Archive | Haziran 2015

Hayatımın Şarkısı – Küçük Bir Pazar Paylaşımı

film-famille-belier-francesoir_2Dün akşam ailece bir Fransız bir filmi izledik; Hayatımın Şarkısı – La Famille Bélier. Kısacık da olsa söz etmek ve önermek istedim, çünkü film bana göre izleyen herkesin kendisine göre seçebileceği küçük armağanlar ve dersler barındıran sımsıcacık bir filmdi. Ben de bu defa işten güçten bağımsız, sadece izlediğim filmden bana kalan küçük farkındalıklarımı paylaşmak istedim.

Film duyma engelli bir anne, baba ve oğul ve duyma engeli olmayan ve hayatlarının her alanında onlara destek olan 16 yaşındaki kızlarının yaşamından bir kesiti anlatıyordu. Peki ben bu filmde neler fark ettim, benim için armağanlar nelerdi? Önce, hayata nasıl bakıyorsak hayatın da öyle yaşandığını bir kez daha fark ettim. Sonra bizim engel diye tanımladığımız şeylerin, aslında zihnimizde yarattıklarımızdan öte olmadıklarını fark ettim. İnsanların, isterlerse, tüm fiziksel engellerin üstesinden gelerek yaşamı ve birbirlerini anlama potansiyeline sahip oldukları konusundaki farkındalığım daha da güçlendi. Yaşama sadece kendi gözünden bakmanın gerçek görüntüyü ne kadar bulanıklaştıran bir gerçek dışılık yarattığını fark ettim. İnsan olmanın  sadece ve sadece birbirini duymaya ve anlamaya çalışmakla gerçek boyutuna ulaştığını fark ettim. İki çocuğu olan bir anne olarak, çocuklarımı kendi tercihlerime göre değil de onların tercihlerine göre desteklemenin önemini fark ettim. Gençleri yapmak istedikleri şeyler konusunda desteklemenin, yollarını açmanın biz yetişkinlerin yapması gereken en önemli şeylerden birisi olduğunu oldukça güçlü bir şekilde fark ettim. Sevgimizin çocuklarımıza bariyer olmasının değil güç vermesinin önemini bir kez daha gördüm. Gençlere ve çocuklara sorumluluk verme cesaretini gösterebilen yetişkinler olduğumuzda, gerçek sorumluluk sahibi çocukların ve gençlerin yeşereceğine inancım biraz daha güçlendi.

İzlemenizi öneririm, bakalım film sizlere neler armağan edecek..

 

Yolunuz Nereye?

yelkenRüzgarla yol almak ya da rüzgarda yol almak, aradaki fark kulağa nasıl geliyor? Rüzgarla yol almak bana rüzgarı arkaya alıp onun da verdiği itme gücüyle kendi gitmek istediği yöne doğru gitmeyi çağrıştırırken, rüzgarda yol almak, sanki biraz savrularak, rüzgar nereye iterse oraya gitmek gibi geliyor. Tam da bu noktada, gitmek istediğin yer neresi sorusu fısıldanıyor sanki kulağıma. Eğer gitmek istediğim yeri biliyorsam, rüzgarla yol alırım, o rüzgar tıpkı yelkeni dolduran rüzgar gibi beni süratlendirir, ama eğer bilmiyorsam ne istediğimi, o rüzgar yüzüme vurur, yolumu keser, beni yavaşlatır, tıpkı rüzgarı aksi yönden alıveren yelken misali. Peki, ne yapmak lazım? Kendimizle sohbet etmek ve sormak lazım: Gitmek istediğim yer neresi, olmasını istediklerim ve beklediklerim neler, hangi yöne bakmayı seçiyorum, rüzgar hangi yönden geliyor, ne yaparsam bu esen rüzgar beni destekler, hadi diyelim rüzgar durdu, ne yapacağımı biliyor muyum, bütün bunların olması benim için neden önemli, beni nasıl destekler?

Yaşam adeta çok engin bir deniz, havası bazen dingin, bazen rüzgarlı, bazen fırtınalı, bazen güneşli, bazen yağmurlu. Bu denizde ben kimim ve ne istiyorum, hangi yöne nereden gidiyorum biliyorsam, o denizde olmanın tadına doyum olur mu?

Adını mı değiştirsek acaba?

performans1Performans yönetim sistemi, performans değerlendirme sistemi, yıllık performans gözden geçirme sistemi. 25 yıldır insan kaynakları alanında çalışırım, bir türlü içime sinmedi bu isimler. Her zaman bana arabaları çağrıştırdı. Düşünün bir, yönettiğimiz şey ne, ölçtüklerimiz neler? Tanımı çok da kolay ve gerçekçi olmayan performansı mı yönetiyoruz, yoksa insanın çalışma sistemini ve verimini mi?

Ben şöyle düşünüyorum: Bir kurum, aslında bir organizma; İçinde onlarca, yüzlerce birey barındıran ve yaşayan bir organizma. Kurumları yaşayan organizmalar, içindeki bireyleri de o organizmaların canlı parçaları olarak düşününce, performans kelimesinin yerini bana göre sağlıklı işleyiş ve gelişim alıyor. Kurumsal olarak günlük sıkıntılara takılıp kalmadan bakmak mümkün olsa, aslında yapılmaya çalışılan kurumun önce sağlıklı işlemesini sağlamak, sonra da gelişmesini desteklemek.

Sağlıklı işleyiş ve gelişim bana göre performans yönetim sistemlerinin aslı ve esası, çünkü yapılmaya çalışılan, adı her ne olursa olsun, ilgili kurumun yaşayan her bir parçasının hayatta olduğundan, yaşadığından, geliştiğinden ve etrafını zenginleştirdiğinden emin olmak.

Hedef böyle tanımlanınca, o hedefe giden adım taşları da hızla sıralanıyor.

  • Her bir bireyin kendisine yönelik farkındalığını güçlendirmek, ne yapıyor, o yaptıklarını nasıl yapıyor ve daha iyi olması için neler gerekir ortaya koymak
  • Her bir bireyin yaptıkları ve kendisi hakkında başkalarının bildiği, ancak kendisinin bilmediklerini bilmesini kolaylaştıracak, açık paylaşım sistemlerini kullanılır hale getirmek, yani kör noktaların artık görünür olmasını sağlamak
  • Açıklık, güven ve paylaşım ortamı yaratarak, her bir bireyin kendine ait tuttuğu ve sakladığı, kullandığında yaptığı işi ve bulunduğu ekibi geliştirecek ve büyütecek kaynaklarını kullanması için ortam yaratmak
  • Popüler deyişle potansiyellerini, ya da en basit söyleyişle, bireylerin hangi alanlarda kendilerini gösterebileceklerini keşfetmelerine yönelik sistemleri devreye almak

Bu dört alandan bakınca, performans yönetim sistemi denilen şey, aslında araba veya yakıt performansı gibi bir şey değil. En derinde istenen, bir kurumun en değerli kaynağı olan, o kurumun farklılaşmasının biricik etkeni olan “insan”ı tanımaya, anlamaya, gelişimine destek olmaya ve bu sayede de hem kurumun hedeflerine, hem beklenen iş sonuçlarına, hem de bireysel tatmine katkıda bulunacak bir sistem yaratmak. Bu sistemleri doğru tanımlayan ve doğru yöneten kurumlar, bulundukları kurumun iş başarısına katkıda bulunacak daha güçlü bir sistem kurmanın neredeyse mümkün olamayacağını hızla kavrayan kurumlar haline gelirler.

Bu sistemin doğru yapılandırılması, doğru kullanılması, doğru anlatılması hatta adının da doğru konulması, uygulanan sistemi bir müfettişlik yöntemi olmaktan kurtarıp, gelişim ve büyüme, güven ve açıklık, strateji ve iş sonuçları odaklı bir sisteme dönüştürecektir.

İletişimde Kör Noktalara Ayna Tutmak

aynaArabaların sağ dikiz aynalarının üzerindeki dış bükey aynalar vardır ya, hani sağdan gelen arabaları kör alanda görmemizi sağlayan ve neticede de potansiyel kazaları önleyen; Yargı, yorum ve negatif duygu katmadan, birbirimizde fark ettiklerimizi olduğu gibi paylaşmak, yani ayna olmak da iletişim kazalarını önleyen en önemli etken.

Bütün ilişkilerde kör noktaları görünür kılmak oldukça önemli, özellikle iş yaşamında ne kadar önemli ve gerekli olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım. Bir yönetici ve çalışan düşünün, yönetici çalışandan bir rapor istiyor, çalışan gece gündüz çalışıp raporu hazırlıyor, ancak ön bilgi yeterli olmadığı için hazırlıklar yöneticiyi tatmin etmiyor. Yönetici sinirleniyor, neye sinirlendiğini ifade etmeksizin bu sinirini söz ve davranışlarına yansıtıyor veya çalışanına hiçbir şey söylemiyor, gerekli düzeltmeleri kendisi yapıyor, söylemek istediklerini içinde saklayarak raporu kendisi hazırlıyor veya çalışana hiçbir şey söylemeden, işi başka bir çalışana veriyor. Tanıdık mı?

Olası her üç senaryoda da yönetici de mutsuz, çalışan da. Yönetici mutsuz, istediği iş ortada yok, çalışan mutsuz, çünkü tam olarak yöneticisinin gözünden ne göründüğünden habersiz. Her ikisinin kafasında da kendi oluşturdukları görüntüler var birbirleri ile ilgili. Bütün bunlara ek olarak, belki de işle ilgili istenen sonuç da ortada yok veya zamanında hazır değil.

Peki, yönetici ne yapmalı? Aslında sadece şu meşhur klişe tamlamayı kullanmalı, bakış açısı değiştirip duruma bir bakmalı ve sonra da görüneni açıklıkla çalışanı ile paylaşmalı. Ama nasıl? Önce elbette kendi gözünden bir değerlendirme gerekli. Yalnız unutmayalım ki, sadece bu noktada kalırsa, o zaman yukarıdaki senaryolardan biri ile karşılaşmaması mümkün değil. Bu ilk değerlendirmenin ardından, acaba çalışan durumu nasıl algıladı diye de bir bakmak lazım. Burada da bir kötü haber; bu iki bakış da tek başlarına yeterli olmadığı gibi, ikisinin birlikte kullanıldığı durumlarda bile, yukarıdaki senaryolardan birisinin yaşanma olasılığı yüksek. En kritik ve tam görüntü, derin bir nefes alıp duruma dışarıdan bakınca ortaya çıkan görüntü; çünkü bu görüntü durumu tam da olduğu gibi gösteren bir görüntü. Artık durum dört bir yandan görünür hale geldiğine göre, sonrası sadece bir analiz, planlama ve paylaşım gerektiriyor. Ne göründü, ne oldu, ne farklı olmalıydı, kim neyi daha farklı yapmalıydı, bundan sonra nasıl olmalı?

Birden çok insanın bir arada olduğu her ortam ve durum aslında potansiyel iletişim kazası ortamı demek. Açıklık, olanı olduğu gibi görmek ve anlatmak, yargı ve yorum katmadan durumu tasvir etmek, sağ dikiz aynasındaki dış bükey aynanın görevini üstleniyor ve kaza riskini azaltıyor, hadi olmadı, en kötü olasılıkla, sadece maddi hasarlı kazalarla durum netlik kazanabiliyor. Hal böyle olunca, yol boyu karşılıklı inanç ve güven güçleniyor, çünkü kızgınlık ve yargı olmaksızın bir bilgi paylaşım alanı ortaya çıkıyor.

Kör noktaları görünür kılmak için denemeye değmez mi?

 

Kapladığınız alan ne kadar?

kapladiginalanBugün trafikte yol alırken sağımdan solumdan geçen arabalara baktım, kendi kendime dedim ki her ne olursa olsun, benim arabamın kapladığı alan bana ait ve o alandan ben sorumluyum. Sonra bu düşüncemi kendime çevirdim ve sordum, acaba benim kapladığım alan ne kadar? Sağımdan solumdan geçen onlarca yüzlerce insan varken, ben ne kadarlık bir alana sahibim? Ve sonra dedim ki kendi kendime, benim kapladığım alan fiziksel büyüklüğümden ne kadar bağımsız aslında, fiziksel büyüklüğüm ne olursa olsun, kapladığım alanın büyüklüğünden de ben sorumluyum. İstersem yüzlerce metrekarelik bir alan, istemezsem de, kendi büyüklüğümden bile küçük bir alan. Hepimiz için geçerli bir benzetme bu aslında. Eğer kapladığımız alanı büyütme sorumluluğunu üstlenirsek, bu alanı tanımlarsak ve sonra da üzerinde çalışmaya başlarsak, ortaya çıkacak güzel sonuçları hayal etmek bile beni çok heyecanlandırıyor. İnsan öyle bir varlık ki, öyle güçlü bir potansiyele sahip ki, isterse öyle güçlü şeyler yaratabilir ki, bunlar ortaya çıktığında kendisi bile şaşırabilir.  Fiziksel olarak küçücük beyinlerin yarattığı şu koskoca dünyaya baksanıza, imkânsız denecek birçok şey imkânlı halde. Kritik olan sadece şu: Kendimize sormak, ben burada neden varım, neler yapabilirim, yaptıklarım beni ve çevremi nasıl destekler ve güçlendirir, benim sağlayacağım bir ufacık katkı, kimleri nasıl etkiler; sonrası çok kolay ve çok heyecanlı; değişen, gelişen ve dönüşen bir yakın çevre, sonra toplum, sonra ülke ve hatta sonra da dünya.

Hadi bugün soralım kendimize, kapladığım alan ne kadar, kaplamak istediğim alan ne kadar?

Güzel hafta sonları…

Seçmek İstediğiniz Sizindir

vanillaconeBir çocuğun eline, içinde bir toptan bile daha az dondurma olan bir külah dondurma vermişler,  küçük çocuk dondurmam oldu diye çok sevinmiş, içini kocaman bir heyecan kaplamış. Başka bir çocuğun eline de aynı çoklukta ve aynı külahta dondurma vermişler, bu küçük çocuk ise ağlamaya başlamış, bu bana yetmez, çok az diyormuş hıçkırıklarının arasında. Oysa ikisi de aynı miktar dondurma ve aynı külahsa, neden bir çocuk sevinirken, diğeri ağlıyor, galiba fark nereden bakıp ne gördüğümüz, daha doğrusu ne görmeyi seçtiğimizde.

Aslında her gün, her birimiz bu metaforik durumla karşılaşıyoruz. Benzer durumlarla karşılaşan insanlar ve arkasından gelen bambaşka, hatta taban tabana zıt tepkiler ve bunlara eşlik eden davranışlar.

Galiba gerçek bu noktada tanımlanıyor. Bizim öykümüzdeki gerçek, külahta bir toptan daha az olan dondurmadan öte bir şey değil, ama dışarıdan görünen gerçek, yani algı bambaşka ve farklı. Üstelik de hem çocukların algısı, hem çocukları görenlerin algısı bambaşka, çocuğa kızanlar, anne babaya kızanlar, duruma üzülenler, dondurmacıdan yana olanlar.

Haydi, gelin taşıyın bu metaforu bugüne, iş yerinize, evinize, ilişkilerinize, yaşamınızın bütününe. Sonra durup bir düşünün, acaba elimde ne var, ama gerçekten ne var? Sonra bakın, peki bunu gerçeklik penceresinden görerek tanımlarsam nasıl tanımlarım acaba? Ardından sorun kendinize, peki ben şu anda ne görüyorum? Yani benim külahtaki dondurma konusundaki fikrim ve algım beni nereye getiriyor? Acaba farkındalıkla veya farkında olmadan tercihim ne olmuş? Peki, bu tercih ettiğim şey benim için yaşamaya değer mi, yoksa biraz daha mı düşünmeliyim üzerinde? Son karar tamamen size kalmış, ne isterseniz, hangisi anlamlıysa, sonuçta elbetteki sadece Seçmek İstediğiniz Sizindir!