Arşivler

S3B2; Belirsizlikle Nasıl Başa Çıkarız? Özge Tecelli ile

✔️ Bu hafta Bir Sorum Var’ın konuğu Agrega Danışmanlık Kurucu Ortağı ve
Psikolojik Danışman Özge Tecelli
✔️ Özge Tecelli’ye “Belirsizlikle nasıl başa çıkarız?” diye sorduk.
✔️Sohbetimizde pandemi sürecinin ana konularından olan belirsizlik konusunu
masaya yatırdık ve belirsizlikle baş etme konusunda yapılabilecekleri
konuştuk. Bu konuda çocuklara ve yetişkinlere yönelik çok değerli ipuçları aldık.
✔️ Sevgili Özge Tecelli’ye programımıza katıldığı için teşekkür ediyor, bu
güzel sohbeti keyifle dinlemenizi diliyoruz…

Podcast by Nazlı Kılan Ermut

S3B1; Neyi Seçiyoruz?

● Bu program hem yeni yılın hem de yeni sezonun ilk programı.
● O nedenle, hem yeni sezona hem de yeni yıl seçimlerine dair küçük bir sohbet olmasını istediğimiz programınızın konusunu “Neyi seçiyoruz?” olarak belirledik.
● Herkese keyifli dinlemeler!

Podcast by Nazlı Kılan Ermut

İzler ve Tortular

Yeni yılın ilk haftasından herkese merhaba.

Geçen yılın son bir ayı boyunca aklımda iki kelime döndü durdu: İzler ve tortular. 

Yaşam boyu hayatlarımızda birikenlerin kimilerinin izlere, kimilerinin ise tortulara dönüştüğünü fark ettim. İzler, bugünden geleceğe giden yolda dönüştükleri bilgelikle yol gösterici olurken tortular tam bir ters kuvvetle çalışıyorlar. 

Her birimiz doğduğumuz andan itibaren bir yolculuğun içinde buluyoruz kendimizi. Yolculuk için hazırlık yapma şansımız yok, yanımızda olması gerekenleri önceden listeleyebileceğimiz bir bilgimiz de yok işin kötüsü. Bu düzenin içinde işler biraz farklı yürüyor. Bavullar yolculuk sırasında doluyor. Ne koyalım bavula sorusunun cevabı üzerinde düşünmeye gerek kalmadan, yaşanmışlıklar doluyor bavulların içine. Bu yaşanmışlıkların bir kısmı izler, bir kısmı da tortularla gösteriyor kendini. 

Tortular görüntüyü bozup, adım atmayı güçleştiriyor. Üstelik dibe çökecek kadar ağır oldukları için bavulun taşınmasını da güçleştiriyorlar. Oysa izler her ihtiyaç anında bizden çıkıp bugünden geleceğe giden yola döküldükleri için ilerlemeyi daha rahat bir hale getiriyorlar. 

Gelin yeni yılın bu ilk haftasında başınızı bugünden geçmişe çevirip bir liste yapın. Sizdeki izler neler, nelerin tortuları birikmiş olabilir taşıdığınız yaşam bavulunuzun içinde. Sonrasında da fark ettiğiniz izlerin tadını çıkara çıkara ilerlemenin keyfine varın. 

Mutlu yıllar…

Umuda Dair Bir Hikaye

Yolda umutsuz adımlarla ilerliyordu. Ne acımasızdı umutsuzluk, sadece yaşam sevincini almakla kalmamış, adeta gözlerini de kör etmişti. Öylesine farkında olmadan atıyordu ki adımlarını, tam önünde duran yaşlı kaplumbağayı bile fark etmedi. Ayağı takıldı, düşmekten son anda kurtuldu.

Kaplumbağanın kızgın sesiyle kendine geldi. Şaşkınlık içinde kaplumbağaya bakmaya başladı. Konuşan kaplumbağa mıydı gerçekten?

“Ey insan evladı, umudu elinde tutmaya çalışmak tıpkı uçan bir balonu elinde taşımak gibidir. Balonla seni birleştiren ip elinde olduğu sürece, için coşkuyla dolar. Başını her gökyüzüne kaldırdığında balonunu görür sevinirsin. Dikkat etmez, sıkı tutmaz ve balonun ipini elinden kaçırırsan o renkli balon uçar gider. İşte umutla bağını koparırsan o da tıpkı uçan balon misali uçar gider elinden ve artık sana görünmez olur.

Umutla seni neyin bağladığını, umudu elinde tutmanı kolaylaştıran ipin neden yapıldığını bulmak senin sorumluluğun, tıpkı şartlar ne olursa olsun o ipi elinde tutmaya devam etmenin senin sorumluluğun olduğu gibi. Hem ipi bırakmak hem de elinden uçup giden umudun ardından göz yaşı dökmek çok anlamlı değil. Umutla senin arandaki bağı sağlamca kuracak ipi bulmaz ve bulduğun ipi sımsıkı tutmazsan, uçan balonun elinden kaçtığında kafanı gökyüzüne kaldırdığında zarifçe salınan balonunu göremediğin gibi, seninleyken içini hafifleten umutla buluşman da mümkün olmaz.”

Kaplumbağanın sözleri bir tokat gibi çarpmıştı yüzüne. Umudunu kaybettiren şeyin suçladığı hayat olduğundan eminken, umudu kendisiyle buluşturan ipi nelerin oluşturduğunu bulmanın ve o ipi asla elinden bırakmamanın onun sorumluluğu olduğunu söylüyordu kaplumbağa. Çocukken elinden kaçan uçan balonları anımsadı. Belki de haklıydı kaplumbağa. Kendi kendine mırıldandı, “düşüneceğim, evet söylediklerini düşüneceğim”.

Yürümeye devam etti. Bu defa attığı adımlar az öncekinden daha hafif geldi ona.  Sanki bir şey eksilmişti. Buldu neyin eksik olduğunu, umutsuzluk yoktu attığı adımların içinde. Henüz aradığı umut da gelmemişti ama olsun, artık umudu bulabileceğine dair inancı vardı içinde.  

Kıssadan hisse için üç ufak soru: 

Umudun sizdeki karşılığı ne? Umutla sizi bağlayan, umudu elinizde tutmanızı sağlayan ip nelerden oluşuyor? O ipi elinizde sımsıkı tutmanızı neler destekliyor? 

Yeni Sezon İlk Bölüm; Umudu Nasıl Koruyacağız?

Yeni sezona başlıyoruz!
Bu bölümde, yeni sezonda neler konuşacağımıza dair küçük bir giriş yapıp, içinde bulunduğumuz durumların da etkisiyle ‘Umudu nasıl koruyacağız?’ sorusuna yanıt bulmaya çalıştık.
Herkese keyifli dinlemeler!

Podcast by Nazlı Kılan Ermut

Bir Sütlü Kahve Hikayesi

Taze demlenmiş kahve kokusu onu mutfağa davet ediyordu. Hiç ısrarcı olmayan, son derece nazik ve zarif bu davete icabet etmeyi ne kadar da çok sevdiğini düşündü. Elindeki işleri bir kenara bıraktı ve az önce demlediği sabah kahvesiyle buluşmak üzere mutfağa doğru yöneldi. 

Mutfağa girdiğinde havada dans eden kahvenin kokusu az önceki davete icabet etmekle ne kadar iyi ettiğini düşündürdü. Buzdolabından sütü çıkardı, cezveye koydu. Ocağa koyduğu cezvedeki sütün ısınmasını beklerken kahve fincanını seçmeye karar verdi. Fincan dolabını açtı ve dolapta kendisine bakan renkli fincanların arasından göz kırpan mavi kahve fincanını seçti. Kahvesinin ve sütünün az sonra geleceğini, biraz beklemesini tembihleyerek mavi fincanı masaya bıraktı. 

Tam o sırada cezveden gelen cızırtılı ses sütün ısındığını haber verdi. Ocağı kapattı. Kahve makinasından demliği aldı. Fincana kahveyi koydu. Süt için ayırdığı boşluğu cezvedeki sütle doldurdu. Cezveyi yıkamak için lavaboya doğru döneceği sırada gözlerinin fincanın içine takılı kaldığını fark etti. Kıramadı gözlerini. Cezveyi elinden bıraktı. Sütün ve kahvenin hiç itiraz etmeden birbirleri ile karışmalarını izlemeye başladı. İzlerken de bu itirazsız karışmayı daha önce nasıl olup da fark etmediğine şaşırdı. 

Çok uyumlu görünüyordu kahve ve sütün karışmış hali. Oysa kökleri ne kadar farklıydı birbirinden. Biri topraktan gelen bir meyveydi, diğeri dört ayaklı bir canlının doğaya ikramı. Üstelik tıpkı kökleri gibi yolculukları da birbirinden farklıydı. Kahvenin yolculuğu ciddi bir değişim ve dönüşüm hikayesi barındırırken, süt formunu koruyarak tamamlıyordu yolculuğunu. Renkleri de farklıydı birbirinden, biri kahverengiydi, diğeri beyaz. Bunca farklılığa rağmen ortak bir zeminde (bir kahve fincanında), ortak bir amaçla (birisinin sabah keyfine eşlik etmek) bir araya geliyorlardı. Üstelik bu birlikteliğin içinde kendi varlıklarını gerçek bir uyumla koruyarak buluştukları fincana “sütlü kahve” isimli yepyeni bir imza bırakıyorlardı.

Fark ettiklerinin heyecanıyla fısıldadı 

“İşte uyum aslında böyle bir şey, farklılıklara rağmen ortak zeminde, ortak amaçla, zerafet ve kabulle birbirini bütünleyebilmek, birlikteliğin ortaya çıkaracağı yenilere izin vermek ve keyifle hayata devam etmek.” 

Mavi fincanını masadan aldı ve burnuna doğru yaklaştırdı. Fincandan yükselen güzel kokuyu bir kez de yakından çekti içine. Sütlü kahvesinden bir yudum aldı. Gülümsedi. Mutfakta geçen sütlü kahveli dakikalara teşekkür ederek az önce bir kenara bıraktığı işlerini tamamlamak üzere çalışma odasına doğru yöneldi.

10.Bölüm; Sevgili Z Kuşağı Siz Kimsiniz?

İş yaşamı Y kuşağını anlamaya henüz başlamışken, onlardan daha farklı olan yepyeni bir kuşakla, Z kuşağı ile kucaklaştı. Farklı ve geleceğe dair çok güzel düşünceleri olan bir kuşak Z kuşağı. 


Çok kapsayıcılar, kimseyi etiketlemeyi sevmiyorlar, her ne yapıyorlarsa içinde bir katkı ortaya koyma amacı var ve en önemlisi dünyamızı daha iyi bir hale getirmek istiyorlar. Bu noktada bizlere de büyük iş düşüyor. Bizler çalışma yaşamını onların beklentilerine uygun şekilde hazır etmeliyiz ki onlar da geleceği hayal ettikleri gibi yaratabilsinler.


Bu hafta bir Z Kuşağı gencini konuk etti “Bir Sorum Var” ve ona sordu: “Sevgili Z Kuşağı Siz Kimsiniz?” Sorunun cevabı tam da Z Kuşağı bakışıyla geldi. Hem iş yaşamına hem hepimizin evi olan dünyamızın geleceğine dair düşüncelerini duyduk sevgili konuğumuz Begüm’den.


Sohbet sırasında bir kez daha içimize umut doldu. İyi ki geliyor gençlerimiz. İyi ki varlar. 


Ne güzel ki yarın gençlerimizin bayramı, kutlu olsun 19 Mayıs…


Keyifli dinlemeler…

Podcast bu Nazlı Kılan Ermut

Zamansız Zamanın İçinde Dolaşan Bahar Sabahı Kokuları

Perdeleri açtı. Koltuğunu cama doğru çevirdi. Usulca oturdu. Derin bir nefes aldı. Karşısında yükselmekte olan güneşe, ağaçlardaki bahar dallarına baktı. Hemen ardından da yanındaki sehpaya uzanıp az önce özenle pişirdiği sabah kahvesini eline aldı. Güneşe, gökyüzüne, bulutlara ve bahar dallarına bakarak kahvenin en sevdiği yeri olan köpüğünden keyifli bir yudum aldı.

Nasıl oldu o da anlamadı ama bir anda aklına “zaman” kelimesi düşüverdi. Ne çok işgal ediyor kafamızı şu zaman diye düşündü. Hep söyleyecek bir sözümüz var zamana dair; Zaman su gibi akıp geçiyor. Ne çabuk geçmiş zaman. Zamanım yok. Zamana ihtiyacım var. Zamanı yönetmek gerek. Zamana bırakalım. Zamansızlıktan yoruldum. Zamanı gelince düşünürüz.

Derken zaman, zamansızlık, zamanın akışı, geçişi, gidişi ve zamanla kurulan ilişkilere dair sorular ve cümleler belirmeye başladı zihninde birer birer.

“Zamanı tasvir etmek istesem nasıl ederim? Zamanın bir rengi olsa ne renk olurdu? Bir kokusu olsa neye benzerdi? Bir şekli olsa acaba nasıl görünürdü? Görsem, dokunsam, kokusunu fark etsem nasıl bir ilişkim olurdu acaba zamanla? Madem bize görünmüyor, gerçekten var mı ki zaman diye bir şey? Farz edelim zaman diye tanımlı bir şey hiç olmasaydı acaba nasıl olurdu hayat? Kimdi ki zamanı yaratan, ben miyim yoksa bir başkası mı? Ne zormuş yahu zamansızlığı da zamanın nasıl var olduğunu da hayal etmek. Onlar duradursun, bir bulayım başka ne sorular gelmiş zihnime? Hah buldum işte; zaman hızla akıp gittiğine ve geri gelmediğine göre acaba vefasız mı kendileri?  Yoksa birçok şeyi zamana bırakıp durduğumuza göre çok mu yardımsever? Değilse, durmadan bir şeyleri bana bırakıyor bu insanlar diyerek beziyor mu bizlerden?”

Bunları düşünürken sanki bir insan gibi canlandı karşısında zaman. Hatta iki insan gibi canlandı. Biri zamansız zamanın temsili olan insan; siyah beyaz, ruhsuz, ifadesiz ve sabırsız, çok mesafeli, sanki elini uzatsa daha da uzaklaşacak gibi. Diğeri ise tam da içinde durduğu zamanın temsili olan insan; rengarenk ve capcanlı ve duygu dolu ve sakin ve hatta bahar sabahları dışarı ilk çıktığında duyduğu o güzel, ferah ve karmaşık kokuya sahip, sanki elini uzatsa dokunacakmış kadar yakın.

Zamansız zaman da ne demek diye düşündü ardından. Bir sırası olmayan, işgalci, zorba, yerini bilmeyen ve saçma gibi kelimeler döküldü aklının içine. Sonra o bahar sabahı kokusu geldi burnuna tekrar, sanki az önce aklının içine dökülen anlam veremediği ve sırasız kelimelerin arasına süzüldü izinsizce.

Bahar sabahının kokuları zamansız zamanın içinde gezinirken o zamansız zamanların aslında burada ve yanında olmadıklarını fark etti. Bir kısmı kendi bahar kokan anlarında yaşanmış bitmiş, bir kısmı da kendi bahar kokan anları gelinceye kadar yaşanamayacaklardı. Yoksa şimdi fark ettiği o bahar sabahı kokusu şu anda oturduğu koltuğa, dışarıdaki güneşe ve bulutlara, elindeki kahve fincanına, dilindeki kahve tadına mı aitti ne? Zorlasa bu güzel koku bulaşabilir miydi acaba siyah beyaz ve renksiz, ifadesiz ve ruhsuz görünen zaman temsiline, dönüştürebilir miydi onu da acaba kendi güzelliğine?

Şu anda burnuma gelen bu güzel bahar kokusunu her fırsatta yakalasam, varlığını hatırlasam, unutmasam, oldu ki unutsam bile yeniden hatırlamayı hatırlasam yeter mi acaba renksiz ve zamansız zamanın işgalini yok etmeye diye düşündü kendi kendine. Kim bilir, yeter belki de diye cevapladı kendi sorduğu sorusunu sessizce.

Birden o güzel koku geldi burnuna yeniden, sanki sardı bütün bedenini hiç ona sormadan. O güzel koku eşliğinde bir yudum daha aldı kahvesinden, daha mı güzeldi bu yudumun ağzında bıraktığı tat ne? Gülümsedi ve yüzüne konan tatlı tebessüm eşliğinde tekrar çevirdi bakışlarını camdan dışarıya, artık ta içinde hissettiği o güzel bahar sabahı kokusuyla beraber …

Kırmızı Koltuk

Hani hiç beklemezken yağar ya bahar yağmurları, işte o günlerden biriydi. Sabah uyandığımda pırıl pırıldı güneş, sonra kapkara bulutlar saklayıverdiler güzelim güneşi ve dışarısı kapkaranlık oldu birdenbire. Ha indirdi ha indirecek. Bir yerlere yağıyor bence, şu karşı taraf iyice kararmış, hatta şimşekler çakıyor oralarda. Canım sıkıldı güneşin gidip yağmurun gelişine. Dışarı çıkacaktım ben bugün. Çarşamba bugün günlerden. Balıkçı kahvesine gidecektim sabah kahvemi içmeye, sonra da dondurmamı alıp yürüyecektim sahil boyunda. Üstelik ödenecek faturalarım da vardı. Ah olmadı işte bu yağmur, bütün planlarımı da aldı götürdü benden. Kaldık mı gene kırmızı koltukla baş başa.

Sanmayın ki azımsadım kırmızı koltuğun varlığını, aksine sevindim varlığına. O da olmasaydı ben ne yapardım bu koca evde yapayalnız. Ah bir anlatsa da dinleseniz neler bilir bu kırmızı koltuk. Sırdaşımdır, dert ortağımdır, arkadaşımdır, varlığı bana her daim hediyedir onun.

Her halde 15 yaşında falandım büyükannem öldüğünde. Annem bir süre dedemle kalmıştı. Eve geldiğinde koşa koşa kapıyı ben açmıştım anneme. Yorgun ve üzgün annem yanında da kırmızı koltuk birlikte duruyorlardı kapıda. Sımsıkı sarılmıştım annemin boynuna. O da bana. Sonra da şöyle demişti annem: Büyükannen hep bu koltuk Gülümser kızımın derdi ya. Küçükken seni bu koltukta uyuturdu. Evde başka yer yokmuş gibi tek oyun yerindi ya bu kırmızı koltuk senin. Dedenden izin aldım, sana getirdim kırmızı koltuğu güzel kızım. Hem ağlamıştı annem hem de koltuğu odama taşımıştı ite kaka. Ben de ağlamıştım annemle beraber.

Ben büyüdüm, evlendim, çocuklarım oldu, çocuklarım evlendi gitti uzaklara, eşim gitti çok uzaklara, ama kırmızı koltuk hep benimle kaldı. İskeleti yıpranınca tamir ettirdim, kumaşı eskidikçe değiştirdim, ama hep kırmızı kumaşla kaplattım. Anlayacağınız kırmızı koltuk her zaman kırmızı koltuk olarak kaldı hayatımda, büyükanne yadigarı kırmızı koltuk.

Ben uzun yıllardır yalnızım. Biraz yaşlandım tabii. Şu zamana kadar çok iyi idare ettim ama yavaş yavaş zor gelmeye başladı yaşlılık. İşte mesela bugün. Ben normalde çıkmaz mıydım yağmurda Çarşamba ritüelime. İki elim kanda olsa düşerdim yollara. Islana ıslana bile olsa yürürdüm deniz kenarında.

Laf aramızda, geçenlerde bir Çarşamba yine yağmur vardı, dedim ne olacak, erimem ya yağmurda, şurası zaten deniz kenarı. Çıktım dışarı. Güzelce yürüdüm, kahvemi içtim, dondurmamı yedim, sonra eve geldim ki akşama hapşır, öksür dur. Çocuklara yakalanmasam yine dert değil, ben kendimi iyi ederim ama telefonda hapşırık öksürük duyunca deliye dönüyor benimkiler. Anne yine mi sokaklarda dolaştın yağmurda çamurda diye başlıyorlar söylenmeye. Eh haklılar tabi, uzaktalar buralardan, akılları kalıyor biricik annelerinde. Gel deseler ben gidemiyorum, gelin desem onlar gelemiyorlar. O yüzden korkarım biraz daha dikkat etmem gerekiyor kendime.

Bugün de yağmur ve yaşlılık el ele tutuşup baş başa bıraktı kırmızı koltukla ikimizi. Şikâyetim yok merak etmeyin. Şimdi kahvemi yaparım, kitabımı alırım, otururum kırmızı koltuğuma biraz yağmuru izlerim, biraz damlaların sesini dinlerim, sonra dalarım kitabıma, geçer bugün de böyle. Ama gitti ya benim Çarşamba ritüelim, ben ona yanıyorum.

Ha bu arada yalnızım dediysem merak etmeyin, yalnız sayılmam aslında. Apartman komşularım var, apartman görevlimizin kızı var, iki sokak ötede oturan çocukluk arkadaşım Münevver var. Sadece evin içinde yalnız gibiyim. Aslında orada da yalnız sayılmam, kırmızı koltuk var yanımda, beni hiç yalnız bırakmayan.

Kahve yapmak için usul adımlarla yürüdüm mutfağa doğru. Sonra aklıma geldi. Madem dışarı çıkamayacaktım, o zaman Çarşamba sabah kahvemi daha bir keyifle içeyim dedim kendi kendime. Salona geri döndüm, vitrinli dolabımdan en sevdiğim kahve fincanımı seçtim. Üzerinde güller olan pembe renkli incecik porselen kahve fincanımı. Sonra bir de su için küçük kristal bardağımı aldım yandaki raftan. Ve tabii küçük gümüş tepsimi. Benim nişan tepsimdi bu küçük tepsi. Nişan yüzüklerimizi bir makasla beraber yerleştirmişti annem, kız kardeşim de tutmuştu tepsiyi babam nişan konuşmamızı yaparken. Anılarımla beraber geri döndüm mutfağa. Raftan kahve kavanozumu aldım, o da ne kavanozda kahve bitmiş. Nasıl sevindim anlatamam. Demek ki yeni kahve paketi açılacak şimdi ve mis gibi taze kahve kokacak mutfağımın içi.

Bakır cezvemi aldım, pişirdim taze kahve ile sade kahvemi. Bugün Çarşamba ya dondurma da yiyemedim ya bir küçük sakızlı lokuma izin verdim kendime. Küçük bir lokum tabağı ile lokumumu da yerleştirdim tepsinin içine.

Seslendim içeriye, geldim kırmızı koltuk, geldim merak etme buradayım.

Tepsiyi kırmızı koltuğun yanındaki sehpaya bıraktım. Ellerimle ördüğüm dantel perdelerimi araladım. Oturuverdim koltuğa hızlıca. Annem kızardı çocukken, atma kendini kızım koltuğa, kibar hanımefendiler hiç böyle oturmazlar derdi. Ama can çıkar huy çıkmaz ya, ben hala atarım kendimi koltuğa.

Yağmur iyice hızlanmıştı. Camlara doğru yağıyordu. İçimi bir sevinç kapladı. Eskiden beridir çok severim camlardan süzülen yağmur damlalarının birbirleri ile olan yarışlarını izlemeyi. Pencerenin dibine kim önce inecek der gibidirler birbirlerine. Seçerim içlerinden birkaç tanesini, başlarım beklemeye acaba kim kazanacak diye.

Kahvemi aldım elime ve bir yudum alıverdim üzerindeki köpükten hüp diye. Başladım damlaları izlemeye. Ara ara da dışarıya bakmaktan alamıyordum kendimi. Ne çok insan vardı dışarıda koşuşturan. Yağmurda oynayan çocuklar, denize doğru uçuşan martılar. Nasıl da eğlenceli görünüyordu dışarılar.

Ah kırmızı koltuk ah, bir dilin olaydı da konuşaydın benimle, işte o zaman tam olacaktı dostluğun. Şimdi sadece dinliyorsun beni. Ama olsun, insanın bir dinleyeni olması da önemli. Ya sen de olmasaydın, benim kahve keyfime, bu anlattıklarıma kim eşlik edecekti. İyi ki varsın be kırmızı koltuk. Keşke dondurmam da olaydı, Çarşamba tam Çarşamba olacaktı, ama neyse, ne yapalım kısmet. Lokumla da idare ederim ben.

Münevver gelseydi keşke, ama yağmur var, o nasıl gelsin Gülümser, sen de dedim kendi kendime. Apartman görevlisinin kızını mı çağıraydım, ama onun da okulu var. Neyse Gülümser boş ver, kırmızı koltuk var ya. O seni sıkmaz, sen anlat ne anlatmak istiyorsan. Dinler seni kırmızı koltuk can-ı gönülden.

Tam o sıradaydı sanırım, bir anda güneş açtı dışarıda, sanki deminki karanlık, deli yağan yağmur, kulaklarımı patlatan gök gürültüsü hiç olmamış gibiydi. Sadece camlardaki ıslaklık ve yollardaki küçük su birikintileri kalmıştı yağmurdan geriye. Birden başımı gökyüzüne çevirdim, evet, evet bir şey daha kalmıştı yağmurdan geriye, hem de çok güzel bir şey. Ayağa fırladım ve gökkuşağı diye bağırdım ellerimi çırparak. Kırmızı koltuk, baksana gökkuşağı çıktı gökyüzünde. Şu renklerin güzelliğine bak. Baksana kırmızı koltuk, gördün mü? İyi ki seni pencerenin kenarına koymuşum, iyi ki, yoksa göremezdik ikimiz de gökkuşağını. Ne kadar güzel değil mi, öyle değil mi kırmızı koltuk, iyi ki varsın sen kırmızı koltuk, iyi ki…

Mucizeler Kapıda

Güneş henüz doğmuştu. Zeytin ağaçlarının arasındaki beyaz boyalı tek katlı, rengarenk verandalı ev sanki güneşle beraber yeniden doğmuş ve ışıldıyordu. Beyaz evin pencere pervazları maviye boyanmıştı. Evin dış kapısının önündeki tel kapı sabah rüzgarının etkisiyle kendi kendine salınıp duruyordu.

Verandadaki tahta koltuk, eski salıncak ve saksılardaki güzel çiçekler adeta dur da bana bak diye sesleniyorlardı güneşin ilk ışıklarıyla beraber. Tahta koltuk bildiğiniz bir tahta koltuktu işte, hatta kol koyma yerlerinin boyaları dökük eski bir koltuk. Ama o eskiliği bozan bir şey vardı koltukta, koltuğun sırt yastığı ve minderi oldukça yeni görünüyordu. Sanki çok yakın zamanda renkli ve eğlenceli kumaşlarla kaplanmışlardı. Pek uymuyorlardı ne koltuğa ne de birbirlerine ama eğlencelilerdi işte. Birisi çiçekli ve turunculu, diğeri kedili ve pembeli ve yeşilli.

Verandanın köşesinde duran yayları hafif paslanmış salıncak ve üzerindeki karmakarışık renkli minderler de koltuğun uyandırdığı renkli ve heyecanlı duyguları pekiştiriyordu.

Verandanın kenarlarını süsleyen saksıların renkleri, içlerini dolduran rengarenk ortancalar, kenarlardaki güller, bahçedeki diğer tüm çiçeklere ilham oluyorlardı adeta.

Sevindi için için ve doğru yerdeyim diye düşündü, burası kesin onun evi, bence hiç değişmemiş, hala renkli, hala eğlenceli, hala neşeli.

Evin dışını iyice incelemişti ya, şimdi de içeriyi merak ediyordu. Bir de evin sahibini. Acaba geçen yıllarda neler olmuştu. Onu tanıyacak mıydı? Hala eskisi gibi miydi?

Tam o sırada bir anahtar sesi geldi kulağına, kapının kilidi açılıyordu galiba. İki kere dönen anahtarın sesinin ardından usulca açıldı evin kapısı. Beyaz saçları iki yandan iki örgülü, bembeyaz tenli, pembe gözlüklü, pembe yanaklı bir kadın çıkıverdi dışarıya. Yumuşacık bir gülümseme vardı yüzünde. Yeşil mavi gözleri ışıl ışıldı hala. Tıpkı boyası dökülmüş koltuğun minderlerinin, keyifli salıncağın, mavi çerçevelerin, renkli ortancaların ve saksılardaki çiçeklerin düşündürdüğü keyif, neşe, çocuk gibilik vardı bu gözlerin de içinde.

Dikkati bir anda yaşlı kadının elbisesine kaydı. Kırmızılı, pembeli, turunculu, çiçeklerle süslü pazen bir kumaştan dikilmiş cıvıl cıvıl görünen elbiseye bakarken buldu kendini. Gerçekten de hiç değişmemiş diye düşündü içinden.

Kafası karıştı, ne yapmalıydı, kendini göstermeli miydi, yoksa usulca uzaklaşmalı mıydı? Gitmek ve gitmemek arasında kararsız kalmak ne tuhaf bir duyguydu. Bir tarafı sessizce uzaklaşmasını söylerken, diğer tarafı kal ve göster kendini diye bağırıyordu adeta. Merak ediyordu, acaba hangi yanı kazanacaktı bu çekişmeyi.

İçindeki sesler konuşadursun, yaşlı kadın usulca eski salıncağına oturdu. Ve rüzgarın ritmiyle usul usul sallanmaya başladı. Eski yayların gıcırtısı eşlik ediyordu yaşlı kadının sabah keyfine. Salıncağın sallanışıyla beraber örgülü saçları da hafifçe kıpırdanıyordu. Yüzüne yerleşmiş olan yumuşacık gülümsemesi ise sanki hiç kıpırdamadan duruyordu ışıl ışıl gözlerinde ve o güzel yanaklarında.

Yaşlı kadının salıncakta oturuşunu izlediği sırada, pek de ummadığı bir şekilde, üstelik de birdenbire bir ses çıktı içinden. Günaydın diyen bir ses. Ses o kadar cılız çıkmıştı ki, salıncağın gıcırtısından duymamıştı yaşlı kadın gelen sesi.

İstemeden çıkan günaydın tedirgin etmişti. İyi ki duymadı diye düşündü. Sonra keşke duysaydı dedi içinden başka bir ses. Kendini göstermeyeceksen neden geldin bunca yıl sonra bunca yolu. Haklıydı bu sesin sözleri. Karar verdi, cesaretini topladı ve bu defa bilerek ve isteyerek tekrar seslendi, üstelik daha bir yüksek sesle, “günaydın” dedi.

Yaşlı kadın bu kez gelen sesi duydu. Usulca kalktı salıncaktan. Sesin sahibini aramaya başladı. Görünürde kimseler yoktu. Ama çok da emindi birisinin günaydın dediğinden. Elini gözüne siper yapıp bahçeye doğru gezdirdi bakışlarını, bahçenin her köşesi görünüyordu, ancak günaydın diyebilecek kimse yoktu ortalıkta. Yanlış duydum herhalde diye düşündü. Salıncağa geri döneceği sırada verandanın tahta merdivenlerinde oturan siyah beyaz tüylü, yeşil gözlü bir kediyle göz göze geldi. Kedi bütün dikkatiyle yaşlı kadına bakıyordu. Kadının yüzündeki yumuşak gülümseme yerini şaşkın bir ifadeye bırakmıştı. O sırada kedi tekrar seslendi. “Günaydın, seslenen bendim sana, beni hatırladın mı?” Yaşlı kadın hafifçe kaşlarını çattı, öne doğru eğildi. Belli ki anlamaya çalışıyordu neler olup bittiğini.

Sesin kediden geldiğinden emin olduktan sonra, bir anda yüzündeki şaşkınlık yerini az önceki gülümsemeye bırakıverdi. Yüreğinden gelen sevincin dansı kapladı yaşlı kadının bedenini. Evet evet, hatırlamıştı elbette. Hatırlamıştı hatırlamaya da elbette şaşırmıştı da. Çocukluğundan beri inanmak istediği şeyleri sorgulamadan inanmayı seçerdi. O yüzden hiç sorgulamadı gördüklerinin gerçekliğini.

Yıllar öncesinden bir misafirdi gelen, hem de çok uzun yıllar öncesinden, kendi çocukluğunun içinden bir misafirdi bu siyah beyaz kedi. Kediler Kralı Karbonel’di gelen. (Çocuk Romanı: Kediler Kralı Karbonel – Barbara Sleigh)  O en çok severek okuduğu kitabın kahramanı, hayatın mucizelerle dolu olabileceğini ona öğreten, neşeyi, eğlenceyi, merakı içine bırakıveren Karbonel’di gelen.

Birden onlarca defa okuduğu mavi kapaklı kitap canlanıverdi gözünde. Sanki elini uzatsa tutacaktı yeniden. Önce biraz sinirlendi. O zamanlar ne kadar çok hayal etmiştim keşke gerçek olsa diye, neden bunca zaman beklemek zorunda kaldım ki diye düşündü kızgınlıkla. Ne çok istemişti o yıllarda kendisinden başka kimsenin bilmediği bir sırrı paylaştığı konuşan bir kedisi olmasını. Belki de bu yüzden onlarca defa okumuştu aynı kitabı. Ama olmamıştı bir türlü, yani galiba bugüne kadar.

Bir anda vazgeçti sinirlenmekle vakit kaybetmekten. Yaşamında dilediği bir mucizeydi bu ve işte şimdi gerçek oluyordu. Ne önemi vardı ki bugüne kadar olmamış olmasının. İşte şimdi tam önünde duruyordu Karbonel. Gelmişti işte kitabın içinden çıkıp. Üstelik birbirlerini duyabiliyorlardı. Sanki 12 yaşının üzerinden geçen koskoca 70 yıl bir anda kaybolmuş ve gün yine aynı gün olmuştu. İçinde dans eden sevinçle, titreyen sesiyle seslendi kediye “sana da günaydın Karbonel”.

Yaşlı kadına çok tanıdık gelen bir kibirle konuşmaya başladı Karbonel. “Çok şükür sonunda lütfedip bir cevap verebildin.” Bu ses tonunu çok iyi hatırlayan kadın benzer bir ses tonuyla cevap verdi “şükür sen de sonunda gelebildin.” Ardından gülümseyerek devam etti konuşmaya “biliyordum mucizelerin gerçekliğini, biliyordum inanmanın gücünü, vazgeçmezsem olacağını biliyordum içimde derinlerde bir yerlerde. İşte tam da bu yüzdendi içimdeki renklerin yaşamımda hep yer bulması, içimi dolduran o çocuk sevincinin hiç kaybolmaması.”

Hadi Karbonel gel, uzun yıllardır belki bir gün gelirsin diye senin için alıp, sen gelmeyince sokaktaki kedilere yedirdiğim sardalya konservelerinden birini açayım, sonra da sohbet edelim, mucizeleri nasıl kucaklarız beraber seninle onları konuşalım. Anneannem bana her zaman “güzel kızım merak etme mucizeler kapıda” derdi, ben de her zaman öyle olacağına inanırdım. Bak öyleymiş meğer. Gördüğün gibi epey yaşlandım, o yüzden ben hala buralardayken ihtiyacımız olan mucizeleri konuşmaya başlayalım hemen.

Yaşlı kadın evin içine doğru yöneldi. Karbonel de kediler kralı olmanın getirdiği her zamanki asil duruşuyla, hafif ukala bakışlarıyla, ama aslında onu yıllardır bekleyen arkadaşını bulmanın içine koyduğu sevinçle arkadaşının peşinden çok merak ettiği evin içine doğru ilerledi. Yürürken bir yandan da kendi kendine konuşuyordu, “tam beklediğim gibi, hala çocuk gibi, hala meraklı, hala neşeli, sevgi dolu ve en önemlisi hala mucizelere inanıyor. Mucizelerimizi bulmaya başlamaya hiç engel yok demektir.”