Arşivler

Kalpten İletişim Olur mu?

Hayatta başımıza gelen bir çok şeyi iletişime ve ilişki yönetimine bağlamayı seviyorum. Galiba sevmenin de ötesinde, yaşanan bir çok problemin en derininde bir iletişim sorunu yattığına inanıyorum. Sonra bir doğrulama ihtiyacı ile, en çok içinde zaman geçirdiğim yer olan kurumsal dünyayı örnek alan olarak seçiyorum, bakıyorum ve başta söylediğim cümlenin doğruluğunu gözlüyorum.

Son 20 – 25 yıldır dünya da benzer bir şeye inanıyor olmalı ki, açık iletişim, etkili iletişim, etkin dinleme, ilişki yönetimi dersleri filan tavan yapmış durumda. Konu dönüp dolaşıp iletişime ve ilişkilere gelir oldu. Toplumlar, şirketler, takımlar, aileler, herkes bir iletişimi iyileştirme çabası içindeler. Peki bu konu bu kadar konuşuluyor da, acaba bu konuşmaların neticesinde ortaya çıkan iletişim nasıl bir şey oluyor? Haydi açık konuşalım, pek de bir şey olmuyor, hala ülkeler birbirini yiyor, hala şirketlerde çalışanlar ve yöneticiler çatışıp duruyor, hala kardeşler, eşler diğerinin kendisini anlamadığına inanıyor.

Ben iletişimin işe yarayan haline açık veya etkili iletişim demek yerine, içten ve doğrudan iletişim demeyi seviyorum. Bunu söylediğimde de içinde bir ferahlık ve şeffaflık barındıran iletişim tarzı geliyor aklıma. Şöyle ki, her şey o kadar açık ve net ki, kimse acaba burada ne demek istendi, ben doğru anladım mı filan gibi konuları aklının ucuna bile getirmiyor. Konuşurken cevap vermek üzere değil, birbirini anlamak üzere konuşuyor insanlar. Anlamadıkları şeyi anlamadım demek yol açıcı olarak kabul görüyor. Anlatabildim mi diye sormak meziyet olmaktan çıkmış, günlük akışın fark edilmeden ilerleyen bir parçası haline gelmiş. İma dediğimiz kelime sözlükten silinmiş, çünkü ne olduysa olanı olduğu gibi söylemek almış yerini, yani kimse “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla”larla filan uğraşmaz olmuş. Açıklık sayesinde zihinleri işgal eden zihin okumaya çalışma (yani diğer kişinin söylemediklerini anlamaya ve hatta yorumlamaya ve mutlaka bunu demek istiyordur diye yargılamaya çalışma) faaliyetleri tamamen durmuşlar. Şüphe denen kavram da yerini yavaştan kafa rahatlığı kavramına bırakmaya başlamış, hani her şey açık ya, şüpheyle bir takım şeyleri dinlemeye, anlamaya, acaba altında nasıl bir niyet var ki diye düşünmeye falan hiç gerek kalmamış durumda.

Peki bu içten ve doğrudan iletişimin, belki de aslında kalpten kalbe olan iletişimin içinde neler var ve neler yok da bu iletişim tam kalpten kalbe, tam anlaşılır, tam olması gerektiği gibi oluyor?

Bir kere içinde sevgi var. Adam Kahane’nin kitabı Güç ve Sevgi’de çok güzel bir sevgi tanımı okumuştum. Şöyle diyordu: Sevgi egoya kendisinin dışında da bir şeyler olduğunu hatırlatan bir güçtür. Sonra da diyordu ki: sevgi başkasını kabul etme, başkasına saygı duyma, başkasına yardım etme dürtüsüdür, ki bu ayrı olanları birleştirir. Sevgi tanımına bu şekilde bakınca ve iletişimin içine bu sevgiden katınca birinci adımı atmış oluyoruz içten iletişim konusunda.

Bir iletişim söz konusuysa, aslında ortaklaşa olacak bir konu da var demektir. Bu ortaklaşa konunun varlığı aynı fikirde olunan bir konu olmasını gerektirmez, ama o konu üzerinde konuşulmasını gerektirir. Bunun olması için de içten ve doğrudan iletişimin içinde ispat ve haklı olma çabası yerine kendini doğru ifade etme ve durumu anlatma çabası olması gereklidir.

İletişim dediysek, en az iki insandan söz ediyoruz demektir. Durum böyle olduğunda, bazen ön yargılar, bazen geçmiş deneyimler, bazen o andaki duygu durumu, bazen sadece bıkkınlık kişilerde bir ön filtre koyarak, bir gözlük takarak iletişiyor olma halini yaratabilir. Bu olduğunda açık ve içten iletişim kurma ihtimali hiç yok demektir. İçten iletişim diyebilmek için yargı, ön yargı ve geçmiş deneyimlerden hareketle takılan gözlükler olmamalı gözlerde. Yalın ve konuya odaklı bakan, konuşan ve dinleyen bir ben olmalı iletişimin içinde.

İletişimde iki kişi var dedik, ama şanslıyız ki uğraşmamız gereken sadece bir kişi var aslında, o da kendimiz. İletişimin içtenliğini ve açıklığını desteklemenin tek yolu, az önce sözünü ettiğim iletişime konu olan şeyin ve kendimizin tam olarak farkında olmak ve bu farkındalığı asla kaybetmemek.

Kendimiz varız dedim ama, doğru iletişim tarafından bakınca, bu sadece “ben haklıyım ve de bunu kanıtlamalıyım” türü bir kendimiz olmak demek değil. Durumu anlamaya çalışan, her yönüyle olaya bakan, en az kendisi kadar karşıdaki kişinin de farkında olan kendimiz olma hali. “Beni anlasın kardeşim benim problemim mi?” hali değil de bir tür ben kendimi anlatayım da içim rahat olsun hali.

Bunlar olduğunda iletişim dediğimiz kavram, dünyanın sonunu getirme ihtimali olan karmaşık bir savaş olmaktan çıkıp, çözüme yönelik ve içinde sevgi barındıran bir olguya dönüşüyor.

Uzaktan bakınca bazen zor, bazen kolay, hatta bazen imkansız geliyor biliyorum, ama denedikçe, hani şu bazen iç huzuru dediğimiz, bazen mutluluk diye tarif ettiğimiz hisler yerleşiyor içimize ve insanın içindeki iyi hissetme hali çoğalmaya başlıyor. Bunun sonuçları da yaşadığımız ve yaşamak istediğimiz hayatın içine işliyor doğrudan.

Bu hafta kendi iletişim tarzınıza, bu konudaki bakış açınıza tarafsız, yalın ve gerçek bir gözle bakmaya ve yukarıda koyu renkle yazılı olanlar sizde ne durumdalar bir değerlendirmeye, ve kendinize ait içten iletişim tanımınıza farkı bir gözle bir kez daha bakmaya ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

 

 

Kendi Zihnimizdeki Terazilerin Kalibre Olmaya İhtiyacı Var mı?

scale-and-brain-500x400Her birimiz adeta bir terazi gibiyiz. Farkında olarak ya da olmadan, bir takım ölçümler yapıyoruz, sonra da bu ölçümlere göre duygu ve düşüncelerimizi seçiyoruz, hemen ardından da bu duygu ve düşüncelere göre davranmaya başlıyoruz.

Teknik olarak bütün ölçüm cihazlarının zaman içinde doğru ölçüm yapma becerilerini kaybettiklerini biliyoruz. Bir zaman sonra sapmalar ve bozulmalar başlıyor yaptıkları ölçümlerde. Eğer bu bozulmaları fark etmezsek, terazileri kalibre ettirmezsek, gerçek durumdan uzaklaşmalar başlıyor yaşamımızda ve o gördüğümüz bozuk ölçüme göre yaşamaya başlıyoruz hayatı.

Peki bizim kendi zihnimizin içinde ölçüm yapan terazilerin doğrulukları için neler söyleriz? Acaba onlar da zamanla hassasiyetlerini kaybediyorlar mıdır? Ne kadar hata payı ile ölçüm yapmaya başlıyorlardır bu kayıplar olduğunda? Yeniden kalibre olma ihtiyacı var mıdır? Biraz düşünmek ister misiniz?

Sizler düşünürken, ben de mutluluk, neşe, heyecan gibi konulardaki iç terazi ayarlarını hatırlatarak eşlik etsem size ne dersiniz?

Hadi gelin, kısa bir yolculuk yapalım hep birlikte, en iyi hatırladığımız çocukluk günlerimize şöyle bir geri dönelim. Şu her şeyin yeni, her şeyin taze olduğu çocukluk günlerimize. Katıla katıla ağlarken, ufacık bir oyuncak görüp katıla katıla gülmeye başladığımız, yeni bir şeylere sahip olunca heyecanlandığımız, bir oyun arkadaşımız geldiğinde mutluluktan havalara uçtuğumuz, neşe içinde oynadığımız, bir lolipop ile içimizin sımsıcak olduğu günlerimize. O günleri şöyle bir hatırlayıp, oradaki mutluluğu deneyimledikten sonra da dikkatlice etrafa bakarak bugüne geri gelelim. Bugün durum nasıl? Yol boyu neler olmuş bugüne gelene kadar? Hala aynı şekilde gülüp, aynı şekilde mutlu oluyor muyuz? Neşe nerelerde yer buluyor yaşamımızda? Heyecan ne durumda? Bütün bunlara eğer aynı veya daha fazla diyorsak ne ala, ama eğer bir şeyler farklı, bir şeyler daha az veya hiç yok diyorsak, işte tam orada bir yerlerde terazi ayarlarına bakmak gerekli. O zamanlar içimizde var olmaya başlayan mutluluk, neşe, heyecan terazilerimizin ayarları bozulmuş ve artık olması gerektiği gibi ölçmüyor olma ihtimalinin yüksek olduğunu bir fark etmek lazım. Acaba alışkanlıklar ve zaman içinde geliştirdiğimiz körlükler, inançlar, yargılar, geçmiş deneyimlerimizden geleceğe yansıttıklarımız ölçümleri giderek daha da fazla bozuyor olabilir mi diye bir bakmak lazım. Sonra da ayarları nasıl kalibre ederim ki eskisi gibi gülmek, kahkaha atmak, mutlu hissetmek, neşeyi yaşama katmak, basit şeylerle heyecanlanmak yeniden mümkün olsun sorusunun yanıtını aramaya başlamak lazım.

Bu sorunun yanıtını daha çabuk bulabilmek için haydi dönün çocukluktaki en keyifli dönemlerinize ve hatırlayın kahkahalarınızı, keyifli oyunlarınızı, oradaki neşeyi, heyecanı ve mutluluğu, sonra onları bugüne gelen yolda izleyin, azaldıkları noktayı yakalayın ve tekrar eski haline gelmesi, yani ayarların yenilenmesi için ne gerekli biraz kafa yorun. Belki bir reset yani yeniden başlat düğmesi, belki bir sil ve yenile düğmesi, belki de yeni bir pencere aç düğmesine basarak ufak bir ayar yeter, belki de biraz zaman tanıyarak yeniden yapılandırma çalışmaları işe yarar. Ama bir yerlerden başlamak lazım, çünkü bunlar azaldığında, kaybolduğunda hayatın içinde bir şeyler hep eksik kalacak, evde, iş yerinde, içinde bulunduğunuz tüm topluluklarda bir şeyler tamam değil duygusu olacak. Hani en başta da dedim ya, bu bozuk ayarlara göre yaşanan bir yaşam olacak yaşadığımız.

Yeniden ayarlanmış iç terazilerimizin getireceği keyifle daha mutlu günler olması dileğiyle.

 

Tamamlanmayan, Yarım Kalan, Hatta Hiç Başlanamayanlar

pile-books-13929-37039-file-eng-400-265Nelere başlayıp sonradan yetişemeyip yarım bıraktınız? Neler var kafanızın içinde kalan ve hiç hayata geçmemiş olan? Nelere başlamaya karar verip, hatta çok da heves edip sonra hiç başlayamamış buldunuz kendinizi? Mesela, kaç tane kitabınız var alıp da bitirmeden bıraktığınız, hatta hiç okumaya başlayamadan kütüphanenin rafına kaldırdığınız? Kaç tane plan var kafanızın içinde gerçekleştirmek için uzun uzun düşündüğünüz, hatta çok da heyecanlandığınız, ama nedense bir şekilde vazgeçtiğiniz?

Tamam biliyorum bir şeyleri düşünmek yapmaktan daha kolay geliyor, içimizdeki istek çok yüksek düzeylere ulaşıyor, bir adım atma kararımız varmış gibi geliyor, ancak derken bir de bakıyoruz ki, her şey iyi niyette ve düşüncede tıkanıp kalmış ve somut adımlar nedense hiç atılamamış. Belki ya olmazsa kaygısı, belki ben yapamazsam düşüncesi, belki vakitsizlik inancı, belki yorgunluk algısı, belki de benim aklıma şu anda gelmeyen ama sizin hemen bulacağınız başka bir gerekçe.

Daha önce de yazmıştım, bilmek yapmanın garantisi değil, farkında olmak harekete geçmek için tek başına yeterli değil diye. Farkındalığın yaşama aktarılması için gerek şart koşul, düşünen “ben” ve davranan “ben”in uyumu. Bu uyum olduğunda, cesaret ve adım atma hali kendini hemen belli ediyor. Oysa düşünen “ben” ve davranan “ben” birbirinden bağımsız hareket etmeye başladığında, bazen düşündüğümüzden çok daha fazlasını yapmaya çalışıyoruz, ya da yapabileceğimizden çok daha fazlasını düşünüyoruz. Durum karmaşıklaştığında ertelemeye, vazgeçmeye başlıyoruz. Bazen de bir çok konuda bir çok plan yapıyoruz, çok yaratıcı fikirler geliyor aklımıza, ancak onları kategorize etmek, yapılabilirliklerini düşünmek yerine, üst üste hatta daha da fenası içi içe kafamızın içine dolduruyoruz, bu defa da onlar bize içinden çıkılmaz bir yığın düşünce hissi vermeye başlıyor ve hepsini zihin kütüphanemizin içindeki rafların en arkalarına doğru itekleyiveriyoruz.

Düşünen ve davranan benlerin uyumu bozulduğunda, yukarıdaki sonuçları doğuran neler oluyor bizim sistemde acaba? Bakın bence şunlar oluyor; kendi içimizde önceliklendirme sıkıntımız ortaya çıkmaya başlıyor, odaklanamamaya başlıyoruz, ya da sadece en büyük bitmiş hedefe odaklanıp, o da gözümüze çok büyük göründüğünden hareket edememe durumu baş gösteriyor, sonra ertelemeye ve bahaneler bulmaya başlıyoruz, sonra da kafamızın içinde veya tam da önümüzde duran her ne varsa, tamamlanması imkansız bir işe dönüşüyor, hepsi üst üste biniyor ve zihnimizde korkunç veya kaçınılması gereken bir hal alıyor, cesaretimiz ve hevesimiz kırılıyor. Bu sıkıntılı durumdan kurtulmak isteyen kafası karışmış biz de, her ne var ne yoksa toparlayıp, ya evin içindeki ya da zihnimizin içindeki kullanılmayan tozlu raflara atıveriyoruz, ya da bitmiş gibi dursunlar diye halının altına doğru itiveriyoruz ayağımızla, sonra da her şey normale dönmüş gibi davranmaya çalışırken buluyoruz kendimizi. Davranmaya çalışırken diyorum, çünkü içimizdeki tanımsız huzursuzluk hissi biraz kafamızı karıştırmış oluyor o sırada.

Peki durum böyle olduğunda ne yapmalı?

  • Önce rafa kalkanların ya da halının altına itilenlerin, o yığın yığın olmuşların neler olduğunu bir anlamak lazım.
  • Ardından kategorize et diyebiliriz kendimize, yani kafanda gruplandır, her neyse o önündeki yığının içinde bulunanlar, hepsini bir kategorize et, mesela alıp da okuyamadığın ne tür kitapların var, hangi konularda planların var yaşamınla ilgili, yapmak isteyip yapamadıkların neler?
  • Hemen arkasından her bir alanı önceliklendir demek lazım yüksek sesle, önceliklendirmekten bazen sadece bir yapılacaklar listesine koymayı anlıyoruz, oysa sadece bunu anladığımızda, yapılacaklar listesinden bize en kolayları önce yapıp, gerisini bir kenara atma ve erteleme olasılığı artıyor. O nedenle önceliklendirirken, sıralama değil gerçek önceliklendirme yaptığımızdan emin olmamız lazım. Önceliklendirmenin kriterini belirlersek, önceliklendirme yapmak kolaylaşır, mesela zamana göre, mesela en çok istediğimize göre, mesela en çok ihtiyaç duyduğumuza göre, mesela hemen yapılabilir, sonra yapılabilir olanlara göre.
  • Unutmamalı, “parçala, böl, yapılabilir en küçük parçaya ulaş, sonra da bu yapılabilir parçayı yaptığını nasıl fark edersin keşfet” ilkesi bu yola ışık tutan ve sürekli yanımızda taşıdığımız bir el feneri olmalı bir şeyleri hayata geçirme, bir şeyleri tamamlama veya bitirme yolculuğumuzda.
  • Sonrasında da fenerimizin elimizin altında olduğundan emin olarak, yukarıdakileri yapmaya başladığımızdan ve vazgeçmeyeceğimizden nasıl emin olacağımıza karar vermek lazım, yani kendimizi takip edecek bir yöntem bulmamız lazım, kolay, pratik, ama kararlılığımızı sürdürmemizi destekleyecek bir yöntemi kendi usulümüze uygun geliştirmek lazım.

Bütün bunları az biraz yapmaya başladığımızda, önümüzde, kafamızda oluşan o korkutucu yığınların önce yavaş yavaş yanyana dizildiğini, bir sıraya girdiğini, sonra boylarının kısalmakta olduğunu ve hemen ardından da içimizin bir yerlerinde bir bu işi de hallettim sesinin yankılanmakta olduğunu fark etmeye başlayacağımız ve düşünen ve davranan ben’lerin el ele hareket etmeye başladığını fark ediyor olacağımız garanti gibi geliyor bana.

Denemeye değer mi sizce, ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

 

Lider olunur mu, yoksa doğulur mu?

liderolunurmuYüzyılın sorusu değil mi? Bir grup insan lider özelliklerinin doğuştan ve genlerle gelen özellikler olduğuna inanıyor, başka bir grup insan eğitimle, sunulan olanaklarla liderliğin geliştirilebileceğine inanıyor, hatta bunu istatistiksel verilerle de destekliyor (İllinois Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre lider özellikleri konusunda genetic % 30 etkiye sahipken, öğrenilen davranışların etkisi % 70), farklı bir grup insan da konuyla uzaktan yakından ilgili değil, önemli olan hayatın devam etmesi diye düşünüyor.

Bundan 5-6 yıl önce soracak olsanız, benim cevabım lider olunmaz, doğulur olurdu, çünkü liderlik özelliklerinin insanın içinden geldiğine ve hiç bir şart ve koşulda geliştirilemeyeceğine inanırdım. Son dönemde yaptığım çalışmalar, okuduklarım ve kendi yarattığım sentezlerin ardından, bu fikrimin tam zıt yönde değiştiğini söyleyebilirim.

Yeni fikrim tam da şöyle bir cümlede vücut bulur hale geldi: Herkes lider doğar, kimi lider özelliklerini kullanarak bunu yaşama yansıtır, kimi bu özellikleri hiç kullanmadan körelmelerine izin verir. Ne zaman ki bu özellikleri geliştirmek üzere bir farkındalık yakalanır ve üzerinde çalışmaya başlanır, işte o zaman lider olunur.

Yaşamda davranışlarımızı şekillendiren üç tane ana alan var. Bunların ilki doğuştan getirdiklerimiz – yani biraz genetik, ikincisi yaşam koşullarımız – yani yaşamda karşımıza çıkan ortam, koşullar, insanlar davranışlar, sonuncusu da yaşam ve çevre koşullarına, yani karşımıza çıkan durumlara verdiğimiz bireysel tepkilerimiz.

Başlangıçta dedim ya herkes lider doğar, kimi olur kimi olmaz diye, işte doğarken cebimizde olan liderlik özellikleri yaşam koşulları ve bizim onlara verdiğimiz tepkilerle ya köreliyor ya da gelişiyor. İyi haber, körelse bile, özde olduğu için tekrar öğrenilebiliyor ve öğrenildiğinde de yeniden kullanıma geçiveriyor.

Liderlik ilk anda biraz daha iş yaşamı ya da topluluk yönetimi ile eşleşiyor olsa da, aslında en özünde bakmamız gereken konu bireysel liderlik, yani kendi yaşamlarımızın lideri olmak konusu. Çünkü kendi yaşamımızın ve kendi bedenimizin içinde lider olduğumuzda, aile içinde, arkadaş topluluğunda, çalıştığımız kurumlarda lider olmak ve tam da olması gerektiği ve istediğimiz gibi kendimizle ve çevremizdekilerle uyumlu ve geliştirici bir yaşam sürmek çok kolaylaşıyor.

Aslında üzerinde durulması gereken konu en öncelikle kendimize doğru atacağımız güçlü bir bakışta gizli. Acaba bireysel liderlik konusunda nasıl görünüyorum sorusunun cevabını buldurtacak bir bakış. Sonrasında da zihnimizin içinde bir gezinti, acaba liderlik özelliklerinin gelişimi konusunda inancım ne? İstersem yaparım yönünde mi, yoksa ya doğuştan varlardır, ya da yoklardır yönünde mi? İşte bu sorunun cevabı çok kritik, çünkü inançlarımız değişim yolumuzun önündeki kapılar. Ya kendiliğinden açılırlar, ya da sonsuza dek kapalı kalırlar. Bütün bunları fark ettikten sonra da, hangi özellikleri  geliştirmek, neleri dönüştürüp değiştirmek beni ve yaşadığım hayatı ve içinde bulunduğum çevremi olumlu etkiler sorusunun cevaplarını vererek, bireysel liderlik yolcuğumuzda yol almak lazım.

Bana göre tamamı farkındalıkla ve davranıştaki değişimi yakalamakla güçlenecek ve zaten her birimizin içinde var olan liderlik özelliklerinin bir kaç tanesini hatırlayarak bitirmek isterim bugünkü yazımı:

  • Güvenilir olmak
  • Güçlü iletişim becerilerine sahip olmak
  • Kendine güvenmek
  • Verdiği sözlerin arkasında durmak
  • Olumlu davranış biçimi sergilemek
  • Yaratıcı fikir ve çözümler geliştirmek
  • Sezgilere güvenmek
  • Başkalarına ilham vermek
  • Gelecek odaklı ve sonuç odaklı düşünebilmek
  • Duyguları yönetebilmek
  • Karşıdakileri anlayabilmek
  • Kendini iyi tanıyan bir birey olabilmek

Mutlu haftalar dilemeden önce, sizlere sorsam; yukarıdaki özellikleri de göz önünde bulundurarak düşünecek olsanız, sizler bu konuda neler söylersiniz, lider olunur mu, yoksa doğulur mu? Cevaplarınız benim için değerli.

Mutlu haftalar…

Hayal, Hedef, Çaba, Sonuç

img_4219-1

Fotoğrafla yazının alakası ne diye merak edenlere, bana bu yazıyı çağrıştıran güzel denizi atlamak istemedim demek isterim :)

Hayalsiz hedef, hedefsiz çaba ve sonuç olursa ne olur? İlk aklıma gelenleri aşağıda sıralamaya çalıştım:

  • Sürekli bir koşturmaca,
  • Tatminsizlik,
  • Bir şey tamamlandığında onun farkında bile olamadan yenisini tamamlamaya doğru koşma isteği,
  • Şimdi, şu anda ne oluyor sorusunun cevabının farkında olmaya, hatta belki bu soruyu sormaya bile fırsat bulamama,
  • Bütün bunlar olup biterken sürekli bir şeylerden kaçınma çabası, negatifleri, aksi gidenleri yakalama ve onlardan kurtulmayı amaçmış gibi görme hali, böyle olduğunda da fırsatları görememe durumu,
  • Zaten bütün bu negatifler sadece beni bulur düşünceleri, kurban benim duygusu,
  • Her akşam yatınca bir yorgunluk ve gerginlik, omuzlar sert, sırt ağrılı, midede bir miktar yanma,
  • Her sabah uyanınca, sanki bütün gece uyuyan ben değilmişim kadar yorgunum cümleleri,
  • Kolayca sinirlenme, kızma, söylenme ve hatta vaz geçme durumları ve daha niceleri…

Oldukça uzun bir giriş oldu, ama bu durum o kadar fazla dikkatimi çekmeye başladı ki son zamanlarda, yazmak ve üzerinde kendim de bir kez daha düşünmek istedim. Dikkatimi çeken durum sadece karmaşa kısmı olmadı, aksine yaşama bir anlam yükleyen, bir hayali gözlerinin önünden ayırmadan yaşamı sürdüren insanlar kısmı daha ağırlıklı oldu. Karmaşada yaşamak yerine, anlamı fark edip, hayalle eşleştirip daha sakin ve amaca uygun bir koşturmaca ile yaşamak ne güzel olur öyle değil mi?

Bayramda kısa bir tatil yapma fırsatımız oldu ailece. Kaldığımız yerin sahibi ile konuşurken, bundan yıllar önce tesisi kurarken kuracağı tesisin bir ilk olması ve örnek oluşturması yönünde bir karar aldığını söyledi. Yıllardır da bu kararı onu yolda tutmuş tesisinin varlığını sürdürmekte. Attığı adımları hep bu örnek olma amacı ile örtüşecek şekilde planlamış, öyle söyledi.

Danışmanlık yaparken de benzer şeyler dikkatimi çekiyor, her yerde çok yoğun bir çaba var, her yerde elde edilen sonuçlar var, çaba eğer bir anlamla, bir hayalle ilişkilendirmemişse, bir gerginlik, koşturmaca ve yorgunluk döngüsünde tutuyor insanı. Ne zaman ki bir hayalle eşleşiyor, işte tam o sırada yol haritası ve o harita ile uyumlu yapılacaklar listesi netleşiyor. Sonuçlar gelmeye başladıkça ortaya konulan hayalle eşleşmeye başlıyor ve o gerginlik, yorgunluk, tükenmişlik halleri yerlerini rahatlık, tatlı bir yorgunluk, şimdi ne yapabilirim ve ne yaparsam benim hayalimle uyumlu olur sorularına bırakıyor.

Bu hafta için bir önerim olacak: Dilerseniz, kendinize üzerinde yoğunlaştığınız bir konu seçin, sonra aşağıdaki sorularla biraz çalışın, bakalım ne fark edeceksiniz?

  • Benim hayatım dediğim şey bir tablo olsa, nasıl görünsün istediğim bir tablo olurdu?
  • Şu anda üzerinde düşünmem gereken konunun benim hayatımdaki anlamı ne? Tablonun neresinde yer buluyor kendisine?
  • Bu konu benim için neden önemli?
  • Bu konuyla ilgili bendeki bilgi, deneyim, beceriler neler?
  • Neler yaparsam hayatımın tablosunu bozmayacak ve hatta daha da güzelleştirecek şekilde bu konuyu hallederim?
  • Tam da bu konuyla ilgili düşünerek, acaba çaba göstermek benim için ne demek?
  • Çaba göstererek almak istediğim sonuçlar neler?
  • Ulaştığım sonuçların almak istediğim sonuçlar olduğunu anlamamı neler sağlayacak?
  • Almak istediğim sonuçlar gerçekleştiğinde yeni hayat tablom nasıl görünecek?

Mutlu haftalar…

 

Bardağın ne kadarı dolu?

Glass-half-full-half-emptyZavallı bardakçık hiç aklına gelir miydi bunca konuşmaya konu olacağın, iyimserlik, kötümserlik gibi bakış açılarını açıklamakta tüm dünyaya yardımcı olacağın?

Nedense kendimizi dar alanlara sıkıştırmayı severiz. Yarım bardak su görünce söylenen yarısı dolu, yarısı boş yorumlarına bakarak tanımlar yapmaya çalışırız. Bu sıkıştırmaların gün gelip yaşam alışkanlığımız haline geldiğini, kendimizi gün geçtikçe zora soktuğumuzu fark etmeyiz.

Adı üzerinde alışkanlık, yani fark edip düşünmeden otomatik sistemden çıkan, yani nefes almak kadar kendiliğinden olup biten şeyler söylediklerim.

Alışkanlıklarımız bazen yaptıklarımız, bazen düşünce biçimimizle gösterir kendini. Her akşam diş fırçalamak, her sabah aynı yoldan işe gitmek, her gün düzenli spor yapmak, ayakkabının önce sağ tekini giymek, her akşam yatınca günü gözden geçirmek, zihnimizin içinde negatif düşüncelerin daha fazla dolaşması ve daha niceleri hepsi de yaşam boyu geliştirdiğimiz, tekrarlarla öğrendiğimiz alışkanlıklarımız.

Bütün bunlarla zavallı bardakların ne alakası var diyeceksiniz, işte söylüyorum: Eğer geliştirdiğimiz düşünce alışkanlıklarımızdan bir tanesi bardaktaki suyu gördüğümüzde, yarısı boş demeyi aklımıza getiriyorsa, önce eksikleri fark etmek yönünde bir alışkanlık sahibi olma ihtimalimiz yüksek. Bardağın yarısının su ile dolu olduğu ise ilk gözümüze çarpan ve fark ettiğimiz, o zaman iyi ve yolunda gidenler daha odakta demek olabilir. Net bir şekilde söylemeliyim ki, sürekli ilk düşünce biçimini seçenler için hayat biraz zor olabiliyor. Odakta hep eksikler ve eksik gidenler olduğunda, iyi ve yolunda gidenlerin dikkat çekmesi ve fark edilmesi zorlaşıyor. Diğer yandan, sürekli doluları görmek de çok gerçekçi gelmiyor kulağa. Hele ki insan sistemi öncelikle negatifleri fark etmeye göre programlanmışken.

Düşünce biçimlerinden bir tanesi çok zorlayıcı, diğeri de çok kolay değil, peki şimdi ne yapmalı? Bardağın dolu veya boşluğuna takılmadan ortada ne varsa, artısıyla, eksisiyle onu görmeye çalışarak başlamak lazım diye düşünüyorum. Mesela, bizim örnekte bir bardak var, içinde de bir miktar su. Ne kadar suya ihtiyacımız olduğunu fark etmeye yetecek kadar bilgi tam da orada duruyor.

Mevcut durumda olup bitenle yola çıktığımız zaman, tam olarak neye ihtiyacımız olduğunun tespiti de kolaylaşıyor. Bu tespitin hemen ardından o ihtiyacı gidermek için olasılıkları araştırmak daha da çabuk oluyor. Üstelik, sadece mevcut durumu irdelediğimizde, belki de hemen bardağın yanında duran bir sürahi dolusu suyu görmek ve ihtiyaca göre doldurabilmek mümkün hale gelebiliyor.

Bu ve benzeri bakış açıları yaşam boyu öğrenip geliştirdiğimiz birer düşünce biçimi alışkanlığı olduğuna göre ve ister davranış alışkanlığı olsun, ister düşünce biçimi alışkanlığı, bütün alışkanlıklar biz istersek değişebileceğine göre, siz hangi alışkanlık tarafında olmak ve orada kalmak istersiniz?

Bu hafta biraz düşünce biçimi alışkanlıklarınızı keşfetmeye ve sürekli alıştığınız şekilde düşünüyor olmanın yaşamınızı nasıl etkilediğini fark etmeye ne dersiniz?

En son ne zaman “İyi ki bu işi yapıyorum” dediniz?

iyikiSon bir yıldır en çok sevdiğim şeylerden biri, araba kullanırken internet üzerinden kaydedilmiş yayınları dinlemek. Tam Türkçe karşılığı var mı bilmiyorum, “podcast” diye geçiyor. İçeriğinde bazen benim ilgi alanıma giren pozitif psikoloji ve mutluluk konuları oluyor, bazen iş yaşamında işin ve insanın yönetimine dair konular, bazen de öğretici ve eğitici masallar. Bunları dinlerken hem araba kullanmak daha keyifi hale geliyor, hem de neredeyse her gün yeni bir şeyler çağrışıyor beynimde.

Geçen hafta dinlediklerimden bir tanesinde yazımın başlığındaki cümleyi duydum. Konuşmacı, yaptığı işte yakaladığı bir manevi tatmin halini anlatırken, işte tam o sırada “iyi ki bu işi yapıyorum” dedim cümlesini kurdu.

Bu cümle bana düşünme fırsatı verdi, sordum kendime, acaba iyi ki bunu yapıyorum dedirten neler var yaşamımda diye. Soru sorunca cevaplar gelir ya kendiliğinden, bu soruma da bir sürü cevap geliverdi peş peşe. Cevapların bir kısmı özel yaşamımdan geldi, bir kısmı iş yaşamımdan.

İş yaşamımdan gelen cevaplara şöyle bir bakınca, önce iyi ki bu işi yapıyorum dedirten anların ne kadar da fazla olduğunu fark ettim, sonra da bu anların her birinin benim için önemini ve değerini. İyi ki dedirten anların pek çoğunun içinde insana dair bir şeyler yakaladım. Ya birilerine destek olma çabamdı bunu bana söyleten, ya da birilerinin bana söylediği bir kaç cümle, ama sanmayın öyle siz harikasınız, bana inanılmaz yardımcı oldunuz filan gibi cümlelerden bahsediyorum. Bahsettiğim cümleler; “Öyle bir şey fark ettim ki, şu ana kadar hiç düşünmemiş olduğum bir şeyi düşündürdünüz.” “Bu taraftan bakınca daha önce görmediğim bir şeyi gördüğümü fark ettim.” gibi cümleler. Fark edeceğiniz gibi, bana iyi ki bu işi yapıyorum dedirten durumların hepsinde karşıdaki kişilere destek olmak, belki başka bir deyişle “insan”a dokunmak var. Yani o anda benim için işimin önemi ve değeri ile kesişen noktalar.

Sanırım herkes benimle aynı fikirde olacaktır: yaşamımızın çok büyük bir parçası iş tarafında geçiyor. Zaman zaman o dayanılmaz pazartesi sendromları, bitmek bilmeyen Çarşamba günleri filan derken, akıp gidiyor günler. Belki de en doğrusu kendi kendimize bazı sorular sorarak çalışmayı seçmek, sadece önümüze gelen işi yaparak değil. İşte bazı sorular: Ne zaman iyi ki bu işi yapıyorum dedim? İyi ki bu işi yapıyorum dememi neler sağlar? Bu işin içinde bana iyi gelen neler var? Şimdiye kadar hiç düşünmediysem bile, acaba şimdi düşünmeye başlasam neler bulurum iyi ki dedirtecek?

Ne dedik, soru sorunca, cevap gelir. Bu sorulara da cevaplar gelecektir. Gelmiyorsa, belki daha farklı düşünmeye ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz. Cevaplar gelmeye başladıkça, yaptığınız iş her neyse ya ona daha bir sıkı sarılmışken bulacaksınız kendinizi, ya da o işin size tam o an için sağladığı imkanları fark edip, en azından belli bir süre daha sürdürmekte bir sakınca görmeyeceksiniz yaptığınız işleri.

Sadece işimi seviyorum, ya da işimden nefret ediyorum demek yerine, bunlara eşlik eden neler olduğunu keşfediyor olmak, iş yaşamına dair farkında olmak demekle eşit olacağı için, geleceğe doğru ilerlerken kendinizi daha güvende hissederek yürüyor olacağınız kesin.

Belki denemek ve bir bakmak istersiniz, iyi ki bu işi yapıyorum dedirten neler var etrafta? Tam şu anda yaptığınız şeyi yapıyor olmak sizin için neden önemliyse, işte orada bir yerlerde saklıdır aradığınız cevaplar.

 

Yaşama Katılacak Ne Çok Şey Var

danceİster kurumsal dünyada olun, isterseniz tamamen ondan uzakta ve kendi evinizde ve hobilerinizle uğraşır bir halde olun, eminim yaptıklarınızla ilgili, yapmak istediklerinizle ilgili bazı hedefleriniz, hadi çok zorlayıcı geldiyse hedef de demeyelim, gözünüzde canlandırdığınız planlarınız vardır. Tam bu noktada sorun kendinize,

  • Kendim için oluşturduğum hedeflerin veya planların ne kadarı ulaşılır, ne kadarı ulaşılamaz? Ne kadarını tam istediğim gibi olmaz diye bir kenara bıraktım?
  • Yaptığım işleri ne kadar o planlarla uyumlu buluyorum, ne kadarını ne yaparsam yapayım olmuyor diye düşünüyorum ve kendimi yargılayıp duruyorum?
  • Bu planları gerçekleştirmeye çalışırken ne kadar keyif alıyorum, ne kadar kan ter içinde ve yorgunluk ve sinirden bitkin düşmüş hissediyorum ve gerçekleşen planlarımı ne kadar fark edip kendimi kutluyorum?
  • Bu planlara ulaşmaya çalışırken kendime ne kadar katı davranıyorum?

Bu sorular pek çoğumuzun içinde yaşayan küçük mükemmeliyetçi tarafın sorgulanması için aklıma gelen sorular. Bazen bu küçük mükemmeliyetçi taraf yaşantımızı öyle bir eline geçiriveriyor ki, insan kendini bir döngünün içinde dönüp dururken buluveriyor.

Çok severim beğendiğim kitaplarımı farklı zamanlarda tekrar okumayı, geçenlerde de Brené Brown’un Cesur Yanınızı Kucaklayın kitabını tekrar elime aldım. Çok güzel anlatır Brené Brown mükemmel olma çabasını. Kitabı tekrar okurken, daha önce bir tablo gibi gözümde canlanmamış olan, tekrar okurken birden bire gözümün önünde bir tabloya dönüşen aşağıdaki bilgiler beni bu defa daha çok etkiledi. Çünkü düşündüm, uzun yıllar süren kurumsal iş hayatımda, evimde, okul yaşantımda pek çok zamanda ve pek çok dönemde bu tablonun hayatından çıkart kısmında yazılı olanlarla boğuşup durmuşum. İyi bir şey yaptığımı düşünürken, zaman zaman iyi şeyleri kaçırdığımı fark bile etmemişim.

Yaşamına Kat

Yaşamından Çıkart
Özgün ve farklı olmaya izin vermek Kim ne düşünür? düşüncesi ile hareket etmek
Kendine karşı anlayışlı olmak ve kabul etmek Sürekli mükemmel olmak çabası içinde olmak
Dayanıklı olmak Güçsüzlük duygusu ile yaşamak
Şükretmek Sürekli yetersizlik korkusu ile yaşamak
Önsezilere inanmak Sürekli kesinlik ihtiyacı içinde olmak
Yaratıcılığı keşfetmek ve uygulamak Sürekli başkaları ile kıyaslamak ve sonra vazgeçmek
Eğlenmeye ve dinlenmeye izin vermek Yorgun ve yoğun olmayı statü sembolü olarak görmek
Sakin ve dingin yaşamak Sürekli kaygı üretmek
Anlamlı ve kendine inanarak çalışmak Kendinden şüphe duyarak, varsayımlar geliştirerek çalışmak
“Gül, şarkı söyle, dans et” ilkesini benimsemek Daima kontrollu olup, ciddi görünmeye çalışmak

Şimdi sizlere sorsam, sizler bu tabloya göre kendinizi nasıl görüyorsunuz, iş yerinde, ekip yönetirken, çalışıp bir şeyler hazırlarken, evinizde, ailelerinizleyken, hobilerinizi deneyimlerken? Baktınız fazlaca çıkartılacak şeylerin olduğu taraftasınız, acaba biraz diğer taraftan bir şeyleri yaşama katmak nasıl gelir kulağınıza? Yaşamdan çıkarılacaklar başarısızlığı getirmeyeceği gibi, yaşama katılacaklar daha önce hiç fark etmediğiniz yepyeni güzellikleri ve yepyeni bakış açılarını beraberinde getirebilir, bambaşka pencereler açabilir tıkanıp kalınan durumlarda, mükemmel olmama korkusu ile bir adım geride durduğunuz pek çok şeye adım atıp, hatta yol alırken buluverirsiniz kendinizi, bir fare tekerleğinde sürekli dönüp durma hali yerini etrafa baka baka gezilen bir yola bırakır.

Yaşama katılacaklarla dolu bir hafta dileğiyle…

Kafa Karışıklıkları

yünlerHaydi bir çile yün hayal edin, ama henüz yumak yapılmamış olanlardan. Benim için çok kolay oluyor hayal etmek. Ben çocukken genellikle yünler böyle satılırdı, yumağımızı kendimiz sarardık. Babaannem benim kollarımı öne doğru uzattırıp, aralarını açtırıp takardı çileyi koluma, o da karşıma oturup çileden güzel bir yumak oluştururdu. Ben eğer kolumu biraz gevşetir, hatta muzurluk olsun diye kolumun tekini çilenin içinden çıkarırsam, ortalık karışırdı, çünkü o güzelim yün karışır ve bazen çözülmesi çok güç bir hale gelirdi. Hele yumak yapmaya çalıştığımız yün içinde birden çok renk olan farklı iplerden oluşan bir çileyse, o karışmışlık tam bir kabus olurdu. Öyle bir durumda, ne zaman ki örülecek yeleği hayal ederek, özenle, kararlılıkla ve sabırla o karışıklığı birbirinden ayırırdık, işte o zaman yumağı toparlamak mümkün olurdu, sonra da babaannemin el emeği ile güzel bir yelek oluverirdi o yumaktan.

Şimdi koçluk veya danışmanlık yaptığım kişiler ne zaman kafalarının karman karışık olduğundan söz etseler, bu yünler geliyor aklıma. Tıpkı tek kolumu çıkardığımda olan gibi bir şey aslında burada deneyimlenen kafa karışıklığı. Bütün ipler birbirine dolanıyor birden bire ve örülecek yelek bir türlü örülemiyor.

Kafa karışıklığı genellikle kafamızın içi birden çok konuyla meşgulken ortaya çıkıyor. İş yaşamından bir şeyler, ev hayatından bir şeyler, biraz da ondan bundan başka şeyler, derken al sana birbirine dolanmaya hazır bir sürü ip.

Tam da bu noktada ihtiyaç olan en önemli 3 şey, düğümlenmek üzere olan yünü kurtarırken sahip olunan, sabır, özen ve kararlılık. Bunların varlığından emin olduktan sonraki önemli iki nokta ise; düğümün nerelerde oluşacağını gözümüzle görmek ve yünü çözüp örmeye hazır hale getirmek, sonrasında ortaya çıkacak yeleği hayal edebilmek.

Haydi yaratalım bir senaryo; iş yerinde önemli ve takvimi çok sıkışık bir proje yetişme aşamasında ve projeyi tamamlamak için yapılması beklenen bir toplantı bir türlü yapılamıyor, ekipte iki kişi birbirleri ile tartıştıkları için gerginlik var ve birlikte yapacakları işleri yapmıyorlar, kimse de çözmeye yanaşmıyor, yani o da size kalıyor, evde çocuk hasta, doktora götürecek kimse yok, hafta sonu seyahat var, henüz hiç bir hazırlık yapılmadı, listeyi daha da arttırabilirim kolayca. Şimdi bu işlerin her birini yün ipleri olarak düşünün, sonra da her bir ipin açık ve diğerinin içinde olduğunu hayal edin. Ne kabus değil mi? Karışmak üzereler ve eğer karışırlarsa düğüm olacaklar, olmadan kurtarmak lazım ama nasıl?

Tıpkı yünlerin düğümlerini çözer gibi bakmak lazım duruma, yani, önce sabır, özen ve kararlılıkla bu karışıklığı anlamaya çalışmak, yani bunların içinden çıkılmaz demek yerine, anlamaya çalışmak, sonra da o karışıklığa neden olan her bir konuyu tek tek ayırmak ve sonra da her birini nasıl çözüme ulaştırırım düşünmek ve keşfetmek. Belki de kağıt kalem alıp tek tek yazmak kafa karışıklığı yaratan düşünceleri, tıpkı yumaktaki ipleri birbirinden ayırır gibi; hemen ardında da her biri için neler yapılabilir altına listelemek ve nasıl çözülür üzerinde düşünmek. Bazen de çözemeyeceklerimizi fark etmek.

Peki böyle yapmadığımızda neyi bilmek lazım? Öncelikle iplerin giderek karışacağını bilmek şart. Sonrasında, düğümler çoğaldıkça stresin artması garanti. Stres arttıkça da ya eksik ve hatalı işler yapılmaya başlanacak, ya işler ertelenmeye başlayacak, ya da çok iyi yapmak istediğimiz işlerimizi vasatın altı bir şekilde halletmiş olacağız. O hayal ettiğimiz yeleği giymek yerine, sürekli düğüm çözmeye çalışıp, yeni düğümler yaratırken bulacağız kendimizi.

En kısa yoldan, sabır, özen ve kararlılıkla durup yapmamız gerekenlere bakmak, onları birbirineden ayrıştırmak, düğüm olan yerleri görmek ve çözmeye çalışmak ve ulaşmak istediğimiz şeylerin neler olduğunu hatırlamak kafa karışıklığını ortadan kaldırmakla kalmayacak, yaşamın her alanında iyi hissetmeyi ve sonuç almayı kolaylaştıracaktır.

Zekanın Duygusu Olur mu?

eq-iq-310x233Sağ beyin, sol beyin, orta beyin, alt beyin, üst beyin. Bir tanecik beynimiz var kafamızın içinde, sürekli uğraşıp duruyoruz kendisiyle, parçalıyoruz olmuyor, bütünleştiriyoruz, yine olmuyor, sürekli araştırıp duruyoruz nedir diye.

İnsan beyninin yaşama aktarılmış halini konuşurken, en çok gündeme gelenlerden biri de sağ ve sol beyin konusu oluyor. Daniel Goleman ile anılan duygusal zeka da bu konuşmalar sırasında kafasını gösteriveriyor iki aralıktan. Duygusal zeka, böldüğümüz beyinlerden, sağ beyinle eşleştiriliyor, daha doğrusu duygusal zekanın faaliyetleri, sağ beynin özellikleri ile eşleştiriliyor. Bilişsel zeka da sol beyin ile ilişkilendiriliyor.

Hepimiz biliyoruz ki “insan” uzun zaman sahip olduğu bilişsel zekasıyla anıldı, aslında hala da anıldığını söylemeden geçmek zor. Nedir bilişsel zeka, şu iş ilanlarında eskiden en çok yazan şeylerin olduğu kısım, iyi bir üniversiteden yüksek derece ile mezun olmuş olmak, planlama yapabilmek, analitik düşünebilmek, sıra ile, peşpeşe bütün işleri yapabilmek, detaylarla başa çıkabilmek falan filan. En popülerin bilişsel zeka olduğu zamanlarda, bunları iyi yapan insanlar, fazlasıyla beğenildi, çocuklar böyle olmaya teşvik edildi, zekaları ölçüldü, biçildi, yüksek çıkanların aileleri gururlandı, düşüklerinki üzüldü.

Sonra yavaş yavaş yeni bir farkındalık ortaya çıkmaya başladı. Sadece üst paragrafta yazdığım özelliklerini geliştirmiş olan insanların, günün birinde mutsuz, başarısız, yalnız, bulundukları ortamda gerginlik yaratma riski yüksek ve aslında sahip oldukları potansiyelin tamamını ortaya koyamayan insanlar oldukları anlaşılmaya başlandı. Sadece bu özellikleri gelişkin olan insanların sanki eksik kaldıkları fark edilmeye başlandı ve bu eksikleri gidermek üzere kişisel gelişim ve destek diye bir takım kavramlar kendini gösterir oldu.

Bu durum aslında tam da duygusal zekayı da içinde barındıran, sağ beyin aktivitelerinin önemimin fark edilmesi ile aynı zamanlara denk gelir. Bu farkındalıkla birlikte yukarıda sözünü ettiğim iş ilanlarına ilave satırlar eklenmeye başladı. İnsan ilişkileri güçlü, birden fazla işi aynı anda yönetebilen, motivasyonu yüksek, empati yapabilen, liderlik becerilerine sahip insanları aramaya başladı iş dünyası. Okullarda sadece sol beyin odaklı derslere, kişisel farkındalığı destekleyecek, bireysel liderlik becerilerini geliştirecek, özdeğerlendirme yapabilmeyi destekleyecek, sanatsal tarafı güçlendirecek, bakış açısını genişletecek dersler eklenmeye başladı müfredata. Yani duygunun zekası olduğu tam böyle ifade edilmese de anlaşılmaya başlandı yavaştan yavaştan.

Oysa insanoğlunun sonradan keşfettikleri, ya da yeni keşif gibi görünenler, aslında insanın kendi içinde var olan ve sadece kendisine dönüp baktığında fark edeceği hazineleriydi. Bu hazineleri sıralamaya kalksak, en güzel şöyle sıralardık herhalde: insanın kendisine tarafsız bir gözle bakabilmesi, kendi duygularını fark etmesi, tepkilerini tanıması, kendisini kontrol edebilmesi, kendisini motive edebilmesi, yani istediği şeyleri yaparken keyif ve heyecan duyacak şekilde yapma çabası, başkalarının gözünden duruma bakabilmesi, yani belki empati ve içinde bulunduğu topluluktaki ilişkilerin farkında olması ve sahip olduğu ilişkileri yönetebilmesi. Ne zaman ki bunları fark etmemiş olanlar, yani iş yaşamındaki kurumlar, ailelerdeki ebeveynler, okullardaki öğretmenler, fark etmeye ve teşvik etmeye başladı, insanın tam ve bütün olarak işlemesi daha fazla mümkün hale geldi.

Beyni parçalamaya çalışmak elbette araştırmacıların işi ve belki yüzyıllarca da devam edecek bir araştırma konusu, çünkü en komplike parçası belki de insanoğlunun. Biz beyin kullanıcıları için bence en önemlisi, fazla parçala bölle uğraşmadan, sahip olduğumuz tüm iç kaynaklarımızı yani potansiyelimizi tam olarak kullanmaya çalışmak ve kullandığımızdan emin olmak. Mesela bir iş yerini yönetirken, işimizi yaparken, bir ailenin parçasıyken, bir arkadaş topluluğunun içindeyken, sahip olduğumuz tüm iç kaynaklarla, kendi öz farkındalığımızla, hem sağ beynimizle, hem sol beynimizle, hem bilişsel zekamızla, hem de duygusal zekamızla, etrafı gözlemleyerek, başkalarının gözünden görmeye çalışarak, hayal kurarak, şimdiyi fark ederek, kendi kendimizi doğru yöneterek, hayata umut ve gülen gözlerle bakarak yaşamayı sürdürmek. Basitçe söylersek, her attığımız adımda, zekanın duygusu, duygunun da zekası olduğunu unutmamak.

Mutlu hafta sonları…