Arşivler

Farklı Bakışlar

bakislarBazen o kadar yakında duruyoruz ki olan bitene, her şey öylesine gözümüzün tam önünde oluyor ki, arkada ne var ne yok, dışarıda ne var ne yok, ileride neler var, görmek ve anlamak hiç mümkün olmuyor. Elbette o gözümüzün önündeki yakın görüş çok değerli, ama diğerleri de bir o kadar önemli.

Bir deniz düşünün ve kendinizi denizin içinde ayakta dururken canlandırın gözünüzde, neler fark edersiniz? Sonra o denizin hemen önünde olduğunuzu hayal edin, hani olur ya, ıslak kumların üzerinde, denize dokunacak kadar yakın, şimdi neler fark edersiniz? Sonra uzaklaşın geriye doğru ve öyle baktığınızı hayal edin, sonra da çok yüksek bir tepeden aynı denize bakarken düşünün kendinizi, tıpkı yukarıdaki fotoğraftaki gibi bir görüntüye ve hatta sonrasında da bir deniz uçağı hayal edin ve onun içinde denizin üzerinde gezerken hayal edin kendinizi. Her bakış ve her duruş ne kadar farklı değil mi? Görüntü, ses, his her defasında değişiyor.

Yaşadığımız her olay da aslında tıpkı yukarıdaki denize bakışlar gibi bizim nasıl ve nereden baktığımıza göre değişiyor. Bize zorlu gelen durumlarda, kafa karıştıran ilişkilerde, çözmeye çalışıp çözemediğimiz sorunlarda bu bakışlar hayatı kolaylaştırıyor, çünkü baktığımız her farklı nokta, o duruma yönelik yeni bir keşif demek. Nasıl ki denizin suyuna dokunmak, denizin içindeyken dipteki balıkları görmek farklıyken, yüksek bir tepeden bakınca gördüğümüz manzara çok farklıysa, işte zorlu durumlara farklı noktalardan bakmak da gördüğümüz manzarayı aynı keskinlikte değiştiriyor. İşte o değişim hiç görmediğimiz bir çözüm yolunu bulmamıza, yepyeni bir yöntemle durumun üstesinden gelmemize, aslında da günün sonunda kendimizi daha iyi hissetmemize neden oluyor.

Zorlu durumlarda bunu başarabilmek benim en sevdiğim kelimelerden birisini hatırlarsak oluyor, farkındalık. Farkındalıkla duruma bakarsak ancak farklı bakışlara geçmek mümkün oluyor, bunu yapmadığımız durumda bulunduğumuz yer ve gördüğümüz görüntü her zaman aynı kalmaya devam ediyor. Einstein’ın çok sevdiğim bir sözü var, “Hiçbir problem yaratıldığı düzlemde çözülmez” diyor ünlü bilim adamı. İşte bu farklı bakışlar tam da bu çözüme işaret ediyorlar.

Farklı bakışları farkındalıkla uygulamak, yaşamı daha kolay ve daha keyifle yaşamanın anahtarlarından bir tanesi gibi geliyor bana. Var mısınız bu anahtarı anahtarlığınıza takıp kullanmayı denemeye?

 

Duvarlar

duvarlarBir ülkenin birinde küçük ama özenli bir duvar ustası yaşarmış. Bütün işi hizmetinde olduğu kişi için güvenliği ve korumayı sağlayacak duvarlar örmekmiş. İşini çok da özenli yaparmış. Ördüğü duvarları yıkmak ciddi kararlılık ve azim istermiş. Günlerden bir gün, duvar ustasının işvereni kendisini çok yüksek ve kalın dört duvarın arasında buluvermiş. Bu sağlam duvarların onu iyi koruduğunu, ancak pek de bir şey yapmasına izin vermediğini fark etmiş. Tırmanmaya çalışmış olmamış, bulduğu her şeyi fırlata fırlata yıkmaya çalışmış duvarları, hiç faydası olmamış, hatta minicik bir çatlak bile oluşturmayı başaramamış. Bari seslenip yardım istesem demiş, bağırmaya başlamış, ancak çıkardığı sesleri kendisi bile duyamadığını fark etmiş. Sonra da demiş ki, madem duvarlar bunlar, en iyisi ben de bunların arasında yaşamayı öğreneyim ve kendisine orada, o dört duvarın ortasında bir yaşam kurmuş. Kurduğu yeni yaşama çok da kolay alışmış, çünkü duvarlar sağlam, korunaklı. Bir zaman geçmiş, önce ona iyi gelen durum, birazcık da sıkıcı gelmeye başlamış, sık sık kendi kendine duvarların sağlam ve yüksek olduğunu ve yıkmanın mümkün olmadığını hatırlatıyormuş. Derken günlerden bir gün duvarların ardından harika bir müzik sesi geldiğini duymuş. Önce umursamadan hayatını sürdürmüş, müziği de kendisine bir şarkı gibi kabul etmiş. Bir müddet sonra müzikle ilgili bir merak oluşmuş içinde ve hayal kurmaya başlamış duyduğu güzel melodi ile ilgili. Öyle güzel hayaller kurmuş, öyle güzel şeyler canlandırmış ki gözünde, duvarların arkasında olabileceklerin tam da ulaşmak istediği hayaller olduğunu fark etmiş. Hemen ardından o hayallere ulaşmak için neler yapabilirim diye düşünmeye başlamış. Bir merdiven yapsam, duvarların üzerine çıksam, sonra aşağı atlasam. Tam o sırada duvarcı ustasının sesi gelmiş, çok yüksek yaptım duvarları, ya düşersen. Bir halat hazırlasam demiş, yukarı çıkınca o halata tutunup aşağı insem. Duvarcı ustası ya halat koparsa demiş. E tabii onun da işi işverenini korumak olduğu için türlü olmaz şeyler geliyormuş aklına. Derken adamın aklına aniden bir fikir gelmiş. Bak demiş duvarcı ustasına, gel seninle bir anlaşma yapalım, seninle uzun yıllardır birlikteyiz. Ne kadar yaratıcı fikirlerin olduğunu ve o fikirleri beni korumak için kullandığını iyi biliyorum. Şimdi senden bir yardım istesem, bu güzel yaratıcı fikirlerini bundan sonra birlikte yeni şeyler keşfetmemiz için benimle paylaşmaya başlasan ve artık benim için yeni, farklı ve sahip olduğum kapasitemi kullanacağım alanları görmem için desteklesen, ne dersin? Ama demiş duvarcı ustası, bilmem ki nasıl olur, ya başına bir şey gelirse. Yok demiş kararlılıkla adam, dışarıdan çok güzel sesler geliyor, o seslerin gelmesini sağlayan yerle ilgili çok güzel hayaller kurdum, o hayallerimin gerçek olup olmayacağını görmeye ihtiyacım var. Bunun olmasının tek bir yolu var o da gidip bakmak, haydi bir fikir bul buradan çıkalım. Duvarcı ustası biraz tedirgin, biraz kaygılı hissetmiş kendini, sonra aslında hayallerdeki şeyleri kendisinin de merak ettiğini fark etmiş. Durmuş ve demiş ki, aslında bak burada bir kapı var. Tam da dışarı açılan, kaçmak gereken bir tehlike olursa diye koymuştum oraya. Ama sen o kadar alıştın ki duvarlara, hiç görmedin bile o kapıyı. Birlikte açmışlar kapıyı ve ilk küçük adımlarını atmış adam dışarıya. Hayal ettiklerinin gerçeğe dönüşmeye başladığını gördüğü anda kendisini çok daha mutlu, çok daha keyifli ve çok da meraklı bir yolculuğun içinde buluvermiş. Sonra da duvarcı ustasına yeni bir iş teklif etmiş, bundan sonra benim yaratıcı fikirlerimi üretmeme destek olarak çalışır mısın benimle, sanırım artık duvara ihtiyacım kalmadı?

Zihnimizde ürettiğimiz ve tümüyle ev yapımı duvarlar galiba yaşamdaki en zorlayıcı engelleri oluyor zaman zaman insanların. Duvarların içinden geçmeyi ve zamanla o duvarları yok etmeyi sağlayan çok basit bir şifre var, tek kelimelik bir şifre, farkındalık. Duvarların ötesini fark edince, oraya doğru gitmek isteyince, sonra da kendimize oraya gitme merakını destekleyen soruları sorup, cevaplarını verince duvarlar ya şeffaflaşıyorlar ya da kaybolup gidiyorlar.

En kritik sorular bana göre şunlar: Kendi duvarlarım var mı? Onların ne kadar farkındayım? Varlarsa ve ben onları öğrenilmiş çaresizliğe dönüştürdüysem ve yola cesaretle devam etmemi sağlayacak, beni duvarların içinden çıkarıp geleceğe ve kendime bakmamı sağlayacak neler bulabilirim, ben neleri farklı yapabilirim? O duvarları ortaya koymamı desteklemiş ne gibi inançlar geliştirmişim? O inançları fark edip, nasıl beni destekleyecek inançlarla yer değiştirmelerini sağlayabilirim? Hayatıma durup bir baktığımda, bu duvarların ortadan kalkmasını destekleyecek bir gelecek hayaline sahip miyim? Değilsem, nasıl öyle bir hayal ve plan tasarlayabilirim?

Ne dersiniz bu soruları kendinize sormaya ve sonra da duvarlarım varmış derseniz, o fark ettiğiniz duvarların yok olduklarını hayal edip, duvarlar olmadan çevrenizde dolaşan temiz havayı derin derin solumaya. Ferahlatıcı olmaz mı?

 

Yolunuz Nereye?

yelkenRüzgarla yol almak ya da rüzgarda yol almak, aradaki fark kulağa nasıl geliyor? Rüzgarla yol almak bana rüzgarı arkaya alıp onun da verdiği itme gücüyle kendi gitmek istediği yöne doğru gitmeyi çağrıştırırken, rüzgarda yol almak, sanki biraz savrularak, rüzgar nereye iterse oraya gitmek gibi geliyor. Tam da bu noktada, gitmek istediğin yer neresi sorusu fısıldanıyor sanki kulağıma. Eğer gitmek istediğim yeri biliyorsam, rüzgarla yol alırım, o rüzgar tıpkı yelkeni dolduran rüzgar gibi beni süratlendirir, ama eğer bilmiyorsam ne istediğimi, o rüzgar yüzüme vurur, yolumu keser, beni yavaşlatır, tıpkı rüzgarı aksi yönden alıveren yelken misali. Peki, ne yapmak lazım? Kendimizle sohbet etmek ve sormak lazım: Gitmek istediğim yer neresi, olmasını istediklerim ve beklediklerim neler, hangi yöne bakmayı seçiyorum, rüzgar hangi yönden geliyor, ne yaparsam bu esen rüzgar beni destekler, hadi diyelim rüzgar durdu, ne yapacağımı biliyor muyum, bütün bunların olması benim için neden önemli, beni nasıl destekler?

Yaşam adeta çok engin bir deniz, havası bazen dingin, bazen rüzgarlı, bazen fırtınalı, bazen güneşli, bazen yağmurlu. Bu denizde ben kimim ve ne istiyorum, hangi yöne nereden gidiyorum biliyorsam, o denizde olmanın tadına doyum olur mu?

Kapladığınız alan ne kadar?

kapladiginalanBugün trafikte yol alırken sağımdan solumdan geçen arabalara baktım, kendi kendime dedim ki her ne olursa olsun, benim arabamın kapladığı alan bana ait ve o alandan ben sorumluyum. Sonra bu düşüncemi kendime çevirdim ve sordum, acaba benim kapladığım alan ne kadar? Sağımdan solumdan geçen onlarca yüzlerce insan varken, ben ne kadarlık bir alana sahibim? Ve sonra dedim ki kendi kendime, benim kapladığım alan fiziksel büyüklüğümden ne kadar bağımsız aslında, fiziksel büyüklüğüm ne olursa olsun, kapladığım alanın büyüklüğünden de ben sorumluyum. İstersem yüzlerce metrekarelik bir alan, istemezsem de, kendi büyüklüğümden bile küçük bir alan. Hepimiz için geçerli bir benzetme bu aslında. Eğer kapladığımız alanı büyütme sorumluluğunu üstlenirsek, bu alanı tanımlarsak ve sonra da üzerinde çalışmaya başlarsak, ortaya çıkacak güzel sonuçları hayal etmek bile beni çok heyecanlandırıyor. İnsan öyle bir varlık ki, öyle güçlü bir potansiyele sahip ki, isterse öyle güçlü şeyler yaratabilir ki, bunlar ortaya çıktığında kendisi bile şaşırabilir.  Fiziksel olarak küçücük beyinlerin yarattığı şu koskoca dünyaya baksanıza, imkânsız denecek birçok şey imkânlı halde. Kritik olan sadece şu: Kendimize sormak, ben burada neden varım, neler yapabilirim, yaptıklarım beni ve çevremi nasıl destekler ve güçlendirir, benim sağlayacağım bir ufacık katkı, kimleri nasıl etkiler; sonrası çok kolay ve çok heyecanlı; değişen, gelişen ve dönüşen bir yakın çevre, sonra toplum, sonra ülke ve hatta sonra da dünya.

Hadi bugün soralım kendimize, kapladığım alan ne kadar, kaplamak istediğim alan ne kadar?

Güzel hafta sonları…

Kaçınılamayan Değişim

is my voodoo working?Milton Erickson diyor ki, “Değişim kaçınılmaz”, o kadar da doğru ki. Hadi doğru değil deyin, ben de size zamanın içinde deneyimlediğimiz kendi fiziksel değişimimizle başlayan bir çok değişim kaçınılmaz örneği vereyim. Sonra da insansal bir örnek olmasa da tırtılın kelebeğe değişimini hatırlatayım.

Değişimi iki farklı yönde düşünmek gerek gibi gelir bana; kendiliğinden olan ve bizim de kendiliğimizden içinde kalıverdiklerimiz, bir de kendi içimizde bir sürü analize ve senteze ihtiyaç duyan değişim durumları.

Bir değişim durumu ortaya çıkınca, bir de şu bizim analizi isteyen durumlardan biriyse, hele bir de her zaman alıştıklarımızı çok bozan bir durumsa, içinden de bir direnç kafasını dışarı uzatıverir. Yapamam ki, elimde değil hep böyle yaptım, bu yaştan sonra değişemem ki, sistem uymaz, daha önce de denedim olmadı.

Elimde değil der demez, sanki içimizde devrede bir başkası daha varmış gibi bir durum çıkıyor ortaya, benim elimde değil, ama onun elinde, o da değişmez. Peki o kim? Onu yönetenler neler? Neden ben değişmekten bahsederken, bana elimde değil istesem de olmaz ki dedirtiyor? Aslına bakarsanız, değişmenin önündeki en büyük engel içimizde yarattığımız ikilikler gibi duruyorlar. İçimizdeki ikiyi teke indirip, alışılanın dışında bir durum ortaya çıktığında içimizden gelen sesi tek olarak duyduğumuz anda değişime direnen tarafla da başa çıktık demektir.

Kim ki bu direnen taraf, aslında içimizde yarattığımız, deneyimleri biriktiren, korumacı bir tavıra sahip olan, iç sistemin ebeveyni gibi davranan, aman şimdi her şey güllük gülistanlık giderken durduk yerde kendini üzme diyen birisi; biraz temkinli, biraz ürkek, biraz fazla rahatına düşkün, biraz korumacı, biraz da korkak. Belki bir iç ses, belki bir düşünce ama ikilik yaratan bir iç ses, ya da ikilik yaratan bir düşünce.

Peki ne yapmalı, hep aynı mı kalmalı, yoksa bir şekilde bu ikileşmeyi yakalayıp, teke mi düşmeli. Yalın ve sade “ben”e mi ulaşmalı? Benim inancım teke düşmeye çalışmanın çok gerekli olduğundan yana. Peki ama nasıl? Ne zaman ki değişimin bitmiş halini ve içinde kendimiz için değerli olan şeyleri keşfetmeyi başarırsak, sonra o keşfin hemen ardından bu keşfi canlandıracak şeyleri belirlemeyi ve onlara doğru giden yolun taşlarını döşemeyi ve sonra da döşediğimiz taşların üzerinde yürüdüğümüzde karşımıza çıkacak farklı fırsat ve görüntüleri canlandırmayı başarırsak, o ikilik teke düşer gibi geliyor bana, çünkü ancak o zaman değişmenin katkısının farkına varmış oluveririz birden bire.

Kelime olarak basit, “değişmeliyim”, ama uygulamada çok da basit değil, hele ikilik varsa, çok zor, ama ne zaman ki teklikle düşünüp, değer önem çerçevesinden bakarsak, parmak şıklatmak kadar basit ve hızlı. Sonrasına kalan da seçtiğimiz değişimi kararlılıkla sürdürmek. Bunları tamamlayınca sonuç mu ne? Değişim denilen şeyin ta kendisi, hani şu kaçınılmaz olan..

Sevgili Yöneticiler, Hepinize Mutlu Yıllar

yeniyilSevgili yöneticiler, bugün yazım sizlere, ancak “farklı” bir pencereden bakmanız ricasıyla sizlere. İşiniz çok zor, her yerde yazıyor, kurumlarda çalışanların verimliliği, mutluluğu, iş sonuçları yöneticisine bağlı; bir kurumun başarısı yöneticilerinden sorulur; ayrılma oranı arttıysa, hemen yöneticilere bir göz atalım. Ağır yükler gerçekten. Peki yanlış mı? Cevap veriyorum, bence oldukça doğru.

Yönetici olmak prestijli bir şey, kartvizitler daha çarpıcı, arabalar daha havalı, kazanılan para hiç de fena değil. Yöneticiyseniz, elbette beraberinde işler de oldukça sorumluluk, tecrübe ve uzmanlık isteyen, zorlu işler; yalnız işler mi, koskocaman veya ortalama veya küçük de bir ekibiniz var demektir eğer yönetici olduysanız. İşte bence en kritik durum da burada devreye giriyor, tam da “ekip” dediğimiz noktada, çünkü orada o ekip lafı olmasa, siz de o işin sadece en iyi bilen uzmanı olursunuz, ekip girdi mi işin içine yönetici oluyorsunuz, çünkü amaç, işi yapanların o işi en iyi şekilde yapmasını sağlamak için onları yönetmek, onların yaptıkları işi keyifle ve huzurla yapmalarını sağlamak için ortam yaratmak, her birine büyüme ve gelişme alanları açmak, onların “insan” olduklarını her zaman fark etmek, tıpkı sizin gibi. Yalnız tıpkı sizin gibi dediysem, sadece genel çerçevede tıpkı sizin gibi, aslında bir o kadar da farklı, ama önemli olan da farklılıklardan bir bütün oluşturmak değil mi?

Bütün bunlar da nereden çıktı diyeceksiniz, ne alakası var yazının başlığı ile, işte alakası: Sizlerden bir ricam var. Sevgili yöneticiler, bu yıl sonunda işlerin muhasebesini tamamladıktan sonra oturup sadece çalışanlarınızla ve onları yönetme tarzınızla ilgili bir öz değerlendirme yapar mısınız? Şöyle 2014 boyunca bir geçmiş yolculuğu yaparak düşünseniz, neler yaşandı, yolunda gidenlere ne tepki verdim, aksilikler yaşandığında nasıl yönettim, acaba bir de benim ekiptekilerin gözünden baksam neler düşündüler benim için? Onların mutluluklarını fark ettim mi? Zorlandıkları anları yakaladım mı? Ben onların yerinde bir çalışan olduğum günlerde acaba yöneticimin bana nasıl davranmasını istiyordum, ben ekibe öyle davrandım mı geçtiğimiz yıl boyunca? Onlara tam olarak beklediklerimi aktardım mı, yoksa beni kendiliklerinden anlamalarını mı istedim? Anlayamadıkları ya da kendi dillerinden anladıklarında dönüp acaba anlatabildim mi diye mi düşündüm, yoksa sinirlenip bağırıp çağırdım mı? Daha onlarca gözden geçirme sorusu ekleyebilirsiniz “2014 Çalışan İlişki Yönetimim” soru bankanıza.

Soruların cevaplarını verdikten sonra, sıra 2015’e geliyor. Hani her yıl başında kurumlar oturup bu yıl kar hedefimiz şöyle şöyle, bu yıl giderleri % şu kadar azaltalım, bu yıl işe şu konuda uzman birilerini alalım, bu yıl iş alanımızı şu kadar genişletelim filan diyorlar ya, hadi siz de oturun ve bu yıl ben ekibimle nasıl çalışmak istiyorum temalı, bir 2015 Çalışan İlişki Yönetimi planlaması yapın. Yine sorular sorun kendinize;  geçen yıldan farklı neler olursa daha güçlü bir ekip oluruz, hem ben, hem onlar kendilerini daha iyi ve mutlu hissederler? Neler farklı olsa birbirimizi daha iyi anlarız? Neler farklı olsa, hep birlikte aynı yöne gittiğimizi daha iyi fark ederiz? Neler farklı olsa, onlar kendilerini burada daha değerli hissederler? Ben acaba ekibimdeki herkesin bir “yetişkin” olduğunu her zaman fark ediyor muyum? Sözünü ettiğim şey aslında tam da bir öz değerlendirme ve gözden geçirme. Sadece kendinize soru sorun ve sonra da cevaplarınızı yazın, yazmasanız bile biraz düşünün. Kimseyle paylaşmak gerekmiyor, insanın “sosyal” bir varlık olmasından hareketle, insan ilişkileri ve yönetimi alanında yol almanın, daha da iyi olmanın ve bunu da bilinçli olarak ve farkındalıkla yapmanın değeri ve önemi aslında ifade etmek istediğim. Haydi bir deneyin ve sonra 2015 yılı boyunca ve yıl sonunda bir bakın bakalım neler değişmiş yöneticilik hayatınızda, siz kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Unutmayın tüm duygular bulaşıcı, iyi olanlar da kötü olanlar da, eğer ekip mutlu ve huzurluysa, siz de mutlu ve huzurlusunuz, sonra ekip daha da mutlu ve huzurlu. Artık iş sonuçlarından hiç söz etmeye gerek yok, çünkü onları tutabilene aşk olsun.

Mutlu yıllar..

Hedefler ve Umut

Korku geçmişten getirdiklerimiz, kaygı gelecekten şüphelerimiz, aslında insanı yürüdüğü yoldan, vermek istediği kararlardan alıkoyan duygu ve düşünceler. Peki umut? Umut hep bir his gibi, ya da mucize gibi, ya da olasılık dahilinde bir bekenti gibi algılanır, ama öyle bir tanım okudum ki bir kitapta, aslında tam da benim kafamdaki umut algısıyla bir anda örtüşüverdi. Benim kelimelerimle özetlersem, şuna benzer bir tanım, umut net bir hedefi olan, bugün bu hedefe göre nerede olduğunu bilen ve o hedefe ulaşmak için neler yapması gerektiğini planlayabilen insanların sahip olduğu beklentiye denir. Sonra bu tanımdan hareketle baktım, umut belki de gideceği yeri ve o yere giden yolu bilen insanların içlerinde oluşan motivasyon, itici güç, onu o yolda tutan kararlılığa verilen isim, umut aslında belki de geçmişin korkularını, geleceğe dönük kaygı ve endişeleri ortadan kaldırmaya yarayan bir tür antidot. Ve son olarak düşündüm, bu bakışla umudu herkese anlatmak, umudun bir mucize ya da beklenti olmadığını fark ettirmek, umudun kendi istek ve hedefleri doğrultusunda derin düşünmek ve onlara doğru ilerlemek ve yol almak için iten gücün adı olduğunu anlatmak, umudu harekete geçiren şeyin kafaları netleştirmek ve derin düşünmek olduğundan bahsetmek, kilit açıcı bir farkındalık olur mu acaba, ne dersiniz?

Tam Donanımlı İnsanoğlu

İstediğimiz yola çıkıp o yolda yürümenin keyfi kadar güzel bir şey olabilir mi hayatta? Yemyeşil bir ormanda ağaçların kokusunu solumak, deniz kenarında dalgaların sesini duymak, güneşi hissetmek, dolunaylı bir gecede ayı ve yıldızları izleyerek keyif yapmak gibi bir şey aslında istediğimiz yola çıkıp o yolda yürürken fark edeceklerimiz. Hangi yollar olabilir istediğimiz yollar? Kendimize ait sevdiğimiz şeylerle ilgili yollar olabilir, sevdiklerimizle ilgili karar noktaları olabilir, yaptığımız iş veya okuduğumuz okulla ilgili kararlar olabilir. Burada en önemli şey, istediğimizin ne olduğunu bilmek ve onu tam da görmek istediğimiz gibi tanımlayabilmek. Sonrası o kadar kolay ki, çünkü insanoğlu aslında tam donanımlı yaratılmış istediği yolları bulmak, seçmek, o yolda yürümek ve istediği yere ulaşmak konusunda. Başarılı diye tarif ettiğimiz insanlar, mutlu diye tarif ettiğimiz insanlar, kararlı diye tarif ettiğimiz insanlar büyük ölçüde sahip oldukları donanımı tam anlamıyla kullanan insanlar. Donanım diyerek ne demek istiyorum acaba? Galiba söylemek istediğim insan olmanın getirdiği güç ve yetkinlikler. Nedir bu güç ve yetkinlikler? Aslında son derece basit şeyler: düşünmek, seçmek, istemek, kararlılık, cesaret, çaba, ilk adım, motivasyon, farkındalık. Bir durup düşünseniz, bunlardan herhangi birisi için bende olması asla mümkün değil diyebileceğiniz bir şey var mı? Olduğunu düşünmüyorum. Sadece bazen kullanılmadıklarına, bazen de fark bile edilmediklerine veya keşfedilmediklerine inanıyorum. Neye benziyor biliyor musunuz, birden çok fonksiyonlu bir ev aletini alıp, sadece tek bir fonksiyonunu kullanmaya benziyor. Oysa ne kadar çok şey başarabilir aldığımız ev aleti tüm fonksiyonlarını kullansak. İşte bu noktada kendimizi yönetmek konusu geliyor aklıma. Galiba en kritik şey kendimizi farkındalıkla yönetmek. Sahip olduğumuz donanımı keşfetmek. İhtiyacımız olan şeyleri bilmek. Güçlü olduğumuz alanlardan yararlanmak. Sadece bize ait olan yaşamı, gerçekten bize ait gibi yaşamak. Üzerinde yürümek istediğimiz yolları, gerçekten istediğimiz gibi tanımlamak, erişilebilir olduğuna inandığımız noktada da donanımımızı kullanarak yola koyulmak. Denemeye değmez mi?

8 Güçlü Değer Farkındalığı

IMG_24307683777751Hayat bütündür, farklı alanlarda yaşanmış deneyimleri farklı alanlara taşıyarak benzer zorlukları aşmak, kendimizi ve parçası olduğumuz topluluğu bir adım daha ileri taşımak ve daha mutlu olmak her zaman mümkündür. Bu cümle biraz “iddialı” bir cümle gibi geliyor kulağa ama sonuna kadar arkasında olduğum bir cümle.

Geçtiğimiz hafta sonu 30 Ağustos günü Kuşadası’nda kızım ve eşimle birlikte annemi ve babamı ziyaret ediyorduk. Annemler 40 yıllık bir yazlık sitedeler. 30 Ağustos sabahı sitede anons yapıldı ve sitenin meydanında yer alan Atatürk büstünün bulunduğu alanda bir tören yapılacağı duyuruldu. Ailece gittik. Saygı duruşu yapıldı, İstiklal Marşı okundu. Ardından site sakinleri tarafından 30 Ağustos’a nasıl gelindiği ile ilgili konuşmalar yapıldı, şiirler okundu ve marşlar söylendi. Katılımcılar ve konuşmacılar 0 – 100 yaş aralığında insanlardı. Bu kadar insanı bir araya getiren ne var diye düşündüm, aklıma ilk gelenler Ulu Önder Atatürk, sevgi, bağlılık, vatan oldu. Yani ortak değerler. Sonra konuşmacılardan birisi Kurtuluş Savaşı sırasında askerlerimizin yemek menulerini hatırlattı, bir öğünde üzüm kompostosu ve ekmek, diğer öğün boş, sonraki öğün üzüm kompostosu ve ekmek, sonraki öğün boş… Her dinlediğimde, her okuduğumda beni en çok duygulandıran ve meraklandıran gerçeklerdir bunlar. Düşündüm yine, onca genç ve yaşlı askeri, o zor şartlarda bir arada tutan ve sonuna kadar hedefe kilitleyen ne vardı? İşte bana göre en temel var olanlar

  1. Sağlam, güçlü, güvenilen, inanılan ve sevilen bir lider
  2. Net bir hedef
  3. Hedefe ve gidilecek yola inanç
  4. Kendine güven ve inanç
  5. Vatan sevgisi
  6. Sorumluluk
  7. Güçlü iletişim
  8. Vatana, lidere, hedefe bağlılık

Yazımın başında dedim ya, hayat bir bütün, farklı alanlarda yaşananlar, bambaşka alanlara taşınabilir. Aslında bu sekiz tane değer farkındalığı (bazen hepsi birlikte, bazen içlerinden bazıları), bana göre bireysel yaşamın ya da kurumsal yaşamın bütün alanlarında güç veren ve hedefe ulaşmayı sağlayan çok güçlü destekçilerimizdir. Mesela bunları alıp tıkanıklık yaşayan, birbirini anlamakta güçlük çeken, adım atamayan kurumlara taşısak, ilgili kurumun diline tercüme ederek yaygınlaştırsak ve kurumun içinde davranışa dökülmelerini sağlasak, çatışmalar, anlaşamamalar, beklentilere ulaşamamalar kendiliğinden birer birer kaybolacaktır diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Sadeleşmek, Sadeleştirmek

İlk ne zaman duyduğumu düşündüm sadeleştirme kelimesini: hemen aklıma ilkokuldaki matematik derslerim geldi. Öğretmenimiz kesirleri işlerken öğretmişti sadeleştirmeyi. O zamanlar bunu sadece matematiksel bir terim olarak anlıyordum ve biliyordum ki doğru sadeleştirme yaparsam hayatım kolaylaşır, işlemi daha hızla yapabilirim ve hele de bu bir ödevse, bitirir bitirmez eğlenceye devam edebilirim. Oradan vardığım hüküm de sadeleştirmeyi öğrenmenin iyi bir şey olduğu idi.

Yıllar geçtikçe sadeleştirmenin, sadeleşmenin, daha da özetle “sade” kelimesinin bir anlamı ile de daha tanıştım. Annemin arkadaşlarına kahvenizi nasıl içersiniz diye sorduğumda, sade olsun derlerdi. Acaba bunun benim kesirlerle bir alakası var mı derken, sade kahve içmenin, kahvenin içinden şeker tadını eksilterek aslında gerçek kahve tadını tadabilmek olduğuna karar verdim.

Matematiksel sadeleştirme ve sade kahve tanımlarımdan oluşturduğum yeni bir tanım yarattım kendime sadeleştirme için, kolaylaştırmak ve içindeki asıl lezzeti ortaya çıkarmak. Daha da sonraları hayatta sadeleşmek diye birşeyler duymaya başladım. Peki dedim bu benim basit tanımı hayatta sadeleşmeye göre nasıl yorumlarım.Aslında bana göre insan hayatı zaten son derece sade kurgulanmış, içinde temel ihtiyaçlar var, sevgi var, doğmak, yaşamak ve ölmek var. Tüm bunları yaparken tıpkı kahvenin içindeki şeker çıktığında kalan tat gibi, yarattığımız ilave yükler, kendimizi içinde boğduğumuz karmaşa ve kargaşa, dedikodu ve önyargılar, kafamızda yarattığımız kurgular, bizi yoran iç sesler ve iç konuşmalar farkındalıkla dışarı taşınabilse, belki de sade kahvede aldığımız o yoğun ve gerçek kahve tadını almak çok mümkün olacak yaşadığımız hayattan ve tıpkı kesirlerdeki sadeleştirmede olduğu gibi yaşanan şeyleri daha hızla kavramak ve yol almak da kolaylaşacak. Siz ne dersiniz? Var mısınız en azından bir süreliğine sade kahve içmeğe?