Acaba Kurumsal Yaşamda Sistemler Neyi Yönetiyor?

Sistemler oluşturuyoruz yaşamın her alanında. Sistemlerin insanlar için oluşturulması temel prensipken, birden bire insanlar sistemler için oluşmuş gibi bir durum ortaya çıkıyor. Durum bu olduğunda insan sistemi yöneten olmaktan uzaklaşmaya başlıyor ve sistem esas yönetici oluyor.

Bir kesit alalım kurumsal yaşama bakalım. Bir şirket kuruluyor, daha kuruluşta başlıyor sistemleşme çabaları, çünkü sistemleşmek demek kurumsal olmak demek, kurumsal olunduğu zaman da standart ve düzenli işleyen bir yapı yaratmak demek. Bir anlamda elbette katılıyorum, çünkü sistemleşme keyfiyeti ortadan kaldırıyor, sistemleşme öngörüyü getiriyor, sistemleşme birlikte çalışma ve yaşama kurallarını ortaya koyuyor. Yani yararlı bir şey olduğu inkâr edilemez. Ancak benim kafamı karıştıran nokta o sistemin içinde “insan” kaybolmaya başladığında ortaya çıkıyor.

Kurumlarda insan yönetimi konusu neredeyse 30 yıldır benim konum. Eh bu konuları biraz bildiğimi söylemem de çok böbürlenmek sayılmaz diye düşünüyorum bunca yıldan sonra. İnsan yönetimi ile ilgili sistemlerin kurumsal yaşamın en kritik sistemleri olduğunu düşünürüm her zaman. Öyle ince çizgiler üzerinde yer alırlar ki, doğru yapılandırılıp, doğru çerçevelerle çizilip, gerçek amacı ile örtüşmesi sağlanıp, doğru aktarıldığında ortaya çıkan iş sonuçlarına, kurumun kendisini yenilemesine ve büyümesine katkısını ölçmek için metreler gerekir. Sıkıntı şu ki, eğer bu sistemler insan yönetmenin temelinde ne olduğu farkındalığı olmadan, sadece o andaki ihtiyacı gidermek, başka benzer kurumların yaptıklarını biz de yapalım demek veya yapılacaklar listesinde bir maddenin üzerini daha çizmek üzere ortaya koyuluyorsa, üç beş vakte kurumun elinde patlaması garanti sistemlere dönüşüyorlar.

İçinde bulunduğumuz farkındalık yüz yılında, “insan” kimdir, bir kurumda “insan”ın verimli ve yaratıcı, yani var olma sebeplerini yerine getirmesi için kurum olarak neler üzerine sistemler kurmalıyız sorularını sorarak yapılandırılan sistemler olmadığı sürece tam istenen iş sonuçlarına ulaşmanın mümkün olmayacağını fark etmek lazım artık. İnsan Kaynakları bölümü mü koyalım adını, insan değerleri mi olalım, yoksa personel yönetimi olarak mı kalalım sorularını sormak yerine, belki de çok basit iki parçadan bakmalı, iş yönetimi ve insan yönetimi. Son derece sade ve basit bir şekilde bu iki konuya odaklanmalı, ama önceliği insan yönetimi konusu almalı. İnsan yönetimi, “insan” sisteminin işleyişinden ve “insan”ın duygu ve değerlerden oluşan bir canlı olmasından hareketle nasıl şekillenmeli, iletişim, gelişim, eğitim, para meseleleri, bağlılık ve mutluluk konularında nasıl yöntemler olmalı? Bunlar net ve görünür olduktan sonra, yani zemin sağlamlaştıktan sonra sıra iş yönetimine gelmeli ve iş yönetiminin ilkeleri ne şekilde yapılandırılmalı, nasıl çalışmalı, nasıl toplanmalı, nasıl yönetmeli, nasıl hedef koymalı ve nasıl yürümeli soruları cevaplanmalı.

Lütfen bunlar da ne saçma şeyler demeden önce bir sakin düşünün, bugüne kadar iş yaşamında karşınıza çıkan herhangi bir problemi hatırlayın, konu her ne olursa olsun, sıkıntı insanla ilgili kurgularda mı, yoksa işin kendisinde mi? Eğer karşımıza çıkan sorunlar yaşamı zorlaştıran türdense, acaba bugünden geleceğe insan yönetimi nasıl olursa kurumlar daha rahat yol alır, neyi fark etmeye ve farklılaştırmaya ihtiyaç var? Bu sorular üzerinde biraz düşünmeye, ne dersiniz?

 

Bugün Mutlu musunuz?

mulumusunuzBuyurun size günün sorusu: Bugün mutlu musunuz? Haydi, biraz da açık uçlu hale çevireyim sorumu; bugün ne kadar mutlusunuz? Pek çok cevap duyar gibiyim, Ne alakası var şimdi? Mutlu olunacak bir durum mu var, ülkenin hali, işler güçler, çoluk çocuk? Önce bir her şeyi yoluna koyalım, hedefler tutsun, işler alınsın, oğlan sınavı kazansın, sonra düşünürüz. Artık gülüp duruyoruz ağlanacak halimize. Evet ya mutluyuz aslında, her şey yolunda.

Nereden aklıma geldi bu soru hemen sizinle paylaşayım. Hem insan kaynakları alanına çeyrek yüzyılımı vermiş olmamdan, hem koç olmamdan, hem de meraklı bir araştıran olmamdan hareketle, uzunca bir zamandır özel ilgi alanlarımın içinde pozitif psikoloji, mutluluk ve bu konuların yaşama ve insanlara yansımaları da bulunmaya başladı. İnsanlar mutlulukla ilgili ne düşünüyorlar acaba diye araştırırken en çok fark ettiğim durum, mutluluğa bakışın sanki ekmek alacak para yokken çok pahalı bir araba almak üzere harekete geçmek gibi bir şey olduğu algısının yaygınlığı oldu. İstisnalar yok mu, elbette var, mesela benim kızımın çok mutlu görünüyorsun, bugün ne oldu soruma verdiği yanıt güzel bir istisnaydı: hayatın kendisi mutlu olmak anne, özel bir şeye gerek yok ki. Kızımdan gelen cevaptan sonra bu soruyu hem kendime, hem de çevremdekilere sormamın iyi bir şey olacağına karar verdim. Zaten hafta sonuna başlamak üzere olduğumuza göre biraz kendimize yönelik kafa yormakta da sakınca yoktur diye düşünüyorum. Hem bu kafa yormalar her ne iş yaparsak yapalım, yaptığımız işe de son derece olumlu geri dönüşü olan kafa yormalar sakın unutulmasın.

İşte size birkaç soru, ister yetişkin olun, ister genç, ister çocuk, ister yönetici, ister çalışan, ister kadın, ister erkek, sorularım herkese uygun. Tek önemli nokta soruları kendiniz için içtenlikle yanıtlamanız (mümkünse yazarak ve saklamak üzere yanıtlamanız) ve sonra da verdiğiniz yanıtlar üzerinde son derece objektif analiz yaparak, bugünden önümüzdeki günlere uzanan yaşamınızda neleri değiştirmeniz gerektiğine karar verip, kararlarınızı not edip, sonrasında da harekete geçmeniz.

  • Mutlu olmak sizin için ne demek?
  • Mutlu olmak için bir hedefe ulaşmayı mı bekliyorsunuz? Varsayalım o hedefe ulaştınız, mutlu olma hedefiniz hemen bir sonraki hedefe mi erteleniyor? Yaşamda bu durumun varlığı size ne hissettiriyor?
  • Mutlu olmanın imkânsız olduğunu düşündüğünüz durumlar var mı? Eğer varsa, bu durumlar nasıl durumlar? Böyle durumları yaşarken neler düşünüyor ve neler hissediyorsunuz? Bu durumu değiştirip dönüştürmek için neler yapıyorsunuz?
  • Bugün mutlu olayım da bugünden sonrası ne olursa olsun diye düşünenlerden misiniz? Eğer böyle düşünenlerdenseniz, bu durum size ne hissettiriyor?
  • Sizin için mutluluk yaşamın akışında olmak, yani bugünde olanları fark etmek ve onların varlığı için teşekkür etmek ve hedeflerinize doğru giden yolda farkındalıkla ilerlerken mutluluğu fark etmek mi demek? Bu soruya verdiğiniz cevap size neler düşündürdü?

Lütfen önce mutlu olmakla ilgili tanımınıza, sonra da diğer sorulara verdiğiniz yanıtlara bir bakın.

Ben de daha önceden oluşturduğum tanımlara ek olarak bugün bir mutluluk tanımı daha oluşturdum: Mutluluk aslında iyi hissetme halidir, yani sadece bir sonuç değil, hepimizin kendi seçimlerimiz ve düşünce biçimimiz doğrultusunda ulaştığımız bir haldir. Mutluluk farkındalıkla yönetildiğinde yaşamımıza, yaşamı yaşama biçimimize ve yaşamı birlikte deneyimlediğimiz ailemize, çalıştığımız kurumlara, yönettiğimiz ekiplere, parçası olduğumuz ülkeye çok katkı sağlayacak bir haldir aslında. Mutluluk bireysel yaratıcılık, bireysel gelişim, yeni fikirler ve yeni adımların ortaya çıkmasını destekleyen çok güçlü bir itici güçtür. Bu tanımdan ve sorulara verdiğiniz cevaplardan da hareketle bugünden itibaren yaşamınıza mutluluğu daha fazla katmak ve mutluluğu deneyimlediğiniz halleri daha fazla fark etmek adına neler yapacağınızı kendi kendinize yazmanızı rica edeceğim. Sonrasında da bunların yaşamınıza neler katacağını bir fark ederseniz gerçekten müthiş olur.

Herkese iyi hafta sonları…

Öz Değerlendirme Hakkında Bir Yazı

Sevgili yöneticiler ve sevgili liderler bugün biraz da kendimize bakma günü olsa diye düşündüm. Aslında eminim her gün en az bir kere bir şekilde dış görüntümüze bakıyoruz. Zaman zaman davranışlarımıza ve düşüncelerimize yönelik öz değerlendirme de yapıyoruz, ama bazen yoğunluk, bazen alışkanlıklar, bazen hızlı olma ihtiyacı, bazen de kontrolü elden bırakma kaygısı bu öz değerlendirmelerin yapılmasına izin vermeyebiliyor. Oysa hem kendi yaşamımızın lideri olmak için, hem de varsa yöneticilik şapkamızın getirdiği yönetsel lider rolünü doldurabilmek ve örnek olmak için birinci yapmamız gereken öz değerlendirme becerimizi kullanmayı alışkanlık haline getirmek diye düşünüyorum. Alışkanlık kelimesini özellikle kullandım; nedeni de şu: öz değerlendirme becerisi “insan” olmanın her birimize doğuştan getirdiği, yani iç sistemimizde var olan bir beceri, çünkü yaşamımızı yönetmek konusunda bize destek sağlayan en güçlü araç olan beynimizin yapısı, kendimize dışarıdan bakıp görüp fark ettiklerimizi analiz edebilmemize olanak sağlıyor. Peki, bu beceri var ancak biz bunu her zaman kullanıyor muyuz? Benim bu soruya cevabım ne yazık ki evet değil. Zaman zaman “ben hata yapmam, başkaları kendisine baksın” düşüncesi çok baskın olabiliyor, zaman zaman “bunca işin arasında ne öz değerlendirmesi, bir de ona mı vakit ayıracağız” düşüncesi öne çıkabiliyor, bazen de “hiç de aklıma gelmemişti ki bu durumda bir de kendime dönüp bakmak” cümlesi dökülüveriyor ortaya.

Bilimsel olarak da biliyoruz ki alışkanlıklar tekrarlanan ve içinde kendimize bir yarar bulduğumuz davranış ve düşünceler sonrasında ortaya çıkar ve sonra da tamamen otomatikleşerek, fark etmeden, düşünmeden yapılır hale gelirler. Acaba öz değerlendirme yapmanın yararı ne olur ki bunu da bir alışkanlık şekline getirebilelim? İşte benim aklıma gelenler:

  • Öz değerlendirme yapmak diğer insanların “beni” nasıl gördükleri konusunda bir fikir sahibi olmak konusunda çok güzel bir yöntemdir.
  • Öz değerlendirme yapmak kendimize objektif bakmanın bir aracı olacağı için gerçekten güçlü olduğumuz yanları keşfetmeye fırsat oluşturur.
  • Öz değerlendirme yapmak yaşamımızı zorlaştıran ve kısıtlayan alışkanlık ve inançlarımızı fark etmek ve onları değiştirmek veya tümüyle hayatımızdan uzaklaştırmak konusunda bir anahtar gibidir. Bu anahtarı kullanarak bakış açımızı değiştirmek, gözümüzün önünde görüşümüzü bozan gölgeleri ortadan kaldırmak mümkün olur.
  • Öz değerlendirme yapmak otomatikman empati yapabilme yetisini de beraberinde getirir. Kendimize ve yaşadığımız durumlara dışarıdan bakıp analiz ederken, bu duruma dahil olan diğer kişilerin de neler deneyimlediklerini anlamak konusunda epeyce ipucu verir.
  • Öz değerlendirme yapmak ben neleri farklı yaparsam hem kendi yaşantıma, hem de ortak yaşam sürdürdüğüm alanlara daha fazla katkı sağlarım sorusunu cevaplama konusunda güçlü katkı sağlar.
  • Öz değerlendirme yapmak kendimize bütün olarak bir çeki düzen verebilmeyi destekler.
  • Öz değerlendirme yapmak bireysel gelişimin temelini oluşturur.

Bu maddelerden hareketle, bugün sadece fiziksel olarak değil de bütünsel olarak, yani davranış ve düşüncelerinizi de işin içine katarak kendinize bakmaya ne dersiniz?

Keyifli Bir Filmin Bana Fark Ettirdikleri

The_Intern_PosterSon zamanlarda izlediğim filmlerde, okuduğum kitaplarda, katıldığım toplantılarda “Burada benim için ne var?” sorusunu sorarak yola çıkıyorum, fark ettim ki eskiden olduğundan daha keyifli ve anlamlı vakit geçiriyorum hem orada olup, hem de bu sorunun yanıtlarını ararken. Dün de bir film izledim, sonra da fark ettiklerimi paylaşmak istedim.

İzlediğim film, Robert De Niro ve Ann Hathaway’in başrolde olduğu, 2015 yapımı Stajyer (The Intern) isimli bir filmdi. İçinde bana göre çok anlamlı ve gerçek hayata yansıtabileceğimi düşündüğüm mesajlar vardı. Bu mesajların yanı sıra, çalışma yaşamının değişen yüzü ile ilgili esprili, ama uygulanabilir, güzel fikirler de vardı.

Filmde fark ettiklerimden bazılarını paylaşmak isterim:

  • Bana çocukluğumdan beri çok saçma gelen, ancak zaman zaman toplumsal olarak ciddi bir yargıya dönüştüğünü düşündüğüm yaşlanma kavramının aslında insanın zihninde olduğu ve kararlılık, istek ve inanç olduğunda yaşlanmanın sadece yaş almaktan ibaret olduğunu bir kez daha düşündürdü.
  • Gelişen teknoloji, online sistemler, sosyal medya ne kadar gerekli olsa da, insana dokunmanın, karşılıklı iletişimin, birbirini anlamaya çalışmanın yerine geçemeyeceğini bir kez daha hatırlattı.
  • Yaş ve statü farklılıklarının, ortak konu ve paylaşımların varlığında ve ön yargıların yokluğunda nasıl da kendiliğinden yok olduğunu çok güzel örnekledi.
  • Bireysel değerleri doğru önceliklendirmenin, tam da istenilen yaşamı deneyimlemek konusunda ne kadar kolaylaştırıcı olduğunu tekrar gözüme soktu.
  • İnanç ve mutluluğun varlığında, başarının kendiliğinden ortaya çıkacağını birçok noktada vurguladı.

Filmi izlerken benim için en güçlü farkındalık, bu dikkatimi çeken noktaların aslında içsel olarak hepimiz tarafından bilindiği ancak uygulama noktasında zorluklar olduğunu hatırladığım anda ortaya çıktı. Dedim ki kendi kendime, bunlar insan olmanın özünde olan bilgiler, bilgelikler, zaman içinde unutulsa da, aslında bir parmak şıklatıp çağırabileceğimiz kadar da hala bizimleler. Var mısınız her birini tek tek geri çağırmaya, eğer zaten sizinleyseler, daha çok ve daha farkındalıkla kullanmaya?

İnsan Kaynakları Kimliğimden Gelen İç Sesler – 2

Bir kurum çalışması yaparken, bir kuruma dışarıdan bakarken içimdeki insan kaynakları kimliğimin beni en çok dürtüklediği alanlardan birisi ile ilgili yazmam iyi olacak galiba: Kurumsal Körlükler.

İnsanlar kendi yarattıkları havuzlarda boğuluyorlar bazen. Nedense içindeki suyu ayarlamak, boğulmamak için çarenin kendilerinde olduğunu görmek mümkün değilmiş gibi geliyor. Bunun en çarpıcı örneklerini kurumlar deneyimliyor diye düşünüyorum. Büyük vizyonları var kurumların, hatta son derece anlamlı vizyonları. Sonra bu vizyonu yaşama geçirmek adına koydukları hedefleri ve bu hedeflere gitmelerini kolaylaştırmak üzere yapılandırdıkları süreçleri var. Sonra da bu süreçleri yaşanır kılan prosedürleri, yöntemleri, kuralları var, üzerinde konuşmak istedikleri konuları masaya yatırmak üzere yarattıkları toplantıları var, bilgiyi paylaşma yöntemleri var, kurumun içinde işleyen bir iletişim ve ilişki ağı var.

Bu kolaylaştırıcı süreçler ve ağlar son derece iyi niyetle yapılandırılıyor, sonra kullanıma sunuluyor. Bazen iyi çalışıyor, bazen tıkanıp kalıyor. Bazen kolaylaştırıcı olurken, bazen tamamen yolları tıkayıcı ve motivasyonu kırıcı hale geliyor. Ama şurası bir gerçek ki, bu “kolaylaştırıcı” süreçler bir zaman sonra kurumun alışkanlıklarına dönüşüyor. İşte körlük tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Nasıl ki alışkanlıklar bilinçli olarak üzerinde durulmadığı sürece otomatiktir, işte bu süreçler de otomatik olarak yol almaya başlıyor. Bu sırada gözden kaçanlar olabiliyor veya kolaylaştırıcılar sadece eskiyor ve kurumun içinde bulunduğu durumla uyumlu olmaktan çıkıyor. Hani insanlar vazgeçmeleri yararlı olacak bir alışkanlıktan bahsederken, olmuyor, ne yapayım elimde değil derler ya, kurumlar da bunlar bizim yapımız ve kurallarımız elimizde değil demeye başlıyorlar. Yani bir anlamda su seviyesini kendilerinin ayarladığı havuzlarda boğulmaya başlıyorlar, üstelik çok da basit kurtarıcılar varken.

Haydi, biraz kurtarıcılardan konuşalım.

Bir tıkanma olduğu anda hemen kurumsal alışkanlıklara bakmak ve sorular sormak lazım. Mesela kurum içi toplantı alışkanlıklarına bakmak lazım, ne kadar işe yarıyorlar? Yaramıyorlarsa, yaramalarını sağlamak için neleri farklı yapmak lazım? Sonra içerideki ilişki ve iletişim ağlarına bakmak lazım, otomatiğe bağlanmış bir iletişim yönetimi mi hâkim kurumda, yoksa farkındalıkla yönetilen bir iletişim ağı mı var? Otomatikleşmiş ve çok da destekleyici olmayan bir durum söz konusuysa, nelerin değişmesi gerekli sorusunu sormak lazım. Kurumda bilgi akışkan mı sorusu, bence en önemli soru. Bazen varsayıyoruz bilginin aktığını ama akan genelde dedikodu veya eksik veya yanlış bilgi olabiliyor. Bakmak lazım koyduğumuz kurallar, yazdığımız prosedür ve talimatlar bugünle ve şu anla ne kadar uyumlu. Acaba önceleri içinde bulunulan duruma göre hazırlandı ve hiç sorgusuz sualsiz hala uygulanmaya mı çalışılıyor?

Tüm bu soruları sorduktan sonra kurumun vizyonuna, kurumun çalışan yapısına ve kurumun yürüdüğü yola tekrar bakmalı. Tüm bu sorulara aldığımız cevapları ve vizyonu, çalışanları ve kurumun yürüdüğü yolu bir arada gözden geçirmeli ve kendi yarattıkları havuzda boğulmak yerine, ne yapalım bunlar kurallar değişmez demek yerine, bugünden geleceğe kurumu nasıl değiştirmeli ve geliştirmeli, çalışanların kurumsal vizyona doğru yürümelerinin yeni kolaylaştırıcılarını nasıl yapılandırmalı sorularının cevapları üzerinde çalışmaya başlamalı. Yönetim takımlarının, tepe yöneticilerinin, yönetim kurullarının en öncelikli işlerinden birisi de bence bu olmalı.

İnsan Kaynakları Kimliğimden Gelen İç Sesler – 1

vizyon (152x200)Bu sabah bir laboratuvarda tahlil yaptırdım. Ellerimi yıkamak üzere tuvalete gittiğimde tuvaletin temizliği ve içerideki temiz koku dikkatimi çekti. Temizlik yapan hanım da içerideydi. Girebilir miyim diye sordum, girin tabii, şimdi temizledim, her yer tertemiz dedi. Zaten temizliği fark etmemek imkânsızdı. Ellerimi yıkadıktan sonra hanıma dönüp, ellerinize sağlık her yer gerçekten tertemiz, yaptığınız işin bu laboratuvar için ne kadar önemli olduğunu biliyor musunuz dedim. Şaşkın bir ifadeyle yüzüme bakıp, kimse bilmiyor ki dedi. Ben de mutlaka biliyorlardır, çünkü bir sağlık kurumunda en önemli şey temizlik ve tuvaletler de temiz tutulması gereken en önemli alanlardan birisi diyerek tekrar teşekkür ettim ve ayrıldım. Sonra ödeme bankosunda tahlillerimin ödemesini yaparken bankodaki hanıma, tuvaletler ne kadar temizdi, çalışan hanım sanırım çok özenli dedim. Böyle şeyler duymaya pek de alışkın olmadığı belli olan banko görevlisi, önce şikâyet ediyorum diye düşünerek savunmaya geçme duruşu almışken, söylediklerimin iyi şeyler olduğunu fark edince gülümsedi.

Bütün bunlar olur olmaz, elbette ve hızla içime işlemiş olan insan kaynakları kimliğim fırladı ve güçlü bir iç sesle konuşmaya başladı benimle. Ne tuhaf kardeşim bu dünya, eğer bu kadın yaptığı işin çalıştığı kurum için değerini ve anlamını çok iyi bilse ve bunu da ona kurumdaki yöneticileri hissettirse, hatta hissettirmek yerine sıklıkla dile getirse, ne kadar mutlu çalışır ve sana da eline sağlık dediğinde, kimse bilmiyor ki demek zorunda hissetmez kendisini. Ne kadar çok kurumda ihmal edilen bir davranış biçimi burada karşına çıkan durum farkında mısın? Neden işi sadece İ ve Ş harfleri ile tanımlıyorlar ve arkasında bulunan gizli ve güçlü anlamı ihmal ediyorlar? Bu da yetmiyormuş gibi, İ ve Ş harfleri ile tanımlananları yapan insanların da aslında o güçlü anlamı fark etmelerine engel oluyorlar? Bir tahlil laboratuvarında tuvalet temizlemek ne kadar basit gibi görünse de, ne kadar ciddi ve önemli bir İŞ. Orada yapılacak titiz olmayan bir davranış gelen hastaların birbirlerine istemeden ne çok şey bulaştırmalarına neden olabilir ve aslında o tanınmış laboratuvarın kimliğine ne kadar zarar verebilir.

Doğruyu söylemek gerekirse, insan kaynakları kimliğim sık sık dışarı çıkar ve bana sesini duyurur. Bu sabah söyledikleri de son derece anlamlıydı benim için. Bir kurumda çalışma yaparken, çalışanlarla da sohbet ederim. Yaptıkları en basit işle başlarım ve bu iş neden önemli sorusunu sorarım. Bir cevap gelir, gelen cevaba karşılık bir kez daha sorarım, peki bu neden önemli ve kime ve ne katkı sağlıyor? Birkaç tekrardan sonra, bu neden önemli ve kime ve ne katkı sağlıyor sorularının cevabı mutlaka kurumun varlık nedenine gider dayanır. Yani bir kurumda çalışan her bir çalışanın varlığı ve yaptığı şeyler sadece İ ve Ş harflerinden ibaret olmadığı gibi, kişinin kendi bireysel katkısıyla zenginleşen ve kurumun varlık amacına hizmet eden bir anlama sahiptir. Sıkıntının ortaya çıkmasının bana göre tek nedeni, çalışanların sadece yaptıkları işi görmeleri ve kurumun varlık nedenini ve en büyük hedeflerini ya da güncel söyleyişle kurumun vizyonunu bilmemelerinden veya yaptıkları işle bu vizyon arasında giden yolun çizilmemiş olmasından kaynaklanır.

Kurumlar (ister çok büyük ölçekli, ister küçük ölçekli olsun ve hangi sektörde olursa olsun), çalışanlarının yüksek verim ve yüksek bağlılıkla çalışmalarını hedefliyorlarsa, yapılması gereken en önemli şeylerden bir tanesi de işi, İ ve Ş harfleri ile tanımlamak yerine, o işin arkasında barındırdığı güçlü anlamla birlikte bir tanım yapmaları ve bu güçlü anlamı hem kurum yöneticilerinin, hem de her bir çalışanın fark etmesini sağlamalarıdır. Bence kurumsal olarak kafa yorulması gereken en güçlü nokta da budur.

Açık Ofisler mi Açık ve Berrak Zihinler mi Gereken?

question-mark-faceTıpkı kılık kıyafetteki moda kavramı gibi bir moda kavramı kurumsal dünyada da var. Kurumsal dünyanın modasında kılık kıyafet yerine yeni uygulamalar ve yeni süreçler var kullanılan. Kıyafetler için denir ya bazen, yakışan da giyiyor, yakışmayan da diye, iş dünyasındaki moda için de ben aynı şeyin geçerli olduğunu düşünüyorum, kendi yapısına uyan da kullanıyor, uymayan da. Hatta bazen kurumun zeminine öylesine bakmadan uygulanan şeyler oluyor ki, kuruma ya bol geliyor, ya dar geliyor, ya kısa kalıyor, ya da uzun geliyor. Hadi bunlarda sorun yok diyelim, kurumun tenine, ruhuna uymuyor. En fenası da bu sakil giysilerle kurum insan içine çıkmak durumunda kalıyor.

Örneğin bir moda uygulama, açık ofisler. Dünyanın her yerinde pek çok kurum duvarları kaldırıyor ve bütün çalışanları açık bir alana yerleştiriyor. Hatta bir adım daha ileri gidip, kimsenin masası da olmasın, herkes bulduğu yere otursun diyenler var. Amaç ne? Verimlilik artsın, iş sonuçları iyileşsin, çalışanlar kendini daha özgür ve mutlu hissetsin; yani, özündeki niyet son derece iyi. Peki, acaba orada verimi düşüren ne? Fiziksel duvarlar mı, yoksa zihinlerde oluşmuş duvarlar ve kafa karışıklıkları mı? Zihinlerde duvarlar varsa, onlar dururken, ofisin içindeki duvarları yıkmak acaba beklenen sonuçları yaratır mı? Hele bir de masaların da sahipleri artık yoksa kurumda insanların aidiyet duygularını çok iyi takip edip başka bir şekilde beslemek gerekmez mi? Bir hikâye duymuştum, bir kurum açık ofis ve sahipsiz masa düzenine girdikten sonra, sabah erken gidip aynı masaya yerleşmeyi amaçlayan çalışanlar oluyormuş, yani yer tutanar. Eğer durum buysa, yeni düzen çalışanların zihinlerinde yeni karışıklıklar mı yarattı?

Yıllar süren kurumsal deneyimlerim bana bir şeyi çok iyi öğretti, İngilizce bir deyim ama hoşuma gider, “One size fits all” yani standart beden diye bir durum kurumsal dünyada hiçbir anlam taşımaz, çünkü hiçbir kurum o standart bedenin içine giremez. Kurumların iç dinamikleri, sahip oldukları kurumsal yapı ve kültür, yani bir anlamda kurumların ruhuna göre bir tadilat gerekir mutlaka, ya boyu ayarlanır, ya yanlardan hafif daraltılır, ya da belki bir beden büyük gereklidir, belki kırmızı yakışmaz da pembedir yakışacak olan.

O halde bir bakmak lazım yeni bir uygulamaya başlamadan önce, örneğin açık ofis acaba bizim kurumun ruhuna iyi gelir mi diye, bizim kurumun dokusunda zihinleri açacak uygulamalar nedir diye düşünmek lazım. Verimi, kurumsal mutluluğu, karlılığı arttıran fiziksel duvarlar değil, zihinlerdeki duvarlardır unutmamak lazım.

 

Bugün Dünya Barış Günüymüş

baris - Kopya (800x745) (640x596)Bugün Dünya Barış Günüymüş. Bir günle barış olur mu? Günlerin adına barış koyarak barış gelir mi? İnsansız barış olur mu? Bunu duyunca, barış sorumluluğunu yüklediğimiz güvercin bile şaşkınlıkla bakmaz mı biz dünyadaki insanlara?

Dünya Barış Günü denilince “barış” sanki bir nesneye dönüşüyor. Oysa barış insanla ortaya çıkan bir hal, tek başına var olan bir şey değil. Bundan hareketle de, barışı önce insanların içine koymak gerek. Sanki bir tarif verir gibi, bir tutam barış, bir tutam sevgi, bir tutam huzur. Çocukları sevgiyle, barışla büyütmek gerek. Kin, nefret ve savaşın tohumlarını yok etmek ve ekilecek tohumların barış, sevgi ve dostluk tohumları olmasını sağlamak. Çünkü ancak insanların içinde kin, nefret ve savaş hali olmazsa, sevgi, barış ve dostluk dolu olursa içleri, itişme, kakışma, dövüşme, çatışma, birbirini yok etme duyguları da olmaz.

Bir yazar diyor ki, dildeki şiddeti yok edersek, dünyaya barış gelir. Ben buna biraz daha ilave yapmak ve şöyle demek istiyorum: Yürekteki şiddeti, sevgisizliği ve düşmanlığı yok edersek, insanlar birbirlerini severlerse, daha da önemlisi kendilerini sever ve kendileri ile yaşadıkları çatışmaları çözüp, kendi içlerine barışı yerleştirip yola öyle devam ederlerse ailelere barış gelir, toplumlara barış gelir, ülkelere barış gelir ve dünyaya barış gelir. Barış gelirse, canımızın parçası evlatlarımız ölmek yerine yaşarlar, ölmek yerine yaşama katkı sağlarlar. İnsanlar birbirlerine şüpheyle ve acaba bu bizden mi yoksa düşman mı diye bakmak yerine, o da benim gibi bir insan diye bakmaya başlarlar.

Peki, bu kimin işi? Bizim işimiz, biz yetişkinlerin işi, çünkü çocuklar zaten barış ve sevgi ile doğuyorlar. Bir şeyler oluyor, biz bir şeyler yapıyoruz ve sonra kin, kızgınlık ve nefret doğmaya başlıyor. O zaman Dünya Barış Günü bir gün olmamalı, her gün olmalı. Aileler çocuklarını barış ve sevgi ile donatmalı, okullar çocuklara barışı ve sevgiyi de öğretmeli, kurumlar, çalışanları ile çatışmak yerine doğru dilde iletişim kurmalı, toplumlar barış ve sevgi elçileri ile dolu olmalı.

Peki, Dünya Barış Günü kutlu olsun, ama bu günden 364 tane daha olsun. Atamızın söylediği gibi hem yurtta barış olsun, hem de dünyada barış olsun…

 

Başarı, Mutluluk, Mükemmellik, Ah Şu Tanımlar

mutlulukbasariKoçluk yapmaya başladığımdan beri karşılaştığım kafa karışıklıklarından en büyüklerinin başarılı olmak, mutlu olmak, mükemmeli yakalamak gibi konularda ortaya çıktığını gözlüyorum. Bu gözlemlerimi geçmiş iş yaşantıma doğru yansıttığımda, çok benzer durumları ve duyguları benim de hissettiğimi, çevremdeki çalışma arkadaşlarımda da gözlediğimi fark ediyorum. Birkaç adım daha geriye gidip okul yaşamıma baktığımda yine kendimde ve yine yakın çevremde benzer durumların söz konusu olduğunu hatırlıyorum.

Bu konunun üzerinde çok kafa yordum, çok da fazla şey okudum ve gözlem yapma fırsatım oldu. Bütün bunlardan ve yaşadıklarımdan hareketle bir sentez yapınca da ortaya şunlar çıktı.

Hayatta herkesin ulaşmaya çalıştığı en temel hal mutluluk, çok büyük bir çoğunluğun elde etmeye çalıştığı en temel durum başarı, büyük bir çoğunluğun ulaşmak istediği nokta mükemmellik. Peki neden? Mutluluk en temel var oluş nedeni herkes için. Başarı ve mükemmellik de gerek eğitim sistemi, gerekse aile ve toplum tarafından ortaya koyulan en temel hedefler. Buraya kadar sorun yok. Sorunun ortaya çıktığı nokta bu çok güçlü ve insana yaşamda çok yol açan değerli kavramların nasıl tanımlandıkları.

Kavramlar gerçekten yol açıcı, yaşam kalitesini yükselten ve yaşamı yaşamaya değer kılan en güçlü değerler aslında. Belki hiç de bilinçli olarak yapmadığımız, onlara yüklediğimiz anlamlar ve onlar için yarattığımız tanımlar. Her birini içinde bulunduğumuz durumdan ayrıştırarak tek tip bir tanım çerçevesinde ve yaşamın her alanında aynı değerlendirmeye çalıştığımızda kafa karışıklığı da ortaya çıkmaya başlıyor. Bazen bu tek tip tanımı öyle ideal şartların var olduğu durumlara göre yapıyoruz ki, ulaşılması mümkün olmayacak bir durumu tarif etmeye başlıyoruz farkında olmadan. Bazen de hiçbir tanım yapmaksızın sadece mükemmel, mutlu ve başarılı olmaya çalışırken kendimizi buluyoruz ve onların aslında neye karşılık geldiklerini bilmediğimiz için de ulaşıp ulaşmadığımızı bilmek mümkün olamıyor.

Aslında yapılması gereken şeyler çok basit;

  • Önce içinde bulunduğumuz durumu ve koşulları anlamak ve kendimize anlatmak.
  • Hemen ardından, bir önceki maddede kendimize anlattıklarımız çerçevesinde, son derece tarafsız ve bir o kadar da gerçekçi şekilde, benim için mutluluk ne demek, başarılı olmak ne demek ve mükemmel olmak ne demek sorularının cevaplarını vermek.
  • Bir önceki maddede verdiğimiz cevapları hareket noktası olarak kabul edip, sadece kendimize ait olan mutluluk, başarı ve mükemmellik tanımlarımızı oluşturmak ve bu tanımların zamana ve koşullara göre değişebileceğini de kabul etmek.
  • Sonra da yaptığımız tanımların sağlamasını yapmak, ne kadar gerçekçi ve ulaşılabilir olduklarını anlamak.

Bu bakış açısı ile yol almayıp, ideal tanımlardan yola çıktığımızda veya ne olduğunu bilmeden mutluluğu, başarıyı ve mükemmelliği yakalamaya çalıştığımızda, yaptıklarımızı beğenmeyen, zaman zaman çok da iyi yapabileceğimiz şeylerden vaz geçen, hiçbir zaman gerçek mutluluğu bulacağımıza inanmayan hale gelebiliyoruz. Bugün biraz zaman ayırıp yukarıdaki adımları izleyerek mutluluk, başarı ve mükemmellik sizin için her ne ifade ediyorsa tanımlamaya ve sonra da yaptığınız tanımlar çerçevesinde ben şimdi hangi noktadayım sorusunun cevabını vermeye ne dersiniz? Baktınız henüz istediğiniz noktaya gelmemişsiniz, belki bir adım daha ileri gidip, kendinizi istediğiniz noktaya getirmek için neler yapabileceğinizi bile planlayabilirsiniz.

Farklı Bakışlar

bakislarBazen o kadar yakında duruyoruz ki olan bitene, her şey öylesine gözümüzün tam önünde oluyor ki, arkada ne var ne yok, dışarıda ne var ne yok, ileride neler var, görmek ve anlamak hiç mümkün olmuyor. Elbette o gözümüzün önündeki yakın görüş çok değerli, ama diğerleri de bir o kadar önemli.

Bir deniz düşünün ve kendinizi denizin içinde ayakta dururken canlandırın gözünüzde, neler fark edersiniz? Sonra o denizin hemen önünde olduğunuzu hayal edin, hani olur ya, ıslak kumların üzerinde, denize dokunacak kadar yakın, şimdi neler fark edersiniz? Sonra uzaklaşın geriye doğru ve öyle baktığınızı hayal edin, sonra da çok yüksek bir tepeden aynı denize bakarken düşünün kendinizi, tıpkı yukarıdaki fotoğraftaki gibi bir görüntüye ve hatta sonrasında da bir deniz uçağı hayal edin ve onun içinde denizin üzerinde gezerken hayal edin kendinizi. Her bakış ve her duruş ne kadar farklı değil mi? Görüntü, ses, his her defasında değişiyor.

Yaşadığımız her olay da aslında tıpkı yukarıdaki denize bakışlar gibi bizim nasıl ve nereden baktığımıza göre değişiyor. Bize zorlu gelen durumlarda, kafa karıştıran ilişkilerde, çözmeye çalışıp çözemediğimiz sorunlarda bu bakışlar hayatı kolaylaştırıyor, çünkü baktığımız her farklı nokta, o duruma yönelik yeni bir keşif demek. Nasıl ki denizin suyuna dokunmak, denizin içindeyken dipteki balıkları görmek farklıyken, yüksek bir tepeden bakınca gördüğümüz manzara çok farklıysa, işte zorlu durumlara farklı noktalardan bakmak da gördüğümüz manzarayı aynı keskinlikte değiştiriyor. İşte o değişim hiç görmediğimiz bir çözüm yolunu bulmamıza, yepyeni bir yöntemle durumun üstesinden gelmemize, aslında da günün sonunda kendimizi daha iyi hissetmemize neden oluyor.

Zorlu durumlarda bunu başarabilmek benim en sevdiğim kelimelerden birisini hatırlarsak oluyor, farkındalık. Farkındalıkla duruma bakarsak ancak farklı bakışlara geçmek mümkün oluyor, bunu yapmadığımız durumda bulunduğumuz yer ve gördüğümüz görüntü her zaman aynı kalmaya devam ediyor. Einstein’ın çok sevdiğim bir sözü var, “Hiçbir problem yaratıldığı düzlemde çözülmez” diyor ünlü bilim adamı. İşte bu farklı bakışlar tam da bu çözüme işaret ediyorlar.

Farklı bakışları farkındalıkla uygulamak, yaşamı daha kolay ve daha keyifle yaşamanın anahtarlarından bir tanesi gibi geliyor bana. Var mısınız bu anahtarı anahtarlığınıza takıp kullanmayı denemeye?