Tag Archive | zaman

Meraklı Kızla Tuhaf Tavşanın Küçük Hikayesi

Günaydın derdi meraklı kız her sabah, günaydın sevgili sabah, günaydın kuşlar, çiçekler, martılar. Kendi kendine konuşurdu ardından, evet, martılar dedim, doğru duydunuz, çünkü deniz var karşımda, güneş doğarken uçmaya başlayan martılar, onlara eşlik eden güzel kargalar, minik serçeler, orta boy güvercinler, hepinize günaydın. Canım güneş, sana da günaydın. Günümü aydınlattığın ve bunu benden hiç bir karşılık beklemeden yaptığın için kocaman bir günaydın da sana.

Böyle başlardı hikayesi bizim kızın her sabah, çünkü, bizim kız küçüklüğünden beri en çok sabahları severdi. Aslında bütün günü, bütün saatleri severdi ama, en çok sabahlardı sevdiği. Sabahlar, onun için bir sürü başlangıç demekti; güne başlamak, okula başlamak, kahvaltıya başlamak, sohbete başlamak, yepyeni planlara, hayallere başlamak, belki de her gün hayata yeniden başlamak. Yani anlayacağınız, sadece bu okuduğunuz değil, bütün hikayeleri böyle başlardı bizim kızın. Her sabaha günaydın diyerek, her günü heyecanla bekleyerek…

Nasıl biri diye merak ettiyseniz, anlatayım: Sarı saçları vardı bizim kızın, tıpkı güneş renginde, belki de sabah güneşi hep onun saçlarındaydı kim bilir. Masmavi gözleri vardı. Deniz gibiydi gözlerinin rengi, belki de çok denize baktığından mıydı, neydi, valla onu da kim bilir. Gün gibi, güneş gibi, deniz gibi bir kızdı bizimkisi, depderin düşünceleri olan, kalbi kocaman ve sevgiyle dolu tatlı bir kız. 

Her sabah güneşin yavaş yavaş kendisini gösteren ışığı, usulca etrafa yayılan sıcaklığı ve parlaklığı iyi hissettirirdi ona. Üstelik başına ne gelirse gelsin, her durumda bakardı sabahları doğan güneşe, hep bir merakla ve umutla.

Evet doğru okudunuz, merakla dedim, çünkü çok meraklıydı bizim kız. Her gün onlarca, yüzlerce soru düşerdi zihninin yollarına. Ders çalışırken, oyun oynarken, ev işlerine yardım ederken, yani aklınıza gelebilecek her durum ve zamanda düşüverirdi aklına bu sorular. Şöyle söylerdi kendi kendine; soru gelsin yeter, cevabı bir yerlerden çıkıverir mutlaka. İşte bu yüzden olsa gerek, annesi, babası, arkadaşları, yani onu tüm tanıyanlar meraklı kız derlerdi bizim kızın adına.

Meraklı kız yalnız kendi sorularına cevap aramakla yetinmezdi. Sorsun isterdi insanlar ona, sorsun ki, o da düşünsün yeni soruların üzerinde. Düşünsün ki, çıksın bildiği ne varsa içinden. Çıksın ki, canlansın düşünceler ve cevaplar ve başlasınlar dolaşmaya etrafta.

Bir gün okul çıkışı eve doğru yürürken, ilginç bir olay geldi bizim meraklı kızın başına. Bu okuduğunuz hikaye de tam o anla ilgili aslında. 

Günaydın diyerek başladığı bir sabahın devamında, her günkü gibi gittiği okulunun çıkış zili çaldığında, tam da öğleden sonra saat üç sularında oldu olay. Meraklı kız, elinde kırmızı okul çantası, ayağında siyah rugan okul ayakkabıları, şarkılar söyleyip, kafasındaki sorularının cevaplarını düşünerek, etrafa bakarak, zıplaya zıplaya yürüyordu denizin kenarındaki evine doğru. Yürüdüğü yolun iki tarafı ağaçlarla doluydu. Kimi yeşil, kimi sarı, kimi kırmızı yapraklı bir sürü ağaç vardı kenarlarda, hatta yaprakların bir kısmı da yerlerde. Geldi mi gözünüzün önüne? Siz de fark ettiniz mi bilmem ama, o kadar güzeldi ki ağaçlar, neredeyse kendini ormanda bile hissedebilirdi insan okuldan eve giden yolda olduğunu unutsa. 

Mırıldandığı şarkının en sevdiği yerine geldiği sırada, parlayan güneşin ağaçların dallarının arasında üzerine geldiği bir anda, sık ağaçların arasından kendisine bakan bir çift gözle karşılaştı bizim kız. Biraz daha dikkatle bakayım, bakayım da anlayayım bu gözler kime ait demesine fırsat kalmadan, beyaz renkli, kırmızı burunlu, poposunda ponpon kuyruğu olan, meraklı kızın gördüğü gözlerin sahibi bay tavşan önüne zıplayıverdi bizim kızın. Evet evet, doğru okudunuz, bir tavşan diyorum. Tıpkı Alice Harikalar Diyarında romanındakine benzeyen bir tavşan. Hatta, gözünde gözlük, elinde kocaman bir saat, üzerinde kırmızı bir ceket, içinde sarı bir yelek, aynı romandaki gibi yani.

Bizim kız hayretler içinde gözlüklü tavşana bakarken, hayreti bir anda bir kat daha artıverdi. Neden mi? Çünkü, günaydın dedi tavşan bizim kıza. Doğru duydunuz, bizim dilde günaydın dedi tavşan meraklı kıza. Bizimki de sizin kadar şaşırdı, şöyle bir kulaklarını ovuşturdu, tam o sırada, tavşan daha gür bir sesle günaydın diye bağırdı. 

Meraklı kız şaşkın şaşkın baktı, sanki soracak başka şey kalmamış, bu olayda kafa karıştıracak başka şey yokmuş gibi, neden günaydın dedin ki, saat 3 oldu diye cevap verdi tavşana, sonra da devam etti, neden yani? 

Ne fark eder dedi tavşan, illa sabah mı olmalı, günün aydın olması için? Gün zamandan bağımsız aydın olamaz mı? Bir an duraladı bizim kız, sonra kendi kendine, sabah olmasa da gün aydınlık diyemez mi herkes birbirine, galiba doğru söylüyor bu tuhaf tavşan diye düşünürken buldu kendini birden bire.

Daha bu sorunun cevabını henüz bulmuşken, bir soru daha soruverdi tuhaf tavşan bizim kıza: Zaman gariptir küçük kız. Akar durur. Bir sabah olur, bir akşam olur. Bir yaz gelir, bir kış gelir. Bak sana bir soru: Akan zamanın içinde duraksamadan aksak mı, yoksa arada bir, bir dakika dursak mı? Durup da baksak mı akan zamana, akan zamanda yol alan kendimize, akan zamanda olup bitenlere ve bundan sonra o zamanın içinde neler yapmak istediğimize, ne dersin? Peş peşe sordu tuhaf tavşan sorularını ve zıplayarak daldı gitti sık ağaçların arasına, üstelik de cevapları beklemeksizin. 

Şimdi siz olsanız ne yapardınız, merak edip koşmaz mıydınız tavşanın peşinden, bence koşardınız, ama bizim meraklının merakını konuşan tuhaf tavşan değil de onun sorduğu sorular çekti elbette ve meraklı kız koşmadı. Hatta koşmadığı gibi durdu, tuhaf tavşanı da unuttu ve başladı düşünmeye: 

Akan zamanın içinde akmak nasıl bir şey acaba? Biz zamanla nasıl akıyoruz? Zaman mı bizden hızlı, yoksa biz mi ondan hızlı olmaya çalışıyoruz? Yoksa bu tamamıyla bir yanılgı mı? İkimizin hızının birbirinden farklı olması gibi bir şey zaten imkansız değil mi? Çok mu ironik, zaman akarken durmak, kendini durdurmak ve soluklanmak? Varsayalım yaptık, varsayalım ara ara durduk, durdurduk kendimizi, acaba nelere kapı açar bu durmalar ve soluklanmalar? Şimdi ben dursam, zaman durur mu? Dursam düşünsem biraz akan zamanın içinde, hani bir es versem kendime, acaba neler olur? Bir dursam, baksam koşmadan, şimdi neler oluyor acaba?

Meraklı kız tuhaf tavşanın sorularını düşünmek için durdu.

İzin verirseniz, şimdi ben de durayım, durayım ki, hepimiz duralım ve biraz düşünelim tavşanın sorularını, akan zamanı, akan zamanda kendimizi, kendi istediklerimizi, yaptıklarımızı, yapacaklarımızı, hayallerimizi, gerçekleri, ne varsa düşünelim. Korkmayın, sonra nasılsa yetişiriz akan zamana bizim meraklı kızla birlikte. Hem belki aralardan bir yerlerden tuhaf tavşan gene çıkar karşımıza ve yepyeni bir soru atar zihinlerimize kim bilir?

Mutlu haftalar…

Zaman ve An

Zaman zaman düne ve yarına takılıp kalmadan, sadece bugünde ve tıpkı fotoğraftaki saatin gösterdiği gibi “şimdi”de kalmanın sizin için önemi nedir desem, acaba ne cevap verirsiniz? Hemen ardından da sorsam, yaşamın içinde dünü ve yarını, bir saat öncesini ve bir saat sonrasını bir kenara bırakıp, sadece şimdide ve şu anda kalma konusunda kendinizi nasıl buluyorsunuz? Zaman geçip, o geçen zaman artık elinizden gittikten sonra, hangi sıklıkta boşa gitti bu zaman derken duyuyorsunuz kendinizi?

Bu sorular benim sık sık kendime sorduğum sorulardır. Hatta daha da açık yüreklilikle söylemem gerekirse, kitabımı yazarken, mutluluk üzerine kafa yorarken, çalışma yaşamımı sürdürürken, araba kullanırken, eşimle, çocuklarımla, sevdiklerimle vakit geçirirken ikide bir zihnime düşen sorulardır bu sorular. Soruların altında yatan gerekçem de çok açıktır aslında: zamansızlıktan yakınıp, elimde gerçekten var olan tek zaman olan şimdiki zamanı nasıl kullandığımı anlamaya çalışma çabamdır sorularımın gerekçesi.

Zamanın ne kadar değerli olduğu hepimiz için aşikar diye düşünmekteyim. Şirketlerle, yöneticilerle yaptığım çalışmalarda, bireysel çalışmalarımda bir çok kişinin en çok yakındığı şeyin zamanın yetmemesi ve zamansızlık sıkıntısı olduğunu gözlemliyorum. Bunun yanında, sanki aynı zaman dilimini daha uzun gibi yaşayan ve pek çok şeyi sığdıranları da gözlemliyorum. Sanki zaman birine farklı, diğerine farklı süre sunuyormuş gibi. Oysa, dünya ne kadar adil, neler var adil olan diye düşündüğümde de, hepimize en adil dağıtılmış belki de tek kaynaktır zaman. Haksız mıyım, siz söyleyin,  yeryüzünde yaşayan tüm canlılar aynı gün doğumu ve aynı gün batımı arasında yaşamıyorlar mı  hayatlarını?

O halde gelin anlaşalım, zaman değerli ve adil, ama bir o kadar da sınırlı. Peki biz bu değerli, adil, sınırlı kaynağı ne kadar etkin kullanıyoruz. O kaynağın en gerçek olduğu şimdiki zamanı ne kadar gerçekten şimdi ile dolduruyoruz, ne kadar geçmişten gelenler ve gelecek olasılıklar işgal ediyor “şimdi” olması gereken zamanı?

Bunları yazıyor olmama bakarak sanmayın ben bu işi hallettim, hala kendi üzerimde çalıştığım bir konudur zamanı doğru anlamak ve yaşamak. Sık sık küçük denemeler yapmaya çalışırım kendimle. En son gittiğimiz tatili de bir deneme zamanı olarak seçmeye karar vererek çıktım yola.

Çocukluğumdan beri tatilleri hevesle beklerim. Günü gelir o heves ettiğim tatil başlar, başlar başlamaz da benim saymalar başlar. Önce yolda saat ve kilometre sayarım, kaç saattir yoldayız, kaç saat kaldı. Kilometre tabelalarını arar gözüm, kaç kilometre yolumuz kalmış, eyvah çok var. Kalacağımız yere varınca da farklı bir saymaca başlar, tatilin bitmesine kaç gün kaldı, başladığından beri kaç gün geçti. Tatilin orta günü her zaman kabusumdur, çünkü kalan günler azalmaya başlayacaktır artık. Son günden önceki günün bendeki duygusunu anlatmama zaten gerek kalmadı sanırım.

Deneme çalışmam kapsamında, tatile çıkmadan önce, bu tatil pek saymama kararı aldım. Kolumdan saatimi de çıkardım. Başladım tatilin içine doğru girmeye. Arabada giderken kilometre gösteren tabelalara hiç bakmayarak başladım deneme çalışmalarıma, onun yerine eşimle sohbete, dinlediğimiz şarkılara ve yolda gördüklerime odaklanmayı seçtim. Tatil başladıktan sonra da, her gün hangi günse ben o günü yaşadım. Aklıma düşen kaç gün geçti, kaç gün kaldı, sorularını düşer düşmez dışarı attım. Dönünce yapacağım işler, gitmeden tamamlanmamış işler gibi konuları da tatil dönüşü indiririm nasılsa diyerek raflara dizdim zihnimin içinde. Sonuç ne mi oldu, tatil bittiğinde gerçekten dinlenmiş olduğumu fark ettim, tatil fotoğraflarım sadece telefonumun hafızasına kaydolmadı, bir çoğu zihnimdeki yerlerine yerleşti, çok güldüm, çok eğlendim. Üstelik her zaman çok uzun bulduğum araba yolculuğumuz hiç de o kadar uzun gelmedi bu sene.

Benim tatilde yaptığım “şimdiki zaman” denemem neden günlük yaşamlarımızdaki zamanların içinde de denenmesin ki diye düşünerek, sizlerle paylaşmak istedim aklımdan geçenleri. Zamanın değerinin farkında olarak, zamanın sadece anda gerçek ve somut olduğunu bilerek kullansak o adil kaynağı ,acaba ne farklı olurdu iş hayatlarımızda, katıldığımız toplantılarda, sevdiklerimizle geçen zamanlarda, gittiğimiz sinemalarda, okuduğumuz kitaplarda vesaire, vesaire, vesaire…

Hafta başı düşünme konusu olsun istedim “zaman ve an” hepimize…

Keyifli haftalar…