Arşivler

Atatürk, Liderlik ve Cumhuriyet Bayramı

mustafa-kemal-atatürk_353333Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz!

Ne güçlü bir cümle değil mi? Yarın toplantımız var, yarın yeni bir sözleşme imzalayacağız, yarın yeni fabrika açılışı var filan gibi geliyor kulağa, ama öyle değil, koskoca bir ülkenin kaderini oluşturacak güçte bir cümle, koskocaman bir cümle.

Sıklıkla lider tanımı yapmaya çalışıyoruz, soruyoruz “lider kimdir, lideri lider yapan özellikler nelerdir?” Bu tanım aslında çok yakınımızda. Sadece Atatürk kadar uzakta; Atatürk’e bakmak, davranış biçimini incelemek ve söylediklerini dinlemek lider kimdir sorusunun en doğrudan cevabı bana göre. Tıpkı Atatürk’ün kendi sözlerinde olduğu gibi: Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.

Her zaman bir gelecek vizyonu olan, vizyonunu oluştururken günün şartlarını anlayan, kendi zihninde canlanan vizyonu, yani gelecek resmini etrafındakilere anlatan, o vizyonda yaşayacak herkesi işin içine katan, o vizyona, yani gelecek resmine nasıl gideriz sorusunun cevabı olan adım taşlarının ortaya çıkmasını sağlayacak alt yapıyı oluşturan, destekleyecek yol arkadaşlarını seçen ve vizyonun parçası olacak insanların içine inancı serpiştiren, değişimi görünür hale getiren ve gerçekleşmesini sağlayan insandır lider. Atatürk 1920 ve 30’lu yıllarda, savaşın, yoksulluğun, zorlukların olduğu dönemde tüm bunları yapan, o günden bugünü gören ve bugün bizlere yol açacak ipuçları söyleyen, toplumsal dönüşümü o günün şartlarında başarabilen ve bu dönüşümün içine ve hatta tam da ortasına insanı yerleştiren bir lider olmuştur. Atatürk, “Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.” Diyerek atılacak en önemli adımın içine bile biz ve birliktelik olgusunu yerleştirmiştir, sadece bu cümlede bile onun ardından gelen nesillere, yani bizlere örnek olabilecek pek çok parça vardır.

Atatürk ülkemizi bizlere emanet ederken, aynı bakış açısını, aynı duyarlılığı, aynı vizyonerliği, aynı cesareti, aynı heyecanı, aynı inancı ve aynı güveni de emanet etmiştir. Bizler parçası olduğumuz toplumun içinde, bunları birey olarak yerine getirmeye devam ettiğimiz sürece ülkemiz güçle ayakta duracaktır, yani Türkiye Cumhuriyet ilelebet payidar kalacaktır.

Sağol Atam bize öğrettiklerin için, hep birlikte nice 92 yıllara, nice Cumhuriyet Bayramlarına, barış, sevgi, huzur ve güven dolu…

Keyifli Bir Filmin Bana Fark Ettirdikleri

The_Intern_PosterSon zamanlarda izlediğim filmlerde, okuduğum kitaplarda, katıldığım toplantılarda “Burada benim için ne var?” sorusunu sorarak yola çıkıyorum, fark ettim ki eskiden olduğundan daha keyifli ve anlamlı vakit geçiriyorum hem orada olup, hem de bu sorunun yanıtlarını ararken. Dün de bir film izledim, sonra da fark ettiklerimi paylaşmak istedim.

İzlediğim film, Robert De Niro ve Ann Hathaway’in başrolde olduğu, 2015 yapımı Stajyer (The Intern) isimli bir filmdi. İçinde bana göre çok anlamlı ve gerçek hayata yansıtabileceğimi düşündüğüm mesajlar vardı. Bu mesajların yanı sıra, çalışma yaşamının değişen yüzü ile ilgili esprili, ama uygulanabilir, güzel fikirler de vardı.

Filmde fark ettiklerimden bazılarını paylaşmak isterim:

  • Bana çocukluğumdan beri çok saçma gelen, ancak zaman zaman toplumsal olarak ciddi bir yargıya dönüştüğünü düşündüğüm yaşlanma kavramının aslında insanın zihninde olduğu ve kararlılık, istek ve inanç olduğunda yaşlanmanın sadece yaş almaktan ibaret olduğunu bir kez daha düşündürdü.
  • Gelişen teknoloji, online sistemler, sosyal medya ne kadar gerekli olsa da, insana dokunmanın, karşılıklı iletişimin, birbirini anlamaya çalışmanın yerine geçemeyeceğini bir kez daha hatırlattı.
  • Yaş ve statü farklılıklarının, ortak konu ve paylaşımların varlığında ve ön yargıların yokluğunda nasıl da kendiliğinden yok olduğunu çok güzel örnekledi.
  • Bireysel değerleri doğru önceliklendirmenin, tam da istenilen yaşamı deneyimlemek konusunda ne kadar kolaylaştırıcı olduğunu tekrar gözüme soktu.
  • İnanç ve mutluluğun varlığında, başarının kendiliğinden ortaya çıkacağını birçok noktada vurguladı.

Filmi izlerken benim için en güçlü farkındalık, bu dikkatimi çeken noktaların aslında içsel olarak hepimiz tarafından bilindiği ancak uygulama noktasında zorluklar olduğunu hatırladığım anda ortaya çıktı. Dedim ki kendi kendime, bunlar insan olmanın özünde olan bilgiler, bilgelikler, zaman içinde unutulsa da, aslında bir parmak şıklatıp çağırabileceğimiz kadar da hala bizimleler. Var mısınız her birini tek tek geri çağırmaya, eğer zaten sizinleyseler, daha çok ve daha farkındalıkla kullanmaya?

Bugün Dünya Barış Günüymüş

baris - Kopya (800x745) (640x596)Bugün Dünya Barış Günüymüş. Bir günle barış olur mu? Günlerin adına barış koyarak barış gelir mi? İnsansız barış olur mu? Bunu duyunca, barış sorumluluğunu yüklediğimiz güvercin bile şaşkınlıkla bakmaz mı biz dünyadaki insanlara?

Dünya Barış Günü denilince “barış” sanki bir nesneye dönüşüyor. Oysa barış insanla ortaya çıkan bir hal, tek başına var olan bir şey değil. Bundan hareketle de, barışı önce insanların içine koymak gerek. Sanki bir tarif verir gibi, bir tutam barış, bir tutam sevgi, bir tutam huzur. Çocukları sevgiyle, barışla büyütmek gerek. Kin, nefret ve savaşın tohumlarını yok etmek ve ekilecek tohumların barış, sevgi ve dostluk tohumları olmasını sağlamak. Çünkü ancak insanların içinde kin, nefret ve savaş hali olmazsa, sevgi, barış ve dostluk dolu olursa içleri, itişme, kakışma, dövüşme, çatışma, birbirini yok etme duyguları da olmaz.

Bir yazar diyor ki, dildeki şiddeti yok edersek, dünyaya barış gelir. Ben buna biraz daha ilave yapmak ve şöyle demek istiyorum: Yürekteki şiddeti, sevgisizliği ve düşmanlığı yok edersek, insanlar birbirlerini severlerse, daha da önemlisi kendilerini sever ve kendileri ile yaşadıkları çatışmaları çözüp, kendi içlerine barışı yerleştirip yola öyle devam ederlerse ailelere barış gelir, toplumlara barış gelir, ülkelere barış gelir ve dünyaya barış gelir. Barış gelirse, canımızın parçası evlatlarımız ölmek yerine yaşarlar, ölmek yerine yaşama katkı sağlarlar. İnsanlar birbirlerine şüpheyle ve acaba bu bizden mi yoksa düşman mı diye bakmak yerine, o da benim gibi bir insan diye bakmaya başlarlar.

Peki, bu kimin işi? Bizim işimiz, biz yetişkinlerin işi, çünkü çocuklar zaten barış ve sevgi ile doğuyorlar. Bir şeyler oluyor, biz bir şeyler yapıyoruz ve sonra kin, kızgınlık ve nefret doğmaya başlıyor. O zaman Dünya Barış Günü bir gün olmamalı, her gün olmalı. Aileler çocuklarını barış ve sevgi ile donatmalı, okullar çocuklara barışı ve sevgiyi de öğretmeli, kurumlar, çalışanları ile çatışmak yerine doğru dilde iletişim kurmalı, toplumlar barış ve sevgi elçileri ile dolu olmalı.

Peki, Dünya Barış Günü kutlu olsun, ama bu günden 364 tane daha olsun. Atamızın söylediği gibi hem yurtta barış olsun, hem de dünyada barış olsun…

 

Hayatımın Şarkısı – Küçük Bir Pazar Paylaşımı

film-famille-belier-francesoir_2Dün akşam ailece bir Fransız bir filmi izledik; Hayatımın Şarkısı – La Famille Bélier. Kısacık da olsa söz etmek ve önermek istedim, çünkü film bana göre izleyen herkesin kendisine göre seçebileceği küçük armağanlar ve dersler barındıran sımsıcacık bir filmdi. Ben de bu defa işten güçten bağımsız, sadece izlediğim filmden bana kalan küçük farkındalıklarımı paylaşmak istedim.

Film duyma engelli bir anne, baba ve oğul ve duyma engeli olmayan ve hayatlarının her alanında onlara destek olan 16 yaşındaki kızlarının yaşamından bir kesiti anlatıyordu. Peki ben bu filmde neler fark ettim, benim için armağanlar nelerdi? Önce, hayata nasıl bakıyorsak hayatın da öyle yaşandığını bir kez daha fark ettim. Sonra bizim engel diye tanımladığımız şeylerin, aslında zihnimizde yarattıklarımızdan öte olmadıklarını fark ettim. İnsanların, isterlerse, tüm fiziksel engellerin üstesinden gelerek yaşamı ve birbirlerini anlama potansiyeline sahip oldukları konusundaki farkındalığım daha da güçlendi. Yaşama sadece kendi gözünden bakmanın gerçek görüntüyü ne kadar bulanıklaştıran bir gerçek dışılık yarattığını fark ettim. İnsan olmanın  sadece ve sadece birbirini duymaya ve anlamaya çalışmakla gerçek boyutuna ulaştığını fark ettim. İki çocuğu olan bir anne olarak, çocuklarımı kendi tercihlerime göre değil de onların tercihlerine göre desteklemenin önemini fark ettim. Gençleri yapmak istedikleri şeyler konusunda desteklemenin, yollarını açmanın biz yetişkinlerin yapması gereken en önemli şeylerden birisi olduğunu oldukça güçlü bir şekilde fark ettim. Sevgimizin çocuklarımıza bariyer olmasının değil güç vermesinin önemini bir kez daha gördüm. Gençlere ve çocuklara sorumluluk verme cesaretini gösterebilen yetişkinler olduğumuzda, gerçek sorumluluk sahibi çocukların ve gençlerin yeşereceğine inancım biraz daha güçlendi.

İzlemenizi öneririm, bakalım film sizlere neler armağan edecek..

 

Sıcacık Bir Pazar Hikayesi

Bugün bir hikayem var, sıcacık, taptaze, dumanı tüten bir hikaye; yıllardır yaptığım işlerimi, anneliğimi, son yıllarda kariyerime eklediğim koçluk mesleğimi destekleyen az önce yaşadığım keyifli bir anı paylaşmak istiyorum.

Klasik bir Pazar günü kahvaltı, keyif, sevdiklerimizle vakit ve sonra pazardan haftalık sebze ve meyve alışverişi. Sonra, torbalarımıza yardım için gelen genç delikanlı. Tertemiz yüzlü, yakışıklı ve sevimli bir delikanlı.

Biraz sohbet ettik, yaşını sordum, 18 olacağını söyledi.  Klasik sorumu sordum, okuyor musun? Evet abla, 11. Sınıftayım dedi. Nerede okuyorsun, meslek lisesi mi, normal lise mi dedim. Fen lisesi abla diye cevap verdi. Nasıl dersler bakalım diye sordum, çok iyi, takdir ve onur belgesi aldım abla diye cevap verdi. Ne olmayı planladığını sordum, hayallerim çok büyük abla, Kanada veya Yeni Zelanda’da bilişim okumak istiyorum dedi. Büyük adam olmak niyetim dedi ve eğer ölmezsem büyük adam olacağıma da inanıyorum diye ekledi. Sonra beni çok etkileyen bir cümle daha söyledi, çok araştırdım, büyük adamların zorluklarla, kendileri çaba göstererek oralara geldiklerini öğrendim, hazır para ile büyük adam olunmadığını biliyorum dedi. Her cümlesi yüreğime dokunmaya devam ediyordu. Heyecanla ekledi, abla ben bu işi yaptığıma çok memnunum, çünkü hayatımı kazanmayı öğreniyorum. Çalıştığım başka bir pazarda bir müşterim var, dershanesi var, bana gel, bizim dershanenin sınavına gir dedi, girdim, % 100 burs kazandım, başladım dershaneye dedi. Sonra ekledi, abla biliyor musun bizim dershanedeki çocukların ellerinden cep telefonlarını ve kredi kartlarını alsalar, (iki elini birbirine yanaştırıp, göğsünde kavuşturdu) işte böyle kalırlar gibi geliyor. Hemen dedim ki, oğlum sakın ola ki hayallerinden vaz geçme, hayallerini renkli canlı düşünmeye devam et, hayallerimiz olduğu sürece başaramayacağımız hiçbir şey yok. Gelen cevap gene çok güçlüydü, ben başaracağıma inanıyorum abla, çünkü ortaokulda da fen lisesine gitmeyi hayal ediyordum, 480 puan alacağıma inanarak çalıştım ve hep 490 üzeri puan aldım seviye belirleme sınavlarından.

Kendi içinde bir dersler hikayesi gibi geldi bana bu yaşadığım deneyim: işte benim aldığım dersler, madde madde yazmak istiyorum:

  • Çocuklarımıza yapacağımız en güçlü destek kredi kartı ve cep telefonu vermek yerine, ne yapmak istediklerini fark etmelerine yardım etmek, kendi ayaklarının üzerinde durmanın ve hayallerin önemini anlatmak.
  • Başarının çaba ile geldiğini, hazır gelen şeylerin o kadar da keyif verici olmadığını her fırsatta ve özellikle gençlere ve çocuklara anlatmak.
  • İnancın ve hayal etmenin, istediğimiz yere doğru harekete geçmenin ve orada olmanın ilk anahtarları olduğunu herkesle paylaşmak.
  • Gençlerin umudumuz olduğunu unutmamak.

Delikanlıyla vedalaşırken: Hayalini daha da canlı ve renkli tutmaya devam et, inancını da sakın kaybetme, ben ilerde senin başarı hikayeni gazetede okurken kendimi göreceğimi biliyorum dedim.

İşte benim Pazar günümü ışıl ışıl yapan, gençlerle ilgili umudumu kat kat arttıran hikayem. Paylaşmadan edemedim.

Bugün 23 Nisan, Adam Olmuş Çocuklar

ataturk-23nisanBugün 23 Nisan, adam olmuş çocuklar, çocuk olmuş adamlar. Biz nereye gidelim diye sormamış büyükler, ne istiyoruz dememişler birbirlerine, biz kimiz diyense hiç çıkmamış içlerinden. Hep ben diyenler varmış, biz demeyi unutanlarla dolmuş heryer. O sırada küçük bir çocuk çıkıp sormuş, kim çocuk, kim adam, kim büyük, kim küçük, kim ben, kim biz, peki biz büyüyünce ne olacağız?

İşte galiba bugün geldiğimiz durum bu, adam olan çocuklar ve çocuklaşan adamlar diyarı olduk nedense. Hepimizin bir bütün, bir kültür, bir tarih, bir aile, bir millet, bir vatan, bir yaşanmış hikaye olduğumuzu unuttuk. Geleceğimiz olanlara bırakacağımız bir tarih, bir millet, bir vatan, bir kültür olması gerektiğini de unuttuk. Sanki sadece bugün ve buradaki maddi ve görünür şeyler varmış da başka hiçbir şey yokmuş gibi olduk.

Bu 23 Nisan biraz fark etme bayramı olsa keşke dedirtti bana. Sorsak keşke kendimize çocuk kim, büyük kim? Ne yaparsak çocukların içindeki büyükleri fark eder ve kendi içimizdeki çocukların onları anlamasını daha kolay başarırız.

Bu bayramın ana fikri, çocuklara değer vermek, onları önemsemek, onların yapabilirliklerini fark etmek ve ettirmek, onların yollarını açmak, kalplerini anlamak, düşüncelerine sınır koymadan büyütmek, sadece dersler ve notlardan ötede birşeyler olduğunu kabulden hareketle onların birer insan olduklarını kabul etmek olmalı. Bu ana fikri anlamak ve kabul etmek ve ona göre davranmak da bizlerin, annelerin, babaların, öğretmenlerin, amcaların, teyzelerin ve devlet büyüklerinin birinci görevi olmalı. Büyük olduğumuzu, yetişkin olduğumuzu düşünen bizler, çocuklarımızın ayaklarını yere sağlam basmalarını sağlayacak şeylerle donanmalarını, dünyaya ait insanlar olduklarını fark etmelerini, küçücük yaratıcılıklarının yok edilerek değil, beslenerek büyütülerek gelişmesinin önemini kavramalıyız. Dünyanın sadece doktora, mühendise ve avukata ihtiyacı olmadığını, dünyanın, evreni, dünyayı, doğayı, insanı, bilgiyi, sanatı, sporu, tarihi, kültürü, sevgiyi, barışı, dostluğu anlayan “insana” ihtiyacı olduğunu kavramalıyız.

Bu bayram biz yetişkiniz diyenlere bir mesaj olmalı, tam da şu nedenle: Bugünden geleceğe giden yolda çocuklarımıza nasıl destek olmalıyız anlayalım diye, bundan yıllar yıllar önce ulu önder Atatürk bunu bilerek onlara bayram bile armağan etmiş diye, onlar bizim geleceğimiz diye.

Nice güzel bayramlar olsun hepimize…

 

Bugün Günlerden Sevgi Olsun

Düşünüyorum kaç gündür neden sevgisiz bir toplum olduk diye, neden sevgisizleşir ve yerini sevginin tam da öbür ucu olan sevgisizlik, yani kin, yani nefret, yani kızgınlığa bırakır diye. Bir de düşünüyorum, nasıl olur da bizler buna izin veririz diye.

Anneyim, bir kızım ve bir oğlum var, hem de annemin ve babamın kızıyım. Önce annemle babamdan ben öğrendim sevginin en güçlü değer olduğunu, insanları bir arada tutan en güçlü kaynaştırıcı olduğunu, sonra ben çocuklarıma öğrettim. Sen kadınsın, sen erkeksin demeden, sen insansın diyerek.

Bugün buradan durup olanlara bakınca, bana görünen en net görüntü, sevgisizlik ve sevgisi tükenmiş insanlar. Oysa sevgi insanı insan yapan en güçlü değer. Sevgisiz insanlar en ilkel canlı beyinleri ile hareket ediverirler kolayca. Zarar verirler, acı çektirirler, can yakarlar. “Sonuç ne olur?” diye sorma algılarını kaybetmişlerdir. Buna yol açan kimdir, nedir? Önce ailedir, sonra toplumdur, sonra ülkedir, sonra dünyadır, ama özünde insandır. İnsan olmak demek insan olduğunu her gün fark etmektir. Hep hatırlamaktır, insan ilkel değil de düşünebilen, yaptıklarının ve yapmak istediklerinin sonuçlarını gözünde canlandırma kapasitesine doğada tek sahip olan ve bunu kullanabilen canlıdır.

Vahşetin oyunların ana konusu olduğu, dizilerde bibirine duygusal ya da bedensel zarar vermenin izlettirildiği, sanki bunların normal yaşamak gibi hissettirildiği bir düzen midir acaba doğrusu, gerçeklik algısını yok etmek midir doğrusu, sevgiyi yok etmek midir hedeflenen?

Kadın, erkek dünya var oldukça birlikte var olacaktır. Kadını güçsüz bulmak, ona şiddet uygulamak, insan olmak mıdır? Birinin canını yakmak, hatta canını almak “insan sevgisinin” tükenmesi değil de nedir? Bence buradan başlamak lazım, sevgiyi yeniden yeşertmek lazım, sevgiyi herşeyin en ortasına yerleştirmek lazım, sevgisizliği tüketmek lazım. Bugün günlerden “sevgi” olsun. Bir daha Özgecan’lar ölmesin, Özgecan rahat uyusun…

Pencereler, İnsanlar, Farklılıklar

penceresonHer zaman merak ederim, acaba dışarı ışık sızan pencerelerin içindeki evlerde neler oluyor? Kiminde keyif, kiminde neşe, kiminde hüzün, kiminde kavga, kiminde acı, kiminde aşk, kiminde şenlik. Kimi kalabalık, kimi yalnız. Bütün pencereler farklı hayatlara açılıyor. Pencereler birbirine benzese de, her pencerenin arkası birbirinden daha farklı. Pencere benim insan metaforlarımdan bir tanesi.

Bana göre her insan farklı ışıklara açılan birer pencere. Her insanın da tıpkı pencereler gibi çok benzer fiziksel özelliği olsa da, o fiziksel özelliklerin arkasında olan biten her şey çok farklı. Evet her insan benzer şekillerde doğuyor, benzer özellikleri var, ortalama bir insan diye bir tanım yapıyoruz ve hayatın her alanında bu ortalama insana ve onun benzerliklerine göre çeşitli modeller oluşturuyoruz. Ortalama insan tanımını alıp da insanların toplu bulundukları yerlere uyarlamaya çalışınca da bu tanım elde patlayıveriyor, çünkü aslında ortalama insan diye bir şey yok ki. Herkes farklı, tıpkı pencereler gibi. Perdeleri, çerçeveleri benzese bile nasıl her pencerenin arkası farklıysa, o insanlar da farklı. Peki bu nerede en çok sıkıntı yaratıyor; birden çok insanın birlikte yaşaması gereken yerlerde, ailelerde, iş yerlerinde, arkadaşlar arasında, yani aslında ilişkilerin var olduğu her yerde. Şunu kabul etmek gerek: insanlar temelde benzer bir sisteme sahip olsalar da, yaşama baktıkları yer o kadar farklı ki.

Çarpıcı bir araştırma diyor ki bir insanın bir duruma tepkisinin sadece %10’luk bir kısmı o dış durumla alakalı, geri kalan % 90’lık kısım o insanın o güne kadar yaşadıkları ve o gün o duruma nereden baktığı ile alakalı. Yani aynı duruma bakan 10 tane insan olsa, 10’u da bize farklı şeyler söyleyebilirler o durum hakkında, çünkü her biri biricik ve sadece kendine ait algısıyla değerlendirir gördüğü durumu.

Peki ben bütün bunları neden söyledim. İstedim ki yeni yıla girmeden önce ailelerimizde, iş yerlerimizde, arkadaş ilişkilerimizde, yani aslında sahip olduğumuz tüm ilişkilerde herkesin farklı olduğunu, etrafımızdaki kişilerin içinde bulunulan durumları tam da bizim algımızla görmelerinin mümkün olmadığını (tıpkı bizim onların algısı ile görmemizin mümkün olmadığı gibi) ve her birimizin birbirimizi tam ve net olarak anlamamız için varsayımlara dayalı yorumlar yapmak yerine anlamaya yönelik çaba göstermemizin kilit açıcı bir anahtar olduğunu şöyle derinden fark edelim. İlişkileri yönetmenin en temelinde her insanın farklı bir yere açılan farklı bir pencere olduğunu ve aynılık diye bir şey olmayacağını bir kez daha farkındalıkla fark edip, yeni yıla öyle girelim. Ne dersiniz?

 

Gizli Hazinemiz, Değerlerimiz

sandikDeğerler, değerlerimiz, en kıymetli mirasımız, en gizli define sandığımız, en güçlü gücümüz. Genetik nasıl nesilden nesile taşınan fiziksel mirasımızsa, değerler de nesilden nesile taşınan özdeki ve en derindeki mirasımız. Sevgi, mutluluk, bağlılık, dürüstlük, etik, disiplin, cesaret, özgürlük, tevazu, güven ve daha pek çoğu. Sanki insanın içine işliyorlar, sanki eli ve kolu gibi oluyorlar. Bunları unutmamak, aktarmak, yaşatmak, davranışlarımıza yansıtarak paylaşmak hepimizin üzerine düşen birinci görev olmalı inancındayım. Değerler bize ait ama paylaşmak üzere bize ait, ailemize, sevdiklerimize, dost ve arkadaşlarımıza, çocuklarımıza, çalıştığımız kurumlara, birlikte yaşadığımız, birlikte çalıştığımız insanlara, topluma, ülkemize aktarmak üzere. Önce fark etmek lazım en derinden sahip olduğumuz değerleri, sonra onları nasıl yaşama aktardığımızı, sonra da yaşam koşturmacası içinde atladıklarımız varsa bulup çıkarmak lazım ortaya. Ülkemizin ortak değerlerini unutmamak lazım, çocuklarımıza aktarmak lazım, gençlerimizle paylaşmak lazım. En temel değerimiz olan sevgiyi bir tutkal gibi kullanmak lazım hayatın her alanında. Değerlerin bugünden geleceğe giden yolun yol çizgilerini, yolun alt yapısını, yolun aydınlatmasını ve yolun yönünü gösteren yol göstericilerimiz olduğunu hiç unutmamak lazım. Sahip olmak ve sahip çıkmak lazım, farkındalıkla, bilerek ve isteyerek …

İnsan Olabilmek

Günlerdir süren savaş hali, daha önceden beri hep kafamı karıştıran insan insana nasıl kötü davranır sorusunu bir kez daha düşündürdü. Düşünürken fark ettim ki, insan nedir diye hiç Google’a sormamışım. Sordum ve Vikipedi’den şöyle bir cevap aldım:

“İnsan (taksonomik adıyla Homo sapiens, Latince “akıllı insan” veya “bilen insan”), Homo cinsi içerisindeki yaşayan tek tür. Anatomik olarak 200.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıkmış ve modern davranışlarına 50.000 yıl önce kavuşmuştur. Dik duruşa, görece gelişmiş bir beyine, soyut düşünme yeteneğine, konuşma (dil kullanma) kabiliyetine sahiptir. Bu yetenekleri Dünya’daki diğer türlerden farklı olarak kullanış amacı geniş araç-gereç yapımına imkan sağlamıştır. Kendisinin farkında olması, rasyonelliği ve zekası gibi yüksek seviyede düşünmesini sağlayan özellikler insanı “insan” yapan nitelikler olarak sayılmaktadır.”

İnsanı “insan” yapan nitelikler denilince sanki bunlar hepsi iyi erdemlermiş gibi geliyor kulağıma ama yaşananları gördükçe, duydukça, okudukça, bu insan tanımı, benim kafamdaki insan tanımı, insana yüklediğim anlam karmakarışık bir hale geliyor. İnsan bana göre sevgi varlığı, değer varlığı, duygu varlığı. Yaşananlar bunların bazı insan tanımları için sanki hiç var olmadığını gösteriyor. Nedir insan tanımını değiştiren, para mı, ego mu, güç savaşı mı? Her ne olursa olsun, her gün gazetelerin ön sayfalarına çıkan, internette, sosyal medyada her açtığımda önüme gelen küçücük çocukların ölmesine, yaralanmasına, bu dünyayı henüz tanıyamadan vedalaşmasına değer mi? En basit tanımında diyor ki insan yüksek seviyede düşünme özelliğine sahiptir, insan 200.000 yıldır bu dünyada vardır, bu kadar özellikle geldiğimiz nokta bu mudur? Çocuk öldürmek midir? Hala bombayla, silahla savaşmak mıdır? Hala ego mudur?

Bir gün bir yazıda okumuştum, savaşırken öldürdüğünüz insanların da bir annesi, babası, sevdiği, çocuğu olduğunu fark ediyor musunuz acaba diyordu, belki bu bir farkındalık ama onun da ötesinde, bence asıl ihtiyaç kendimizle ilgili güçlü bir farkındalık. Bir insan olarak ben ne yaptığımın farkında mıyım sorusuna cevap bulmak farkındalığı sözünü ettiğim, basitçe insan olmak değil de, gerçekten “insan” olabilmek galiba, tüm insanlık değerleriyle, duygularıyla ve nitelikleriyle birlikte, yaşadığımız hayatın tüm alanlarında…