Arşivler

Düşünen İnsan

dusunBen çok küçükken babam masamın üzerine koymam için şeffaf bir oyuncak vermişti bana, üzerinde DÜŞÜN yazan şeffaf bir oyuncak. Oyuncak diyorum, çünkü küçüktüm ve ben onu oyuncak olarak yaşamıma dahil etmiştim, çünkü o zamanlar ne kadar anlamlı bir oyuncak olduğunun farkında değildim, sadece bir oyuncaktı benim için. Büyüdükçe anlamını keşfettiğim bir oyuncağa dönüştü. Şimdi hala çalışma masamın üzerinde duran bu oyuncak bana yaşamdaki en önemli aktivitenin düşünmek olduğunu hatırlatan en önemli hatırlatıcımdır.

Şimdi bu da nereden çıktı diyenleriniz olabilir. Hemen anlatayım, nerden çıktığını. İnsan potansiyeli ile ilgili çalışırken, insan potansiyeli denilen şeyin aslında insanın “etkin” düşünme gücünün ta kendisi olduğunu fark ettiğimde çıktı bu hikayem ortaya. Etkin olmayan düşünme gücü olur mu diye sorarsanız, takılıp kaldığımız şeylere odaklanıp, gergin ve verimsiz düşünme biçiminin bütün zihnimizi kaplayıp sardığı, kendimizi düşünceler içinde boğulmuş ve son derece verimsiz hissettiğimiz zamanları bir düşünmenizi öneririm.

İnsan potansiyeli sözünü son yıllarda sıklıkla duyuyoruz. Zaman zaman kimilerimizin kulaklarına çok fazla teknik, çok fazla süslü, ya da çok fazla havalı gelse de, “insan potansiyeli”nden söz edenler, bilerek ya da bilmeyerek, yadsınamayacak bir gerçeğin kelimelere dönüşmüş halinden söz ediyorlar.

Potansiyel sözlükçede ne demek acaba? TDK tanımı ile bakınca bakın neymiş: gizli kalmış, henüz varlığı ortaya çıkmamış olan, gelecekte oluşması ve gelişmesi mümkün olan, kullanılmaya hazır yetenek. İnsan potansiyeli de insanda gizli ve ortaya çıkması mümkün olan her şey demek. İnsan potansiyeli öyle güçlü bir şey ki, Guiness rekorları sürekli yenileniyor, bir sonraki yıl nelerin rekoru kırılacak, kim kaç metreyi kaç saniyede koşacak, kim nerelere tırmanacak bilen yok, çünkü ne kadar potansiyel açığa çıkar, kestirebilen yok. Dünya bir kaç zaman sonra nelerin keşfedilip yaşama geçirildiği bir yer olacak onu zaten bilen hiç yok.

Madem bu kadar güçlü bir şeylerden söz ediyoruz, neden ortaya çıkması her zaman mümkün olmuyor sizce bu potansiyelin? Bence yaşama sıradanlaşmış alışkanlıklar ve tabiri caizse, günlük telaş pencerelerinden baktığımız için böyle bir potansiyelin varlığını bile unutuyoruz da ondan. Potansiyeli ortaya çıkaracak en önemli faaliyet olan “düşünmeye” fırsatımız bile olmadığına inanıyoruz da ondan. Önümüze gelen her şeyi, otomatik sistemlerden halletmeye çalışıyoruz da ondan. Düşünebilme zamanlarını etkin olmayan, bizi bir sarmalda tutan düşüncelere, kızgınlıklara, gerginliklere, takılıp kaldığımız noktalarda daha fazla takılıp kalmaya yönelik düşünmeye ayırıyoruz da ondan.

Mezunu olduğum Erickson Koçluk Okulu Türkiye temsilcisi sevgili Denge Merkezi tarafından geçen yıl İstanbul’da düzenlenen World Game toplantısında konuşmacılardan biri, düşünmek çok önemli bir faaliyettir demişti. Gerçekten de öyle, potansiyeli açığa çıkarma çabası ile insana kalori harcatan, zorlayan ve geliştiren çok önemli bir faaliyet.

Gelin iş ve özel yaşamlarımıza şöyle bir bakalım; Zamanımızın ne kadarını sadece düşünmeye ayırıyoruz? Acaba ne kadar süreyle otomatikleşen yaşamdan uzaklaşıp, gerçek farkındalıkla düşünme aktivitesi yapıyoruz? Düşüncelerimizin ne kadarı şimdi ve gelecekte yapabileceklerimiz ve yapmak istediklerimize odaklı, ne kadarı sadece sorun ve sıkıntılara, geçmişte başımıza gelen aksiliklere takılıp kalıyor? Cevaplar her ne olursa olsun, kalori harcatıp geliştiren, gerçek potansiyeli ortaya çıkaran düşünmeye kısacık bir zaman daha ayıracak olsak bize ne sağlar?

Bu haftanın konusu bu soruların cevapları üzerine düşünmek olsun mu, ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

İlk Sorunuz Ne? Nasıl mı, Neden mi?

nedenonemliGünlük yaşantılarımız sürekli bir telaş ve gerginlik içeriyor desem ne dersiniz? Sorarken cevabı da kestirebiliyorum, hatta okuyanların büyük kısmının hafiften de olsa başlarını aşağı yukarı salladıklarını görür gibi oluyorum.

Bu telaş, gerginlik ve koşturmaca var olduğunda, kabul gördüğünde ve yaşamın ayrılmaz parçası haline geldiğinde, atılacak adımlar, yapılacak işler, verilecek kararlar çoğunlukla “ne yapılacak ve nasıl yaparız” sorularının cevabı sonrası hayata geçiriliyor. Bir hadi hadi ve hemen duygusuyla hareket etme zorunluluğu hissediliyor. Böyle bir yaklaşım olduğunda da sadece o anı kurtarmaya yönelik ve o an için işlerin akmasını sağlayacak ve hatta geçici olabilecek çözümler çıkıyor ortaya. Bu çözümlerin ortaya konması elbette önemli ve gerekli, ama bazen de biraz daha farklı, biraz daha zengin, biraz daha yaratıcı yollardan, daha uzun vadeli çözümler üretmek de olsa iyi olmaz mı?

Ne yapılacağı ortaya çıktığında, uzun vadeli çözüm üretmek, yaratıcı, farklı ve katkı sağlayan sonuçlar oluşturmak için hemen başta sorulabilecek, oldukça destekleyici olan (ama ne yazık ki sıklıkla unutulan) ve ortak paydası “neden” sözcüğü olan bir iki soru daha var aslında; Bu konu benim için neden önemli, bunları yapmak bizim için neden gerekli?

Bir şeyler planlanacağı zaman, önemli bir işe başlanacağı zaman nasıl yaparızın ilk soru olmasındansa önce neden önemli ve gerekli sorularını sorarak başlamak tıpkı ünlü yazar ve iş insanı Simon Sinek’in söylediği gibi hem iç motivasyonu keşfetmeyi destekliyor, hem de işin içinde olan insanlara ilham veriyor.

Bu sorular sorulduğunda, konu her neyse onun bizde bulduğu anlam, bizdeki gerçek karşılığı ile ilgili bir takım bilgilere ulaşıyoruz. Konunun kendisinden daha büyük bir şeyler gözümüzde canlanmaya başlıyor. Bu görüntüler yapılacak şeyi, verilecek kararı, atılacak adımı daha bir görünür ve yapılabilir kılıyor, çünkü artık o şey her neyse onu yaptığımızda neleri destekleyeceğini, nasıl sonuçlar ortaya koyacağını biliyormuş gibi hissediyoruz kendimizi. Kısacası, anlamını keşfettiğimiz, veya unutup hatırladığımız her şey daha bir yapılası görünüyor, daha bir heyecan verici geliyor, daha bir yaratıcılıkla hayata aktarılıveriyor.

İşin ilginç yanı, bazen bu neden önemli sorusunun cevabını ararken, tam da o noktada yapmaya çalıştığımız şeyin hiç de anlamlı ve gerekli olmadığını keşfetmek de mümkün olabiliyor. Durum böyle olduğunuda, madem bu konu üzerinde çalışmak anlamlı değil, daha başka neler yapılabilir sorusunun karşılığını aramaya başlıyor insan ve güzel bir kazı serüveni başlıyor daha derinlere doğru.

Elbette sadece nasıl diyerek hızla çözmemiz gereken durumlar her zaman olacak yaşamda, ama gerçekten önemli olanları bu hızla ve bu telaşla çözmeye çalışmadığımızdan emin olursak, sık sık konuşulan, hatta biraz da içi boşalan yaşam anlamına biraz daha yaklaşmanın, yaptığımız şeylerin gerçek değerini ve önemini bilerek yapmanın ve sonsuz insan potansiyelimizi en iyi şekilde kullanmanın daha mümkün olacağına inanıyorum.

Sizler daha çok nasılla mı yoksa nedenle mi başlıyorsunuz yapacağınız işlere, iş yerlerinizde, ailelerinizde durum nasıl? Bu hafta biraz bu konuda kafa yormak ister misiniz?

Mutlu haftalar…

 

Kalpten İletişim Olur mu?

Hayatta başımıza gelen bir çok şeyi iletişime ve ilişki yönetimine bağlamayı seviyorum. Galiba sevmenin de ötesinde, yaşanan bir çok problemin en derininde bir iletişim sorunu yattığına inanıyorum. Sonra bir doğrulama ihtiyacı ile, en çok içinde zaman geçirdiğim yer olan kurumsal dünyayı örnek alan olarak seçiyorum, bakıyorum ve başta söylediğim cümlenin doğruluğunu gözlüyorum.

Son 20 – 25 yıldır dünya da benzer bir şeye inanıyor olmalı ki, açık iletişim, etkili iletişim, etkin dinleme, ilişki yönetimi dersleri filan tavan yapmış durumda. Konu dönüp dolaşıp iletişime ve ilişkilere gelir oldu. Toplumlar, şirketler, takımlar, aileler, herkes bir iletişimi iyileştirme çabası içindeler. Peki bu konu bu kadar konuşuluyor da, acaba bu konuşmaların neticesinde ortaya çıkan iletişim nasıl bir şey oluyor? Haydi açık konuşalım, pek de bir şey olmuyor, hala ülkeler birbirini yiyor, hala şirketlerde çalışanlar ve yöneticiler çatışıp duruyor, hala kardeşler, eşler diğerinin kendisini anlamadığına inanıyor.

Ben iletişimin işe yarayan haline açık veya etkili iletişim demek yerine, içten ve doğrudan iletişim demeyi seviyorum. Bunu söylediğimde de içinde bir ferahlık ve şeffaflık barındıran iletişim tarzı geliyor aklıma. Şöyle ki, her şey o kadar açık ve net ki, kimse acaba burada ne demek istendi, ben doğru anladım mı filan gibi konuları aklının ucuna bile getirmiyor. Konuşurken cevap vermek üzere değil, birbirini anlamak üzere konuşuyor insanlar. Anlamadıkları şeyi anlamadım demek yol açıcı olarak kabul görüyor. Anlatabildim mi diye sormak meziyet olmaktan çıkmış, günlük akışın fark edilmeden ilerleyen bir parçası haline gelmiş. İma dediğimiz kelime sözlükten silinmiş, çünkü ne olduysa olanı olduğu gibi söylemek almış yerini, yani kimse “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla”larla filan uğraşmaz olmuş. Açıklık sayesinde zihinleri işgal eden zihin okumaya çalışma (yani diğer kişinin söylemediklerini anlamaya ve hatta yorumlamaya ve mutlaka bunu demek istiyordur diye yargılamaya çalışma) faaliyetleri tamamen durmuşlar. Şüphe denen kavram da yerini yavaştan kafa rahatlığı kavramına bırakmaya başlamış, hani her şey açık ya, şüpheyle bir takım şeyleri dinlemeye, anlamaya, acaba altında nasıl bir niyet var ki diye düşünmeye falan hiç gerek kalmamış durumda.

Peki bu içten ve doğrudan iletişimin, belki de aslında kalpten kalbe olan iletişimin içinde neler var ve neler yok da bu iletişim tam kalpten kalbe, tam anlaşılır, tam olması gerektiği gibi oluyor?

Bir kere içinde sevgi var. Adam Kahane’nin kitabı Güç ve Sevgi’de çok güzel bir sevgi tanımı okumuştum. Şöyle diyordu: Sevgi egoya kendisinin dışında da bir şeyler olduğunu hatırlatan bir güçtür. Sonra da diyordu ki: sevgi başkasını kabul etme, başkasına saygı duyma, başkasına yardım etme dürtüsüdür, ki bu ayrı olanları birleştirir. Sevgi tanımına bu şekilde bakınca ve iletişimin içine bu sevgiden katınca birinci adımı atmış oluyoruz içten iletişim konusunda.

Bir iletişim söz konusuysa, aslında ortaklaşa olacak bir konu da var demektir. Bu ortaklaşa konunun varlığı aynı fikirde olunan bir konu olmasını gerektirmez, ama o konu üzerinde konuşulmasını gerektirir. Bunun olması için de içten ve doğrudan iletişimin içinde ispat ve haklı olma çabası yerine kendini doğru ifade etme ve durumu anlatma çabası olması gereklidir.

İletişim dediysek, en az iki insandan söz ediyoruz demektir. Durum böyle olduğunda, bazen ön yargılar, bazen geçmiş deneyimler, bazen o andaki duygu durumu, bazen sadece bıkkınlık kişilerde bir ön filtre koyarak, bir gözlük takarak iletişiyor olma halini yaratabilir. Bu olduğunda açık ve içten iletişim kurma ihtimali hiç yok demektir. İçten iletişim diyebilmek için yargı, ön yargı ve geçmiş deneyimlerden hareketle takılan gözlükler olmamalı gözlerde. Yalın ve konuya odaklı bakan, konuşan ve dinleyen bir ben olmalı iletişimin içinde.

İletişimde iki kişi var dedik, ama şanslıyız ki uğraşmamız gereken sadece bir kişi var aslında, o da kendimiz. İletişimin içtenliğini ve açıklığını desteklemenin tek yolu, az önce sözünü ettiğim iletişime konu olan şeyin ve kendimizin tam olarak farkında olmak ve bu farkındalığı asla kaybetmemek.

Kendimiz varız dedim ama, doğru iletişim tarafından bakınca, bu sadece “ben haklıyım ve de bunu kanıtlamalıyım” türü bir kendimiz olmak demek değil. Durumu anlamaya çalışan, her yönüyle olaya bakan, en az kendisi kadar karşıdaki kişinin de farkında olan kendimiz olma hali. “Beni anlasın kardeşim benim problemim mi?” hali değil de bir tür ben kendimi anlatayım da içim rahat olsun hali.

Bunlar olduğunda iletişim dediğimiz kavram, dünyanın sonunu getirme ihtimali olan karmaşık bir savaş olmaktan çıkıp, çözüme yönelik ve içinde sevgi barındıran bir olguya dönüşüyor.

Uzaktan bakınca bazen zor, bazen kolay, hatta bazen imkansız geliyor biliyorum, ama denedikçe, hani şu bazen iç huzuru dediğimiz, bazen mutluluk diye tarif ettiğimiz hisler yerleşiyor içimize ve insanın içindeki iyi hissetme hali çoğalmaya başlıyor. Bunun sonuçları da yaşadığımız ve yaşamak istediğimiz hayatın içine işliyor doğrudan.

Bu hafta kendi iletişim tarzınıza, bu konudaki bakış açınıza tarafsız, yalın ve gerçek bir gözle bakmaya ve yukarıda koyu renkle yazılı olanlar sizde ne durumdalar bir değerlendirmeye, ve kendinize ait içten iletişim tanımınıza farkı bir gözle bir kez daha bakmaya ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

 

 

Lider olunur mu, yoksa doğulur mu?

liderolunurmuYüzyılın sorusu değil mi? Bir grup insan lider özelliklerinin doğuştan ve genlerle gelen özellikler olduğuna inanıyor, başka bir grup insan eğitimle, sunulan olanaklarla liderliğin geliştirilebileceğine inanıyor, hatta bunu istatistiksel verilerle de destekliyor (İllinois Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre lider özellikleri konusunda genetic % 30 etkiye sahipken, öğrenilen davranışların etkisi % 70), farklı bir grup insan da konuyla uzaktan yakından ilgili değil, önemli olan hayatın devam etmesi diye düşünüyor.

Bundan 5-6 yıl önce soracak olsanız, benim cevabım lider olunmaz, doğulur olurdu, çünkü liderlik özelliklerinin insanın içinden geldiğine ve hiç bir şart ve koşulda geliştirilemeyeceğine inanırdım. Son dönemde yaptığım çalışmalar, okuduklarım ve kendi yarattığım sentezlerin ardından, bu fikrimin tam zıt yönde değiştiğini söyleyebilirim.

Yeni fikrim tam da şöyle bir cümlede vücut bulur hale geldi: Herkes lider doğar, kimi lider özelliklerini kullanarak bunu yaşama yansıtır, kimi bu özellikleri hiç kullanmadan körelmelerine izin verir. Ne zaman ki bu özellikleri geliştirmek üzere bir farkındalık yakalanır ve üzerinde çalışmaya başlanır, işte o zaman lider olunur.

Yaşamda davranışlarımızı şekillendiren üç tane ana alan var. Bunların ilki doğuştan getirdiklerimiz – yani biraz genetik, ikincisi yaşam koşullarımız – yani yaşamda karşımıza çıkan ortam, koşullar, insanlar davranışlar, sonuncusu da yaşam ve çevre koşullarına, yani karşımıza çıkan durumlara verdiğimiz bireysel tepkilerimiz.

Başlangıçta dedim ya herkes lider doğar, kimi olur kimi olmaz diye, işte doğarken cebimizde olan liderlik özellikleri yaşam koşulları ve bizim onlara verdiğimiz tepkilerle ya köreliyor ya da gelişiyor. İyi haber, körelse bile, özde olduğu için tekrar öğrenilebiliyor ve öğrenildiğinde de yeniden kullanıma geçiveriyor.

Liderlik ilk anda biraz daha iş yaşamı ya da topluluk yönetimi ile eşleşiyor olsa da, aslında en özünde bakmamız gereken konu bireysel liderlik, yani kendi yaşamlarımızın lideri olmak konusu. Çünkü kendi yaşamımızın ve kendi bedenimizin içinde lider olduğumuzda, aile içinde, arkadaş topluluğunda, çalıştığımız kurumlarda lider olmak ve tam da olması gerektiği ve istediğimiz gibi kendimizle ve çevremizdekilerle uyumlu ve geliştirici bir yaşam sürmek çok kolaylaşıyor.

Aslında üzerinde durulması gereken konu en öncelikle kendimize doğru atacağımız güçlü bir bakışta gizli. Acaba bireysel liderlik konusunda nasıl görünüyorum sorusunun cevabını buldurtacak bir bakış. Sonrasında da zihnimizin içinde bir gezinti, acaba liderlik özelliklerinin gelişimi konusunda inancım ne? İstersem yaparım yönünde mi, yoksa ya doğuştan varlardır, ya da yoklardır yönünde mi? İşte bu sorunun cevabı çok kritik, çünkü inançlarımız değişim yolumuzun önündeki kapılar. Ya kendiliğinden açılırlar, ya da sonsuza dek kapalı kalırlar. Bütün bunları fark ettikten sonra da, hangi özellikleri  geliştirmek, neleri dönüştürüp değiştirmek beni ve yaşadığım hayatı ve içinde bulunduğum çevremi olumlu etkiler sorusunun cevaplarını vererek, bireysel liderlik yolcuğumuzda yol almak lazım.

Bana göre tamamı farkındalıkla ve davranıştaki değişimi yakalamakla güçlenecek ve zaten her birimizin içinde var olan liderlik özelliklerinin bir kaç tanesini hatırlayarak bitirmek isterim bugünkü yazımı:

  • Güvenilir olmak
  • Güçlü iletişim becerilerine sahip olmak
  • Kendine güvenmek
  • Verdiği sözlerin arkasında durmak
  • Olumlu davranış biçimi sergilemek
  • Yaratıcı fikir ve çözümler geliştirmek
  • Sezgilere güvenmek
  • Başkalarına ilham vermek
  • Gelecek odaklı ve sonuç odaklı düşünebilmek
  • Duyguları yönetebilmek
  • Karşıdakileri anlayabilmek
  • Kendini iyi tanıyan bir birey olabilmek

Mutlu haftalar dilemeden önce, sizlere sorsam; yukarıdaki özellikleri de göz önünde bulundurarak düşünecek olsanız, sizler bu konuda neler söylersiniz, lider olunur mu, yoksa doğulur mu? Cevaplarınız benim için değerli.

Mutlu haftalar…

Kurumsal Hoşgeldiniz Programları

onboardingYeni bir iş yeri, ilk iş günü, yeni bir başlangıç. Çalışma yaşamında olan herkesin bir ilk iş günü olmuştur elbette ve herkes o ilk günün sabahı içindeki telaşı hatırlar diye düşünüyorum. Belki uzun zamandır aradığınız bir iş, belki çok darda kaldığınızda karşınıza çıkan bir iş, belki tam da istediğiniz unvanla istediğiniz yerde bir iş, hiç fark etmez, hepsinin de ortak paydası, yeni bir iş heyecanı. Sonra o heyecanla ilk sabah varıyorsunuz iş yerine. Kapıdan içeri giriyorsunuz, kimse size tanımıyor tabii, siz de kimseyi tanımıyorsunuz, o da doğal, ama kimseler de sizi karşılayıp hoşgeldiniz filan da demiyor. Resepsiyondaki görevliye yeni başladığınızı söylüyorsunuz, o da size masanızın yerini tarif ediyor, gidip bulup oturuyorsunuz. İnsanlar birbirlerini tanıyor ya, bir sohbet ortamı da yürürlükte, ama size basitçe günaydın diyen birileri dışında başka bir şey yok. Az sonra sizinle mülakat yapan bölüm sorumlusu geliyor, elinizi sıkıp hoşgeldiniz diyor, çok kısa bir bilgi veriyor ve masanıza bir sürü dosya bırakıp, siz biraz yaptıklarımızı anlamaya çalışın, yarın bir bölüm toplantısı var, orada daha fazla bilgi sahibi olursunuz ve arkadaşlarla da tanışma fırsatınız olur diyor ve o da gidiyor. Dün gece nasıl hissediyordunuz, bu sabah işe gelmek üzere uyandığınızda neler vardı aklınızda, şimdi ne hissediyorsunuz?

Belki biraz abartılı bir senaryo ama gerçek kısımları da var içinde. Okurken kafasını sallayanlar olacağını tahmin ettiğim kadar gerçek kısımları var hatta.

İlk gün başlangıcı, izleyen ilk hafta, hatta onu da izleyen ilk ay, yeni işe başlayanlar için o kadar değerli ve önemlidir ki, işte tam da bu nedenle “İşe Hoşgeldiniz Programları” ya da, en çok kullanıldığı şekliyle “Oryantasyon Programları”nın önemine tüm kalbimle inanırım. Son dönemde İngilizce “on boarding” de denilmeye başlanan bu programların, bizim gemiye hoş geldiniz demeyi çok güzel hale getiren programlar olduğunu düşünürüm.

Yepyeni bir ortama giren insanlara o ortamı tanıtmak, ne nerede, kim kimdir göstermek, ne yenir ne içilir anlatmak, dikkat edilmesi gerekenleri özetlemek, kurallardan ve kuralsızlıklardan bahsetmek, küçük bir tanışma organize etmek, masasının, kullanacağı malzemelerin hazır olduğundan emin olmak, ilk öğlen yemeği için ufak bir planlama yapmak, bir an evvel şirketin değerlerinden, ortak kültürden söz etmek kim bilir ne kadar rahatlatıcı olur yeni gelen insan için.

İnsan, doğası gereği, yenilikler olduğunda kendini rahat ve konforlu hissetmek ister, en basit haliyle, kendisi ile eşleştireceği benzerlikleri yakalamak, ortamı anlamak ve bir şeyler yaparken bilerek yapmak ister.

Hoşgeldiniz programlarının en büyük amacı gerçekten de yeni gelenleri iş yerine “hoş getirmek” olmalıdır. Sıcak bir karşılama, kapıda yerinizi bulun diyen birisi yerine, onu bekleyen bir kişinin adının verilmesi, o kişinin yeni gelen çalışanı karşılaması ve masasını göstermesi, sonrasında o günü birlikte geçirmeleri kadar rahatlatıcı bir şey olabilir mi?

Bunca işin arasında kim uğraşsın diyenleri de duyar gibi oluyorum, ama hepimiz bir kar zarar analizi kavramından haberdarız diye düşünüyorum. Hoşgeldiniz programları ile ilgili kar zarar analizi yapmak da çok önemli, bu programlar ne kazandırır, ne kaybettirir, hangisi hangisinden büyüktür sorusunu cevaplamak lazım.

Hoşgeldiniz programları kurumsal yaşamın içine giren “insan” yaklaşımının en güçlü temsilcilerinden bir tanesidir, çünkü gerçek bir hoşgeldiniz programı, yeni gelen insana, sen ailemize katılıyorsun, bizim için önemlisin, ama sana ailemizi anlatmak, değerlerimizden ve ortak davranışlarımızdan söz etmek de bizim için bir o kadar önemli, karşılıklı uyumun en temel yolu buradan geçer demeyi amaçlar. Hoşgeldiniz programlarının içinde hem kuruma ve yapılacak işe dair somut bilgiler, hem kurum içi organizasyon yapısı ve ilişkiler, hem kurumun ve bu kişinin çalışma amacı ile ilgili detaylar, hem de bu kişinin kurum içinde kendini nasıl geliştireceğine dair bilgiler yer alır, ya da almalıdır.

Hoşgeldiniz programları insan yönetimi bölümlerinin takibinde olması gereken programlardır, ancak uygulayıcısı sadece insan yönetimi bölümleri olmamalıdır. Uygulayıcıları şirketin en tepe yöneticisi ile başlayan ve çalışacağı bölümdeki mesai arkadaşları ile son bulan geniş bir yelpazede yer almalıdır. Hatta belirlenmiş bir süre boyunca bir en yakın arkadaş atanması bile söz konusu edilebilmelidir.

Referans noktalarımız her zaman önemlidir, ilk izlenim her zaman geleceğe dönük bir yargı uyandırır. Bizler kurumlarımıza gelen kişilere ilk izlenimi ne kadar doğru, üzerinde düşünülüp hazırlanmış ve planlanmış ve bizim kendi kurumumuza özgü ve kurum havası ile uyumlu şekilde sunabilirsek, yeni gelenler de kendilerini o kadar değerli ve kuruma ait hissetmeye ilk gün itibarıyla başlamış olurlar.

Neredeyse kurumun karlılığı ve başarısı kadar önemli olduğuna inandığım Hoşgeldiniz Programları sizin kurumlarınızda nasıl çalışıyor, sizlerin bu konuda fikirleri neler, biraz üzerinde düşündürmek isterim.

 

Hayal, Hedef, Çaba, Sonuç

img_4219-1

Fotoğrafla yazının alakası ne diye merak edenlere, bana bu yazıyı çağrıştıran güzel denizi atlamak istemedim demek isterim :)

Hayalsiz hedef, hedefsiz çaba ve sonuç olursa ne olur? İlk aklıma gelenleri aşağıda sıralamaya çalıştım:

  • Sürekli bir koşturmaca,
  • Tatminsizlik,
  • Bir şey tamamlandığında onun farkında bile olamadan yenisini tamamlamaya doğru koşma isteği,
  • Şimdi, şu anda ne oluyor sorusunun cevabının farkında olmaya, hatta belki bu soruyu sormaya bile fırsat bulamama,
  • Bütün bunlar olup biterken sürekli bir şeylerden kaçınma çabası, negatifleri, aksi gidenleri yakalama ve onlardan kurtulmayı amaçmış gibi görme hali, böyle olduğunda da fırsatları görememe durumu,
  • Zaten bütün bu negatifler sadece beni bulur düşünceleri, kurban benim duygusu,
  • Her akşam yatınca bir yorgunluk ve gerginlik, omuzlar sert, sırt ağrılı, midede bir miktar yanma,
  • Her sabah uyanınca, sanki bütün gece uyuyan ben değilmişim kadar yorgunum cümleleri,
  • Kolayca sinirlenme, kızma, söylenme ve hatta vaz geçme durumları ve daha niceleri…

Oldukça uzun bir giriş oldu, ama bu durum o kadar fazla dikkatimi çekmeye başladı ki son zamanlarda, yazmak ve üzerinde kendim de bir kez daha düşünmek istedim. Dikkatimi çeken durum sadece karmaşa kısmı olmadı, aksine yaşama bir anlam yükleyen, bir hayali gözlerinin önünden ayırmadan yaşamı sürdüren insanlar kısmı daha ağırlıklı oldu. Karmaşada yaşamak yerine, anlamı fark edip, hayalle eşleştirip daha sakin ve amaca uygun bir koşturmaca ile yaşamak ne güzel olur öyle değil mi?

Bayramda kısa bir tatil yapma fırsatımız oldu ailece. Kaldığımız yerin sahibi ile konuşurken, bundan yıllar önce tesisi kurarken kuracağı tesisin bir ilk olması ve örnek oluşturması yönünde bir karar aldığını söyledi. Yıllardır da bu kararı onu yolda tutmuş tesisinin varlığını sürdürmekte. Attığı adımları hep bu örnek olma amacı ile örtüşecek şekilde planlamış, öyle söyledi.

Danışmanlık yaparken de benzer şeyler dikkatimi çekiyor, her yerde çok yoğun bir çaba var, her yerde elde edilen sonuçlar var, çaba eğer bir anlamla, bir hayalle ilişkilendirmemişse, bir gerginlik, koşturmaca ve yorgunluk döngüsünde tutuyor insanı. Ne zaman ki bir hayalle eşleşiyor, işte tam o sırada yol haritası ve o harita ile uyumlu yapılacaklar listesi netleşiyor. Sonuçlar gelmeye başladıkça ortaya konulan hayalle eşleşmeye başlıyor ve o gerginlik, yorgunluk, tükenmişlik halleri yerlerini rahatlık, tatlı bir yorgunluk, şimdi ne yapabilirim ve ne yaparsam benim hayalimle uyumlu olur sorularına bırakıyor.

Bu hafta için bir önerim olacak: Dilerseniz, kendinize üzerinde yoğunlaştığınız bir konu seçin, sonra aşağıdaki sorularla biraz çalışın, bakalım ne fark edeceksiniz?

  • Benim hayatım dediğim şey bir tablo olsa, nasıl görünsün istediğim bir tablo olurdu?
  • Şu anda üzerinde düşünmem gereken konunun benim hayatımdaki anlamı ne? Tablonun neresinde yer buluyor kendisine?
  • Bu konu benim için neden önemli?
  • Bu konuyla ilgili bendeki bilgi, deneyim, beceriler neler?
  • Neler yaparsam hayatımın tablosunu bozmayacak ve hatta daha da güzelleştirecek şekilde bu konuyu hallederim?
  • Tam da bu konuyla ilgili düşünerek, acaba çaba göstermek benim için ne demek?
  • Çaba göstererek almak istediğim sonuçlar neler?
  • Ulaştığım sonuçların almak istediğim sonuçlar olduğunu anlamamı neler sağlayacak?
  • Almak istediğim sonuçlar gerçekleştiğinde yeni hayat tablom nasıl görünecek?

Mutlu haftalar…

 

En son ne zaman “İyi ki bu işi yapıyorum” dediniz?

iyikiSon bir yıldır en çok sevdiğim şeylerden biri, araba kullanırken internet üzerinden kaydedilmiş yayınları dinlemek. Tam Türkçe karşılığı var mı bilmiyorum, “podcast” diye geçiyor. İçeriğinde bazen benim ilgi alanıma giren pozitif psikoloji ve mutluluk konuları oluyor, bazen iş yaşamında işin ve insanın yönetimine dair konular, bazen de öğretici ve eğitici masallar. Bunları dinlerken hem araba kullanmak daha keyifi hale geliyor, hem de neredeyse her gün yeni bir şeyler çağrışıyor beynimde.

Geçen hafta dinlediklerimden bir tanesinde yazımın başlığındaki cümleyi duydum. Konuşmacı, yaptığı işte yakaladığı bir manevi tatmin halini anlatırken, işte tam o sırada “iyi ki bu işi yapıyorum” dedim cümlesini kurdu.

Bu cümle bana düşünme fırsatı verdi, sordum kendime, acaba iyi ki bunu yapıyorum dedirten neler var yaşamımda diye. Soru sorunca cevaplar gelir ya kendiliğinden, bu soruma da bir sürü cevap geliverdi peş peşe. Cevapların bir kısmı özel yaşamımdan geldi, bir kısmı iş yaşamımdan.

İş yaşamımdan gelen cevaplara şöyle bir bakınca, önce iyi ki bu işi yapıyorum dedirten anların ne kadar da fazla olduğunu fark ettim, sonra da bu anların her birinin benim için önemini ve değerini. İyi ki dedirten anların pek çoğunun içinde insana dair bir şeyler yakaladım. Ya birilerine destek olma çabamdı bunu bana söyleten, ya da birilerinin bana söylediği bir kaç cümle, ama sanmayın öyle siz harikasınız, bana inanılmaz yardımcı oldunuz filan gibi cümlelerden bahsediyorum. Bahsettiğim cümleler; “Öyle bir şey fark ettim ki, şu ana kadar hiç düşünmemiş olduğum bir şeyi düşündürdünüz.” “Bu taraftan bakınca daha önce görmediğim bir şeyi gördüğümü fark ettim.” gibi cümleler. Fark edeceğiniz gibi, bana iyi ki bu işi yapıyorum dedirten durumların hepsinde karşıdaki kişilere destek olmak, belki başka bir deyişle “insan”a dokunmak var. Yani o anda benim için işimin önemi ve değeri ile kesişen noktalar.

Sanırım herkes benimle aynı fikirde olacaktır: yaşamımızın çok büyük bir parçası iş tarafında geçiyor. Zaman zaman o dayanılmaz pazartesi sendromları, bitmek bilmeyen Çarşamba günleri filan derken, akıp gidiyor günler. Belki de en doğrusu kendi kendimize bazı sorular sorarak çalışmayı seçmek, sadece önümüze gelen işi yaparak değil. İşte bazı sorular: Ne zaman iyi ki bu işi yapıyorum dedim? İyi ki bu işi yapıyorum dememi neler sağlar? Bu işin içinde bana iyi gelen neler var? Şimdiye kadar hiç düşünmediysem bile, acaba şimdi düşünmeye başlasam neler bulurum iyi ki dedirtecek?

Ne dedik, soru sorunca, cevap gelir. Bu sorulara da cevaplar gelecektir. Gelmiyorsa, belki daha farklı düşünmeye ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz. Cevaplar gelmeye başladıkça, yaptığınız iş her neyse ya ona daha bir sıkı sarılmışken bulacaksınız kendinizi, ya da o işin size tam o an için sağladığı imkanları fark edip, en azından belli bir süre daha sürdürmekte bir sakınca görmeyeceksiniz yaptığınız işleri.

Sadece işimi seviyorum, ya da işimden nefret ediyorum demek yerine, bunlara eşlik eden neler olduğunu keşfediyor olmak, iş yaşamına dair farkında olmak demekle eşit olacağı için, geleceğe doğru ilerlerken kendinizi daha güvende hissederek yürüyor olacağınız kesin.

Belki denemek ve bir bakmak istersiniz, iyi ki bu işi yapıyorum dedirten neler var etrafta? Tam şu anda yaptığınız şeyi yapıyor olmak sizin için neden önemliyse, işte orada bir yerlerde saklıdır aradığınız cevaplar.

 

İnsan Kaynakları Bölümü; Kendi içinde bir küçük şirket

ik-sirketUzun yıllardır insan kaynakları yönetimi ile ilgili çalışıyorum, 25 yıl bu işin mutfağındaydım, son yıllarda da daha dışarıdan bu işi yapanlara destek olmaya çalışıyorum. İş dünyasında insan kaynakları bölümlerine bakış bazen çok heyecan verici olurken, bazen de hiç hak etmediği kadar dar bir bakışta kalabiliyor. Sanki insan kaynakları sadece yasal gereklilikleri yerine getiren ve olması gereken bir takım sistemleri yürütmekten ve insanı yönetmekten sorumlu bir birimmiş gibi düşünülebiliyor. Ortaya koyduğu sonuçların çok da ölçülür olmadığı görüşü bazen çok yaygın hale geliyor. Kurumsal vizyona katkısı olabileceğinden bile hiç söz edilmediği oluyor. Bunları bana fark ettiren bir şeyler duyunca da benim konuşasım, yazasım geliyor insan kaynakları bölümünün kim ve ne olduğu hakkında.

İnsanı yöneten değil, insan yönetiminin “insan”la ve kurumsal hedeflerle uyumlu olmasını sağlayacak sistemleri kuran ve anlatan bölümdür insan kaynakları yönetimi bölümleri. Kurdukları sistemler iş yapışa ve iş sonuçlarına hizmet eden birer üründür ve her sundukları ürününün kurum ne iş yaparsa yapsın, yapılan işin verimliliğine ve kalitesine doğrudan katkısı vardır. Bunu yapabilmek için kurumun vizyon ve hedeflerini belirleyen kişilerin çok yakınlarında olarak, kurumun gelecek resmini en iyi şekilde anlamaya çalışır. Sonra da bu gelecek resmi ile uyumlu yapılandırılan sistemlerin kullanım amaçlarının, varlık nedenlerinin kullanıcılar (hem uygulayıcılar, hem de yararlanıcılar) tarafından net bir şekilde anlaşılmasını sağlayacak faaliyetleri yürütür. Burada unutulmaması gereken çok önemli bir nokta, insan kaynakları bölümü sistemleri geliştirir, uygulanması için gerekli desteği sağlar, ancak uygulayıcı değildir. Tüm bunlar olup biterken, kurumun içinde dolaşan havanın temiz kokmasını ve insanların bu havayı solurken kendilerini iyi hissetmelerini sağlayacak temel fiziksel ihtiyaçları da her zaman göz önünde bulundurur. Kurumun gözü kulağı gibi gezer binaların içinde.

Aslında tam bir şirket gibi çalışır büyük şirket yapısının içinde. Ürün tasarımı, pazarlama ve satış, uygulama takibi, müşteri ilişkileri yönetimi ve ölçme ve değerlendirme işleri yapar. İşe alım ve yerleştirme süreçlerinin doğru işlemesini sağlayan ürünlerle başlar insan kaynaklarının ürünleri, sonrasında adil ücret sistemleri, performans yönetim sistemleri, doğru iletişim sistemleri, eğitim ve gelişim sistemleri, keyif, eğlence, yemek ve huzuru sağlayan sistemler ile devam eder ürün yelpazesi. Ürünlerinin tanıtımını yapmak, kullanım amaçlarını ve kullanıldıklarında ortaya çıkacak katkıyı tam olarak anlatmak ve bu fikirlerin kullanıcılar tarafından satın alınmasını sağlamak en temel faaliyetlerindendir insan kaynakları bölümlerinin. Satışı yapılan fikirlerin doğru uygulanmasını sağlamak ve izleme ve takip konusunda hazır olmak gelir peşinden. Sonrasında da adeta bir çağrı merkezi gibi tüm kullanıcılara hizmet vermeye hazırdır. Amacı “müşteri memnuniyetini” sürekli kılmaktır. Tüm bunlar olurken, denetim faaliyetlerini de sürdürür, memnuniyet çalışmaları yaparak sunduğu ürün ve hizmetlerin kullanıcıların gözünde oluşturduğu algıyı ölçmeye ve ihtiyaç olan iyileştirmeleri yapmaya çalışır. Ürünlerinin ana amacını, yani kurumun gelecek resmini destekliyor olmayı, her zaman göz önünde tutar ve sunduğu ürünlerin bu resme katkısını sayısal olarak ölçecek metrikler kullanarak nasıl başladık, şu anda neredeyiz, nereye doğru gitmeliyiz sorularının cevapları üzerinde çalışır.

Bir kurumun teknik bilgisini ortaya koymasını sağlayan “insan” kaynağının ihtiyaç duyacağı her türlü desteği sunan insan kaynakları bölümü, insan kaynağının potansiyelini kurumun vizyonuna ulaşmayı destekleyecek en iyi şekilde ortaya koymasını sağlayacak ürün ve sistemleri tasarlamak, sunmak ve sürdürülürlüğünü sağlamak üzere kurulmuş küçük bir şirkettir, sadece yasal gereklilikleri yerine getiren ve olması gereken bir takım sistemleri yürütmekten ve insanı yönetmekten sorumlu birim değildir. Olması gerektiği gibi çalışmasına izin verildiğinde, vizyon ve hedeflere ulaşılmasındaki en güçlü destekçilerden biri olmaya her zaman hazırdır.

Zekanın Duygusu Olur mu?

eq-iq-310x233Sağ beyin, sol beyin, orta beyin, alt beyin, üst beyin. Bir tanecik beynimiz var kafamızın içinde, sürekli uğraşıp duruyoruz kendisiyle, parçalıyoruz olmuyor, bütünleştiriyoruz, yine olmuyor, sürekli araştırıp duruyoruz nedir diye.

İnsan beyninin yaşama aktarılmış halini konuşurken, en çok gündeme gelenlerden biri de sağ ve sol beyin konusu oluyor. Daniel Goleman ile anılan duygusal zeka da bu konuşmalar sırasında kafasını gösteriveriyor iki aralıktan. Duygusal zeka, böldüğümüz beyinlerden, sağ beyinle eşleştiriliyor, daha doğrusu duygusal zekanın faaliyetleri, sağ beynin özellikleri ile eşleştiriliyor. Bilişsel zeka da sol beyin ile ilişkilendiriliyor.

Hepimiz biliyoruz ki “insan” uzun zaman sahip olduğu bilişsel zekasıyla anıldı, aslında hala da anıldığını söylemeden geçmek zor. Nedir bilişsel zeka, şu iş ilanlarında eskiden en çok yazan şeylerin olduğu kısım, iyi bir üniversiteden yüksek derece ile mezun olmuş olmak, planlama yapabilmek, analitik düşünebilmek, sıra ile, peşpeşe bütün işleri yapabilmek, detaylarla başa çıkabilmek falan filan. En popülerin bilişsel zeka olduğu zamanlarda, bunları iyi yapan insanlar, fazlasıyla beğenildi, çocuklar böyle olmaya teşvik edildi, zekaları ölçüldü, biçildi, yüksek çıkanların aileleri gururlandı, düşüklerinki üzüldü.

Sonra yavaş yavaş yeni bir farkındalık ortaya çıkmaya başladı. Sadece üst paragrafta yazdığım özelliklerini geliştirmiş olan insanların, günün birinde mutsuz, başarısız, yalnız, bulundukları ortamda gerginlik yaratma riski yüksek ve aslında sahip oldukları potansiyelin tamamını ortaya koyamayan insanlar oldukları anlaşılmaya başlandı. Sadece bu özellikleri gelişkin olan insanların sanki eksik kaldıkları fark edilmeye başlandı ve bu eksikleri gidermek üzere kişisel gelişim ve destek diye bir takım kavramlar kendini gösterir oldu.

Bu durum aslında tam da duygusal zekayı da içinde barındıran, sağ beyin aktivitelerinin önemimin fark edilmesi ile aynı zamanlara denk gelir. Bu farkındalıkla birlikte yukarıda sözünü ettiğim iş ilanlarına ilave satırlar eklenmeye başladı. İnsan ilişkileri güçlü, birden fazla işi aynı anda yönetebilen, motivasyonu yüksek, empati yapabilen, liderlik becerilerine sahip insanları aramaya başladı iş dünyası. Okullarda sadece sol beyin odaklı derslere, kişisel farkındalığı destekleyecek, bireysel liderlik becerilerini geliştirecek, özdeğerlendirme yapabilmeyi destekleyecek, sanatsal tarafı güçlendirecek, bakış açısını genişletecek dersler eklenmeye başladı müfredata. Yani duygunun zekası olduğu tam böyle ifade edilmese de anlaşılmaya başlandı yavaştan yavaştan.

Oysa insanoğlunun sonradan keşfettikleri, ya da yeni keşif gibi görünenler, aslında insanın kendi içinde var olan ve sadece kendisine dönüp baktığında fark edeceği hazineleriydi. Bu hazineleri sıralamaya kalksak, en güzel şöyle sıralardık herhalde: insanın kendisine tarafsız bir gözle bakabilmesi, kendi duygularını fark etmesi, tepkilerini tanıması, kendisini kontrol edebilmesi, kendisini motive edebilmesi, yani istediği şeyleri yaparken keyif ve heyecan duyacak şekilde yapma çabası, başkalarının gözünden duruma bakabilmesi, yani belki empati ve içinde bulunduğu topluluktaki ilişkilerin farkında olması ve sahip olduğu ilişkileri yönetebilmesi. Ne zaman ki bunları fark etmemiş olanlar, yani iş yaşamındaki kurumlar, ailelerdeki ebeveynler, okullardaki öğretmenler, fark etmeye ve teşvik etmeye başladı, insanın tam ve bütün olarak işlemesi daha fazla mümkün hale geldi.

Beyni parçalamaya çalışmak elbette araştırmacıların işi ve belki yüzyıllarca da devam edecek bir araştırma konusu, çünkü en komplike parçası belki de insanoğlunun. Biz beyin kullanıcıları için bence en önemlisi, fazla parçala bölle uğraşmadan, sahip olduğumuz tüm iç kaynaklarımızı yani potansiyelimizi tam olarak kullanmaya çalışmak ve kullandığımızdan emin olmak. Mesela bir iş yerini yönetirken, işimizi yaparken, bir ailenin parçasıyken, bir arkadaş topluluğunun içindeyken, sahip olduğumuz tüm iç kaynaklarla, kendi öz farkındalığımızla, hem sağ beynimizle, hem sol beynimizle, hem bilişsel zekamızla, hem de duygusal zekamızla, etrafı gözlemleyerek, başkalarının gözünden görmeye çalışarak, hayal kurarak, şimdiyi fark ederek, kendi kendimizi doğru yöneterek, hayata umut ve gülen gözlerle bakarak yaşamayı sürdürmek. Basitçe söylersek, her attığımız adımda, zekanın duygusu, duygunun da zekası olduğunu unutmamak.

Mutlu hafta sonları…

 

Şikayet Etmek, Etmemek

Şikayet ve hareket, ikisi birlikte olduğunda iyi bir ikili, ama sadece şikayet olup hareket kısmı olmadığında tam bir kısır bir döngü. Eğer hareket kısmı yoksa, ileri doğru bir adım attıracak soruları kendimize sormuyoruz demek oluyor ve içinde bulunduğumuz duruma yönelik şikayeti sürekli olarak tekrar ederken buluyoruz kendimizi. Bu hareketsizliğin en iyi eşlikçileri de, kızgınlık, mutsuzluk, sıkıntı, üzüntü ve çaresizlik gibi giderek yoğunlaşan negatif duygular. Sadece şikayetçi olma döngüsünde kalınca, bu duyguları daha yoğun yaşadığımız için, şikayet ettiğimiz durum bizler için belki de olduğundan daha zorlayıcı bir hale dönüşüyor. Bu durum, içimizdeki çözümsüzlük hissinin artmasına ve konuya dair umudumuzu kaybetmemize neden oluyor. Tam da bu noktada umudun insanı harekete geçiren, yüzünün geleceğe dönmesini sağlayan en büyük destekçilerden biri olduğunu düşünürsek, neden hareketsiz kaldığımızı anlamak daha kolaylaşıyor diye düşünüyorum.

Şikayet etmek bir şeyler olması gerektiği gibi olmadığında, ya da “bize göre” olması gerektiği gibi görünmediğinde sergilenen bir tutum. Şikayet etmeyi gerekli kılan şeyler ortaya çıktığında aslında iki yol var, ilki bizim o konuda çözüm üretebileceğimiz ve o çözümle devam edebileceğimiz bir yol, diğeri de bizim kontrolumuz dışında kalan durumlarla ilgili izleyeceğimiz bir yol.

Yol iki taneyken, bazen bu iki yola bir üçüncü yol ekleyip, diğer ikisini yok sayıp, sadece o üçüncü yolu seçtiğimiz de oluyor. Üçüncü yol, şikayetçi rolünü koruyarak yaşamı sürdürmeyi sağlayan yol. Bu üçüncü yol, aslında çıkmaz bir yol veya sadece kendi etrafında dönen bir yol, ama bazen alışkanlıkla, bazen antenlerimiz kapalı olduğu için, bazen de diğer yolları görmek istemediğimiz için, sadece o yol varmış gibi hissedip, üzerinde yürüdüğümüz bir yol halini alıyor.

Bu üçüncü yolu seçmeyi alışkanlık haline getirenler, yaşanan durumda, içinde bulunulan yerde, sürdürülen ilişkilerde sürekli kendileri için aksi gidenlere odaklanıp, en başta da söylediğim gibi, sürekli bir sızlanma, kızma, mutsuz olma hali içinde oluyorlar. Bu yolu seçen insanlar adeta bulaşıcı bir hastalık taşırcasına, bu üçüncü yolu seçme halini çevrelerine bulaştırma riskine sahipler. Ailelerde, iş yerlerinde, arkadaş topluluklarında ve hatta ülkelerde kolayca baş gösterip yaygınlaşabilen bu durum, sonrasında iyileştirmek için çok fazla çaba gerektiren bir şikayet kültürüne dönüşüveriyor. Bir de üstelik, bu durumun bulaşıcı olduğunu fark ettiklerinde, diğer insanlar şikayet edenlerin yanından yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyorlar.

Üçüncü yolu bir kenara koyarsak, ilk iki yol, bizi bir şekilde ileri götürecek hareketi içinde barındırıyor. Şikayet edilecek durum ortaya çıktığında peki şimdi ne yapmalı, bu konuda ben ne istiyorum, bu konu ne kadar benim kontrolumda gibi sorular sorunca ilk iki yoldan hangisinden gitmek gerektiği ufak ufak kendini göstermeye başlıyor. Şikayet edilen konu kendi kontrolumuzda ise durumu analiz edip, ne şekilde hareket etmek istediğimize karar verip, adımlarımızı planlayıp harekete geçiyoruz. Konu bizim kontrolumuzda değilse, bu durumun bizim değiştiremeyeceğimiz bir durum olduğunu fark ettikten sonra, yola devam etmek için ne yapmalıyım sorusunu sorup, yine bir adım planı yapmak, harekete geçmeyi destekliyor. Bu iki yolda da şikayetçi olmayı seçtiğimiz durumdaki duygular çok daha az bizimle oluyor, hatta bazen onları hiç fark etmiyoruz bile, çünkü burada fark ettiğimiz en güçlü duygu, kendi yaşamımın kontrolu ve sorumluluğu benim elimde duygusu oluyor.

Bu hafta sonu için bir kaç ödev versem, bu hafta sonu kendinizi daha dikkatli dinleyip ne kadar şikayet döngüsünde kalıyorsunuz, ne kadar devam ve harekettesiniz bir baksanız; şikayet döngüsünde olduğunuz durumlar varsa, neler sizi bu döngüde tutuyor, ona da bir baksanız; şikayet ederken kendinizi yakalarsanız, üçüncü yolu seçmeden, o döngüye girmeden, harekete geçmeyi bir deneseniz; bütün bunları yaparken, şikayet etmeyi otomatikleştirmiş insanları da gözleyerek, nasıl göründüklerini de fark etmeye çalışsanız nasıl olur?

Mutlu hafta sonları…