Bağlı Çalışanlar

Bağlı çalışanlar istiyoruz. Nasıl olur bağlı çalışan diyenlere anlatıyoruz; bir alalım işe, sonra deli gibi çalışsınlar, hiç itiraz etmesinler, hatta yemesinler içmesinler, tuvalete gitmesinler, aileleri olmasın, varsa bile yokmuş gibi davransınlar. Kadınsa doğurmasın, erkekse çocukları annesine emanet etsin. Tatile filan da çıkmasınlar, mesai saatleri onları bağlamasın, onlar hep çalışsınlar, işlerini tanımlamaya da gerek olmasın, ne iş verirsek yapsınlar, parasıyla değil mi, çalışsınlar, bize de para kazandırsınlar. Asabiyet yapmasınlar, güler yüzlü olsunlar, kibar olsunlar, leb demeden kuruyemiş paketinde ne varsa hepsini saysınlar.

Biraz mizah, biraz gerçek, ama bağlı çalışanların yukarıdaki gibi tanımını yapınca, tam da fotoğraftaki gibi bir çalışan görüntüsü yaratıyoruz farkına varmadan.

Peki aslında ne demek istiyoruz çalışanların bağlılığından söz ederken?

  • Çalışanlar kendilerini güvende hissediyorlarsa, çalıştıkları yere bağlanmak için birinci adım atılmış oluyor.
  • Sonrasında yaptıkları işi anlamalarını sağlamak gerekiyor, o iş neden önemli, kime gerekli, tam olarak neler yaparlarsa onlardan beklenenler yerine gelmiş sayılacak.
  • Biraz kim kimden ve neden sorumlu konularını da netleştirmek lazım. Çok net olmasa da, çok karışık da olsa, biraz açmak lazım bu konuları.
  • Sonra çalışanların kalbi atan, nefes alan, duyguları olan insanlar olduklarını fark etmek gerekli.
  • Yaptıkları işin şirketi nasıl desteklediğini biraz anlatmak lazım. Küçücük bir vida sıkmak bile olsa işleri, o vida sıkılmadığında bir şeylerin eksik kalacağını fark ettirmek lazım. Bunu yaparken korkuya gerek yok, insanlar bunu duyarlarsa ben neymişim be abi diyerek asla şımarmazlar.
  • İyi bir şey de yapsalar, bazen işler aksi de gitse konuşmak lazım, fark edileni paylaşmak lazım, ama doğru dille, doğru tonlamayla ve doğru kelimelerle. O kendini bilir demeden, zaten anlamıştır demeden.
  • Çalışanların gelişimlerini desteklemek lazım, 20 yıl çalışıp, ayrılırken ilk gün teslim aldığım gibi bırakıyorum dememeleri, çalıştığım yıllar boyunca çalıştığım kuruma, kendime bunları, şunları kattım demelerini sağlamak için.
  • Yargılamadan, objektif bakabilmek lazım çalışanlara
  • Kendilerini iyi hissedecekleri bir çalışma ortamı oluşturmak gerek, illa hamam, sauna ile rahat hissedilmez unutmayalım. Küçük bir dinlenme alanı, kahve, çay içmeye, küçük esneklikler yaratmaya izin vermek de en az hamam sauna kadar rahat hissettirir.
  • Saygı ve sevginin var olduğundan emin olmak lazım
  • Çalışanların şirket nüfusunda bir sayı değil, her birinin bir değer olduğunu fark etmek ve fark ettirmek lazım

İşte bütün bunlar olduğunda, çalışanlar kendilerini bulundukları yere ait hissediyorlar, bağlı hissediyorlar, orada olmaktan mutluluk duyuyorlar, herkese keşke sen de burada çalışsan diye tavsiye ediyorlar. Üstelik de çok verimli ve canla başla çalışıyorlar. Çok da karmaşık şeyler yok yapılsaların içinde. Belki sizin çalışanlarınız, çalışma arkadaşlarınız ve hatta siz zaten bağlı hissediyorsunuzdur, ya da belki de “eli kolu bağlı” hissediyorsunuzdur. Bir bakıp düşünmeye değmez mi üzerinde?

İyi haftalar…

Geleceğimizi Tasarlamak

Hedef koyar mısınız? Elbette, hedefsiz hayat olur mu diyenleri duyuyorum.

Peki hayal kurar mısınız? Tabii diyenlerin yanında, bunca işin arasında hayal kurmak mı diyenleri de duyar gibi oluyorum.

Hedef koymak yaşamda doğru yolda kalmak için yapılması gereken bir iş gibi kabul edilirken, hayal kurmak boşa vakit harcamak gibi algılansa da, aslında hayal kurmak hedef koymanın gerçekçiliğinden uzaklaşmak değil, aksine koyduğumuz hedefleri hikayelendirerek yapmak istediklerimizi daha da netleştirmenin en iyi yöntemlerinden bir tanesi.

Hayal kurmak adımları olan bir süreç: önce geleceğe dair bir amaç oluşturmak ve o amacı hikayeleştirmek, sonra o hikayeyi renklendirmek, hikayenin içindeki sabit görüntüleri üç boyutlu ve hareket eden bir filme dönüştürmek, o filmin içinde neler olduğunu izlemek ve içindeki anlamı keşfetmek, yani bir tür gelecek tasarlamak.

Hayallerle ilgili en önemli bilgi bana göre şu: hayalin içinde oynayan filmi kendimize göre gerçekçi bir bakışla kurguladıysak, yani o filme inanıyorsak, beynimiz onun olurluğunu kabul konusunda çok destekleyici olmaya başlıyor ve o hayale gidecek yolda kararlılıkla yürümemizi sağlayan hedefleri koymamızı kolaylaştırıryor. Yani galiba, hedef koymanın en büyük dostu aslında hayal kurmak.

Ben hayal kuramam diyenlere iyi haber, hayal kurma kapasitesi her birimizde var :); beynimizin insanı insan yapan ve en genç parçası olan prefrontal korteks, düşündüğümüz her şeyi gözümüzde canlandırıp, adeta bir film gibi oynatmamıza izin veriyor. Yani teknik alt yapı müsait. Tek yapılması gereken denemeye başlamak.

En büyük mucitlerden biri hatta birincisi kabul edilen Nikola Tesla’nın yaşamını anlatan, “Zamanın Ötesindeki Deha Tesla” isimli kitabı okudunuz mu bilmiyorum (okumadıysanız da öneririm), hayal etmek ve gerçekleştirmekle çok ilgili bulduğum için, bu kitaptan bir kaç cümle paylaşmak istiyorum:

Tesla şöyle söylüyor: “Benim yöntemim farklı. Hemen işi eyleme dökmeye kalkışmam. Aklıma bir fikir geldiğinde bunu ilk önce kafamda şekillendirmeye başlarım. Yapıyı değiştiririm, eklemeler yaparım ve aygıtı zihnimde çalıştırırım. Yaptığım bir türbini düşüncelerimde işletmem ile atölyemde test etmem arasında benim için bir fark yoktur. Eğer bir dengesizlik varsa, bunu bir yerlere not bile edebilirim.”

Genellikle düşülen yanılgı süreci tersten kurgulamamız oluyor. Önce hedef koyuyoruz, üstelik de SMART hedef denilenlerden (yani spesifik, ölçülebilir, ulaşılabilir, gerçekçi ve ne zamana kadar ulaşılacağı belli olan), ama o hedefin tam olarak ne işe yaramasını istediğimizi, o olduğunda bizim gelecek filmimizde neler olacağını hayal ettirmekten uzak bir cümle. Yani bir gelecek hikayesinden uzak olan hedefler yaratıyoruz. Oysa hedefleri ister vizyon deyin, ister büyük resim, bir hikaye ile bağladığımızda, , o hedefler daha farklı bir anlam kazanıyor.

Sürecin başında adına ister vizyon deyin, ister büyük resim, hikayesini içinde barındıran hayalinizi tüm renkleri ve sesleri ile kurguladığınızda, ona giden yoldaki adım taşlarımız olan hedeflerimizi yaratmak ve her birine ulaşmak da o kadar kolay hale geliyor. Süreci bu şekilde yapılandırdığımızda, hikayeleri hayallerimize birden çok gidiş yolu oluşturmak mümkün oluyor, birinde bir sorun çıkarsa, alternatiften yola devam ediyoruz. Bu da yol boyu ortaya çıkması olası kaygı ve endişeyi azaltıyor. Hikayeli hayallerimiz ne kadar netse, yollarda karşılaşılan zorluklarla baş edebilmek daha kolaylaşıyor, çünkü yarattığımız hayal, yani tasarladığımız gelecek hep gözümüzün önünde bir yerlerde duruyor.

Bu konu şirketlerin yaşamlarında, kişilerin bireysel kariyer yolculuklarında, gençlerin gelecek yaşamlarını tasarlamalarında ve meslek seçimlerinde çok ciddi önem taşıyor. Biz süreci doğru taraftan kurguluyor muyuz sorusunu cevabını vermek gerekiyor.

Ulaşılmak istenen gelecek her ne ise, tıpkı Tesla’nın ve aslında bütün gelecek tasarımcılarının yaptığı gibi işi eyleme dökmeden kafada şekillendirmeye başlamak, detayları ile hayal etmek ve kurgulamak, bütün bunlar tamamlandıktan sonra nasıl yapılır konusunu düşünmek, hayallerin gerçekleşmesinde son derece destekleyici oluyor.

Bu hafta aşağıdaki sorular üzerinde düşünmeye ne dersiniz?

  • Hayal kurmak bana ne ifade ediyor? Bu konuda negatif bir eşleştirme yaptıysam, yani hayal kurmayı zaman kaybı olarak tanımladıysam, bunu değiştirmek ve daha destekleyici bir tanım oluşturmak için neler yapabilirim?
  • Yakın geleceğe dair hayalim ne? Bu hayali gözümde detayları ile canlandırıp, üç boyutlu ve renkli olarak inceledeğimde neler fark ediyorum? Bu hayalim yaşama geçirmeye değer mi? Değerse, neler yaparak o hayale doğru gidebilirim?
  • Uzak geleceğe dair hayalim ne? Onunla ilgili neler görüyorum? Bugün o hayalle ilgili isteyerek yapabileceğim neler var?
  • Beraberimdeki insanların (aileniz, varsa çocuklarınız, iş yerinizde birlikte çalıştığınız çalışma arkadaşlarınız, dostlarınız) içinde bir hikaye barındıran gelecek hayalleri kurmalarını ve o hayale yönelik hedefler koymalarını ne kadar destekliyorum?

Mutlu haftalar…

Ayna Ayna Güzel Ayna

 

snowwhiteAyna; En çok Pamuk Prenses masalında dinlediğim eşya. “Ayna ayna söyle bana en güzel kim bu dünyada?” O zamanlar çocuk aklı, aynalar düşünebilir ve cevap verebilir diye düşündüğüm için çok heyecanlandığım, büyüdükçe ve öyle olmadığını anlayınca, beni çok üzen eşyalar aynalar.

Küçük bir kız çocuğuyken yüklediğim anlamdan olsa gerek, ayna yaşam boyu benim sevdiğim metaforlardan oldu . Aynanın olanı olduğu gibi gösterme özelliğini çok sevdim. Her zaman iki amaçlı düşündüm aynayı; hem bana beni yansıtan, hem de benim başkalarına onları yansıttığım. En büyük farkındalıklarımdan biri, iki amacımı da gerçekleştirmemin ancak ve ancak aynayı doğru zamanda elime alırsam mümkün olacağı oldu. Diğer büyük farkındalığım ise aynaların kendi kendilerine düşünme yetileri olmasa da, beni düşündürebildiklerini keşfetmek oldu.

Bu haftayı tamamlarken biraz ayna hakkında konuşalım istedim, aynaları elimize alıp, onlara bakmanın, onları karşı tarafa doğru şekilde yansıtmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlayalım istedim.

Her sabah kalkıyoruz, genellikle en az bir defa bugün nasıl görünüyorum acaba diye fiziksel görüntümüze şöyle bir bakıyoruz, doğru mu? Peki acaba davranışlarım ve sözlerim nasıl görünüyor ve duyuluyor diye ne sıklıkta aynaya bakıyoruz? İçinde bulunduğumuz topluluklarda nasıl göründüğümüzü ne sıklıkta fark ediyoruz? Hatta bir adım daha ötesinde, nasıl görünmek, ne demek ve nasıl anlaşılmak isteyip, o ayna görüntümüzde bunların nasıl olduğunu ne kadar test ediyoruz? Elbette yaptığımız her şeyin bir amacı var ve özünde de o amaca yönelik bir olumlu istek var, acaba bu aynadan bakılınca nasıl görünüyor? Biz kendimizi nasıl görüyoruz, o görüntüye göre kendimize neler söylüyoruz?

Hadi biraz da aynayı biz elimize alalım. Birlikte yaşadığımız, birlikte çalıştığımız, özetle birlikte bir yaşamın parçaları olduğumuz insanlara biz ne kadar ayna oluyoruz? Onların bizde oluşan görüntülerini onlara yalın ve yargısız bir biçimde, onları eleştirmeden ne kadar gösteriyoruz? Ne kadar paylaşıyoruz onlara ait gözlem ve farkındalıklarımızı? Acaba hiç bir şey söylemeksizin, onların kendilerinin bizde oluşan görüntülerinin farkında olduklarını ne kadar var sayıyoruz?

Ayna güçlü bir geribildirim metaforu aslında, hem kendimize bakıp bir öz değerlendirme yapmayı, hem de karşımızdaki insanlara onlarla ilgili fark ettiğimiz, onlardan bize yansıyanları yargısız ve yorumsuz aktarmayı anlatan bir metafor. Yani hem kendimizle ilişkimizi daha sağlam yönetmeyi, hem de diğer insanlarla ilişkilerimizi daha farkındalıkla yürütmeyi destekleyecek güçlü bir metafor.

Öz değerlendirme ve ilişki yönetimi, özel yaşam ve iş yaşamı ayırmaksızın, anlamlı ve sağlıklı bir yaşam sürmenin bana göre en güçlü destekçilerinden, hayat boyu sağlam duruşa sahip olan ve mutlu bireylerin en güçlü özelliklerinden. Çocuk yaşta öğretilip, yaşamın her  döneminde kullanılması gereken araçlardan.

Bu hafta sonu kendi aynalarınız üzerinde biraz düşünmeye ve kendinize aşağıdaki üç soruyu sormaya ne dersiniz?

  • Ben ne sıklıkta aynaya bakıyorum ve gördüklerimi nasıl algılıyorum? Kendime karşı ne kadar yargısız ve yorumsuz olabiliyorum? Aynam ne kadar gerçek ayna?
  • Karşımdakilere ne sıklıkta ayna tutuyorum? Tuttuğum aynalar ne kadar gerçek, ne kadar yargısız ve eleştirisiz ve ne kadar olanı olduğu gibi gösteren aynalar?
  • Diğer insanların bana tuttukları aynaları ben ne kadar sıklıkta fark ediyorum ve ne kadar kabul ediyorum?

Mutlu hafta sonları…

Çalışan Deneyimi Yaratmak

teamwork_horizontal_cs2Kağıt üzerinde kurulan ve adına şirket dediğimiz tüzel kişiliğin nefes almasını sağlayan, o kurulan şirketlerin olan binaları canlandıran, yürütülen işlerin iki boyuttan üç boyuta çıkmasını, yani konuşmasını, hareket etmesini sağlayan tek etken o şirketteki çalışanlar.

Peki durum bu ise, acaba şirketler çalışanlarının canlandırıcı ve boyut kazandırıcı etkisinin ne kadar farkındalar? Ya da ne kadar farkında değiller?

Bu soruların cevapları üzerinde kendi kendime kafa yorarken, şirketlerin çalışanları için nasıl bir deneyim alanı yarattıklarına dair yeni bir takım sorular daha düştü aklıma. Mesela, çalışanların günlerini nasıl geçirdikleri, içinde bulundukları çalışma mekanları, yaptıkları işte kendilerini nasıl hissettikleri, şirketin içindeki davranış biçimleri, yönetici yaklaşımları, sosyalleşme alanları, toplantı yönetimi, açık iletişimin durumu, şirket içinde eğlencenin nasıl algılandığı gibi bir çok alana dair pek çok soru.

Ne yazık ki şirketlerin çalışma ajandasında yukarıda yazdığım alanlar genellikle sona kalanlar ve biraz da lüks algılananlar oluyor. Öncelik, mevcut işlerin planlanması, dış zorlukların ön görülmesi, piyasadaki rekabetle başa çıkma çabaları, yeni iş alma konuları, para, pul mevzuları gibi alanlarda oluyor.

Şimdi eğri oturup doğru konuşacak olursak, iyi bir çalışan deneyimi yaratma konusu pek de öyle ikinci plana atılacak bir konu değil. Keyifli bir çalışan deneyimi doğrudan şirketin öncelikli alanlarındaki iş deneyimini, zorluklarla nasıl başa çıkıldığını, rekabete nasıl çözüm üretildiğini ve para pul mevzularının nasıl yönetildiğini belirleyen en temel etkenlerden bir tanesi.

Geçenlerde bu konularda çalışan Jacob Morgan’ın bir konuşmasına denk geldim. Çok önemli bulduğum bir kaç noktaya değindi; Şirketlerin çalışan deneyimine bakış açısı, “çalışanın burada çalışmaya ihtiyacı var” olduğunda yaratılan iş ortamı ve kültür sadece olması gereken düzeyde iş yaratırken, “çalışan burada çalışmayı istemeli” bakış açısı hakim olduğunda gerçek yaratıcılık, üretkenlik, verim, bağlılık ortaya çıkıyor.

Şirketlerde çalışan deneyimi şirketin yönetim ve liderlik yaklaşımları sonucunda ortaya çıkıyor. O zaman bu konuda biraz kafa yorması gerekenler de yönetici ve liderler. Biraz farklı bakış açılarından bakarak, belki sadece şu bir kaç basit soru üzerinden düşünmeliler:

  • Bizim şirkette çalışanlarımız şirket içinde nasıl bir yaşam deneyimliyorlar?
  • Bu içinde olmayı isteyecekleri bir deneyim mi, yoksa mecbur oldukları için içinde oldukları bir deneyim mi?
  • Çalışanlarımız ne kadar mutlu?
  • İyi bir çalışan deneyimi yaratmak için iletişime, toplantılara, ilişkilere, çalışma ortamına, liderlik tarzlarına, çalışanlara sağladığımız teknik ekipmanların yeterliliğine, çalışanları ne kadar yetkin hale getirdiğimize ve kendi iş alanlarında özgür bıraktığımıza, şirket içindeki arkadaşlık, dostluk düzeylerine, sunduğumuz imkanlara ve aslında çalışanlarımıza kendilerini nasıl hissettirdiğimize biraz daha detaylı bakarak neleri farklı yapsak iyi olur?

Bana göre, gerçek anlamda destekleyici bir çalışan deneyiminin ortaya çıkmasını sağlayacak temel nokta, önce şirkete bir ayna tutmak ve ihtiyaç varsa, ciddi bir bakış açısı değişikliği yapmak gibi görünüyor. Başlangıç sorusu çok basit: Çalışanlarımız para kazanmaya ihtiyaçları olduğu için mi bizimle çalışıyorlar, yoksa burada çalışmayı gerçekten istiyorlar mı?

Mutlu haftalar…

Yeni Bir Yıl Gelirken

2017

Zor günlerden geçiyoruz. Yalnız biz değil, dünya zor günlerden geçiyor. Her zaman oldu zor zamanlar, büyük ihtimalle olmaya da devam edecek, ama iyi şeyler de olacak ve onlar da olmaya mutlaka devam edecek.

2016 biterken kurumsal işlerden, sistemlerden söz eden bir yazı yazmak yerine, biraz daha bireysel farkındalıklarıma dair bir yazı paylaşmak geldi içimden.

Üzüntü ve sıkıntının içinde umut olmadığında, ortaya depresyon çıkar diyorlar. Son derece güçlü bir tanım. Eğer umut zor günler geçirirken, gelecekte iyi bir şeylerin olacağına inançsa, eğer bu inancı yaratmak yerine kaybediyorsak, işte o zaman depresif hal kendiliğinden ortaya çıkıyor ve bunun en doğal sonucu olan öğrenilmiş çaresizlik, yani her kötülük benim başıma gelir ve benim de bu konuda yapabileceğim bir şey yok, yani çaresizim hali baş baş gösteriyor.

En az umut kadar önemli bir diğer duygu da şefkat. Ne zaman ki şefkat kayboluyor, mevcut durumun içinde yapayalnız kalmış ve kızgın hissetme hali kafasını uzatıyor bir yerlerden.

Peki bugünlere biraz şefkat ve umut tarafından bakınca neler geliyor gözünüzün önüne? Benim gözümün önüne şefkatin ve umudun tükenmişliği geliyor. Oysa insan dediğimiz varlığın içinde tükenmez miktarda olduğunu bildiğim şefkat ve umudun tükenmişliğine inanmak hiç mi hiç gelmiyor içimden. Nedeni de umut ve şefkat bir gün gelir biterse, hayatı yaşamanın çok sancılı olabileceğine dair kaygılarım sanırım.

Ben yeni bir yıl gelirken hep bazı kararlar alırım. Bu yıl kararlarımın içine şefkat ve umudu hem kendi içimde çoğaltmak, hem de paylaşmak konusunda yaptıklarımı daha fazla yapmakla ilgili kararlar da ekledim. Çünkü inancım şu: ancak ve ancak kızgınlık ve umutsuzluk yerine şefkat ve umut çoğalırsa güzel günler gelecek.

Biliyorum ki, 1 kişinin üçüncü seviye etki alanında 1000 kişi var, o zaman kararlarımdan bazılarını paylaşsam dedim. Paylaştığım kararlarım başkalarının da yaşamında işe yararsa, belki 1000, 1000 derken bir sürü insanın içindeki umudu ve şefkati çoğaltabiliriz diye düşündüm.

İşte benim kararlarımdan bana göre en kolay olanlarından bazıları:

  • Trafikte sakin ol, korna çalma, bağırma, yol ver, gülümse
  • Sabahları günaydın de, merhaba de, tanımasan bile
  • Sorun paylaşmak yerine, sorundan söz edince aklına gelen çözümleri de keşfet ve onları da paylaş
  • Kullandığın dile ve seçtiğin kelimelere dikkat et, koşturuyoruz demek yerine ne yapıyorsan onu söyle, yorgunum demek yerine seni meşgul eden işlerinden söz et
  • Her zamankinden daha fazla teşekkür et, teşekkür ederken sende teşekkür etme isteğini ortaya çıkaranı da söyleyerek teşekkür etmeye gayret et
  • Daha fazla yardımlaşmayı hedefle
  • Sevdiklerinle daha fazla vakit geçir, geçirdiğin vakitleri gerçekten onlarla geçirdiğinden emin ol, hem zihnin, hem bedenin orada olsun, mümkünse telefonun ve televizyonun sizden uzaklarda dursun
  • Sevdiklerine onları sevdiğini daha fazla söyle
  • Çocuklara ve gençlere daha fazla zaman ayır
  • Doğaya ve hayvanlara daha fazla zaman ayır
  • Kendi yaşamında yolunda gidenleri daha fazla fark et, unutma yolunda gidenler genellikle yolunda gitmeyenlerden daha fazladır, ama biz yolunda gitmeyenleri daha kolay fark ederiz
  • Duyguların bulaşıcı olduğunu her zaman hatırla ve her gün acaba bulaştırdığım duygu ne sorusunu sor kendine
  • Koskoca evrende küçücük bir “ben” olsan da, kapladığın bir alan olduğunu hep hatırla ve o alanın sana verdiği iyi ve doğru insan olma sorumluluğunu sakın unutma
  • Hayatı otomatikten ve sadece alışkanlıklardan yaşamadığından emin ol, her gün farklı ne var, ben nasıl katkı sağlarım sorusunun cevabını aramayı sakın unutma
  • Daha fazla oku, daha fazla öğren, daha fazla keşfet, daha fazla paylaş

Acaba sizin kararlarınız neler olur yeni yılda, biraz düşünmek ister misiniz?

Güzel bir yıl olması dileğiyle…

Sadece “3”

green-doll-number-3Günaydın…

Mutluluk anlatıyorum dediğimde soruyorlar, mutluluk nasıl anlatılır? Zaten her şey bu kadar karma karışıkken, dünyanın neredeyse sonu geliyorken, buzullar erimeye başlamışken, mutluluk anlatmak? Saçma, nereden çıkardın mutluluğu diyorlar.

Tamam biliyoruz ki beynimiz bize yardım etmeye çalışıyor. Yaşamaya devam edelim diye zorlukları, korkutanları, kötü giden her şeyi daha fazla fark etmemizi, hatta otomatik olarak önce onları görmemizi istiyor. Tamam korunmak yaşamda kalmak için çok değerli. Ama yine biliyoruz ki, bizi büyüten, geliştiren de tam o duyguların tersi, yani aslında iyi hissettiğimiz anlar, zamanlar. Yani her ikisi de değerli insan yaşamında.

Beynimiz otomatikten böyle çalışıyor, bunu biliyoruz, ama yine de zorlanıyoruz zaman zaman mutluluğu anlamakta. Belki de kafamızın içine yazdığımız tanımlar çok uaşılmaz kalıyor mutluluk kelimesinin karşılığında. Belki de mutluluk tanımımız fazla lüks ve konfor içeriyor. Oysa mutluluk dediğimiz şey basit bir iyi hissetme hali. Etrafa bakma, görme, bilme, sonra da olup biten her ne varsa, hepsine karşı güçlü bir duruşla ayaklarımızı yere sağlam basma hali. Neler zorluyor, neler ters gidiyor tamam da, neler yolunda gidiyor bir onlara da baksam durumu. Basit bir alışkanlık ve bakış açısı özetle.

Gelin bir oyun oynayalım. Bizi korumak üzere hareket eden ve önce olumsuzları görmemizi ve kendimizi korumaya almamızı destekleyen beynimize yeni bir alışkanlık öğretelim. Her gün sadece 3 yolunda giden şey buldurtalım kendimize. Bazen etrafı görebilmek kadar basit, bazen etrafı görebilmek kadar karmaşık, bazen aldığımız küçük bir mesaj kadar basit, bazen aldığımız küçük bir mesaj kadar karmaşık, bazen birilerine teşekkür etmek kadar basit, bazen birilerine teşekkür etmek kadar karmaşık. Oyun işte.

Bugünden başlayarak önce siz, sonra da seçeceğiniz çok sevdiğiniz birisi ile bu oyunu başlatmak ister misiniz? Oyunun adı Sadece “3”. Sadece 3 tane yolunda gideni yakalama oyunu. Ama her gün, unutmadan, aksatmadan, etrafa bakıp arayarak. Hani yeni bir adres ararken orayı buluncaya kadar nasıl dikkatle bakarsanız etrafa, bu 3’ü de yakalamak için öylesine dikkatle bakarak, ta buluncaya kadar.

Oyun işte, Sadece “3”. Bakın bakalım ne olacak? Bakın bakalım neler düşecek Sadece “3”ün sepetinin içine. İsterseniz yazın, isterseniz ezberleyin, isterseniz anlatın etraftakilere. Sorun seçtiğiniz yakınınıza senin Sadece “3”ün ne diye.

Bu hafta Sadece “3”lerinizin aslında 13, 23, 33, 43, 103, 1003 ve daha niceleri olduğunu fark edeceğiniz bir hafta olması dileğiyle…

Bulaşan Duygular

duygularKorku, kaygı, endişe insanın hayatta kalma reflekslerini ortaya koyabilmesini sağlayan güçlü negatif duygular. Kontrol edilerek ve farkındalıkla yönetildiğinde hayatta tutan, ancak kontroldan kaçtığında yaşamayı çok zora sokan duygular.

Dünyada, ülkelerde, toplumlarda, iş yerlerinde, ailelerde yaşanmakta olan ve negatif duygu oluşturan pek çok durumla karşı karşıyayız. Dünya döndükçe bunların da var olacakları son derece açık ve net. Madem öyle, bu durumlarla başa çıkabilmek için nasıl davranmak lazım diye düşünmek ve kafa yormak lazım gibi geliyor bana.

Duygular bulaşıcı ve yayılma hızları oldukça yüksek, bunu artık bilim ispatlıyor. Kızgınlık, kaygı, korku karşı tarafa bir his olarak geçtiği gibi, karşılıklı iletişimde kullanılan kelimeler, bir şeylerin anlatılış ve aktarılış biçimi insanlarda negatif duyguları daha hızlı harekete geçirip daha hızlı yayılmasına neden olabiliyor. Tabii unutmamak lazım, benzer şekilde olumlu duygular, iyi hissetme hali de bir o kadar hızla bulaşıp yayılabiliyor.

Tam da bu noktada duygu bulaştırmak konusunda kendi durumumuza bir bakmak bana önemli geliyor. Nasıl ki olup biten olaylar, diğer insanlarla olan iletişimde duyduklarımız bizde negatif duygular uyandırıp, iyi hissetmeme halini tetikleyebiliyorsa, bizim tavır ve davranışlarımız, iletişimde kullandığımız sözler, paylaştığımız haberler, anlattıklarımız da karşı tarafta aynı durumu yaratabiliyor demektir.

Daha önceki bir yazımda söz etmiştim, her birimiz yaşamda fiziksel bir alan kaplıyoruz ve bu kapladığımız alanın bize yüklediği bir takım sorumluluklar da var. Bu sorumluluklardan bir tanesi kendi bulaştırdığımız duygulara ve içinde bulunduğumuz duygu durumuna yönelik farkındalık, yani aynada kendimize bakma ve biraz soru sorup cevaplama ihtiyacı. Acaba gün içinde zihnimde dolanan düşünceler nasıl düşünceler? İnsanlara neler söylüyorum, neler anlatıyorum? Konuşma tarzım nasıl? Anlattıklarımın ne kadarı ağırlıklı negatif duygu ve düşünce barındırıyor. Bana nasılsın denildiğinde nasıl cevap veriyorum; cevaplarım genelde “bu zamanda iyi olmak mümkün mü”, “yaşıyoruz işte” gibi cevaplar etrafında mı dolaşıyor? Gazete okuyup, haber dinliyorsam, seçip okuduklarım ve dinlediklerim neler? Kendi duygu durumumu nasıl yönetiyorum? Odağım yalnızca olup biten negatif olaylarda, başıma gelen kötü şeylerde ve kendi kontrolum dışında gelişen zorlu durumlarda mı, yoksa bunların içinde yolunda giden bir kaç şeyin varlığından da haberdar ediyor muyum kendimi? Çalışma yaşamımda aksilikleri odakta tutup bunların yarattığı kızgınlığı mı, yoksa çözüm çabasını mı aktarıyorum arkadaşlarıma? Aile yaşamımda, arkadaş ilişkilerimde, günlük toplumsal yaşam içinde durumum nasıl? Yaşamın içinde yüzümü geleceğe çevirerek, bu yaşam benim ve yapabileceklerim üzerinde düşünüp çalışmalıyım diyerek güçlü bir duruş seçiyor muyum kendime, yoksa seçtiğim duruş benim yapabileceğim bir şey yok, artık ben çaresizim duruşu mu?

Takip ettiğim bir yazar var Michelle Gielan. Amerikalı eski bir televizyon haber spikeri. Haberlerde kullanılan dilin, haberlerin paylaşılma şeklinin daha farklı seçilmesi ile toplumda yaratılabilecek olumlu değişimden söz ediyor yazılarında. Günlük dilde, günlük iletişimde yapılacak bir kaç oynama ile ailelerde, iş yerlerinde, ilişkilerde sağlanacak iyileşmelerden söz ediyor.

Michelle Gielan’ı son derece haklı buluyorum, çünkü artık beynin işleme mekanizmasını biliyoruz, çünkü nörobilimciler her gün yeni keşiflerde bulunuyorlar beyinle ilgili. Biliyoruz ki, beyin korku, kaygı ve endişe duygularını deneyimliyorsa, acil durum koruma moduna alıyor kendisini ve yaşamı o çerçeveden deneyimletmeye başlıyor kullanıcılarına. Üstelik biliyoruz ki o modun “tam bir insan” modu olduğunu söylemek de pek mümkün değil ne yazık ki.

Bu hafta biraz bu konu okuyucularımın gündeminde olsun istedim. Zor zamanlar her zaman yaşanacak bundan kaçmak çok mümkün olmuyor, ama bu zor zamanları kendi adıma ben nasıl yönetirim, çevremdeki insanlarla olan iletişimimde neleri farklı yapabilirim, olup bitenleri kendi içimde nasıl tercüme edip, yüzümü geleceğe doğru çevirip yola devam edebilirim sorularının cevapları üzerinde düşünmek önemli geliyor bana. Sizler ne dersiniz?

Düşünen İnsan

dusunBen çok küçükken babam masamın üzerine koymam için şeffaf bir oyuncak vermişti bana, üzerinde DÜŞÜN yazan şeffaf bir oyuncak. Oyuncak diyorum, çünkü küçüktüm ve ben onu oyuncak olarak yaşamıma dahil etmiştim, çünkü o zamanlar ne kadar anlamlı bir oyuncak olduğunun farkında değildim, sadece bir oyuncaktı benim için. Büyüdükçe anlamını keşfettiğim bir oyuncağa dönüştü. Şimdi hala çalışma masamın üzerinde duran bu oyuncak bana yaşamdaki en önemli aktivitenin düşünmek olduğunu hatırlatan en önemli hatırlatıcımdır.

Şimdi bu da nereden çıktı diyenleriniz olabilir. Hemen anlatayım, nerden çıktığını. İnsan potansiyeli ile ilgili çalışırken, insan potansiyeli denilen şeyin aslında insanın “etkin” düşünme gücünün ta kendisi olduğunu fark ettiğimde çıktı bu hikayem ortaya. Etkin olmayan düşünme gücü olur mu diye sorarsanız, takılıp kaldığımız şeylere odaklanıp, gergin ve verimsiz düşünme biçiminin bütün zihnimizi kaplayıp sardığı, kendimizi düşünceler içinde boğulmuş ve son derece verimsiz hissettiğimiz zamanları bir düşünmenizi öneririm.

İnsan potansiyeli sözünü son yıllarda sıklıkla duyuyoruz. Zaman zaman kimilerimizin kulaklarına çok fazla teknik, çok fazla süslü, ya da çok fazla havalı gelse de, “insan potansiyeli”nden söz edenler, bilerek ya da bilmeyerek, yadsınamayacak bir gerçeğin kelimelere dönüşmüş halinden söz ediyorlar.

Potansiyel sözlükçede ne demek acaba? TDK tanımı ile bakınca bakın neymiş: gizli kalmış, henüz varlığı ortaya çıkmamış olan, gelecekte oluşması ve gelişmesi mümkün olan, kullanılmaya hazır yetenek. İnsan potansiyeli de insanda gizli ve ortaya çıkması mümkün olan her şey demek. İnsan potansiyeli öyle güçlü bir şey ki, Guiness rekorları sürekli yenileniyor, bir sonraki yıl nelerin rekoru kırılacak, kim kaç metreyi kaç saniyede koşacak, kim nerelere tırmanacak bilen yok, çünkü ne kadar potansiyel açığa çıkar, kestirebilen yok. Dünya bir kaç zaman sonra nelerin keşfedilip yaşama geçirildiği bir yer olacak onu zaten bilen hiç yok.

Madem bu kadar güçlü bir şeylerden söz ediyoruz, neden ortaya çıkması her zaman mümkün olmuyor sizce bu potansiyelin? Bence yaşama sıradanlaşmış alışkanlıklar ve tabiri caizse, günlük telaş pencerelerinden baktığımız için böyle bir potansiyelin varlığını bile unutuyoruz da ondan. Potansiyeli ortaya çıkaracak en önemli faaliyet olan “düşünmeye” fırsatımız bile olmadığına inanıyoruz da ondan. Önümüze gelen her şeyi, otomatik sistemlerden halletmeye çalışıyoruz da ondan. Düşünebilme zamanlarını etkin olmayan, bizi bir sarmalda tutan düşüncelere, kızgınlıklara, gerginliklere, takılıp kaldığımız noktalarda daha fazla takılıp kalmaya yönelik düşünmeye ayırıyoruz da ondan.

Mezunu olduğum Erickson Koçluk Okulu Türkiye temsilcisi sevgili Denge Merkezi tarafından geçen yıl İstanbul’da düzenlenen World Game toplantısında konuşmacılardan biri, düşünmek çok önemli bir faaliyettir demişti. Gerçekten de öyle, potansiyeli açığa çıkarma çabası ile insana kalori harcatan, zorlayan ve geliştiren çok önemli bir faaliyet.

Gelin iş ve özel yaşamlarımıza şöyle bir bakalım; Zamanımızın ne kadarını sadece düşünmeye ayırıyoruz? Acaba ne kadar süreyle otomatikleşen yaşamdan uzaklaşıp, gerçek farkındalıkla düşünme aktivitesi yapıyoruz? Düşüncelerimizin ne kadarı şimdi ve gelecekte yapabileceklerimiz ve yapmak istediklerimize odaklı, ne kadarı sadece sorun ve sıkıntılara, geçmişte başımıza gelen aksiliklere takılıp kalıyor? Cevaplar her ne olursa olsun, kalori harcatıp geliştiren, gerçek potansiyeli ortaya çıkaran düşünmeye kısacık bir zaman daha ayıracak olsak bize ne sağlar?

Bu haftanın konusu bu soruların cevapları üzerine düşünmek olsun mu, ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

İlk Sorunuz Ne? Nasıl mı, Neden mi?

nedenonemliGünlük yaşantılarımız sürekli bir telaş ve gerginlik içeriyor desem ne dersiniz? Sorarken cevabı da kestirebiliyorum, hatta okuyanların büyük kısmının hafiften de olsa başlarını aşağı yukarı salladıklarını görür gibi oluyorum.

Bu telaş, gerginlik ve koşturmaca var olduğunda, kabul gördüğünde ve yaşamın ayrılmaz parçası haline geldiğinde, atılacak adımlar, yapılacak işler, verilecek kararlar çoğunlukla “ne yapılacak ve nasıl yaparız” sorularının cevabı sonrası hayata geçiriliyor. Bir hadi hadi ve hemen duygusuyla hareket etme zorunluluğu hissediliyor. Böyle bir yaklaşım olduğunda da sadece o anı kurtarmaya yönelik ve o an için işlerin akmasını sağlayacak ve hatta geçici olabilecek çözümler çıkıyor ortaya. Bu çözümlerin ortaya konması elbette önemli ve gerekli, ama bazen de biraz daha farklı, biraz daha zengin, biraz daha yaratıcı yollardan, daha uzun vadeli çözümler üretmek de olsa iyi olmaz mı?

Ne yapılacağı ortaya çıktığında, uzun vadeli çözüm üretmek, yaratıcı, farklı ve katkı sağlayan sonuçlar oluşturmak için hemen başta sorulabilecek, oldukça destekleyici olan (ama ne yazık ki sıklıkla unutulan) ve ortak paydası “neden” sözcüğü olan bir iki soru daha var aslında; Bu konu benim için neden önemli, bunları yapmak bizim için neden gerekli?

Bir şeyler planlanacağı zaman, önemli bir işe başlanacağı zaman nasıl yaparızın ilk soru olmasındansa önce neden önemli ve gerekli sorularını sorarak başlamak tıpkı ünlü yazar ve iş insanı Simon Sinek’in söylediği gibi hem iç motivasyonu keşfetmeyi destekliyor, hem de işin içinde olan insanlara ilham veriyor.

Bu sorular sorulduğunda, konu her neyse onun bizde bulduğu anlam, bizdeki gerçek karşılığı ile ilgili bir takım bilgilere ulaşıyoruz. Konunun kendisinden daha büyük bir şeyler gözümüzde canlanmaya başlıyor. Bu görüntüler yapılacak şeyi, verilecek kararı, atılacak adımı daha bir görünür ve yapılabilir kılıyor, çünkü artık o şey her neyse onu yaptığımızda neleri destekleyeceğini, nasıl sonuçlar ortaya koyacağını biliyormuş gibi hissediyoruz kendimizi. Kısacası, anlamını keşfettiğimiz, veya unutup hatırladığımız her şey daha bir yapılası görünüyor, daha bir heyecan verici geliyor, daha bir yaratıcılıkla hayata aktarılıveriyor.

İşin ilginç yanı, bazen bu neden önemli sorusunun cevabını ararken, tam da o noktada yapmaya çalıştığımız şeyin hiç de anlamlı ve gerekli olmadığını keşfetmek de mümkün olabiliyor. Durum böyle olduğunuda, madem bu konu üzerinde çalışmak anlamlı değil, daha başka neler yapılabilir sorusunun karşılığını aramaya başlıyor insan ve güzel bir kazı serüveni başlıyor daha derinlere doğru.

Elbette sadece nasıl diyerek hızla çözmemiz gereken durumlar her zaman olacak yaşamda, ama gerçekten önemli olanları bu hızla ve bu telaşla çözmeye çalışmadığımızdan emin olursak, sık sık konuşulan, hatta biraz da içi boşalan yaşam anlamına biraz daha yaklaşmanın, yaptığımız şeylerin gerçek değerini ve önemini bilerek yapmanın ve sonsuz insan potansiyelimizi en iyi şekilde kullanmanın daha mümkün olacağına inanıyorum.

Sizler daha çok nasılla mı yoksa nedenle mi başlıyorsunuz yapacağınız işlere, iş yerlerinizde, ailelerinizde durum nasıl? Bu hafta biraz bu konuda kafa yormak ister misiniz?

Mutlu haftalar…

 

Kalpten İletişim Olur mu?

Hayatta başımıza gelen bir çok şeyi iletişime ve ilişki yönetimine bağlamayı seviyorum. Galiba sevmenin de ötesinde, yaşanan bir çok problemin en derininde bir iletişim sorunu yattığına inanıyorum. Sonra bir doğrulama ihtiyacı ile, en çok içinde zaman geçirdiğim yer olan kurumsal dünyayı örnek alan olarak seçiyorum, bakıyorum ve başta söylediğim cümlenin doğruluğunu gözlüyorum.

Son 20 – 25 yıldır dünya da benzer bir şeye inanıyor olmalı ki, açık iletişim, etkili iletişim, etkin dinleme, ilişki yönetimi dersleri filan tavan yapmış durumda. Konu dönüp dolaşıp iletişime ve ilişkilere gelir oldu. Toplumlar, şirketler, takımlar, aileler, herkes bir iletişimi iyileştirme çabası içindeler. Peki bu konu bu kadar konuşuluyor da, acaba bu konuşmaların neticesinde ortaya çıkan iletişim nasıl bir şey oluyor? Haydi açık konuşalım, pek de bir şey olmuyor, hala ülkeler birbirini yiyor, hala şirketlerde çalışanlar ve yöneticiler çatışıp duruyor, hala kardeşler, eşler diğerinin kendisini anlamadığına inanıyor.

Ben iletişimin işe yarayan haline açık veya etkili iletişim demek yerine, içten ve doğrudan iletişim demeyi seviyorum. Bunu söylediğimde de içinde bir ferahlık ve şeffaflık barındıran iletişim tarzı geliyor aklıma. Şöyle ki, her şey o kadar açık ve net ki, kimse acaba burada ne demek istendi, ben doğru anladım mı filan gibi konuları aklının ucuna bile getirmiyor. Konuşurken cevap vermek üzere değil, birbirini anlamak üzere konuşuyor insanlar. Anlamadıkları şeyi anlamadım demek yol açıcı olarak kabul görüyor. Anlatabildim mi diye sormak meziyet olmaktan çıkmış, günlük akışın fark edilmeden ilerleyen bir parçası haline gelmiş. İma dediğimiz kelime sözlükten silinmiş, çünkü ne olduysa olanı olduğu gibi söylemek almış yerini, yani kimse “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla”larla filan uğraşmaz olmuş. Açıklık sayesinde zihinleri işgal eden zihin okumaya çalışma (yani diğer kişinin söylemediklerini anlamaya ve hatta yorumlamaya ve mutlaka bunu demek istiyordur diye yargılamaya çalışma) faaliyetleri tamamen durmuşlar. Şüphe denen kavram da yerini yavaştan kafa rahatlığı kavramına bırakmaya başlamış, hani her şey açık ya, şüpheyle bir takım şeyleri dinlemeye, anlamaya, acaba altında nasıl bir niyet var ki diye düşünmeye falan hiç gerek kalmamış durumda.

Peki bu içten ve doğrudan iletişimin, belki de aslında kalpten kalbe olan iletişimin içinde neler var ve neler yok da bu iletişim tam kalpten kalbe, tam anlaşılır, tam olması gerektiği gibi oluyor?

Bir kere içinde sevgi var. Adam Kahane’nin kitabı Güç ve Sevgi’de çok güzel bir sevgi tanımı okumuştum. Şöyle diyordu: Sevgi egoya kendisinin dışında da bir şeyler olduğunu hatırlatan bir güçtür. Sonra da diyordu ki: sevgi başkasını kabul etme, başkasına saygı duyma, başkasına yardım etme dürtüsüdür, ki bu ayrı olanları birleştirir. Sevgi tanımına bu şekilde bakınca ve iletişimin içine bu sevgiden katınca birinci adımı atmış oluyoruz içten iletişim konusunda.

Bir iletişim söz konusuysa, aslında ortaklaşa olacak bir konu da var demektir. Bu ortaklaşa konunun varlığı aynı fikirde olunan bir konu olmasını gerektirmez, ama o konu üzerinde konuşulmasını gerektirir. Bunun olması için de içten ve doğrudan iletişimin içinde ispat ve haklı olma çabası yerine kendini doğru ifade etme ve durumu anlatma çabası olması gereklidir.

İletişim dediysek, en az iki insandan söz ediyoruz demektir. Durum böyle olduğunda, bazen ön yargılar, bazen geçmiş deneyimler, bazen o andaki duygu durumu, bazen sadece bıkkınlık kişilerde bir ön filtre koyarak, bir gözlük takarak iletişiyor olma halini yaratabilir. Bu olduğunda açık ve içten iletişim kurma ihtimali hiç yok demektir. İçten iletişim diyebilmek için yargı, ön yargı ve geçmiş deneyimlerden hareketle takılan gözlükler olmamalı gözlerde. Yalın ve konuya odaklı bakan, konuşan ve dinleyen bir ben olmalı iletişimin içinde.

İletişimde iki kişi var dedik, ama şanslıyız ki uğraşmamız gereken sadece bir kişi var aslında, o da kendimiz. İletişimin içtenliğini ve açıklığını desteklemenin tek yolu, az önce sözünü ettiğim iletişime konu olan şeyin ve kendimizin tam olarak farkında olmak ve bu farkındalığı asla kaybetmemek.

Kendimiz varız dedim ama, doğru iletişim tarafından bakınca, bu sadece “ben haklıyım ve de bunu kanıtlamalıyım” türü bir kendimiz olmak demek değil. Durumu anlamaya çalışan, her yönüyle olaya bakan, en az kendisi kadar karşıdaki kişinin de farkında olan kendimiz olma hali. “Beni anlasın kardeşim benim problemim mi?” hali değil de bir tür ben kendimi anlatayım da içim rahat olsun hali.

Bunlar olduğunda iletişim dediğimiz kavram, dünyanın sonunu getirme ihtimali olan karmaşık bir savaş olmaktan çıkıp, çözüme yönelik ve içinde sevgi barındıran bir olguya dönüşüyor.

Uzaktan bakınca bazen zor, bazen kolay, hatta bazen imkansız geliyor biliyorum, ama denedikçe, hani şu bazen iç huzuru dediğimiz, bazen mutluluk diye tarif ettiğimiz hisler yerleşiyor içimize ve insanın içindeki iyi hissetme hali çoğalmaya başlıyor. Bunun sonuçları da yaşadığımız ve yaşamak istediğimiz hayatın içine işliyor doğrudan.

Bu hafta kendi iletişim tarzınıza, bu konudaki bakış açınıza tarafsız, yalın ve gerçek bir gözle bakmaya ve yukarıda koyu renkle yazılı olanlar sizde ne durumdalar bir değerlendirmeye, ve kendinize ait içten iletişim tanımınıza farkı bir gözle bir kez daha bakmaya ne dersiniz?

Mutlu haftalar…