Tag Archive | mutluluk

İş’te Anlam Farkındalığı

İş yaşamında mutluluk konusu en çok kafa yorduğum, araştırıp üzerinde çalıştığım konulardan bir tanesi. Hatta Harvard Business Review Türkiye Blog’daki ilk yazılarımdan bir tanesiydi Sihirli Anahtar: Anlamlı Mutluluk başlıklı yazım.

Son dönem çalışmaları dönüyor dolaşıyor, mutlu çalışan olmanın altında yatan neredeyse en önemli kavramı, anlam ve amaç farkındalığına bağlıyor, yani yapılan işin ortaya çıkan son ürüne, çalışılan yerin büyük hayallerine katkısının farkındalığına…

Ben bu bilgileri yakın çevremde anlatmaya başladığımda kimileri şahane bulurken, kimileri son derece saçma buluyorlar.

Bilgileri saçma bulanlar, bizim ülkede olmaz, bizim insanlarla olmaz, anlam da ne ki, sen maaştan söz et, maaşı arttırmadıkça anlam filan hikaye diyerek, ne kadar boş bir konuyu gündeme getirdiğimi ima ediyorlar. Ben de bu kadar keskin cümleler duyduğumda, bir iki açıklama denemesinin ardından, onları kaderleri ile baş başa bırakmaya karar verip, susmayı tercih ediyorum.

Bilgiyi şahane bulanlar ve merak edenler için hayat biraz zor oluyor, çünkü bu defa ben bu konuda bildiğim, çalıştığım, araştırdığım ne varsa, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur misali, başlıyorum anlatmaya: Bakın anlam farkındalığı şöyle önemli, böyle önemli, insanlar neyi neden yaptıklarını bildiklerinde bağlılık, aidiyet, sahiplenme, mutluluk kendiliğinden ortaya çıkıyor filan diye susmadan konuşurken buluyorum kendimi.

Anlam ve amaçla ilgili tutkumu sadece anlatmakla bırakmıyorum. Yemeğe gittiğim restoranlarda çalışan ekiple, alış veriş yaparken benimle ilgilenen satış görevlileriyle yaptığım küçük deneylerle ölçmeye çalışıyorum.

Dikkatle bakıyorum restorandaki çalışana; acaba sadece bir tabak yemek mi getiriyor masaya, yoksa farkında mı misafirlerin akşam keyfini çoğaltacak, içlerine hoşluk verecek bir ortama eşlik ettiğinin?

Alış veriş yaparken iyice inceliyorum satış görevlilerini, acaba yardımcı oldukları müşterilerinin mağazadan çıkarken gülümseyerek çıkmalarını ne kadar önemli buluyorlar?

Sürekli merak ediyorum; Sabah işe giderken geçtiğimiz kapılardaki güvenlik kontrolü yapan güvenlik görevlileri farkındalar mı bir çok insanın onlarla güne başladıklarının.

Fabrikalarda tezgah başında vida sıkan çalışanlar, o sıktıkları vidanın ortaya çıkan son ürün için ne kadar değerli olduğu konusunda ne kadar bilgiye sahipler acaba?

Bu gözlemler ve bazen de gözlemlere eşlik eden sohbetler elbette bana yetmiyor ve danışmanlık yaptığım şirketlerde İK ile ilgili ne yaparsam yapayım, içine mutlaka bir anlam bağlantısı katmaya çalışıyorum. Görev tanımları oluştururken, mutlaka o işin şirketin büyük vizyonunu nasıl desteklediğini yazsınlar istiyorum. Performans sistemi mutlaka şirketin bir sonraki yıl kendini hayal ettiği yere gitmeyi desteklesin ve o sistemin parçası olan çalışanlar da bunu fark etsinler istiyorum. Organizasyon şemaları işteki anlamı mutlaka yansıtsın istiyorum.

Geçenlerde genç bir yönetici arkadaşımla yemekte buluştuk. (Laf aramızda, ona da bu anlam konularında çok baskı yapmışlığım vardır.) Kendisi şimdi çok uluslu, büyük bir şirketin önemli birimlerinden birini yönetiyor ve yönettiği ekip geniş bir yaş aralığında dağılıyor. Üstelik yönetilenler de yönetici. Arkadaşım bana dedi ki, “Nazlı Hanım, ben bu anlam işini sevdim, sizden dinledikten sonra ben de biraz detaylı araştırdım, ardından ekibime iyice anlattım. Pekiştirecek toplantılar yaptım ve yapmaya da devam ediyorum. Görüyorum ki, benim ekibin tamamı kendi işlerinin sahibi ve sorumlusu oldu, hepsi gayet keyifle çalışıyorlar ve tüm çalışmalarına bu farkındalığı yansıtmaya başladılar. Artık gerekli olmadıkça bana soru soran kalmadı. Herkes üzerine aldığı işi baştan sona sahipleniyor, tamamlamadan da asla peşini bırakmıyor.”

Bir zaman önce, bardaktan boşanırcasına “işte anlam farkındalığı” konulu yağmura tuttuğum arkadaşlarımdan birinden duyduğum bu cümleler, beni mutluluktan havalara uçurdu. Bunlar olmaz, uymaz, kitabi şeyler filan diye baştan silip atmadığımız sürece, her şeyin olabileceğini yeni bir örnekle, bir kez daha fark etmemi sağladı. Dedim bıkmadan anlam çalışmaya ve çalıştıklarımı anlatmaya devam…

Sizlerle paylaşmadan da edemedim. Dedim, eğer birilerini yönetiyorsanız, onlara anlamı fark ettirmek için neler yaptığınıza bir bakmak istersiniz belki. Eğer bir yerde bir çalışansanız, yaptığınız işteki anlamın ne kadar farkındasınız, şöyle bir gözden geçirmek iyi gelir belki.

Keyifli günler dilerim…

Tebessüm

Bu sabah eğitim günü olduğu için güne 6’da başladım. Şöyle bir sosyal medyada neler var bakıp evden çıkayım dediğim sırada, karşıma ODTÜ Geliştirme Vakfı Okulları miniklerinin söylediği bir çocuk şarkısı çıktı. Biz büyükler için söyledikleri bir şarkıydı sanki, adı da Tebessüm.

Şöyle söylüyorlardı, “büyükler büyüdükçe, gülmeyi unutmasın, hayat gülünce çok güzel, herkesin yüzünde bir küçük tebessüm olmalı” Düşündüm, ne zaman unuttuk gülümsemeyi acaba ki, çocuklar bize tembih ediyorlar unutmasın büyükler büyüdükçe diye.

Bazı durumlarda unutmak kelimesinin en iyi tarafı, zıt anlamlısının hatırlamak olmasıdır. O zaman hatırlayalım ve hatırlatalım gülümsemeyi olur mu?

Baharda Yeniden Çocuk Olmak

Küçük bir çocuk olduğunuzu hayal edin. Yağmurlu bir bahar gününde dışarıdasınız. O iri taneli ve tertemiz bahar yağmurunun damlaları altında yürüyorsunuz. Yerlerde su birikintileri, etrafta mis gibi yağmur kokusu, ağaçların yeni açan beyaz çiçeklerinden yerlere dökülen küçücük pıtırcıklar.

Şemsiye filan gibi bir eşyanın anlamı yok henüz hayatınızda, o yüzden belki basitçe bir şapka veya üzerinizdeki montun kapüşonu kafanızda. Islanmak sizin için kötü bir şey değil, hatta adeta oyunun bir parçası.

Hele o küçük çukurlara dolan yağmur suları yok mu, onlar maceranın en keyifli yerleri. Ayakkabınızın ıslanması, üstünüzün çamur olması gibi yetişkin kuralları ve hayat ciddi olunması gereken bir yerdir gibi inançlar da henüz zihninize yerleşmemiş olduğundan, her gördüğünüz su birikintisi koşarak içine girilip, sonra da zıplanacak bir küçük havuzdur adeta sizin için.

O neşeli bahar yağmuru yağarken açan güneşi hayal edin bir an için. Hemen arkasından da gökyüzüne başınızı kaldırdığınızda karşınıza çıkıveren gökkuşağını. Henüz fizik kurallarını filan bilmiyorsunuz. Gördüğünüz şey gökyüzüne suluboya ile yapılmış mor, lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerinden oluşan harika bir resim.

Daha önce hiç görmediğiniz bir şeyi gökyüzünde görmek, onun renklerini ve şeklini fark etmek nasıl bir mucizedir bir çocuk için bir düşünün. Şöyle çocuk bakışınızın tadını çıkara çıkara canlandırın zihninizde gökkuşağının renklerinin oluşturduğu düşünceleri ve duyguları.

Şimdi bugünkü yaşlarınıza geri gelin ve en son ne zaman bir su birikintisinin içinde zıpladınız bir düşünün. Hatırlmaya çalışın, en son bir gökkuşağı sizi ne zaman sevindirdi ve heyecanlandırdı.

Hadi gelin bu bahar her yağmurda biraz ıslanın, biraz havayı koklayın, en az bir su birikintisinin içinden geçerken hafifçe etrafa göz atıp zıplayıverin içine. Güneş mi çıktı bir yerlerden, başlayın aramaya gökkuşağını, yakalayın renklerini, bırakın yüreğinize iyi gelsin doğanın bu güzel armağanı. Çıkarın tadını gökkuşağının, bırakın renk katsın yaşamlarınıza.

İsterseniz bir kaç soruluk düşünme zamanı ayırını kendinize;

Acaba yaşamınızın gökkuşakları neler? Yaşamınıza rengarenk renk katan neler var? Bir renk seçecek olsanız gökkuşağından, hangisini seçersiniz? O rengi temsilen, tıpkı bir su birikintisinin içinde zıplamak kadar eğlenceli, keyifli neler var yaşamınızda?

Keyifli Pazarlar…

Bahara Açılan Pencere

Bir sabah uyanırsınız, açarsınız penceresini yatak odanızın, o da ne? Dışarıda bir farkılılık, bir kıpırtı, bir neşe. Şöyle bir kırparsınız gözlerinizi, tekrar bakarsınız etrafa ve çarpar gözünüze, kulaklarınıza ve burnunuza o güzel bahar mevsiminin yanında getirdikleri.

Baharın habercisi olan doğadaki yenilenme ve uyanış hep bir heyecan ve hayranlık uyandırır içimde. Ağaçların yeni çıkan yeşil yaprakları ve rengarenk açan çiçekleri, havada uçan güzel kelebekler, kuşların enfes şarkıları, havaya yerleşen bahar kokusu, papatyalar, laleler, menekşeler, yağmurla gelen bahar damlaları ne kadar güzel bir yenilenmeyi seriverirler hepimizin gözlerinin önüne. Sanki bir dikkat tabelası gibidir baharın yarattığı değişimler bizlerin yaşamları için. Sanki şöyle seslenirler: Dikkat dikkat sevgili insanlar, bir şeyler değişiyor, fark edin; doğa uyanıyor, coşuyor, renkleniyor haberiniz olsun.

Hep düşünürüm, bu dikkat tabelası iyi ve hoş da, acaba bize ne demek istiyor. Tamam haberimiz oluyor olmasına da, acaba bizler bu değişimi yaşamlarımıza ne kadar dahil ediyoruz.

Bir düşünsenize, aynı heyecanla ve kararlılıkla insanlar da her bahar kendilerini yenileseler, aynı heyecanla çiçek açmaya, şarkı söylemeye başlasalar neler farklı olurdu yaşamlarında? Doğadaki bu yenilenme ve heyecanın insan yaşamına tercüme edilmiş hali nasıl olurdu dersiniz?

Ben benim aklımdakileri yazayım, sizler sizdekileri ekleyin isterseniz:

En baş sırada insanın önce kendisine ve sonra kendi hayatına yepyeni bir gözle bakabilme cesaretini göstermesi olurdu.

Hemen arkasından, işine yaramayan yapraklarını bir ağaç gibi döktükten sonra, yeni yaprakların çıkmasına, yeni çiçeklerin açmasına izin vermesi gelirdi.

Yeşerecek yeni yaprakların ve yetişecek taze meyvelerin kimlere nasıl katkı sağlayacağını hayal etmesi olurdu peşi sıra. Yapraklar çoğalıp gölge yaptığında, gölgesinin kimlere ev sahipliği yapacağını düşünüp sevinmesini de atlamamak lazım.

Tıpkı baharın ferah ve güzel kokulu yağmurlarla, pırıl pırıl ışıldayan güneşle yaptığı gibi bir temizlik ve ferahlama çalışması yaparak, hayatında yenilik ve farklılıklara yer açması gelirdi peşinden. Bu yeri açabilmek için, belki zihninde ya da evinde birikmiş eski şeyleri ayıklayıp hayatından çıkartması, belki de saklamak istediklerini bulup, onlara sahip olduğu için teşekkür ettikten sonra, hepsini daha düzgün toparlayıp yenilere yer açacak şekilde yeniden yerleştirmesi olurdu. Ardından da, artık yeterince yer açtığına göre, bu bahar kendimde yeni ve farklı neler olmalı sorusunun cevabını rahatlıkla verebilirdi.

Bütün bunları yaptıktan sonra kendine izin vermesi gerekirdi. Kendisinden bu izni alır almaz da, tıpkı kuşların yaptığı gibi şarkılar söylemesi, kelebeklerin yaptığı gibi kanatlarını zerafetle çırparak hayallerine doğru dans etmesi, açtığı ve açacağı rengarenk ve güzel kokan çiçeklerin içinde bıraktığı coşku ve heyacanı aldığı her nefeste fark etmesi ve kendi hayatına baharı davet etmesi gerekirdi.

Sizler hayatarınıza baharı nasıl davet edersiniz? Baharın temsil ettiği yenilenme ve değişimin acaba sizlerdeki karşılığı nedir?

Biraz düşünmeye ne dersiniz?

 

 

İçimdeki Güneş

Mevsimlere isimler vermişiz, aylara da öyle, sonra ayları mevsimlerin içine yerleştirmişiz. Günü iki parçaya bölmüşüz, bir kısmına gece demişiz, diğer kısmına gündüz. Gündüzün içine güneşi yerleştirmişiz, gecenin içine ayı ve güneşe umut demişiz, aya aşk. İnsanları ikiye bölmüş ve ayırmışız birbirinden, kadın ve erkek demişiz onlara. Renkleri parçalamışız gruplara, isimler vermişiz, bunlar kadın rengi, bunlar da erkek demişiz.

Bu kadar çok parça yaratmışız yaratmasına ama, bütün hepsinin içinde bir şeyi tam ve bütün bir halde bırakmışız. Bilin bakalım neyi? Var mı bilen? Tek parçalayıp bölmediğimiz kendimiz kalmışız bu bölünmüşlüklerin içinde, bir bütün olarak duran.

Parçalanmamış, bölünmemiş kendimizin içine sığdırmaya çalışmışız parçalayıp böldüklerimizi. İçimizde gece olmuş, içimizde gündüz. Renkler canlanmış gözümüzde rengarenk. Bazen gece olmuş gözlerimiz, bazen gündüz, bazen hafif sisli, bazen de pırıl pırıl ve aydınlık. Bazen kadın tarafımız ağır basmış, bazen erkek. Bazen yaz gelmiş kalbimize, bazen sonbahar yaprakları salınmış zihnimizde. Sanki dışımızdaki dünyayı alıvermişiz içimize.

Madem dışımızdaki dünyayı almışız içimize, acaba güneşi ne yapmışız? Isıtan, yeşerten, büyüten, değiştiren, sarmalayan, gülümseten, görünür kılan güneşi de almış mıyız içimize?

Benim içimde var o güneş, üstelik bir de adı var, hem de çok anlamlı bir adı; Ben ona umut diyorum. İçimin umudu benim güneşimin adı. Beni yeşerten, büyüten, değiştiren, sarmalayan, gülümseten, yaşamda görünür olmamı ve istediklerime doğru yürümemi sağlayan, yolda tutan ve her zaman yolumu aydınlatan güneşimin adı umut.

Çocukken yıl ve yaş hesapları yapan ben, artık yapmıyorum o hesapları, çünkü baktım, hesaplanan sayılar sonsuz bir hızla büyüyor. Ben kendi hesabıma yetişemez oluyorum farkında olmadan. Dedim o zaman tek bir şey koyayım yılların ve yaşların içine. Şu içimdeki güneşi yerleştireyim tam ortasına bir yerlere. Onun ışığı ve parlaklığıyla karşılayayım gelen ve gelecek günleri, ayları ve yılları. Onun ışığı benim yolumu aydınlatsın, aradıklarımı bulmamı kolaylaştırsın, keyifli zamanlarda ısıtsın içimi, zor zamanlarda beni sarsın sarmalasın. Kendi güneşim benim yol arkadaşım olsun.

Yeni yıl gelirken, bir yılı daha yaşamımıza eklerken, siz de bir baksanıza içinize acaba sizin güneşiniz nerede? Bir adı var mı güneşinizin? O güneşin varlığını yeni yılda daha fazla hissetmek için neler yaparsınız?

Mutlu yıllar…

 

 

Yaşamda Uyum

Bu hafta sonu Mutluluk Atölyemiz vardı. Yeni yıla doğru hızla yol alırken, şöyle bir soluklanıp, biraz gözden geçirme ve özdeğerlendirme yapıp, sonra da 2018 ve sonrasında neler olmalı konusunda biraz düşündürmeyi hedefleyen bir atölye çalışması yaptık.

Eğitmen de olsam, katılımcı da olsam, eğitim salonları her zaman düşündürücü ve öğretici olur benim için. Bu atölye çalışmasından da kafamda bir sürü fikir ve soru ile ayrıldım. Bugün bir tanesinden yola çıkarak bir şeyler yazmak geldi içimden.

Atölye sırasında yaşamda karşımıza çıkan zorlu durumlarla başa çıkma konusunda konuşurken, katılımcılarımızdan biri kabul ve kabullenmek arasındaki farkı hatırlattı. Kabullenme kelimesinin çaresizlik duygusu ve elimden gelen bir şey yok düşüncesini beraberinde getirdiğini, oysa kabul halinin durumu anlamış olmak, olan bitenin bütününün farkında olmak ve devam edebilmek duygusu ile benzer olduğunu düşündürdü. Üzerinde biraz kafa yordum. Kabullenmek bazen atalet, belki de vaz geçme ile eş değermiş gibi geldi, kabul ise hareket halini çağrıştırdı.

Sonra da bir zaman bir yerlerde okuduğum, ne yazık ki kimin yazdığını hatırlamadığım, bir yazıyı hatırladım: uyum ve uyumlanmak kavramları arasındaki farktan söz ediyordu okuduğum yazı.

Siz de isterseniz, uyum ve uyumlanmak konusunu biraz bir şeylere benzeterek beraberce düşünelim.

Dans eden bir çift getirin gözünüzün önüne. Şöyle parlak parkeli, güzel aydınlanmış bir salon, meraklı izleyiciler, arkada hoş bir müzik, ve bir kadın ve bir erkek. Diyelim ki vals yapıyor olsunlar.

Aralarında uyum olduğunda, neler gözleriz? Ben aklıma gelenleri hemen yazayım, siz de ekleyin kendinizde oluşanları; Hareketleri sanki akar gider, hani kuğu suda süzülür gibi yüzer, ama aslında ayaklarını suyun altında hızlı hızlı çırpar ama biz görmeyiz ya onları, sanki su hiç kıpırdamaz ama kuğu ilerler ya, işte öyle bir şey. Eşlik eder gibidirler hem müziğe, hem de birbirlerine, müziği, kadın dansçıyı ve erkek dansçıyı çok da ayrı ayrı görmeyiz, hepsi bir bütün gibi gelir izleyenlere. Uyumun yüzlerindeki yansımasını hemen anlarız, biraz sakinlik, biraz heyecan, biraz mutluluk, hafif bir tebessüm. İçlerindeki tutkuyu görmeden biliriz adeta. Biz izlemeye doyamazken, sanki onlar da dans etmeye doyamaz gibidirler. Tam da akışta olmak denilen durumu hep birlikte yaşarız.

Hadi burada duralım ve biraz da birbirine uyumlanmaya çalışan iki dansçı hayal edelim. Neler gelir gözünüzün önüne? Daha bu soruyu yazar yazmaz, bakın benim gözümde neler canlandı: Yine müzik var, yine iki kişi, yine dans figürleri ama figürler tek tekmiş gibi. Bir çekiştirme hissi var izleyen için, demin sözünü ettiğim kuğunun ayakları öyle hızlı çırpınıyor ki, su köpük köpük olmuş ve biz o köpükleri ve telaşı görebiliyoruz izlerken. Dansçıların yüzleri biraz kaygılı ve gergin sanki, birbirlerini anlamaya çalışıyorlar, bazen çekiştiriyorlar birbirlerini, bazen diğerine doğru koşar gibi görünüyorlar. Orada bir takım hareketlerden oluşan bir dans olduğunu görüyoruz, bir de müzik duyuyoruz. Bir akıştan ziyade, figürler ve notalar var ortalıkta gezinen.

Hadi burada da duralım ve bakalım, bu iki farklı görüntü ne düşündürdü sizlere? Günlük yaşamda uyum ve uyumlanmaya çalışma konusunu nasıl canlandırdı gözünüzde? İş yerinde, ailede, arkadaşlıkta, yaşamın her alanında uyumlanmaya çalışma ve uyum arasındaki fark nasıl yansıdı düşüncelerinize?

Daha fazla yazmadan bir nefes alıp size sormak istiyorum, yaşamda uyumu daha fazla yakalamak adına neler yapmak sizi destekler? Uyumlanmaya çalışmak yerine uyum için çaba harcayacak olsanız, neleri daha farklı yaparsınız? O dansçılardan biri olarak kendinizi hayal etseniz, diğer dansçının yerine de yaşam alanlarınızı tek tek yerleştirseniz, neler fark edersiniz?

Mutlu haftalar…

Hoş Kokulu Ortamlar

Bir ortamdaki genel durumu anlamaya çalışırken, nedense duygularla çok ilgilenmiyoruz. Onun yerine ağırlıklı olarak gözlediğimiz davranışlara odaklanıyoruz. Davranışlara bakarak bir takım yargılar oluşturmaya başlıyoruz. Oysa eğer insanların toplu yaşadıkları yerlerde zaten havada uçuşmakta olan ve davranışlara eşlik eden duyguları da fark etsek, yargılardan uzaklaşıp mutluluk ve başarıyı yakalamak belki şimdikinden çok daha kolay olabilirdi.

Duyguları birbirini bütünleyen iki temel grupta düşünebiliriz: olumlu ve olumsuz duygular. Olumlu duygular en yalın listelemeyle; neşe, keyif, merak, ilham, sevinç, huzur, huşu, sevgi, şükran, umut, gurur olarak sıralanabilir. Olumsuz duygular ise, daha duyar duymaz hepinizin hemen aklına gelenlerle anlatılabilir; korku, kaygı, endişe, kızgınlık, öfke, üzüntü.

Tamam biliyoruz, olumlu ya da olumsuz, hepsi de insanlara ait. Onları tanıyoruz, ama sanki olumsuzları daha hızlı yakalıyoruz. O arada da olumlu duyguların etkisinin önce iyi hissetme ve sonra da keyifle yola devam etme ve bir şeyleri başarma konusunda ne kadar önemli olduğunu kolayca unutabiliyoruz. Sonra bir bakıyoruz, zaten otomatik olarak görüş alanımıza düşüveren olumsuzlar sarmış sarmalamış etrafımızı, ne bir şey yapmak geliyor içimizden, ne de o durumdan kurtulmak mümkün görünüyor.

Çocukluğumdan beri düşünürüm, duyguların bir kokusu olsa nasıl olurdu diye. Eğer duyguların kokusu olsaydı, eminim olumlu duygular çok ferah kokardı, sanki bahar gibi, sanki deniz gibi, sanki taze çiçekler gibi. Olumsuz duygular ise burnumuzu tıkatacak ve nefes almasak daha iyi dedirtecek cinsten kokular saçardı etrafa, sanki bir şeyler bir yerlerde çürümüş gibi.

Kokuları olsaydı duyguların, bir eve, bir şirkete ilk adım atığımızda koklayabilseydik havadaki duyguları, güzel kokuları çoğaltıp, kötü kokuları yok etmek için daha çabuk harekete geçerdik. Kötü kokuları fark edip ortalığı havalandırır ve güzel ve ferah kokuların içeri dolmasına izin verirdik. İlk anda hemen ferah kokular gelmese dahi, kötülerin çıkması bile iyi gelirdi eminim. Kötüler çıktıkça da yerlerine güzel kokular doluverirdi hızla.

Peki acaba o güzel kokuları neler taşır içeriye, işte bir kaç fikir benden size;

  • Günaydın demek, selam vermek, hatır sormak, teşekkür etmek birbirimize.
  • Yardımlaşmak ve destek olmak elimizden geldiğince.
  • Birlikte zaman geçirmek, gülmek ve neşelenmek hep beraber.
  • Onlar ve ben değil, “biz” diyebilmek içinde bulunduğumuz topluluklardan söz ederken.
  • Ortak amaçlarımızın farkında olmak ve yaptığımız şeylerle o ortak amacı birleştirebilmek.
  • Kendimizi açıklıkla ifade edebilmek, yargıdan ve yorumdan uzak kalmayı başarmak, olanı olduğu gibi anlamak ve olanı olduğu gibi anlatmak elimizden geldiğince.
  • İçinde bulunduğumuz anı fark etmek ve yönümüzün bugünden geleceğe baktığından emin olmak.
  • Sevgiyi o ortam her neresiyse içine bolca katmak ve çoğaltmak.

Bu haftaya başlarken parçası olduğunuz ailenizdeki, yönettiğiniz veya çalıştığınız iş yerinizdeki havayı biraz koklamaya ne dersiniz? Ardından da gerekiyorsa ortamı biraz havalandırmak ve güzel kokuları içeri almak için neler yapmak lazım biraz düşünmeye, güzel kokuların karşılığı olan duyguların  sizde çağrıştırdıklarını ve güzel kokan havayı içeri almakla ilgili aklınıza gelenleri paylaşmaya ne dersiniz?

Mutlu haftalar…