait içten iletişim tanımınıza farkı bir gözle bir kez daha bakmaya ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

 

 

Kendi Zihnimizdeki Terazilerin Kalibre Olmaya İhtiyacı Var mı?

scale-and-brain-500x400Her birimiz adeta bir terazi gibiyiz. Farkında olarak ya da olmadan, bir takım ölçümler yapıyoruz, sonra da bu ölçümlere göre duygu ve düşüncelerimizi seçiyoruz, hemen ardından da bu duygu ve düşüncelere göre davranmaya başlıyoruz.

Teknik olarak bütün ölçüm cihazlarının zaman içinde doğru ölçüm yapma becerilerini kaybettiklerini biliyoruz. Bir zaman sonra sapmalar ve bozulmalar başlıyor yaptıkları ölçümlerde. Eğer bu bozulmaları fark etmezsek, terazileri kalibre ettirmezsek, gerçek durumdan uzaklaşmalar başlıyor yaşamımızda ve o gördüğümüz bozuk ölçüme göre yaşamaya başlıyoruz hayatı.

Peki bizim kendi zihnimizin içinde ölçüm yapan terazilerin doğrulukları için neler söyleriz? Acaba onlar da zamanla hassasiyetlerini kaybediyorlar mıdır? Ne kadar hata payı ile ölçüm yapmaya başlıyorlardır bu kayıplar olduğunda? Yeniden kalibre olma ihtiyacı var mıdır? Biraz düşünmek ister misiniz?

Sizler düşünürken, ben de mutluluk, neşe, heyecan gibi konulardaki iç terazi ayarlarını hatırlatarak eşlik etsem size ne dersiniz?

Hadi gelin, kısa bir yolculuk yapalım hep birlikte, en iyi hatırladığımız çocukluk günlerimize şöyle bir geri dönelim. Şu her şeyin yeni, her şeyin taze olduğu çocukluk günlerimize. Katıla katıla ağlarken, ufacık bir oyuncak görüp katıla katıla gülmeye başladığımız, yeni bir şeylere sahip olunca heyecanlandığımız, bir oyun arkadaşımız geldiğinde mutluluktan havalara uçtuğumuz, neşe içinde oynadığımız, bir lolipop ile içimizin sımsıcak olduğu günlerimize. O günleri şöyle bir hatırlayıp, oradaki mutluluğu deneyimledikten sonra da dikkatlice etrafa bakarak bugüne geri gelelim. Bugün durum nasıl? Yol boyu neler olmuş bugüne gelene kadar? Hala aynı şekilde gülüp, aynı şekilde mutlu oluyor muyuz? Neşe nerelerde yer buluyor yaşamımızda? Heyecan ne durumda? Bütün bunlara eğer aynı veya daha fazla diyorsak ne ala, ama eğer bir şeyler farklı, bir şeyler daha az veya hiç yok diyorsak, işte tam orada bir yerlerde terazi ayarlarına bakmak gerekli. O zamanlar içimizde var olmaya başlayan mutluluk, neşe, heyecan terazilerimizin ayarları bozulmuş ve artık olması gerektiği gibi ölçmüyor olma ihtimalinin yüksek olduğunu bir fark etmek lazım. Acaba alışkanlıklar ve zaman içinde geliştirdiğimiz körlükler, inançlar, yargılar, geçmiş deneyimlerimizden geleceğe yansıttıklarımız ölçümleri giderek daha da fazla bozuyor olabilir mi diye bir bakmak lazım. Sonra da ayarları nasıl kalibre ederim ki eskisi gibi gülmek, kahkaha atmak, mutlu hissetmek, neşeyi yaşama katmak, basit şeylerle heyecanlanmak yeniden mümkün olsun sorusunun yanıtını aramaya başlamak lazım.

Bu sorunun yanıtını daha çabuk bulabilmek için haydi dönün çocukluktaki en keyifli dönemlerinize ve hatırlayın kahkahalarınızı, keyifli oyunlarınızı, oradaki neşeyi, heyecanı ve mutluluğu, sonra onları bugüne gelen yolda izleyin, azaldıkları noktayı yakalayın ve tekrar eski haline gelmesi, yani ayarların yenilenmesi için ne gerekli biraz kafa yorun. Belki bir reset yani yeniden başlat düğmesi, belki bir sil ve yenile düğmesi, belki de yeni bir pencere aç düğmesine basarak ufak bir ayar yeter, belki de biraz zaman tanıyarak yeniden yapılandırma çalışmaları işe yarar. Ama bir yerlerden başlamak lazım, çünkü bunlar azaldığında, kaybolduğunda hayatın içinde bir şeyler hep eksik kalacak, evde, iş yerinde, içinde bulunduğunuz tüm topluluklarda bir şeyler tamam değil duygusu olacak. Hani en başta da dedim ya, bu bozuk ayarlara göre yaşanan bir yaşam olacak yaşadığımız.

Yeniden ayarlanmış iç terazilerimizin getireceği keyifle daha mutlu günler olması dileğiyle.

 

Bardağın ne kadarı dolu?

Glass-half-full-half-emptyZavallı bardakçık hiç aklına gelir miydi bunca konuşmaya konu olacağın, iyimserlik, kötümserlik gibi bakış açılarını açıklamakta tüm dünyaya yardımcı olacağın?

Nedense kendimizi dar alanlara sıkıştırmayı severiz. Yarım bardak su görünce söylenen yarısı dolu, yarısı boş yorumlarına bakarak tanımlar yapmaya çalışırız. Bu sıkıştırmaların gün gelip yaşam alışkanlığımız haline geldiğini, kendimizi gün geçtikçe zora soktuğumuzu fark etmeyiz.

Adı üzerinde alışkanlık, yani fark edip düşünmeden otomatik sistemden çıkan, yani nefes almak kadar kendiliğinden olup biten şeyler söylediklerim.

Alışkanlıklarımız bazen yaptıklarımız, bazen düşünce biçimimizle gösterir kendini. Her akşam diş fırçalamak, her sabah aynı yoldan işe gitmek, her gün düzenli spor yapmak, ayakkabının önce sağ tekini giymek, her akşam yatınca günü gözden geçirmek, zihnimizin içinde negatif düşüncelerin daha fazla dolaşması ve daha niceleri hepsi de yaşam boyu geliştirdiğimiz, tekrarlarla öğrendiğimiz alışkanlıklarımız.

Bütün bunlarla zavallı bardakların ne alakası var diyeceksiniz, işte söylüyorum: Eğer geliştirdiğimiz düşünce alışkanlıklarımızdan bir tanesi bardaktaki suyu gördüğümüzde, yarısı boş demeyi aklımıza getiriyorsa, önce eksikleri fark etmek yönünde bir alışkanlık sahibi olma ihtimalimiz yüksek. Bardağın yarısının su ile dolu olduğu ise ilk gözümüze çarpan ve fark ettiğimiz, o zaman iyi ve yolunda gidenler daha odakta demek olabilir. Net bir şekilde söylemeliyim ki, sürekli ilk düşünce biçimini seçenler için hayat biraz zor olabiliyor. Odakta hep eksikler ve eksik gidenler olduğunda, iyi ve yolunda gidenlerin dikkat çekmesi ve fark edilmesi zorlaşıyor. Diğer yandan, sürekli doluları görmek de çok gerçekçi gelmiyor kulağa. Hele ki insan sistemi öncelikle negatifleri fark etmeye göre programlanmışken.

Düşünce biçimlerinden bir tanesi çok zorlayıcı, diğeri de çok kolay değil, peki şimdi ne yapmalı? Bardağın dolu veya boşluğuna takılmadan ortada ne varsa, artısıyla, eksisiyle onu görmeye çalışarak başlamak lazım diye düşünüyorum. Mesela, bizim örnekte bir bardak var, içinde de bir miktar su. Ne kadar suya ihtiyacımız olduğunu fark etmeye yetecek kadar bilgi tam da orada duruyor.

Mevcut durumda olup bitenle yola çıktığımız zaman, tam olarak neye ihtiyacımız olduğunun tespiti de kolaylaşıyor. Bu tespitin hemen ardından o ihtiyacı gidermek için olasılıkları araştırmak daha da çabuk oluyor. Üstelik, sadece mevcut durumu irdelediğimizde, belki de hemen bardağın yanında duran bir sürahi dolusu suyu görmek ve ihtiyaca göre doldurabilmek mümkün hale gelebiliyor.

Bu ve benzeri bakış açıları yaşam boyu öğrenip geliştirdiğimiz birer düşünce biçimi alışkanlığı olduğuna göre ve ister davranış alışkanlığı olsun, ister düşünce biçimi alışkanlığı, bütün alışkanlıklar biz istersek değişebileceğine göre, siz hangi alışkanlık tarafında olmak ve orada kalmak istersiniz?

Bu hafta biraz düşünce biçimi alışkanlıklarınızı keşfetmeye ve sürekli alıştığınız şekilde düşünüyor olmanın yaşamınızı nasıl etkilediğini fark etmeye ne dersiniz?

En son ne zaman “İyi ki bu işi yapıyorum” dediniz?

iyikiSon bir yıldır en çok sevdiğim şeylerden biri, araba kullanırken internet üzerinden kaydedilmiş yayınları dinlemek. Tam Türkçe karşılığı var mı bilmiyorum, “podcast” diye geçiyor. İçeriğinde bazen benim ilgi alanıma giren pozitif psikoloji ve mutluluk konuları oluyor, bazen iş yaşamında işin ve insanın yönetimine dair konular, bazen de öğretici ve eğitici masallar. Bunları dinlerken hem araba kullanmak daha keyifi hale geliyor, hem de neredeyse her gün yeni bir şeyler çağrışıyor beynimde.

Geçen hafta dinlediklerimden bir tanesinde yazımın başlığındaki cümleyi duydum. Konuşmacı, yaptığı işte yakaladığı bir manevi tatmin halini anlatırken, işte tam o sırada “iyi ki bu işi yapıyorum” dedim cümlesini kurdu.

Bu cümle bana düşünme fırsatı verdi, sordum kendime, acaba iyi ki bunu yapıyorum dedirten neler var yaşamımda diye. Soru sorunca cevaplar gelir ya kendiliğinden, bu soruma da bir sürü cevap geliverdi peş peşe. Cevapların bir kısmı özel yaşamımdan geldi, bir kısmı iş yaşamımdan.

İş yaşamımdan gelen cevaplara şöyle bir bakınca, önce iyi ki bu işi yapıyorum dedirten anların ne kadar da fazla olduğunu fark ettim, sonra da bu anların her birinin benim için önemini ve değerini. İyi ki dedirten anların pek çoğunun içinde insana dair bir şeyler yakaladım. Ya birilerine destek olma çabamdı bunu bana söyleten, ya da birilerinin bana söylediği bir kaç cümle, ama sanmayın öyle siz harikasınız, bana inanılmaz yardımcı oldunuz filan gibi cümlelerden bahsediyorum. Bahsettiğim cümleler; “Öyle bir şey fark ettim ki, şu ana kadar hiç düşünmemiş olduğum bir şeyi düşündürdünüz.” “Bu taraftan bakınca daha önce görmediğim bir şeyi gördüğümü fark ettim.” gibi cümleler. Fark edeceğiniz gibi, bana iyi ki bu işi yapıyorum dedirten durumların hepsinde karşıdaki kişilere destek olmak, belki başka bir deyişle “insan”a dokunmak var. Yani o anda benim için işimin önemi ve değeri ile kesişen noktalar.

Sanırım herkes benimle aynı fikirde olacaktır: yaşamımızın çok büyük bir parçası iş tarafında geçiyor. Zaman zaman o dayanılmaz pazartesi sendromları, bitmek bilmeyen Çarşamba günleri filan derken, akıp gidiyor günler. Belki de en doğrusu kendi kendimize bazı sorular sorarak çalışmayı seçmek, sadece önümüze gelen işi yaparak değil. İşte bazı sorular: Ne zaman iyi ki bu işi yapıyorum dedim? İyi ki bu işi yapıyorum dememi neler sağlar? Bu işin içinde bana iyi gelen neler var? Şimdiye kadar hiç düşünmediysem bile, acaba şimdi düşünmeye başlasam neler bulurum iyi ki dedirtecek?

Ne dedik, soru sorunca, cevap gelir. Bu sorulara da cevaplar gelecektir. Gelmiyorsa, belki daha farklı düşünmeye ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz. Cevaplar gelmeye başladıkça, yaptığınız iş her neyse ya ona daha bir sıkı sarılmışken bulacaksınız kendinizi, ya da o işin size tam o an için sağladığı imkanları fark edip, en azından belli bir süre daha sürdürmekte bir sakınca görmeyeceksiniz yaptığınız işleri.

Sadece işimi seviyorum, ya da işimden nefret ediyorum demek yerine, bunlara eşlik eden neler olduğunu keşfediyor olmak, iş yaşamına dair farkında olmak demekle eşit olacağı için, geleceğe doğru ilerlerken kendinizi daha güvende hissederek yürüyor olacağınız kesin.

Belki denemek ve bir bakmak istersiniz, iyi ki bu işi yapıyorum dedirten neler var etrafta? Tam şu anda yaptığınız şeyi yapıyor olmak sizin için neden önemliyse, işte orada bir yerlerde saklıdır aradığınız cevaplar.

 

Uyum Ayarlarıyla Oynamak

harmonyUyum kelimesini bazen çok yalın halde kullanıyoruz. Renk uyumu, kıyafetlerin birbirine uyumu, giydiklerimizin bedenimize uyumu, mobilyaların evle uyumu, takılan kravatın, takılan küpenin giyilen giysi ile uyumu filan gibi. Oysa yaşamın içinde ihtiyaç duyduğumuz en önemli ve güçlü kelimelerden bir tanesi uyum.

Yaşamla uyum kendini gösterdiğinde, denge, huzur ve mutluluğun ortaya çıkması, neredeyse en doğal sonuçlar gibi gelir bana. Uyum olduğunda sanki yazıya eklediğim fotoğraftaki gibi bir kuş tüyü, kocaman bir taşı dengede tutabilir yaşamda.

Sanki kendi içinde görünmez bir ayar düğmesi barındırır uyum. Bazen bu ayarın değişmesi, bazen de olduğu yerde sabitlenmesi gerekir. En fena durum ayar bozulur ve gözden kaçarsa ortaya çıkar, çünkü ayarsız yol almaya başlayınca hem denge, hem huzur hem de mutluluk konuları biraz karışmaya başlar.

Bana kalırsa, uyum hem çok büyük ve kapsamlı, hem çok yalın ve sade bir kavram. Üstelik, hem son derece somut, hem de son derece soyut. Son derece somut, tıpkı yukarıda söylediklerim gibi bir şey, son derece soyut, çünkü yaşamın bütünüyle uyum denilince somutlaştırmak çok da kolay gelmiyor insana.

Şöyle bir bakınca doğrudan fark edilmese de yaşamın bütünüyle uyumlu olmak en temel amaçlardan bir tanesi, yapılan pek çok şeyin, verilen pek çok kararın arkasında yatan temel noktalardan biri uyumu yakalamak. Bunu kaçırınca, sanki kaçırılan bir otobüsün arkasından koşan bir halde buluyor insan kendisini, ya da bir yere yetişmeye çalışırken bindiği taksinin şoförünün şarkı söyleyerek 20 km süratle otomobili kullandığı bir halde.

Yaşamın bütünüyle uyumdan söz edince benim aklıma ilk gelen insanın kendisi ile uyumu oluyor. İnsanın kendisiyle uyumu bu parçaların en önemlisi. Kendi içimizden bir yerlerden gelen sesler, şunu yap, bunu yapma, eksik oldu, tamam oldu, yeterli değil, daha fazla yapmalısın, gene beceremedin şeklinde olduğunda, bir an önce uyum ayarlarına bakmak gerekiyor. Bu ayarları en çabuk bozan şey düşünce, duygu ve davranış arasındaki uyumun bozulmaya başlaması, iç dengenin şaşması.

Kendisiyle uyumu yakalamak en temel, ama onun ardından kendi uyumunu yaşamın tüm alanlarına aktarma kısmı var; aileye, çalışma ortamına, çalışma arkadaşlarına, dostlara ve arkadaşlara, içinde yaşadığı topluma, ülkeye, dünyaya.

Uyum bazen aynılaşmak veya başkalarının istedikleri gibi olmakmış gibi geliyor kulağa, o zaman direnç çıkıyor ortaya. Ben aynılaşmam diyor kendini savunan taraf içerilerden bir yerlerden. Oysa uyum var olanla aynılaşmak veya başkalarının istediğini yapmak değil, uyum sadece olan biten durumu tam görmek ve kendi görmek istediğimiz sonuçla aralarındaki bağı kurmaya çalışmak. Belki de uyum en yalın tanımla, kendi bütünlüğünü de koruyarak, içinde bulunulan daha büyük bütünün içinde kalabilme becerisi.

Yaşamda uyumu yakalatacak en önemli şeylerden bir tanesi uyumu yakaladığımızda ortaya çıkacak sonuçların keşfi. Yani biraz istenen sonucu düşünmek, biraz o sonucu görmeye çalışmak; mesela, kendimle çatışmak yerine daha uyumlu olursam nelere ulaşırım, mesela, çalıştığım iş yerinde olup bitenlerle uyum sağlamaya çalışmak bana ne kazandırır, mesela uzun zamandır anlamaya direndiğim yeni telefonumla uyumlanırsam yaşamımda neler değişir ve benzer bir çok sorunun cevaplarını düşünmek. Cevaplar üzerinde kafa yorduktan sonra kendimizi direnen taraftan uyumlanan tarafa doğru almak, yani uyum ayarlarımızı ayarlamak çok daha kolay olacaktır.

Bu hafta kendinizi önce kendinizle, sonra da yaşamla, içinde bulunduğunuz ortamlarla, çevrenizdeki insanlarla uyum konusunda tarafsız olarak değerlendirseniz ve değerlendirme sonuçlarınıza göre, uyumda sıkıntı fark ettiğiniz yerlerde uyum ayarlarınızı nasıl değiştirmek istediğinizi belirleseniz, ardından da o yöne doğru atacak bir tane küçük, somut adım seçseniz nasıl olur? Denemeye ne dersiniz?

“Mutlu” Bir Kurumda “Mutlu” Bir Çalışan Olmak

happycompanyİş yaşamında mutlu olmanın, bir kurumun “mutlu” kurum haline gelmesinin hem bireyin kendisi, hem de kurumun başarısı üzerindeki etkileri artık gayet iyi biliniyor. Hm bilimsel veriler doğruluyor, hem de ölçülebilen iş sonuçları gösteriyor ki, mutlu kurumlar, daha başarılı oluyor.

Kurumlarda mutluluk dediğimiz durum, gelişim, gelecek ve pozitif odaklı bir bakışla ortaya konan bir takım şeylerin varlığında ortaya çıkan kendini iyi hissetme hali olarak tanımlanıyor. Burada sözü edilen bir takım şeylerin varlığı, aksi giden bir takım şeylerin de hiç olmaması anlamına mı geliyor diye sorarsanız, elbette hayır. Onlar bulundukları yerde durmaya devam edebiliyorlar, ama mutluluğu destekleyen bir takım şeylerin olması, aksilikleri daha çabuk giderebilme, daha iyi yönetebilme veya katlanabilme durumunu beraberinde getiriyor.

Peki o halde bir kurumu “mutlu” diye tanımlamak için neler gerekli?

Hadi bir hikaye ile anlatalım bu durumu. Hikayemiz mutlu olan bir kurumda geçsin ve o kurumun çalışanlarından bir tanesinin dilinden bir hikaye olsun.

Sabah uyandım, heyecanlı bir gün, şirketin yıl sonu toplantısı var. Şirkette yeni olduğumu filan düşünmeyin, 15 yıldır buradayım. Bizim şirketten ayrılanlar çok olmaz, benim gibi eskiden beri burada olan çok insan vardır. Ama büyüdüğümüz için yeni gelen de çok olur. Yeni gelenler çok hızla uyumlanırlar şirkete, çünkü çok güzel karşılanırlar ve bizi tanıyana kadar çok iyi yetiştirilirler. Garip bir düzen vardır içeride, yerde çöp kalsa, o çöpü kim fark ederse o alır ve atar. Önemli bir ihaleye girilecekse, herkes kendi payına düşeni yapmakla kalmaz, diğerlerine nasıl destek olacağı konusunda kafa yorar. Sorumluluklarımızı biliriz, nerede nereye kadar ne yapacağımızı da biliriz. Sınırların aşılabileceği yerleri de fark ederiz. Kimse hata yapmaktan korkmaz. Garip bir biçimde hatalar kucaklanır. Tabii kucaklanır dediysem, hatayı yapana iyi ki hata yaptın demeyiz, ama mutlaka öğrendiklerimizi ortaya koyar ve bir daha olmaması için yapabileceklerimizi buluruz. Şirkette iş akışını kolaylaştırmak için bir hiyerarşi vardır, ama hiyerarşi sadece iş akışı için kullanılır. Hepimiz yaptığımız işin karşılığını alırız. Yaptıklarımızın şirketin ne işine yaradığını da çok iyi biliriz, bunu bilmek de yaptığımız işi daha bir keyifle yapmamızı sağlar. Kendimizi iş ailemizin evinde gibi hissederiz. Nasıl ailede zor zamanlar olursa, nasıl ufak tefek tartışmalar olursa, onlar bizde de olur; ama iş ailemizin içindeki sevgi ve güven bizi her durumda birlikte tutar. Bizde pek devamsızlık olmaz, kaytarma hiç olmaz. Ama yorgunsak ve kafamız başka yerde kalacak gibi görünüyorsa, orada oturup aslında çalışamayacaksak, o zaman izin ister gideriz. Bizler kendi işimizi yöneticimizden daha iyi biliriz, yöneticimiz de bizim iş yapışta ne noktada olduğumuzu, işin bütününün ne durumda olduğunu, kimin hangi konuda ne kadar destek olabileceğini iyi bilir. Bizim şirkette herkes birbirini dinler, yani gerçekten dinler. Dedikoduyu da hiç sevmeyiz. Hay allah birden bugün niye heyecanlı olduğumdan bahsetmeyi unutacaktım. Bugün heyecanlıyım çünkü bu gün bizim şirketin en güzel günlerinden biridir. Her yılın sonunda yaparız bu günü. Bu gün öyle bir organize edilir ki, herkes bir araya gelir, patron da olup bitenleri anlatıp, gelecek yıla ait hayallerden, planlardan ve mali durumdan söz eder. Hayalleri öyle güzel hikaye gibi anlatır ki, hepimiz kendimiz o hayalin içinde bir yerlerde görürürüz. Bunun hemen arkasından, yaptığımız işin ayrılmaz parçaları olan bölümlerin o yılki sonuçlara olan katkıları için ayrı ayrı teşekkür edip, her bölümün yöneticisinden geçirilen yılın hikayesini anlatmasını ister. Sonra da tamamlanan yılı bir kaç çalışanın dilinden anlattırır. Hikayelerin içinde yaşanan deneyimlerden, anılardan, zorluklardan, hatalardan parçalar da olur. Patronun hiç değişmeyen bir kapanış seramonisi vardır. Önce ekrana bir bozyap yansıtılır, bozyap bizim şirketin parçalarından oluşur, bizim şirketin parçaları da bizler oluruz, hepimizin resmi vardır o bozyapın üzerinde. Önce o görüntüyü hep birlikte alkışlarız. Hemen arkasından, o bozyaptan bir parçanın eksik olduğu hali yansıtır ekrana ve şimdi gördüğünüz eksik görüntünün olmamasını sağladığınız ve bu resmi hep birlikte yapmak konusundaki desteğiniz için her birinize teşekkür ederim diyerek toplantıyı kapatır. Sonrasında da keyifle bir şeyler yer içer, günün kalanını da kendi değerlendirme ve düşünme zamanımız olarak geçiririz. Yılın en heyecanlı günüdür bu gün hepimiz için.

Bu hikayeyi okuduğunuzda neler düşündünüz? Mutlu kurumun özellikleri ile ilgili neler getirdi aklınıza bu kısa hikaye? Benim aklımdakileri size madde madde yazmak istiyorum.

  • Adalet – adil iş paylaşımı, adil ücret dağılımı
  • Güven – yapılan işe, birbirine ve şirkete güven
  • Liderlik – işin kendisini yapan değil, yapılan işi yöneten insanlar, güçlü ilişkiler, mikro yönetimin olmadığı, işi yapanın bilgisine güvenildiği ve o bilginin geliştirilmesinin desteklendiği bir liderlik
  • İletişim – açık, net, yargısız, gelişimi destekleyen ve karşılıklılık ilkesi üzerine kurulu dinleme temelli iletişim
  • Anlam – yapılan her bir işin şirketin bütününe yararının farkındalığı
  • İnsan farkındalığı – İnsanın bütün olarak algılamak, duygu ve değerlerinin farkındalığı ile işleri yürütmek
  • Paylaşım – olup bitenleri, olması istenenleri, şirketin hayallerini açık bir dille paylaşmak
  • İşbirliği – işleri “birlik”te yapmak, yani ben ve senler yaratmadan biz olarak iş yürütmek
  • Bütünlük – şirketin bütün bir sistem olduğunun parçalarının bölünemez olduğunun farkındalığını yaratmak ve sürdürmek
  • Takdir, teşekkür – artı biri yaratırken, iyi yapılanları fark etmenin ve bunu dile getirmenin önemini sürekli gündemde tutmak
  • Arkadaşlık – birbirleri ile şakalaşabilen, zorlu zamanlarda destek olabilen, birbirine köstek değil, destek olan insanların var olmasını sağlamak
  • Eğlence – iş ciddi bir şeydir orada eğlenceye yer yoktur demek yerine, işimizi yaparken eğleniriz bu da bizi zenginleştirir diyebilmek
  • Gelişim odağı – odakta hata ve aksaklıkları tutmak yerine, yönün gelecekte, gelişimde ve gerçekleşmesi istenen sonuçlarda olmasını sağlamak, hata ve aksaklıkları tüm detayları ile incelemek ve onları gelişme ve büyüme fırsatlarına dönüştürmek.

Bu maddelere tek tek bakacak olsanız, hikayede bunları fark ettiniz mi?

Peki şimdi bunları kendi içinde bulunduğunuz şirketleriniz için değerlendirseniz ve her birine 1 (bizde pek yok) ile 10 (bizde de tam böyle) arasında bir puan verseniz. Sonra da tüm bunların sizin bulunduğunuz şirkette 10 üzerinden 10 var olduğu bir durumu düşünseniz, kendinizi nasıl hissedersiniz? Bu durumu sağlamak adına kendi payınıza düşen yapılacak neler olur acaba? Biraz üzerinde düşünmeye ne dersiniz?

Mutluluk Projeleri

mutlulukprojeMutluluk projelendirilir mi? Cevap evet, çünkü bir çok ülkede mutluluk projeleri yapılıyor. Projeler hem bireysel, hem de sosyal mutluluğu destekliyor. Mutluluk projeleri kişiler tarafından uygulandığı gibi, zaman zaman kurumlar da kurum içi projeler düzenliyorlar. Projelerin içinde birden çok aktivite yer alıyor ve tam bir alışkanlık oluşuncaya kadar bu pratikler tekrar ediliyor; mesela 21 gün, mesela 30 gün, mesela 365 gün boyunca. Pratikleri eğlenceli hale getirmek, kendine uyarlamak, farklılaştırmak, zenginleştirmek proje sahibinin kontrolünde.

Mutluluk projelerinin içinde yer alan bazı pratikler şöyle:

  • Yaşamda aksayan şeylerin varlığını göz ardı etmeksizin, küçük veya büyük iyi gidenlerin de odakta tutulduğundan emin olmak ve bunları günlük olarak takipte tutmak.
  • Yaşamın içinde yer alan ve katkı sağlayan insanlara teşekkür etmek. Bunu mümkün olduğunca yüz yüze, mümkün olmayan durumlarda yazılı olarak yapmak, ama bir şekilde yapıldığından emin olmak.
  • Yaşamın kendisine teşekkür etmek. Yaşamın içinde fark edilen yolunda giden şeyler için yaşamın kendisine teşekkür etmek, şükretmek.
  • Sevdiğimiz ve bizim için değerli insanlara onları sevdiğimizi ve bizim için değerli olduklarını söylemek.
  • Yardımlaşma. Bildiğimiz yardımlaşma elbette çok değerli. Daha farklı olarak da, yardım ettiğiniz kişinin sizin yardım eden kişi olduğunuzu bilmediği yardımlaşma. Mesela herhangi bir yerden alışveriş yaparken fazladan bir şeylerin parasını ödeyip, o şey her neyse ismini dükkanın içindeki panoya yapıştırıp çıktığınız bir durum. Siz gittikten sonra ihtiyacı olan birileri o panoya bakıp, ihtiyacına uygun olan bir şey varsa sadece o kağıdı alıp kasaya vererek herhangi bir para ödemeden ihtiyacını karşılamış oluyor.

Dün kızımla sohbet ederken, biz bunları ne yaparak yaşamımızda sürekli kılsak dedik ve özellikle farklı yardımlaşma pratikleri üzerinde konuştuk. Dedik ki bir şeyler alırken ilave alınanları bir panoya iliştirebileceğimiz uygulamalar burada da olsa, marketlerde, café’lerde, pastanelerde. Ardından ilk aklımıza gelen cümle, olmaz ki, ihtiyacı olmayanlar da kullanırlar o asılanları oldu. Sonra ne kadar sıkı kalıplarda kaldığımızı fark ettik ve belki de bu bir inanç ve denemeden bilmek imkansız dedik.

Bunu fark ettikten sonra, kalıplaşmış düşünce biçimlerinden kurtulup, daha da farklı neler yapabiliriz diye konuşmaya başladık ve kızım, üzerinde düşündüğü bir fikirden bahsetti. Hayalleri olan ancak paraları veya uygun imkanları olmadığı için o hayallerden vaz geçmek zorunda olan insanların o hayallerini destekleyecek bir şeyler yapmak istediğini anlattı. Bu fikri ona düşündüren, tanıdığı birinden bahsetti; liseden sonra okuyamamış, maddi imkanları çok da iyi olmayan, ama yazar olmak isteyen birisi, onu destekleyecek bir şeyler olsa ve yazma hayalini gerçekleştirebilse, kendisini ne kadar iyi hissedeceğini düşündüğünü anlattı.

Sonra bu hayali detaylandırmak ve yapılandırmak üzere çalışmaya karar verdik. Şimdilik bir anne kız hayali, ama bakarsınız günün birinde yaşama geçen ve mutluluğu destekleyen bir projeye dönüşüverir.

İyi biliyoruz ki mutluluk fark ettikçe ve paylaştıkça daha güzel, o zaman bir yerlerden başlamak ve sonra da sürdürmek lazım. Belki bir mutluluk projesi yaratmak ve onu da paylaşmak lazım. Belki sadece üzerinde düşünmek bile bir başlangıç. Ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

Acaba mükemmeliyetçi misiniz?

mukemmelNe yaparsam en iyisini yapmam lazım. En iyisi olmayacaksa yapmamak daha iyi. Mükemmel bir ebeveyn olmam lazım. Mükemmel sağlıklı bir insan olmalıyım. Mükemmel bir iş insanı olmak zorundayım. Mükemmel arkadaş olmam lazım. Mükemmel bir evlat olmalıyım. Mükemmel bir öğrenci olursam başarılıyımdır. Mükemmel olmasını sağlamak için yaptığım her şeyin içinde hatasızlık ve eksiksizlik olmalı. Gözüm her zaman hatalarda ve aksi gidenlerde durmalı ki, onları hemen yakalayıp ortadan kaldırabileyim.

Bunlara benzer cümleleri duydunuz mu? Duyduysanız, kimlerin ağzından? Kendiniz, yakınlarınız, ebeveynleriniz, yöneticileriniz, içinde olduğunuz sistemlerin size söyledikleri? Sizin başkalarına bu konuda söyledikleriniz? Şöyle bir bugüne ve bugünden geçmişe doğru bir baksanız bu konuda neler fark edersiniz?

Ben şöyle bir bakıyorum, aslında herkesten ve kendimden o kadar çok duyduğum ve duymaya da devam ettiğim cümleler ki bunlar. En doğruyu yapmak, en hatasız olmak, en iyi olmak, her şeyin en iyi olmasını sağlamak, en mutlu olmak ve daha yazmakla bitmeyecek en’ler dünyası.

Zaman zaman bu en’lerin tanımları öyle uçsuz bucaksız hale geliyor ki, konu her neyse, ona da zaten ulaşılmaz ki düşüncesi giriveriyor zihinlerimizin için ve hatta bazen vaz geçiyoruz o “en” her neyse ona ulaşmaktan. Örneğin öyle bir mutluluk tanımı yapıyoruz ki, bu durumda ona ulaşmaya imkan yok deyip mutluluk da neymiş diyor ve koyuyoruz bir kenara.

Bazen farkında olmadan bu tanımları gerçeklikten ve olan bitenden bağımsız yapıyoruz Sonra da kendimizi kendi tanımımızın parçası olan kendimiz ve diğer insanlarla yaşamaya başladığımız bir mücadelenin içinde buluyoruz. Ebeveynlikle ilgili bir “en” tanımı varsa, bu çocuklara doğru giden bir mücadeleye dönüşüyor, benim çocuğum “en mükemmel” olmalı ve ben bunu sağlamak zorundayım. Yönetmekle ilgili bir “en” tanımı varsa, bu da çalışanlara doğru giden bir mücadeleye dönüşüyor, benim takımım “en mükemmel ve en hatasız” olmalı, hatalara yer yok bakış açısı üzerine kurulu, odağın hatada, yanlışta ve bunlara neden olanları yakalamakta olduğu bir mücadele. Yani özetle insanın kendisini ve yakın çevresindeki herkesi içine alan ve bazen yoran, bazen üzen, bazen kızdıran bir mücadele. Oysa ki niyetimiz ne kadar da iyiydi, her şey “en mükemmel” olsun istemiştik.

İnsanın doğası ile ne kadar uyumlu bilmiyorum ama ister öğrenerek diyelim, ister özenerek diyelim, istersek de içimizden gelen bir şeylerin sonucunda diyelim, insan gelişimi ile birlikte bu kavram da insanla birleşen ve üzerinde çok fazla düşünülüp konuşulan kavramlardan biri haline geldi. Yalnız, tek sıkıntı, mükemmel lafını duyunca kulağa çok iyi gelen, ancak “daimi mükemmel” olunmaya çalışıldığında amacının tam tersi sonuçlar doğuran bir kavram.

Son beş, altı yıldır en çok farkına vardığım konulardan bir tanesi insanın kendisine sıklıkla aynada bakıp, kendisini mümkün olduğunca objektif bir bakışla değerlendirmesinin ne kadar önemli olduğu. Elbette yaptığımız her şeyi bildiğimizin en iyisini yaparak, o an için en iyi şeyi seçerek yapıyoruz. Eğer mükemmel olma konusunda geliştirdiğimiz bir “en” bakış açısı varsa, bu “en” gerçeklikle tam da örtüşmüyorsa, bu “en”e ulaşamama kaygısı beraberinde stres, endişe, korku ve kızgınlığı barındırıyorsa, bu “en”e giden yolda odağımızda potansiyel hatalar, başarısızlıklar varsa, aynaya baktığımızda görmemiz gereken bu durumun çok da işe yaramadığı olacaktır.

Elbette mükemmel bir şeyler yaratmaya çalışmak hayat amacımız, öyle olmasa gelişim çok da mümkün olmaz ve her şey kendini tekrar eden hale gelirdi. Ancak burada öyle ironik bir durum var ki, mükemmel olmayı yukarıda yazdığım bir şekilde algılamaya başlayınca, bir şeyleri yapma biçimi kendini tekrar etmeye başlıyor. Hani kaygıdan endişeden söz ettim ya, mükemmelliği burada sözünü ettiğimiz şekilde algılamaya başlayınca, bildiğimiz yolun dışında bir şeyler yapmanın o mükemmelliği bozacağına inanarak farklı bir şeyler yapmamaya, ertelemeye, ya da yeni bir şeyler denemek gerekse bile, başarısız olma kaygısı ile onları denememeye başlıyoruz. Yani mükemmeli yaratalım derken, ya olduğumuz yerde duruyoruz, ya aynı şeyleri tekrar yapıyoruz, ya da yeni bir şeylerle o mükemmeli yaratma fikrini en baştan reddediyoruz.

Peki o halde ne yapmalı?

Önce daimi mükemmel olmaya çalışmaktan kurtulmak lazım. Sonra şu aynaya bakma konusu önemli. Yargısız, yorumsuz, mazeretsiz bir ayna bulup oradan kendimize bakmak önemli. Sonrasında da daimi mükemmel olmak yerine gerçekçi mükemmel olma konusunda bir şeyler düşünmeye başlamak gerek. Daha gerçekçi ve ulaşılabilir bir çerçeveden geleceğe baktıracak, yürüdüğümüz yolda hata ve başarısızlıkların yaşanmasının olası, hatta kaçınılmaz olduğunu fark ettirecek, başaramazsam başkaları ne der sorusunun yerine, elimden geleni yapıyorum demeyi düstur edindirecek, kaygı ve endişenin yerine umut, merak, cesaret ve yeni bir şeyler yaratma hevesini yerleştirecek bir gerçekçi mükemmellik sistemi oluşturmak lazım. Sonra da bu sistemle uyumlu davranışları geliştirmeye ve eski alışkanlıkları bir kenara koyup, yeni sisteme uygun davranmaya başlamak ve onların etkilerini gözlemlemek lazım. Aynamızın yakınlarda olduğundan emin olup, arada bir aynadaki görüntüyü fark etmek de çok önemli. Söylemek istediğim, kendi kendimize bazı kontrol noktaları oluşturup neler oluyor, nasıl gidiyor ve nasıl olsa daha iyi olur sorularının cevaplarını yakalamak lazım.

Sabit tanımlı bir mükemmele ulaşmaya çalışmak yerine gelişime açık, hatalardan öğrenerek büyüyen, yeniliklerin yaratıcılıkla birleştiği, cesaret, umut, mutluluk ve hareket barındıran bir mükemmeli yaratma hali oluşturmak galiba en iyisi.

Mutlu hafta sonları…

Yaşamın İçinde Mind-ful-ness ☺

mindfulnessÇok duyulan kavramlardan bir tanesi. Son derece popüler, son derece herkesin dilinde, son derece de hızla içi boşaltılmak üzere olan bir kavram. İngilizce kelime kullanmayı sevmiyorum, ama bana göre tam Türkçe karşılığı yok, an farkındalığı diyorlar, o anda orada olmak diyorlar, bilinçli farkındalık da diyorlar ama hala eksik bir şeyler kalıyor içinde.

Mindfulness’ın içinde geçen mind kelimesi bana yurt dışında merdivenlerin önüne yazılan uyarıyı hatırlatır; “mind the steps” yani basamaklara dikkat edin. Mindful olmak da dikkati içinde barındırıyor. Dikkatin de ötesinde fark etme, kontrol etme ve davranışı ona göre ortaya koymayı beraberinde getiriyor. Yaşanılan değerli zamanları daha güçle fark etmeyi sağlıyor. İnsanın daha mutlu, daha başarılı, daha istediği gibi bir yaşamı olmasını destekliyor.

Bunlar üzerinde kafa yorarken, Anne Marie Rossi’nin bir TEDxYouth konuşmasına denk geldim, buradaki anlatım hoşuma gitti. Odaklanmak, dikkatini o ana vermek, kendi kendini kontrol edebilmek ve duygu ve davranış arasına düşünme zamanı koyabilmek olarak bahsediyordu mindfulness kavramından. Mindfulness denilince kafamda oluşan görüntüyle iyi örtüştü bu anlatım.

O kadar çok bölen şey ve o kadar çok otomatikleşmiş alışkanlığımız var ki yaşamda, fiziksel olarak bulunduğumuz yerde zihinsel olarak var olmadığımız fazlasıyla zaman geçiriyoruz. Zihnimizin içi zaten dolu, dün olanlar, yarın olacaklar ve onların oluşturduğu duygular gezinip duruyorlar ve hatta zaman zaman fikir beyan edip konuşuyorlar. Kendi içimizde konuşan bu seslerin yanında, dış dünyada da bölen çok fazla etken var, mesela hayatın parçası olan cep telefonları, mesela televizyon, mesela gelen ve gönderilen e-postalar. Bir de bunların üzerine eklenen dış sesler var, herkesin paylaşmak istediği bir derdi var, anlatacağı bir konusu var. Bütün bu karmaşa arasında zihin neyi seçerse orada bir yerlerde kalıyor. Bazen çok önemli bir konu anlatılırken kendimizi cep telefonuna gelmiş mesajı okurken buluyoruz, bazen trafikte giderken zihnimizde yarattığımız senaryolar yüzünden stresin içinde boğuluyoruz, bazen çok istediğimiz bir filmi izleyip, film bittiğinde filmdeki detayları hatırlamadığımızı fark edip şaşırıyoruz. Biz olup bitenden uzaklaşıp, zihnimizin içini dolduranlarla meşgul olmaya başladığımızda, yaşamı sürdürmeyi destekleyen otomatik sistemler devreye girmek zorunda kalıyorlar, çünkü bakıyorlar sistemin yöneticisi şu anda burada yok, zihninin içinde dolaşıp duruyor, bari biz işleri ele alalım diyorlar. Bazen otomatik sistemler öylesine devrede oluyorlar ki, bir yakınımıza istediği ilacı vermek için hazırlayıp, bardağa suyu koyup, arkasından ilacı kendimiz içtiğimiz bile oluyor. (yaptım, biliyorum :))

Bütün bunlar olurken yan etkileri neler oluyor, yaptığımız iş her neyse, olması gerektiği gibi olmayabiliyor. Duygular davranışa direkt olarak aktarılıyor, yani sürekli bir reaksiyon verir halde kalınıyor ve kontrol bizim elimizde olmaktan çıkıp otomatik sistemin kontrolü altına giriyor. Arkasından yoğun bir zihin yorgunluğu hali baş gösteriyor hızla. Duygular, düşünceler, yaşanmış kızgınlık ve karmaşalı haller, gelecekte olması olası aksi durumlar, yakın çevremizdeki insanların bizden istedikleri, bizim kendimizden beklediklerimiz, yarattığımız kaygı, endişe ve stres kocaman bir balonun içini dolduruyor ve biz de o balonun içinde hapsolmuş gibi bir halde kalıyoruz istemsizce.

Buradaki anahtar kelime “istemsizce” kelimesi sanırım, çünkü tam da bu noktada yazımın başında sözünü ettiğim konuşmacının söylediği kendi kendini kontrol etme kısmı elden kaçmış oluyor.

Mindfulness olduğunda, içinde bulunduğumuz yer ve zamandayken, tam da o ana dair düşünceler ve o ana ait duygular zihnimizde yer buluyorlar kendilerine. Zihnin içinde bir sadelik ve ferahlık hali ortaya çıkıyor. Kendimizi duygu ve düşüncelerimizle eşleştirmeyip onlardan ayrıştırmayı başarıyoruz ve o andaki duygu ve düşünceleri yakalayıp, fark edip, ne şekilde davranmamız gerektiğine daha kolay karar verebilir oluyoruz. Odaklanmak istediğimiz her neyse, onun etrafında durabilir halde oluyoruz.

Yapılacak çok iş var, bunlar nasıl biter, bitmediğinde başıma neler gelir, zaten hep de böyle olur senaryosu üzerinde debelenip harekete geçememek yerine birer birer yapılmaya başlanıyor işler istenildiği düzen ve sıralamayla. Çok basit bir benzetmeyle, trafik tıkanıp arabanın içinde kaldıysak, olası senaryolar üzerinden kızgınlık yaratıp stresi çoğaltmak yerine durumu olduğu gibi kabul etmeye daha yatkın oluyoruz, çünkü doğru soruyu sorup doğru cevabı verebilir halde oluyoruz: trafik tıkandı, benim kontrolümde mi, hayır, farklı yapabileceğim bir şey var mı, hayır, şu anda kafamda oluşturacağım senaryoların gerçekleşeceği kesin mi, ona da hayır. Cevaplar bu şekildeyse, o zaman durumu kabul etmek ve daha fazla gerginlik yaratmadan o anda orada olmak daha bir mümkün hale geliyor.

Peki kolay mı? Alışmadıysak kolay değil. Hatta her alışılmadık davranış gibi başlangıçta oldukça da zor. İmkansız mı? Kesinlikle değil. Sadece kararlı olmak ve uygulamayı denemeye başlamak lazım. Bulunduğumuz anda içimizde, dışımızda, çevremizde olup bitenleri gözlemeye başlamak ve onların ortasında kendimizi fark etmek lazım. Bunları yapmaya başladığımızda, o anı bütün olarak fark etmek, olup bitene odaklanmak, kontrolü elde tutmak gibi sonuçlar kendiliğinden olmaya başlıyorlar.

Mind-ful olmaya hazır mısınız?

İnsan Yönetenler Dikkat

İster yönetici olun, ister şirket sahibi, önemli odak noktalarından biri, çalışanlar nasıl mutlu olur sorusunu cevaplamak diye düşünüyorum. Sorunun cevabı basit gibi gelse de aslında hiç de basit değil. Basit gelen cevap, maaşı arttıralım, bir de ikramiye verelim, üstüne bir de süslü bir unvan, tamamdır. Karmaşık duruma düşüren, bunların hiç birinin gerçekten mutlu ve tam verimle çalışmayı garantilemeyeceği. Okuyanlardan bazıları yazdıklarımla aynı fikirde olurken, bazıları da hadi oradan, maaşı veriyorsak, gününde alıyorsa parasını, yaşamını sürdürüyorsa, düzgün bir yerde iyi bir görevle çalışıyorsa, elbette mutlu olur diyecekler. Ben de tekrar karşı çıkacağım, bu söyledikleriniz mutsuz olmamalarını sağlayabilir, ancak mutsuz olmayanlar mutlaka mutludur diye bir önerme oluşturmak pek de doğru değildir diye cevap vereceğim.

Motivasyon teorileri hızla gözden geçiriliyor. Motivasyon ve mutluluk birbiri ile bağlantılı. Bireyler mutlu olduklarında, hiç bir şey fark etmez durumundan çıkıp kendilerini iyi hissettiklerinde, bir şeyleri yapabilir olma, yapmak için harekete geçme ve üstelik de her ne yapıyorlarsa, üzerine iyi bir şeyler katarak yapmak için hevesli olma hali ortaya çıkıyor. Yani motivasyon aslında bir sonuç. Tek başına var olmuyor. Bir şeyler olduğunda o şeylerin sonucu olarak kendini göstermeye başlıyor.

Daniel Pink’in tariflediği motivasyonun evrimi, çalışan mutluluğu ile ilgili çok güzel fikirler veriyor diye düşünüyorum.

Daniel Pink motivasyonu bir işletim sistemine benzetiyor. Motivasyon 1.0 ile başlıyor evrim süreci, bu tam bir yaşamı sürdürme hali, yani yiyecek içecek alacak para olmalı, hayatta kalabilmeli insan durumu. Motivasyon 1.0 bakışı diyor ki, çalışanların parasını verelim, karınları doysun, ihtiyaçlarını karşılasınlar, motive olur ve çalışırlar. Zamanla bunun işe yaramadığını gösteren bir çok sıkıntılı durum ortaya çıkmaya başladığında, motivasyon teorisine bir revizyon geliyor, Motivasyon 2.0. Bu revizyon diyor ki, çalışanların motive olarak çalışmalarını ve üretmelerini istiyorsak, mutlaka ödül ve ceza olmalı. Performans sistemlerinin, ödül mekanizmalarının, başaramayanların ödülü alamamaktan ötürü cezalandırıldığı yapıların ortaya çıktığı dönem tam da bu revizyona rastlıyor. Ancak ne yazık ki, 1.0 revizyonundaki gibi, burada da bir şeyler eksik kalıyor, hala insanlar tam anlamıyla mutlu, motive ve verimli çalışmıyorlar. Daniel Pink’in Drive isimli kitabında çok güzel anlattığı Motivasyon 3.0’ın ortaya çıkışı tam da bu döneme rastlıyor. Bu revizyon şu kabulle başlıyor, insanların temel ihtiyaçlarını ve sahip oldukları yaşam standartlarını korumalarını destekleyecek bir yapıyı kurduktan sonra çok dikkat edilmesi gereken üç nokta var; yaptığı işte ustalaşmasını sağlamak, yaptığı işin başından sonuna kadar sahibinin kendisi olduğunun farkında olmasını sağlamak ve işindeki anlamı ve amacı fark etmesini sağlamak. Bu üç önemli cümle bir kurumda kendilerine doğru yerleri buluyorlarsa, çalışanlar gerçekten bu üç noktada kendilerini iyi hissediyorlarsa, o zaman motivasyondan söz etmek mümkün hale geliyor.

Yazımın en başına geri dönersek, çalışanların sadece maddi imkanları, görev unvanları ve aldıkları ikramiyeleri ile gerçek motivasyonu yakalayarak çalışmaları bu motivasyon bakış açıları ile bakıldığında sizce ne kadar mümkün? Aslında her birimizin sadece kendimizi analiz etmemiz bile bu konuda keşif yapmamıza yeter düşüncesindeyim. Sadece para ve maddi olanaklar kendimizi ait hissetme halimizi, o mutsuz değil, ama gerçekten mutlu hissetme durumumuzu, bu işi yapmak benim için önemli, çünkü yaptığım işin günün sonunda ne işe yaradığını iyi biliyorum diyebilme halimizi ne yazık ki ortaya çıkarmıyor. Bunların varlığı ancak biz kendimizi bulunduğumuz ortamda iyi hissediyorsak, işimize sahipleniyor ve o işte gerçekten işin ustası benim demeyi başarıyorsak ve işimizin içindeki anlamı yakaladıysak ortaya çıkıyor.

Bugünkü genel duruma tarafsız bir gözle bakarsak, kurumsal dünyada yürütülen insana dair pek çok eskiden kalma uygulamanın da revizyon ihtiyacı olduğunu görmemek imkansız hale geliyor. Revizyonların mutlaka insanı ve insanın iyi hissetme, yani mutlu olma halini destekleyen faktörleri anlayarak yapılması ve sistemlerin tam bu incelemenin sonucuna göre oluşturulması, gelecekteki iş dünyasının gerek ve şart koşulu olacaktır inancındayım.

Bana kalırsa bugünden geleceğe giden yol, içinde insanı ve insanın iyi olma halini destekleyen yöntemleri barındıran tam bir ezber bozma dönemi olmak zorundadır.

Hedef, işi daha iyi yönetmekse, daha iyi sonuçlar ve daha iyi kazanç elde etmekse, evet gerçekten de insan yönetenler dikkat çağrısını yapmak ve gerekli revizyonları yapmaya başlamak için acele etmek lazım düşüncesindeyim.

İyi haftalar…