Değişmek Hareketle Başlar

degisim_nasilKurgular hep değişim üzerine. Yaşamda sürekli bir şeyleri değiştirmek ihtiyacı var; kendimizde, başkalarında, fiziksel çevremizde, yaptığımız her işte. Soru hep aynı, nasıl? Bazen kolayca oluveriyor istediğimiz değişimler, bazen sonsuza kadar rafta kalıyor. Dün bir konuşma dinliyordum, içinde geçen bir cümle çok hoşuma gitti; “Gerçek değişim hareketle başlar .” cümlesi.

Sadece bireysel değişim mi burada sözünü ettiğim, hayır, kurumsal değişim de tıpatıp aynı yoldan gidiyor. Kurum dediğimiz şey de en nihayetinde bir değil de on veya yüz veya bin tane birey. Yani o dünya da da değişim hareketle başlıyor. Çok yazılıyor, çok konuşuluyor, çok fazla şey öğreniliyor.

Eğitimlerimde çok söylerim, bilgiyi bilmek tek başına işe yaramaz, ne zaman ki içinden kullanılabilir bir şeyler keşfeder ve kullanmaya başlarsınız, işte tam da o noktadır eğitimin işe yaradığı nokta.

Günümüzde bilgiyi bilmek en kolaylardan. Elimizin altı kaynak dolu, kitapçılar kitap dolu, internet, temiz veya kirli, doğru veya yanlış bilgi dolu, etraf bilgiyi bilen ve gelip akıl veren insanlarla dolu, yani bilgiyi bilmek kadar kolayı yok. Asıl nokta bilgiyi bildikten sonrası yani bilgiyi duyup, çok da ihtiyaç var bu değişime denildikten hemen sonra başlıyor asıl işin kendisi. Bildiğim bilgi benim kendi değişimimde ne işime yarayacak sorusu ve arkasından da ben bu bilgiyi kendi hayatımda nasıl kullanırım sorusunun cevabını vermek. Bu cevabın hemen arkasından da son derece somut ve göze görünecek bir adımla bu bilginin en azından çok ufak bir parçasını uygulamaya başlamak, başlatmak. Sanki bir deney yapar gibi, bakalım beğendiğim bilgi gerçekten beğendiğim gibi mi, onu anlamak amaç. Nasıl yeni bir şey kullanmaya başlayacağımızda önce bir deniyoruz, denedikten sonra uyumlu bulursak artık gerçekten bizim oluyor, bilgi de tıpkı öyle, bir deneyip bakmak ve sonra da yaşamın içine sokmak lazım.

Bana göre değişimin önünde iki tane sıkıntı oluyor. Birincisi, o başlatacak küçük deneme adımını atamamak, ikincisi de o adımı değişimin bütününü tek seferde yapacak şekilde atmaya çalışmak. Deneme adımını atmayınca, zaten bilgi bilgi olarak kalmaya mahkum; değişimi tek seferde yapmaya çalışınca da kocaman fili tek seferde yutmaya çalışmak gibi bir durum, yani yutması mümkün değil.

Değişimi harekete geçirmenin en iyi yolu, önce o değişimin önemini ve değerini keşfetmek, hemen arkasından bunu yapmayı sağlayacak kaynaklara odaklanmak ve sonrasında da küçük adımları planlamak, yani o gerçek değişimi başlatacak hareketi planlamak. Sonrasında tıpkı yeni bir şeyler dener gibi bakmak, bana oldu mu, yoksa olmadı mı ve sürdürüp sürdürmeme kararını ona göre vermek.

Bu hafta üzerinde düşünmek ister misiniz; sizin için değişim ne ifade ediyor, yaşamınızda değiştirmek istediğiniz neler var, onlar her nelerse, değişmiş halleri gözünüzde nasıl canlanıyor, hangileri ile ilgili yeterli bilginiz var, bu bilgiyi bilmek değişimi başlatmanızı tek başına destekliyor mu, bu değişimin sizin için değerinin farkında mısınız, gerçek değişimi başlatacak adımları atmak için nelere ihtiyacınız var, en küçük adımınız ne olur?

Herkese mutlu bir hafta diliyorum…

Zihin Yapıları

Yeryüzünde her insanın tek ve biricik olması, her bir insanın kendi zihninden baktığı dünyanın da tek ve biricik olmasını destekliyor; çünkü kendi zihinlerimizden bakarak gördüğümüz her şeyi kendi dilimize tercüme edip, ona göre de bir davranış biçimi geliştiriyoruz. Her şeyi tercüme eden zihinlerimizin içinde bir de yapı var ki adına zihin yapısı deniyor, yani İngilizce adıyla “mindset”. Bu konu çok ilgimi çekiyor, çünkü her birimizin yaşamda attığımız her adımı etkileyen, bazen destekleyen, bazen kısıtlayan her ne varsa bu yapıların altından çıkıveriyorlar her daim. Çocukluktan beri geliştirdiğimiz bakış açımız, inançlarımız, alışkanlıklarımız oluşturuyor zihin yapılarımızı. Öylesine otomatikleşiyorlar ki zaman zaman, sanki nefes almak kadar doğal geliyor bize zihin yapımızın davranışa yansımış hali.

Bakın en genel hatlarıyla neler oluyor; Zihin yapımız sabitse, zorluk ve engel vaz geçme nedeni haline gelirken, gelişimi destekleyen zihin yapısı sahipleri için zorluk ve engeller yeni yollar arama fırsatı anlamına geliyor. Sabit zihin yapısı ve konfor alanı çok iç içe geçmiş kavramlarken, gelişimi destekleyen zihin yapısı farklılık ve yenilik keşfetmeye çalışıyor. Gelişimi destekleyen zihin yapısı, çabanın en az sonuç kadar önemli olduğuna inanırken, sabit zihin yapısı sadece sonuç da sonuç diye adeta bağırıyor. Başarısızlık, sabit zihin yapısındaki insanlar için adeta dünyanın sonu, çünkü dünyaya bu taraftan bakan insanlar ağırlıklı olarak hata yapmaktan da kaygı duyan ve mükemmel olmak zorunda hisseden insanlar. Yani başarı her şeyin odağında yer alıyor onlar için. Zeka, yetenek ve beceri, sabit zihin yapısından bakanlara göre belli bir zamana kadar geliştirilen ve ondan sonra da aynı kalan şeylerken, gelişimi destekleyen zihin yapısındakiler, daha fazla neyi ne zaman ne kadar geliştirip, neler katarım acaba diye bakıyorlar yaşama.

Bu durumun yaşama ilginç bir yansıması var. Birden çok insanın bir arada olduğu aileler ve kurumlarda da aynı bakış açıları ortaya çıkabiliyor. Ortak kurallar, ortak ilkeler yöneticilerin ve ebeveynlerin bakış açıları ağırlıklı olarak hangi taraftaysa, davranış biçimleri de, konulan kurallar da, hedefler de, prensipler de ona göre oluyor. Yani yukarıda saydığım bireysel özellikler o aileye, ya da o kuruma birebir yansımaya başlıyor.

Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, daha mutlu hisseden insanlar, daha fazla gelişime açık zihin yapısını yaşama aktaran insanlar. Sabit zihin yapısı bakışı yaşamı daha dar bir açıdan yaşamaya zorluyor.

Kendi zihin yapılarınızı gözden geçirmeye ve yaşamlarınıza yansıyan özelliklerini keşfetmeye ne dersiniz?

Güven, Delegasyon, Yetkilendirme

Kurumsal yaşantıda bütün yolları açan ya da açık yolları bile kapatabilen üç tane güçlü kelime; güven, delegasyon ve yetkilendirme. İçlerinden biri zemin malzemesiyken, diğer ikisi o zeminin üzerinde dans eden kelimeler. Dansın zerafati, izlenilirliği, katkısı, keyfi elbette zeminin sağlamlığına ve hareket kolaylığı sağlayabilirliğine bağlı.

Sözünü ettiğim zemin malzemesi tabii ki güven. İçinde insan barındıran her yerde konforlu yaşamayı, rahat nefes almayı, o yer her neresiyse oradaki havanın ferahlığını sağlayan en temel değer güven. Tanımı değişkenlik gösterebilir ancak ortaya çıkan sonuçların ortak olduğu bir değer.

Güven zemini üzerinde konuşulan önemli kavramlardan iki tanesi ise, delegasyon ve yetkilendirme. İkisi ayrı kavramlar gibi görünseler de, bana her zaman biri diğerini kapsar gibi gelir, kapsanan da her zaman çok basite indirgenip orada da anlamını kaybedebilir gibi gelir.

Basite indirgenen kavram genellikle delegasyon olur. Nedeni de aslında açık, ben zaten ne gerekiyorsa delege ederim demesi kolaydır. Ancak delege edilen iş ne diye de bakmak lazım, çünkü genelde delege edilen, delege edene angarya gelen işin ta kendisidir, bazen de sadece zaman tüketen ama katkısı da pek olmayan işlerdir veya en kötüsü “mış” gibi yapılan iş devirleridir. Yani gerçekten değer yaratan, işi üstlenen kişiyi geliştiren ve motive eden bir iş devri söz konusu olmayabilir. Bu durum işi devralan kişi tarafından anlaşıldığında da ciddi motivasyon sorunları ortaya çıkabilir.

Diğer kavram olan yetkilendirme, delegasyonu yani iş devrini içerdiği gibi, beraberinde de kişiyi o işi yapabilir kabul etmeyi, işin bütününü kişiye emanet etmeyi ve yapabilir olmasını destekleyen yolları da açmayı ve açık tutmayı barındırır. Yani bu işin sahibi ve ustası sensin ve ne yapılacağını bilirsin der yetkilendiren kişi.

Daniel Pink’in güncel motivasyon teorisi diyor ki, insanı motive eden üç şey vardır: ustalık, yani yaptığı işte yeterlilik hali, otonomi, yani başından sonuna kadar işin sahibi olma hali ve amaç farkındalığı, yani yaptığı işin hizmet ettiği amacı ve anlamı bilme hali.

Bu noktada yetkilendirmeye bir göz atarsak, bu üç kavramı da içinde barındırdığını görürüz. Yani bir kurumda en çok istenen ve dile getirilen, sahiplenen, sorumluluk alan ve motive çalışanı destekleyen bir durum çıkıverir ortaya.

Hal böyleyse belki de kurumsal dünyada delegasyon kelimesinin yerine yetkilendirme demeye başlamak lazım. Yetkilendirmeyi her kurumun kendi kültürüne göre tanımlayıp yapılandırmak ve sonra da sonuçları üzerinde kafa yormak lazım.

Sorsam sizlere, sizin çalışma alanlarınızda güven, delegasyon ve yetkilendirme nasıl algılanıyor? Nasıl uygulanıyor? Uygulamada katkı sağlayıcı nelere ihtiyaç var? Siz bu çerçevede iş sonuçlarını ve motive çalışmayı desteklemek adına neler yapabilirsiniz? Eğer iş ve sorumluluk devreden bir konumdaysanız, basite indirgenmiş delegasyon mu yapıyorsunuz, yoksa gerçekten yetkilendirme mi yaptığınız?

Herkese mutlu ve verimli bir hafta dileklerimle…

Bugün Benden Gelenler

Masal Terapi kitabını çok sevdiğim Judith Lieberman’ın NTV Radyo’da bir program yaptığını yeni öğrendim ve internetteki kayıtlardan keyifle dinlemeye başladım. Son günlerde araba kullanırken yol arkadaşlarımdan biri oldu. Bugün dinlediğim söyleşide Judith Lieberman’ın konuğu Nil Karaibrahimgil’di. Oldukça keyifli olan bu sohbet, kendimle ilgili çok şey düşündürdü bana.

Programı dinlerken, neden yazı yazmayı çok sevdiğimi, nasıl yazdığımı ve yazmanın beni neden heycanlandırdığını bir kez daha keşfettim. Yazıyorum çünkü belki sadece bir kişi, belki de daha fazlası minicik bir şeyleri alır ve cebine koyar ve belki de birileri ile paylaşır diye düşünmek bile beni fazlasıyla mutlu ediyor.

Düzenli olarak yazı yazmaya başladığım 2012 yılından bu yana yaşadığım hayata bakarken ilginç bir bakış açısı geliştirdim; her duruma acaba buradan alıp üzerine bir şeyler yazabileceğim neler var diye bakmaya başladım. Okuduğum her kitapta, izlediğim her filmde, katıldığım her sohbette, gittiğim her farklı yerde bir kelime keşfetmeye çalışırken buldum kendimi. Sonra da bulduğum kelimeleri, yakaladığım düşünceleri yazıya dökünce neler çıkacağı ile ilgili merakımın beni çok heyecanlandırdığını anladım.

İşte bugün dinlediğim konuşma beni yukarıda söylediklerimi hatırlamaya ve üzerinde düşünmeye doğru itekledi. Yani duyduğum bir şeyler bende yeni düşünceler yarattı. Tam da istediğim :)

Peki dedim kendi kendime, ben bugün ne yazsam? Sonra da bir zaman okuduğum bir kitaptan öğrenip, sonra da biraz detaylandırdığım bir bilgiyi paylaşmak geldi içimden. Çok destekleyici olduğuna inandığım bir üçlemeden söz etmek istiyorum bugün. Oldukça basit bir üçleme:

  • Önce geçmişin yaşanmış ve bitmişliğini kabul ve sonra oradan gelen kazanımları fark etmek (iyi ya da kötü).
  • Ardından şimdi olanları keşfetme, sahiplenme ve şükür
  • Hemen ardından, geleceğe dönük merak, ümit, beklentileri yapılandırma ve harekete geçme

Bu üçlü hem bireysel bakış açısını, hem de kurumsal yaşamı çok destekleyen bir üçlü. Varsayın ki hem özel, hem de kurumsal yaşamın içinde var bunlar, tam da şöyle olur olanlar

  • Geçmişte bir şeyler yaşandı, Kabul yaşandı, peki tam ne oldu ve biz ne öğrendik
  • Her olana karşın bugün elimizde neler var ve onlar bizi nasıl destekliyor
  • Bugünden yarına ve ileri geleceğe giderken, bugün elimde olanlarla ve geçmişten öğrendiklerimle merak, ümit ve beklentilerimle bakarak nasıl bir plan yapar, nasıl harekete geçerim?

Var mısınız bu üçlüyü hem özel, hem de iş yaşamlarınıza dahil etmeye?

Mutluluk Araştırmaları

anketGeçtiğimiz Aralık ayında ufak bir mutluluk anketi yaptım. Az sorulu, 60 katılımcılı bir anket. Genel bir fikir edinmek istedim mutluluk algısı hakkında. En özet grafiğini de yazıma ekledim.

Benim katılımcılarımın % 68’i kendilerini mutlu hissettiklerini söylediler. Biraz alt başlıklara bakınca, kadınlar erkeklere göre daha mutlu, daha sağlıklı, daha fazla arkadaş ilişkisine sahip ve güçlüklere çözüm üretme konusunda daha yetkin hissettiklerini belirttiler. Erkeklerse, yaşamı eğlenceli bulma konusunda daha yukarıda bir sonuca sahipler. Evlilerin tüm parametreleri bekarlara göre daha yüksek çıkarken, 40 yaş üzeri katılımcılar, daha gençlere göre tüm parametrelerde daha yüksek memnuniyet belirttiler. Benim basitleştirilmiş anketim, zorluklara bakış açısının, arkadaş ilişkilerinin, yaşama daha ileri bir yaştan bakmanın ve yaşamı birileri ile paylaşmanın mutluluk diye tanımladığımız şey her neyse onun üzerinde olumlu etkisi olduğuna yönelik ipuçları verdi ve aslında bu konuda söylenenleri de destekledi diye düşünüyorum. Bildiğim bir şey daha kısa anketim tarafından desteklendi, o da mutluluğu tanımlar mısınız dediğimde yapılan tanımların birbirinden ne kadar da farklı olduğu, yani mutluluk dediğimizde aslında en yakınımızdaki insanla bile aynı şeyden bahsetmiyor olabileceğimiz hali :)

Tam düzenlediğim anket üzerinde çalışırken, bir TED konuşması ile karşılaştım. Harvard Üniversitesi tarafından düzenlenmiş dünyanın en uzun süreli araştırması ile ilgili bir konuşma. Konuşmayı yapan Robert Waldinger, bu çalışmaları yürüten birimin şu andaki direktörü.

75 yıl süren ve 724 kişiyi kapsayacak şekilde yürütülmüş olan bu çalışma insanların mutluluğu ve sağlığı üzerinde etkili olan temel faktörleri değerlendirmeyi hedeflemiş, yani benim basit anketimin çok daha kapsamlı, uzun soluklu ve geniş katılımcılı olanı :). Uzun yıllardır takip edilen bu anketin sonuçları bugün gözden geçirildiğinde, zenginlik, şöhret ve başarının daha mutlu ve sağlıklı yaşam üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı, onun yerine iyi ilişklerin bizi daha mutlu ve sağlıklı tuttuğu ortaya çıkmış. Üç tane de önemli nokta vurgulanıyor araştırma sonucunda;

  • Sosyal ilişkiler insanın sağlığı adına çok destekleyici, yalnızlık öldürür :)
  • İlişkide bulunduğumuz aile bireylerinin, dostların, arkadaşların sayısından ziyade, onlarla yaşadığımız ilişkinin kalitesi önemlidir. Sık sık ciddi tartışma ve çatışmaların yaşandığı ilişkiler sağlık ve mutluluk üzerinde son derece olumsuz etkilere sahiptirler.
  • Güçlü ve birbirine güvenildiğinin hissedildiği ilişkilerin varlığı, beyin sağlığının korunması güçlü hafıza için çok önemlidir.

Konuşmada önemli tavsiyelerde de bulunuyor Waldinger;

  • Ekran zamanını, insan zamanı ile değiştirmek,
  • Yaşamda bizim için değerli insanlarla keyifli ve yeni şeyler yapmak, mesela, uzun yürüyüşler, yeni buluşma zamanları yaratmak
  • Uzun zamandır görüşmediğimiz ve bizim için değerli insanları aramak, ziyaret etmek ve onlarla sohbet etmeye zaman ayırmak.

Tüm bunları kendi okuduklarımla, araştırdıklarımla, gözlemlerimle ve bana doğru gelenlerle birleştirdiğimde, gerçekten mutlu ve iyi hissetmenin ilişkilerimizle iç içe olduğunu kuvvetle bir kez daha fark ediyorum. Mutluluk yanımızda birileri olduğunda, onlarla yaşadığımız ilişkiyi önemseyip, güçlendirdiğimizde, o ilişkinin içinde kendimizi de rahat hissettiğimizde kendini fazlasıyla gösteriyor. Bunun yanına biraz da yaşamda yolunda gidenleri fark etmeyi eklersek, mutluluğu hissetmek adına iyi bir yol almış sayılırız gibi geliyor.

Peki, size göre mutluluğun en güçlü destekçileri neler? Onları günlük yaşamda ne kadar fark ediyorsunuz? Her gün bu konuda bir kaç şey keşfetmeye ne dersiniz? Paylaşımlarınızı bekliyorum.

Kolaylaştıran da, Zorlaştıran da Kendimizde Yarattığımız İnançlar

Zaman zaman davranışlarımızı yöneten inançlarımızdır dersem ne düşünürsünüz? İçimizde en derinde yarattığımız kolaylaştırıcı olsun diye var olan düşünce şekillerimizdir onlar dersem, ne dersiniz?

Evet bana göre inançlarımız yaşamı bize daha pratik yaşatan ve bizlerin yaşamda duyduklarımızdan, gördüklerimizden ve deneyerek öğrendiklerimizden hareketle geliştirdiğimiz kalıp cümlelerimiz. Pratik yaşatan dediğimde, pratik kulağa nasıl geliyor? Kolaylaştırıcı gibi değil mi? Eh biraz kolaylaştırıcı, çünkü karar ve yola çıkma noktalarındaki düşünme sürecinde kolaylık sağlıyor. Ancak, kolaylaştırıcı demek her zaman bizim için yararlı mı demek? İşte burada ikilem ortaya çıkıyor, ne yazık ki yararlı, destekleyici ya da faydalı olmayan kolaylaştırıcılık da yaşatabiliyor inançlarımız.

Bazı inançlarımızın bizim için oluşturduğu kısa yollar, “hadi bir an önce” kalıbı uyumlu gelirken, bazı inançların kısa yolları ise, “sakın ha, asla, deneme bile, çünkü yapamazsın” kalıbı ile uyumlanıyor. Yani her iki durumda da karar ya da eylem çok hızlı oluyor, ama bazen durma hali, bazen de harekete geçme hali ile son buluyor konu.

Yani o durum böyle olduğunda inançlarımız ya bizi itekliyorlar ve destekliyorlar, ya da “asla yapamazsın, nedenini de fazla sorgulama, çünkü öyle işte” diyerek durduruyorlar. Adı üzerinde inanç, inanmaktan geliyor. Tam da şöyle bir durum ortaya çıkıyor kendiliğinden; yapıp yapamayacaklarımız konusunda neye inanıyorsak, öyle davranırız, bunun da ötesi yoktur.

Peki acaba böyle olmasını en derinde ne kadar istiyoruz? İstiyor muyuz, yoksa sadece otomatikten hareketle, hiç düşünmeden, elimde değil, yapamam, ben böyleyim, asla bu durumda şunu yapamam filan gibi cümleler mi çıkıyor ağzımızdan. Sorguluyor muyuz kendimizi bu konuda?

Son dönemde çok kulağıma takılmaya başladı davranışlara yönelik inanç cümleleri. Özellikle de gençlerden duyduğumda daha fazla kulağıma takılıp orada da kalmaya başladı. Hadi yaşamda geçirilen zaman arttıkça başımıza gelenlerin kalıcı inançlar yarattığını varsayalım, peki gençler daha az zamanda nasıl bu kadar katı inançları bu kadar yürekten benimsiyorlar diye çok şaşırıyorum.

İten ve güç veren inanç cümleleri ile ilgili hiç bir problemim yok, hani diyorsa ki ne iş olsa hallederim, değişim mi, ben onu iki dakikada atlatırım, işte o zaman korkacak hiç birşey yok, çünkü bu cümleler sonsuza kadar destek demektir.

Ancak, duyuyorsak ki, değişim varsa, ben yokum, çünkü asla başa çıkamam. Ben asla yazı yazamam. Benim yabancı dile yatkınlığım yoktur. Tek başıma bu tür şeyleri asla yapamam. Bu iş bir tek böyle yapılır. Eğer böyle kalıpları duyuyorsak, alarmlar çalıyor demektir. Demektir ki, kısıtlayan inanç canavarları kafalarını kulübelerinden uzattılar ve hızla yaklaşıyorlar. Acil dikkat zamanı!!!

Her konuda olduğu gibi bu konuda da farkındalık şart. Fark etmek gerek hangi inançlarımız bizi tutuyor, hangileri arkamızdan itekleyip destekliyor. Tutanları yakalayınca biraz uzağa koymak lazım ki, gerçekten neleri yaparız neleri yapamayız görebilelim. Analiz edip bakmak lazım ki, bunlar bir kaç tecrübe sonrası oluşturduğumuz genellemeler mi, yoksa gerçekleri yansıtan cümleler mi anlayabilelim.

İnanç cümleleriniz üzerinde biraz kafa yormaya, size destekleyenleri güçlendirip çoğaltıp, engel olanları değiştirmeye ne dersiniz?

Makro Kurumlar, Mikro Yönetim

Dünya gelişiyor, değişiyor, büyüyor, zaman zaman sanki tek bir ülkeye dönüşüyor. Bu gelişim, değişim ve büyüme elbette dünyanın parçası olan ülkelere, toplumlara ve kurumlara da yansıyor. Makro farkındalık artıyor. Ne demek istiyorum, bütüne yönelik, bütünü anlamaya yönelik farkındalık artıyor gün geçtikçe.

Kurumsal yaşamda da makro bakış açısı, yani bütünden görme, büyük resim yaratma, planlama ve hedefleme, kurumun gelişime açıklığı için önemli destekler olarak kabul görürken, ne yazık ki en sık duyulan problemlerden biri de mikro yöneten yönetim kaynaklı sıkıntılar.

Mikro yönetenler kimler? Aslında mikro yönetenler mükemmeliyetçi, en iyiyi başarma arzusu olan, aksi bir şeyleri daha olmadan yakalayıp, durumu kurtarmayı çok önemseyen, ortada iş kalırsa toparlamanın kendi işleri olduğuna inanan, yönetici olmak demenin çalışanın hemen arkasında olup onu izlemek ve gerekirse duruma dahil olmak demek olduğunu düşünen, yani işin özünde yaptıkları işi en iyi yapmak adına bir takım yöntemler geliştiren insanlar.

Peki hal böyleyken, ve ortada ciddi bir çaba varken, bu yönetim tarzının getirdiği sonuçlar neler?

İronik bir durum ama, gelen sonuçlar, yöneticilerin en çok şikayet ettikleri başlıklara dokunuyorlar.

  • İşlerine sahip çıkmayan ve sorumluluk almaktan kaygı duyan çalışanlar
  • Kendilerini yetersiz ve değersiz hissettikleri için vizyonsuzluktan yakınan bireyler
  • Yetkiyi üstlenmek konusunda gözlenen problemler
  • Kendilerinden beklenen düzeyde verimi ve yaratıcılığı ortaya koyamayan takımlar
  • Kaygı ve korkunun hakim olduğu kurum kültürleri
  • Hatanın odakta olduğu ve hatanın gelişim fırsatına dönüşemediği durumlar
  • Biz daha neler yapacaktık da bir türlü zaman yok, zamanla yarışıp duruyoruz günlük işlerin peşinde koşmaktan esas verim alacağımız alanlara odaklanma fırsatımız yok diyen yöneticiler
  • Stres ve kızgınlık duygusunun kurum içinde gezinen en yoğun duygular haline geldiği durumlar
  • Mutlu hissetmiyoruz burada diyen çalışanlar

Yani aslında ne alan, ne de satan razı durumu ortadaki gözlenen durum.

Peki ne yapmak lazım? Önce teşhis koymak lazım. Teşhisi koyması gereken kim? Bana kalırsa, tedaviyi de yapacak olan kişiler, yani yine yöneticiler.

O halde, önce yönetsel sorumluluk taşıyanlar bir duruma bakmalı, basitçe burada ne oluyor diye sormalı ve durum değerlendirmesi yapmalı. Sonra bakmalı, semptomlar neler? Yalnız, semptomları sadece kurumsal açıdan değil, bireysel açıdan da değerlendirmek gerek. Yani hem iş sonuçlarına yansıyan, hem de bireysel olarak bende bir gerginlik, kızgınlık, yorgunluk yaratan gözlediğim semptomlar neler? Çalışanlarda yargısız gözle bakınca gözlenen semptomlar neler? Peki, bu semptomların altında yatan temel sorunlar neler olabilir? Yani genelde yapıldığı gibi bir ağrı kesici verip sadece semptomu ortadan kaldırmaya çalışmak, hadi sevgili çalışan bu davranışı değiştirelim demek, ya da sıkıntı veren parçayı kesip atmak yerine bir adım daha derine inip o semptomu ortaya çıkaran daha derinde var olanlara bakmak.

Varsayalım, mikro yönetim farkındalığı yakalandı. Peki o noktada neler olmalı? Alışkanlık denen birşey var, alışılmış denen bir düzen var, ne olursa bunlar değişecek? İşte bunun en kolay yolu, ya da denenmesi en öncelikle önemli olan yolu, ulaşılmak istenen sonuçlardan (sonuçlar da sadece iş sonuçları değil, bireysel çalışma huzuru da aslında bu sonuçların içinde yer alıyor) hareketle bir resim oluşturmaktan geçiyor. O resme doğru giden yolda şu anda görünen engellerin neler olabileceğini tespit edip, neler yapmak gerek üzerinde kafa yormak lazım; hem tek başına, hem de ekiple birlikte, açık yüreklilikle ve açık sözlülükle. Anlatmaya açık olunacağı kadar, dinlemeye ve anlamaya da açık olmak lazım.

Sonuca doğru giderken, mutlaka dikkat etmek lazım, ortaya çıkarılacak çözüm modeli, aynı şeylerin yapılmaya devam edilmediği bir model olmalı, yani yepyeni geliştirilecek bir model olmalı, çünkü aynı şeyleri yapmaya devam etmek demek, aynı sonuçları almanın kalıcı olacağının tam bir tercümesidir.

Üzerinde biraz düşünmek ister misiniz?

Olasılıklar Bavulu

bavulDün Çağan Irmak’ın yönettiği Nadide Hayat filmini severek izledim. İçinde beni etkileyen mesajlar vardı. Ancak en çok etkileyen Nadide Hanım’ın süslendiği bir sahnede söz ettiği olasılıklar bavulu kelimeleri oldu. Beklenmedik bir yerde gayet şık giyindiğinde rol arkadaşlarından birisi bunlar nereden çıktı diye soruyor ve “olasılıklar bavulundan, herkesin mutlaka olmalı” benzeri bir cevap geliyor.

Bu olasılıklar bavulu ismi benim çok hoşuma gitti. Yaşamda karşımıza çıkabilecek her duruma hazır olmayı ifade etti bana olasılıklar bavulu. Yani olası her duruma karşı sağlam bir duruşla hazır olmayı, o durumlarda yapabilir olduklarımızı bilmeyi ve ona göre hareket etmeyi. Sonra dedim ister kadın, ister, erkek, ister genç, ister yaşlı, ister küçük bir işletme, ister büyük bir kurum olsun, hepsinin de sahip olması gereken bir şey olasılıklar bavulu. Yaşamda karşımıza çıkabilecek kolay ya da zor, ters ya da düz, heyecanlı ya da durağan her bir duruma karşı duruşu belirleyecek bir birikim bana göre olasılıklar bavulu. Bence hepimizin içinde de gizli bir yerlerde duran bir bavul bu. Bazen farkında olup içinden bir şeyler çıkarıyoruz, bazen de hiç varlığını fark etmiyoruz. Halbuki bu bavulu fark etmek, içinde nelerin hazırda durduğuna bakmak, sonra neler olsa, neleri de koysak yararlı oluru keşfetmek, yaşamda karşılaşılan ani, zor, heyecanlı, karmaşık durumlarda bize her zaman olduğundan çok daha fazla destek olabilir. Tıpkı insanlar gibi, tıpkı bizler gibi kurumlar da birer organizma, yani bizlerin çoğul hali. Onlar da kendilerine bir olasılıklar bavulu hazırlasalar ve içindekileri bilerek yönetseler, bu bavul onların da çok işine yarar sanki.

Bazen küçük, bazen büyük, bazen düzenli, bazen dağınık ama bir bavulumuz her zaman olmalı, hatta belki de var. Önemli olan onun içindekileri bilmek, bazen yeni olanları keşfetmek, bazen de gerekli olan eksikleri içine katmak. İşte o zaman o bavulun varlığı kadını, erkeği, genci, yaşlıyı, kurumu, takımı son derece rahatlatır ve gülümseterek yol aldırır diye düşünüyorum. Sizler ne dersiniz?

Yeni Yıl Kararları – Devam :)

IMG_27232015 yılı hakkında konuşurken dünyada, ülkemizde, kurumumuzda, çevremizde yaşanan pek çok üzücü, can acıtan, kızdıran, geren, kısaca insana kendisini kötü hissettiren olay geliveriyor gözümüzün önüne. Gözümüzün önüne geldiğinde de yaşamımızın tümünü etkileri altına alma eyiliminde oluyor bu negatif olaylar ve yaşananlar.

Tam da bu noktada söylemek istediğim bir şeyler var. Elbette çok zor zamanları görmezden gelmek değil, elbette yaşanan olumsuzlukları yok saymak değil, elbette duyarsız ve vurdum duymaz olmak değil söylemek istediklerim. Yeni yıla başlarken tüm bu zor zamanların içinde var olan güzel ve iyi şeyleri de fark etmek ne kadar önemli sadece onu söylemek istiyorum. Mutlu olduğumuzu anlamak için tüm yaşamın hiç pürüzsüz ve arızasız olması gerekmediğini söylemek istiyorum.

Beynimizin çalışma sistemi gereği yaşanan zor günler, üzüntüler, kızgınlıklar, negatif tecrübeler zaten son derece önde durma eğilimindeyken, bunların üzerine bir de biz olup biten iyileri görmeyi bilinçli olarak seçme kararlılığında değilsek, bu kez gerçekten mutsuz ve depresif olma ve çözüm üretemez hale gelme konusunda son hız ilerlemek kaçınılmaz oluyor.

Bu kaçınılmaza giden yola girmek yerine ne yapmak lazım o halde? Aslında yapılacak şey son derece basit ve bir o kadar da zor. Biraz bakış açısını yöneten kendi iç kameralarımızın baktığı yönü fark etmek ve belki de biraz netlik ve bulanıklık ayarlarıyla oynamak lazım. Bunu yapmak son derece kolay, ama alışkanlıklarımız, o benim elimde değil ki diyen iç sesimiz, bu kadar aksilik içinde mutlu ve iyi hissetmek mi , dalga mı geçiyorsun sorusunu soran kendimiz ortaya çıktığında da bunu yapmak bir o kadar zor.

Peki nasıl oynanacak bu ayarlarla ve bu konuda kendi kendimizle nasıl uzlaşılacak? Ne yaparsak bu yönde bir şeyler yapmış oluruz? Bu oynamaları yapmaya başlamanın birinci adımı artısıyla, eksisiyle bir var olan durum tasviri yapmaktan geçiyor. Şu anda yaşamımda neler var. Hangileri iyi gidiyor, hangileri tam da istediğim gibi değil. Bana iyi gelen neler var, bana kötü hissettirenler neler. Bana kötü hissettiren şeylerle ilgili benim yapabileceğim neler var, benim elimde olmayanlar hangileri? Yani tam anlamıyla bir tasvir yapmak, yani durumu gösteren bir resim çizmek; tam da bugüne ait bir resim. Ardından da bugünkü resim buyken, ben tam ne yapmak istiyorum ve onu elde etmek için nasıl adımlar atmaya ihtiyacım var? Peki, beni neler harekete geçirir? Sorularını yanıtlamak lazım. Bunları yaparken de bizi ilerlemekten alıkoyan alışkanlıklarımızı bizimle sert bir tonda konuşan iç sesimizi yakalamak ve yönetmek lazım.

Böyle bir analiz yapmak, analizin bize tam olarak neleri gösterdiğini anlamak ve peşinden hareket planı oluşturmak, aslında tüm zorluklara karşın iyi gidenleri fark etmeyi, içlerinde mutlu olmamızı destekleyen parçaları keşfetmeyi, yürüdüğümüz yolun çıkacağı yolları bulmayı, bir şeyler yapıyor olmaktan dolayı kendimizi iyi hissetmeyi ve kendi yaşamımızı güzelleştirmeyi sağlar.

Bazen öğrenilmiş çaresizlik, bazen negatiflerin yönetmediğimiz kalıcı etkisi bize yaşamı ve yaşamayı giderek daha zor halde göstermeye başlar. Bunun üstesinden gelebilecek tek kişinin kendimiz olmasından hareketle, 2016 yılı içinde , dönem dönem durum analizleri yapmaya, o durumların içinde kendinizi iyi hissettirecek davranış ve düşünme stratejileri oluşturmaya, neleri sürdürüp, neleri yapmaktak vaz geçeceğinizi planlamaya ve aslında özetle her durum ve şartın içinde size mutlu ve iyi hissettiren neler varsa onları keşfetmeye ve olmasını istediğiniz şeylere doğru gidecek ve tümüyle size ait adımlarla yürümeye ne dersiniz?

Yeni Yıl Kararları

SunRiseYeni yılınız kutlu olsun, mutlu olsun, sevgi ve barış dolu ve verimli, üretken ve eğlenceli olsun, bu yıl sanki yeni doğan bir güneş gibi parlak ve ışıltılı olsun.

2015 yılı boyu değerini en çok fark ettiğim sözcüklerden biri “uyum” oldu. Bence uyum yaşamın her alanında çok anlamlı bir sözcük, yaşadığımız fiziksel alandan tutun, kendi dış görünümümüze, ilişkilerimizden tutun, yaptığımız işe kadar her alanda varlığına çok ihtiyaç duyduğumuz ve onu yakaladığımız anda da iyi hissetmeye başladığımız bir sözcük. Bu düşüncelerimi fark edince, 2016 yılında kendi yaşam düzenimin içinde daha fazla uyum yaratmak konusunda çalışmaya karar verdim. Bunu destekleyeceğini düşündüğüm bir diğer kararımı da yaşantıma tam Türkçe karşılığı da ne yazık ki olmayan “mindfulness” yani “an farkındalığı”nı daha fazla katmak konusunda aldım.

Bu iki konuyu düşündükçe, şunu fark ettim: aslında istediğimiz, yaşamımızla uyumu yakalamak ve yaşamımızı oluşturan anları fark etmekten öte bir şey değil. Bu isteğimizi tam olarak yerine getiremediğimizde şöyle cümleler dökülmeye başlıyor ağzımızdan: koşturuyoruz, yaptığımız da pek bir şey yok aslında, bir telaştır gidiyor, savaşıyoruz adeta…

Yaşam bize göre her ne ifade ediyorsa, onunla uyumu yakaladığımızda, hemen ardından yaşamdan neler beklediğimizle ilgili keşiflerimiz ortaya çıkıyor, hedefler yavaş yavaş belirmeye başlıyor, gelecek resimleri oluşuyor zihnimizde. Bunların beraberinde, yaşamı nasıl tanımladıysak o tanımın çerçevesinde, içinde bulunduğumuz durumla uyumlanmak için benim tarafımda neler yaparım ve bu durumu kendime uyumlamak için nelere ihtiyaç var sorularının cevapları çıkıyor ortaya. Bunlar olduğunda da, birileri nasıl gidiyor diye sorduğunda, koşturuyorum demek yerine o anda kendi gündemizde olup biten neler varsa, onlardan bahsetmeye başlıyoruz. Kendi tercihlerimizin ve seçimlerimizin farkına varıyoruz. Bir ritm ve bir tempo yakalıyoruz kendi yaşam yolumuzda.

Hadi varsayalım uyumu keşfettik, yanında biraz da an farkındalığı olsa nasıl olur?

Yaşamımızı oluşturan parçalar çoğaldıkça, o parçaların kendi iç parçaları bölünerek arttıkça, içimizdeki telaş ve yakalama hissi de artıyor. Bu hissi fark ettiğimiz anlar olduğu gibi, hiç fark edemeden devam ettiğimiz anlar da oluyor. Fark edemeden geçirdiğimiz anlar, sözünü ettiğim an farkındalığını yitirdiğimiz anlara dönüşüyor hızlı bir şekilde.

An farkındalığı olmadığında, aslında dokunabildiğimiz ve aslında gerçek tek zaman olan şimdiyi, geçmiş hesapları ve gelecek planları arasında gidip gelerek kaybetmiş oluyoruz. Bu durumda kaçan şimdiler, bize de hadi kovala ve yetiş duygusunu veriyor ve hemen arkasından da “ne olsun koşturuyoruz” benzeri cevaplar otomatik sistemden gelmeye başlıyor. Oysa, içinde olduğumuz anı, yani şimdiyi fark ettiğimizde o ana ait duygu ve düşünceleri hemen keşfediyoruz, bu keşif de beraberinde o anın gerekleri ile nasıl uyumlanırım, uyumu nasıl yaratırım sorusunun cevapları üzerinde düşünmemizi destekliyor. An fakındalığı uyumu, uyum da an farkındalığını destekleyip büyütüyor.

Bu yıl karar versek ve önce yaşam bize ne ifade ediyorsa onu kendimize göre tanımlasak, sonra da içinde bulunduğumuz anı ve durumu fark etmek ve uyumu yaratıp yakalamak için harekete geçsek. Bunları zaten yapıyorsak, biraz daha fark ederek ve kararlılıkla uygulamaya devam etsek ne güzel olur.

Kendi yeni yıl kararlarınızı oluştururken, kendi yaşam tanımlarınızı oluşturmaya, sonrasında da uyum ve anda kalmak konusunda kendi adınıza yapabilecekleriniz üzerine biraz düşünmeye ne dersiniz?