Arşivler

Bir Konferansın Ardından -1 “Sevgili Dilek Öğretmen”

konferans23 Mart 2016’da Power of Happiness grubu tarafından İstanbul’da düzenlenen İş’te Mutluluk – Zor Zamanlarda Mutlu Olma Sanatı başlıklı konferansa katıldım. Tam da benim üzerinde epey çalışıp kafa yorduğum konulara yönelik olduğu için orada olmak da çok ilgimi çekmişti.

Konferansın teması “resilience” yani tam da Türkçe karşılığı olmadığını düşündüğüm ve birden çok kelimeyle bana anlamlı gelen bir temaydı. Birden çok kelime ile diyorum, çünkü bence çok kapsamlı bir sözcük, esneklik, vaz geçmeme, tekrar ayağa kalkma, güçlü ve kararlı olma, yapabilir olduğunu hissetme gibi bir çok destekleyici özelliği içinde barındıran bir sözcük resilience. Bence her birimizin içimizde bir yerlerde yakalayıp, bulup çıkarıp, bir an önce de kullanmaya başlamamızın önemli olduğunu düşündüğüm bir kelime.

Konferansta konuşulanlardan söz etmek de istiyorum, çünkü kendime aldığım bir çok not ve üzerinde çalışmaya karar verdiğim fikir vardı gün boyu, ama bugün değil. Bugün daha önce sosyal medya aracılığı ile farkına vardığım, o gün de beni çok etkileyen, ama dün dinlediğimde güç veren, umut veren, içimi ısıtan, tutkuyu, sevgiyi, bağlılığı, yaratıcılığı, yani şu bangır bangır bağırdığımız insan olmanın nasıl bir şey olduğunu tam anlamıyla gösteren sevgili Dilek Öğretmen’den, Dilek Livaneli’den söz etmek istiyorum. Çünkü onu duymayan varsa ben de duyurayım istiyorum, bir kişi yaptıysa herkes yapabilir, hepimize örnek olsun istiyorum, hepimizin içinde o tutkunun yakalanmasının çok değerli olduğunu biliyorum.

Konuşmalarından onu tanıdığım kadarıyla anlatacağım Dilek Öğretmeni. Samsun’un Çarşamba ilçesinde, Kumköy İlkokulu’na müdür yetklili öğretmen olarak atanmasının ardından bize dün anlattıklarından bende kalanlardan söz edeceğim kısaca, sonra da diyeceğim ki araştırın internetten Dilek Öğretmeni, bakın inceleyin, insan isterse neler yapabiliyor sıkı sıkıya tutunduğu ve inandığı ve içinde anlamı keşfettiği bir şeyler için.

Dilek Öğretmen kocaman bir hayalle çıkmış yola, köyleri cazip hale getirmek. Ardından da köy okulunu cazip hale getirmek üzere çalışmaya başlamış hayaline giden yolda. Yaptıkları saymakla bitmiyor, bir yerlerde konuşurken duyarsanız, mutlaka gidin dinleyin veya izlemediyseniz 20 dakika ayırın ve “Bir Dilek Yetmez” başlıklı TEDX konuşmasını internetten bulup izleyin, içindeki tutkuyu ve heyecanı görmenin en iyi yolu bu.

Öyle güzel cümleler söyledi ki dün bize. Dedi ki, bilgiye ulaşmasını teknolojiyle sağladık çocukların, ama asıl gülümsemelerini sağlayarak sevgiye ulaşmalarını, mutlu olmalarını sağladık. Dedi ki, köy okulunu köyün yaşam alanı haline getirdik, iletişim, komşuluk ilişkileri güçlendi. Anneleri okula çektik, okulumuza anne eli değdirdik dedi. Ben ilkokul öğretmeniyim, çocuklara ilkleri yaşatmalıyım dedi. Onları hem sanat, hem kültür, hem spor, hem bilim, hem doğa, hem eğlenceyle tanıştırdığını anlattı. Engellilerle projeler yaparak çocuklarda bu konuda farkındalık yarattıklarından söz etti. Her şeye ragmen çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var diyerek çok güzel bir mesaj verdi.

Sonra hayalini destekleyen Kadın ve Yaşam projesinden söz etti.Köyde okuma yazma bilmeyen kadın kalmadı dedi, kadınlara aile eğitimleri verdirdik dedi, köye opera getirdik dedi, kadınlar gününde kadınlarımız şiir yazıp, şiir okudular dedi. Kadınlarımıza meslek edindirme atölyesi düzenledik, bir meslekleri oldu, para kazandılar dedi.

Dilek öğretmenin yaptıklarını dinlerken konuşma boyunca kalbimin gümbür gümbür çarpmasını, gözlerimin dolup dolup boşalmasını, tutkunun ve yürekteki heyecanın davranışa geçmiş halini görmenin verdiği mutluluğun nasıl bir şey olduğunu anlatamam. Salonca ayakta alkışladık onu ve başardıklarını. Dilek Öğretmen gerçekten bir köye ilkleri yaşatan bir öğretmen. Dilek Öğretmen konferansın teması olan hani şu benim bir sürü kelimeyle tanımladığım resilience’ın ayaklı örneği bana göre.

Bireysel lider olmak, sevdiği işi yapan ve/veya işini seven çalışan olmak, ilişkileri farkındalıkla yönetmek, sabit değil de gelişimi destekleyen zihin yapısından bakmak gibi üzerinde konuştuğumuz bir sürü konuya çok güzel bir örnek sevgili Dilek Öğretmen. Ama hepsinin ötesinde, insan potansiyeli dediğimiz şeyin nasıl bir şey olduğunu ve açığa çıktığında neler olabileceğini anlatan gerçek bir hikaye.

Eminim her birimizin içinde de kendi alanlarımızda ilkleri yaşatma potansiyeli var. Önemli olan bu tutkunun ve inancın ortaya çıkması, önemli olan kararlılıkla tutkuyu ve o güçlü inancı davranışa dökmek ve harekete geçmek. Kendi hayallerimizi net bir şekilde tanımlamak, yani o hayali gerçekten hayal etmek, gözümüzün önünde görmek ve ona ulaşmaya yürekten inanmak. Galiba anahtar burada.

Bahar, umut ve gelecek

baharİlkbahar geliyor. Doğadaki ağaçlar yaşadıkları soğuk ve bazen zorlu kış günlerinin ardından her şeye rağmen çiçeklenerek merhaba diyorlar yaklaşan güzel havalara. Sanki içlerindeki umutla hazırlanıyorlar yaz mevsimine.

Geçenlerde bir depresyon tanımına rastladım, bana çok güzel geldi. Diyor ki, depresyon, içinde umut kalmayan üzüntü halidir. Yani umut yoksa, depresif bir ruh durumu çıkıyor ortaya, geçmişte yaşanan olumsuzlukları olduğu gibi bugüne ve geleceğe yansıttığımız ve içinde hiç iyi bir şey bulunamayan gelecek tasarımları olan bir durum. Umut yoksa, korku, kaygı ve endişe daha iyi yer buluyorlar kendilerine. O zaman da ister istemez insan sistemi kısıtlı güçle çalışmaya başlıyor ve koruyucu ve kapatıcı sistemler devrede kalıyor. Sanki ağaçlar bu durumda olsalar, çiçek açmaktan vaz geçecekleri bir durum.

Peki umut tam olarak nedir? Renkli bir gözlükle bakıp, olan biteni yok sayıp, pembe bir resim görmeye çalışmak mı? Hayır, bana göre umut geleceğe bakarken tek başına olumsuz durumları gözde canlandırmak yerine bunun da olasılıklardan biri olduğunun farkındalığı ile diğer senaryoları da gözde canlandırmayı başarmamızı sağlayan bir his. Umut gerçekten var olduğunda, sadece koruma konumunda kalıp bir kaç seçenek içinde hapsolmuş hissetmek yerine o bir kaç seçeneğin yanına ekleyecek farklı, elbette gerçekçi ama içinde olası iyi halleri de barındıran senaryoların da var olduğunun keşfedilmesini sağlayan bir his. Yani varlığında insanın düşünen ve en gelişkin beyninin devrede olmasını destekleyen bir ruh hali. O halde umudun nasıl tanımlandığı da çok önemli, eğer umut tanımı pembe bir gelecek resmi yaratmak ise, bu tanımla umudu yaşama katmak zor da gelebiliyor, onu da bilmek lazım.

Her şeyin ötesinde umut bulaşıcı bir duygu. Umutlu insanlar bu duyguyu bulaştırıken, umutsuz insanlar umutusuz ve karamsar halleri bulaştırıyorlar birbirlerine.

Umut bulaşıcı dedik, umut tam tanımlanırsa deneyimlenebilir dedik, o halde her bir bireye düşen önemli görevlerden bir kaçı o umudu tanımlamak, keşfetmek ve yaşamın içinde var olduğundan emin olmak sonrasında da olumsuz duyguları yaymak yerine umuda dayalı gerçekçi düşünceleri yaymak olmalı. Sanki iyi olma halini, gerçek mutluluğu fark etme ve sürdürmenin altında yatan temel desteklerden bile olabilir umudu doğru tanımlamak ve yaşama katmak. Ne dersiniz?

Ne Arıyoruz?

Sürekli bir şeylerin peşinde koşar halimiz var. Sabah uyandığımız dakikadan, gece olup yatıncaya kadar, aslında doğduğumuz günden başlayıp, bu yaşamla vedalaşıncaya kadar.

Peki buluyor muyuz aradığımızı, ya da biliyor muyuz aradığımızın ne olduğunu? İşte bu sorunun cevabı konusunda tereddütlerim var. Sanki bilirmişiz gibi hissediyoruz, sanki bilirmişiz gibi yapıyoruz, ama öyle bir an geliyor ki, bu koşturmaca nereye sorusunu sorarken buluyoruz kendimizi.

Ben bu soruyu kendime sorduğumda oldukça kafa karıştırıcı bir kapıyı aralamıştım kendi dünyamda. Bilirsiniz yaşam aslında bir alışkanlıklar örüntüsü içinde geçer. Bende de aynı örüntünün kendi ördüğüm hali vardı elbette. O örüntüler bazen öyle bir hal alır ki, sıkı bir örgü gibi, kendisinin dışını göstermemeye başlarlar. Benimki de sıkı örgü halindeydi. İşte tam da o noktada sordum galiba kendime bu koşturma nereye, ben aslında ne istiyorum sorusunu. Cevap çok güçlü geldi, ben iyi hissetmek istiyorum, bana iyi hissetirecek şeyleri yaparak koşmak istiyorum, koşarken etrafımı da görmek istiyorum, gördüğüm yerlere güzel şeyler bırakarak geçmek istiyorum, yorulurum biliyorum, ama o tatlı yorgunluğun da bana iyi geleceğini biliyorum.

Benim kendi soru cevap kısmım, bana benim mutluluk tanımımı hatırlattı, aradığım şeyin aslında içinde daha güçlü bir anlam ve katkı barındıran, benim için değerli şeyleri fark ettiren, kendimi iyi hissettiren, benim tanımımla mutluluğu getiren bir hal olduğunu keşfettirdi.

Mutlu musun, mutlu değilim, her şey böylesine kötüyken nasıl mutlu olunur ki bu durumda, mutluluk da neymiş, işimiz gücümüz var, onunla uğraşacak vakit yok, herkes işine baksın… İşte bu ve bunlara benzer kelimeler, cümleler mutluluğu sanki lüks bir şey, zor zamanlarda adının anılması vurdumduymazlık ifade eden bir şey, zaten de pek de mümkün olmayan bir şey gibi algılatıyor insana.

Oysa mutluluk ne bir lüks, ne bir safsata, ne bir vurdumduymazlık, ne bir imkansızlık. Mutluluk atacağımız her adımı fark ettiren, yaptığımız her işi zenginleştiren, aldığımız her nefesin değerini keşfettiren, hani şu en başta söylediğim, sabah uyandığımız andan, gece yattığımız ana kadar geçen sürenin koşmaca değil de etrafı da görmemizi ve fark etmemizi sağlayan bir yürüyüş ya da koşuya dönüşmesini sağlayan en güçlü hal. Mutluluk yaşama koskocaman bir gülen suratla, olan bitenlerden uzak ve bağımsız, sanki bir fildişi kulede yaşıyormuş gibi bakmak değil, aksine bütün kulelerden uzak ve yaşamın tam da içinde ne olup bitiyorsa hepsini fark ederek, tüm zorluk, imkansızlık ve kötülükleri görüp, bunlarla beraber daha başka neler var ve ben iyi veya kötü kendi yaşam resmimin bütününü düşünerek neler yaparım sorusunun cevabını vermek aslında.

Bazen mutluluğu öyle uzak bir yerlere yerleştiriyoruz ki, giderek anlamsızlaşıyor ve adından bile bahsetmek güçleşiyor. Şöyle bir hayal edin, sizin gözünüzün önüne gelse mutluluk, ne kadar mesafede duruyor, elinizin uzanacağı bir yerlerde mi, yoksa çok uzaklarda mı? Aslında mutluluk ifadesi hepimizin kendi kafamızın içinde saklı, yani çok yakınımızda.

Bu Pazar gününüzü biraz kendi mutluluk tanımınız, kendi mutluluk bakışınız ve kendi mutluluk farkındalığınız üzerinde kafa yorarak geçirmeye ne dersiniz?

Herkese mutlu bir gün dilerim…

Bugün Benden Gelenler

Masal Terapi kitabını çok sevdiğim Judith Lieberman’ın NTV Radyo’da bir program yaptığını yeni öğrendim ve internetteki kayıtlardan keyifle dinlemeye başladım. Son günlerde araba kullanırken yol arkadaşlarımdan biri oldu. Bugün dinlediğim söyleşide Judith Lieberman’ın konuğu Nil Karaibrahimgil’di. Oldukça keyifli olan bu sohbet, kendimle ilgili çok şey düşündürdü bana.

Programı dinlerken, neden yazı yazmayı çok sevdiğimi, nasıl yazdığımı ve yazmanın beni neden heycanlandırdığını bir kez daha keşfettim. Yazıyorum çünkü belki sadece bir kişi, belki de daha fazlası minicik bir şeyleri alır ve cebine koyar ve belki de birileri ile paylaşır diye düşünmek bile beni fazlasıyla mutlu ediyor.

Düzenli olarak yazı yazmaya başladığım 2012 yılından bu yana yaşadığım hayata bakarken ilginç bir bakış açısı geliştirdim; her duruma acaba buradan alıp üzerine bir şeyler yazabileceğim neler var diye bakmaya başladım. Okuduğum her kitapta, izlediğim her filmde, katıldığım her sohbette, gittiğim her farklı yerde bir kelime keşfetmeye çalışırken buldum kendimi. Sonra da bulduğum kelimeleri, yakaladığım düşünceleri yazıya dökünce neler çıkacağı ile ilgili merakımın beni çok heyecanlandırdığını anladım.

İşte bugün dinlediğim konuşma beni yukarıda söylediklerimi hatırlamaya ve üzerinde düşünmeye doğru itekledi. Yani duyduğum bir şeyler bende yeni düşünceler yarattı. Tam da istediğim :)

Peki dedim kendi kendime, ben bugün ne yazsam? Sonra da bir zaman okuduğum bir kitaptan öğrenip, sonra da biraz detaylandırdığım bir bilgiyi paylaşmak geldi içimden. Çok destekleyici olduğuna inandığım bir üçlemeden söz etmek istiyorum bugün. Oldukça basit bir üçleme:

  • Önce geçmişin yaşanmış ve bitmişliğini kabul ve sonra oradan gelen kazanımları fark etmek (iyi ya da kötü).
  • Ardından şimdi olanları keşfetme, sahiplenme ve şükür
  • Hemen ardından, geleceğe dönük merak, ümit, beklentileri yapılandırma ve harekete geçme

Bu üçlü hem bireysel bakış açısını, hem de kurumsal yaşamı çok destekleyen bir üçlü. Varsayın ki hem özel, hem de kurumsal yaşamın içinde var bunlar, tam da şöyle olur olanlar

  • Geçmişte bir şeyler yaşandı, Kabul yaşandı, peki tam ne oldu ve biz ne öğrendik
  • Her olana karşın bugün elimizde neler var ve onlar bizi nasıl destekliyor
  • Bugünden yarına ve ileri geleceğe giderken, bugün elimde olanlarla ve geçmişten öğrendiklerimle merak, ümit ve beklentilerimle bakarak nasıl bir plan yapar, nasıl harekete geçerim?

Var mısınız bu üçlüyü hem özel, hem de iş yaşamlarınıza dahil etmeye?

Mutluluk Araştırmaları

anketGeçtiğimiz Aralık ayında ufak bir mutluluk anketi yaptım. Az sorulu, 60 katılımcılı bir anket. Genel bir fikir edinmek istedim mutluluk algısı hakkında. En özet grafiğini de yazıma ekledim.

Benim katılımcılarımın % 68’i kendilerini mutlu hissettiklerini söylediler. Biraz alt başlıklara bakınca, kadınlar erkeklere göre daha mutlu, daha sağlıklı, daha fazla arkadaş ilişkisine sahip ve güçlüklere çözüm üretme konusunda daha yetkin hissettiklerini belirttiler. Erkeklerse, yaşamı eğlenceli bulma konusunda daha yukarıda bir sonuca sahipler. Evlilerin tüm parametreleri bekarlara göre daha yüksek çıkarken, 40 yaş üzeri katılımcılar, daha gençlere göre tüm parametrelerde daha yüksek memnuniyet belirttiler. Benim basitleştirilmiş anketim, zorluklara bakış açısının, arkadaş ilişkilerinin, yaşama daha ileri bir yaştan bakmanın ve yaşamı birileri ile paylaşmanın mutluluk diye tanımladığımız şey her neyse onun üzerinde olumlu etkisi olduğuna yönelik ipuçları verdi ve aslında bu konuda söylenenleri de destekledi diye düşünüyorum. Bildiğim bir şey daha kısa anketim tarafından desteklendi, o da mutluluğu tanımlar mısınız dediğimde yapılan tanımların birbirinden ne kadar da farklı olduğu, yani mutluluk dediğimizde aslında en yakınımızdaki insanla bile aynı şeyden bahsetmiyor olabileceğimiz hali :)

Tam düzenlediğim anket üzerinde çalışırken, bir TED konuşması ile karşılaştım. Harvard Üniversitesi tarafından düzenlenmiş dünyanın en uzun süreli araştırması ile ilgili bir konuşma. Konuşmayı yapan Robert Waldinger, bu çalışmaları yürüten birimin şu andaki direktörü.

75 yıl süren ve 724 kişiyi kapsayacak şekilde yürütülmüş olan bu çalışma insanların mutluluğu ve sağlığı üzerinde etkili olan temel faktörleri değerlendirmeyi hedeflemiş, yani benim basit anketimin çok daha kapsamlı, uzun soluklu ve geniş katılımcılı olanı :). Uzun yıllardır takip edilen bu anketin sonuçları bugün gözden geçirildiğinde, zenginlik, şöhret ve başarının daha mutlu ve sağlıklı yaşam üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı, onun yerine iyi ilişklerin bizi daha mutlu ve sağlıklı tuttuğu ortaya çıkmış. Üç tane de önemli nokta vurgulanıyor araştırma sonucunda;

  • Sosyal ilişkiler insanın sağlığı adına çok destekleyici, yalnızlık öldürür :)
  • İlişkide bulunduğumuz aile bireylerinin, dostların, arkadaşların sayısından ziyade, onlarla yaşadığımız ilişkinin kalitesi önemlidir. Sık sık ciddi tartışma ve çatışmaların yaşandığı ilişkiler sağlık ve mutluluk üzerinde son derece olumsuz etkilere sahiptirler.
  • Güçlü ve birbirine güvenildiğinin hissedildiği ilişkilerin varlığı, beyin sağlığının korunması güçlü hafıza için çok önemlidir.

Konuşmada önemli tavsiyelerde de bulunuyor Waldinger;

  • Ekran zamanını, insan zamanı ile değiştirmek,
  • Yaşamda bizim için değerli insanlarla keyifli ve yeni şeyler yapmak, mesela, uzun yürüyüşler, yeni buluşma zamanları yaratmak
  • Uzun zamandır görüşmediğimiz ve bizim için değerli insanları aramak, ziyaret etmek ve onlarla sohbet etmeye zaman ayırmak.

Tüm bunları kendi okuduklarımla, araştırdıklarımla, gözlemlerimle ve bana doğru gelenlerle birleştirdiğimde, gerçekten mutlu ve iyi hissetmenin ilişkilerimizle iç içe olduğunu kuvvetle bir kez daha fark ediyorum. Mutluluk yanımızda birileri olduğunda, onlarla yaşadığımız ilişkiyi önemseyip, güçlendirdiğimizde, o ilişkinin içinde kendimizi de rahat hissettiğimizde kendini fazlasıyla gösteriyor. Bunun yanına biraz da yaşamda yolunda gidenleri fark etmeyi eklersek, mutluluğu hissetmek adına iyi bir yol almış sayılırız gibi geliyor.

Peki, size göre mutluluğun en güçlü destekçileri neler? Onları günlük yaşamda ne kadar fark ediyorsunuz? Her gün bu konuda bir kaç şey keşfetmeye ne dersiniz? Paylaşımlarınızı bekliyorum.

Olasılıklar Bavulu

bavulDün Çağan Irmak’ın yönettiği Nadide Hayat filmini severek izledim. İçinde beni etkileyen mesajlar vardı. Ancak en çok etkileyen Nadide Hanım’ın süslendiği bir sahnede söz ettiği olasılıklar bavulu kelimeleri oldu. Beklenmedik bir yerde gayet şık giyindiğinde rol arkadaşlarından birisi bunlar nereden çıktı diye soruyor ve “olasılıklar bavulundan, herkesin mutlaka olmalı” benzeri bir cevap geliyor.

Bu olasılıklar bavulu ismi benim çok hoşuma gitti. Yaşamda karşımıza çıkabilecek her duruma hazır olmayı ifade etti bana olasılıklar bavulu. Yani olası her duruma karşı sağlam bir duruşla hazır olmayı, o durumlarda yapabilir olduklarımızı bilmeyi ve ona göre hareket etmeyi. Sonra dedim ister kadın, ister, erkek, ister genç, ister yaşlı, ister küçük bir işletme, ister büyük bir kurum olsun, hepsinin de sahip olması gereken bir şey olasılıklar bavulu. Yaşamda karşımıza çıkabilecek kolay ya da zor, ters ya da düz, heyecanlı ya da durağan her bir duruma karşı duruşu belirleyecek bir birikim bana göre olasılıklar bavulu. Bence hepimizin içinde de gizli bir yerlerde duran bir bavul bu. Bazen farkında olup içinden bir şeyler çıkarıyoruz, bazen de hiç varlığını fark etmiyoruz. Halbuki bu bavulu fark etmek, içinde nelerin hazırda durduğuna bakmak, sonra neler olsa, neleri de koysak yararlı oluru keşfetmek, yaşamda karşılaşılan ani, zor, heyecanlı, karmaşık durumlarda bize her zaman olduğundan çok daha fazla destek olabilir. Tıpkı insanlar gibi, tıpkı bizler gibi kurumlar da birer organizma, yani bizlerin çoğul hali. Onlar da kendilerine bir olasılıklar bavulu hazırlasalar ve içindekileri bilerek yönetseler, bu bavul onların da çok işine yarar sanki.

Bazen küçük, bazen büyük, bazen düzenli, bazen dağınık ama bir bavulumuz her zaman olmalı, hatta belki de var. Önemli olan onun içindekileri bilmek, bazen yeni olanları keşfetmek, bazen de gerekli olan eksikleri içine katmak. İşte o zaman o bavulun varlığı kadını, erkeği, genci, yaşlıyı, kurumu, takımı son derece rahatlatır ve gülümseterek yol aldırır diye düşünüyorum. Sizler ne dersiniz?

Yeni Yıl Kararları – Devam :)

IMG_27232015 yılı hakkında konuşurken dünyada, ülkemizde, kurumumuzda, çevremizde yaşanan pek çok üzücü, can acıtan, kızdıran, geren, kısaca insana kendisini kötü hissettiren olay geliveriyor gözümüzün önüne. Gözümüzün önüne geldiğinde de yaşamımızın tümünü etkileri altına alma eyiliminde oluyor bu negatif olaylar ve yaşananlar.

Tam da bu noktada söylemek istediğim bir şeyler var. Elbette çok zor zamanları görmezden gelmek değil, elbette yaşanan olumsuzlukları yok saymak değil, elbette duyarsız ve vurdum duymaz olmak değil söylemek istediklerim. Yeni yıla başlarken tüm bu zor zamanların içinde var olan güzel ve iyi şeyleri de fark etmek ne kadar önemli sadece onu söylemek istiyorum. Mutlu olduğumuzu anlamak için tüm yaşamın hiç pürüzsüz ve arızasız olması gerekmediğini söylemek istiyorum.

Beynimizin çalışma sistemi gereği yaşanan zor günler, üzüntüler, kızgınlıklar, negatif tecrübeler zaten son derece önde durma eğilimindeyken, bunların üzerine bir de biz olup biten iyileri görmeyi bilinçli olarak seçme kararlılığında değilsek, bu kez gerçekten mutsuz ve depresif olma ve çözüm üretemez hale gelme konusunda son hız ilerlemek kaçınılmaz oluyor.

Bu kaçınılmaza giden yola girmek yerine ne yapmak lazım o halde? Aslında yapılacak şey son derece basit ve bir o kadar da zor. Biraz bakış açısını yöneten kendi iç kameralarımızın baktığı yönü fark etmek ve belki de biraz netlik ve bulanıklık ayarlarıyla oynamak lazım. Bunu yapmak son derece kolay, ama alışkanlıklarımız, o benim elimde değil ki diyen iç sesimiz, bu kadar aksilik içinde mutlu ve iyi hissetmek mi , dalga mı geçiyorsun sorusunu soran kendimiz ortaya çıktığında da bunu yapmak bir o kadar zor.

Peki nasıl oynanacak bu ayarlarla ve bu konuda kendi kendimizle nasıl uzlaşılacak? Ne yaparsak bu yönde bir şeyler yapmış oluruz? Bu oynamaları yapmaya başlamanın birinci adımı artısıyla, eksisiyle bir var olan durum tasviri yapmaktan geçiyor. Şu anda yaşamımda neler var. Hangileri iyi gidiyor, hangileri tam da istediğim gibi değil. Bana iyi gelen neler var, bana kötü hissettirenler neler. Bana kötü hissettiren şeylerle ilgili benim yapabileceğim neler var, benim elimde olmayanlar hangileri? Yani tam anlamıyla bir tasvir yapmak, yani durumu gösteren bir resim çizmek; tam da bugüne ait bir resim. Ardından da bugünkü resim buyken, ben tam ne yapmak istiyorum ve onu elde etmek için nasıl adımlar atmaya ihtiyacım var? Peki, beni neler harekete geçirir? Sorularını yanıtlamak lazım. Bunları yaparken de bizi ilerlemekten alıkoyan alışkanlıklarımızı bizimle sert bir tonda konuşan iç sesimizi yakalamak ve yönetmek lazım.

Böyle bir analiz yapmak, analizin bize tam olarak neleri gösterdiğini anlamak ve peşinden hareket planı oluşturmak, aslında tüm zorluklara karşın iyi gidenleri fark etmeyi, içlerinde mutlu olmamızı destekleyen parçaları keşfetmeyi, yürüdüğümüz yolun çıkacağı yolları bulmayı, bir şeyler yapıyor olmaktan dolayı kendimizi iyi hissetmeyi ve kendi yaşamımızı güzelleştirmeyi sağlar.

Bazen öğrenilmiş çaresizlik, bazen negatiflerin yönetmediğimiz kalıcı etkisi bize yaşamı ve yaşamayı giderek daha zor halde göstermeye başlar. Bunun üstesinden gelebilecek tek kişinin kendimiz olmasından hareketle, 2016 yılı içinde , dönem dönem durum analizleri yapmaya, o durumların içinde kendinizi iyi hissettirecek davranış ve düşünme stratejileri oluşturmaya, neleri sürdürüp, neleri yapmaktak vaz geçeceğinizi planlamaya ve aslında özetle her durum ve şartın içinde size mutlu ve iyi hissettiren neler varsa onları keşfetmeye ve olmasını istediğiniz şeylere doğru gidecek ve tümüyle size ait adımlarla yürümeye ne dersiniz?

Yeni Yıl Kararları

SunRiseYeni yılınız kutlu olsun, mutlu olsun, sevgi ve barış dolu ve verimli, üretken ve eğlenceli olsun, bu yıl sanki yeni doğan bir güneş gibi parlak ve ışıltılı olsun.

2015 yılı boyu değerini en çok fark ettiğim sözcüklerden biri “uyum” oldu. Bence uyum yaşamın her alanında çok anlamlı bir sözcük, yaşadığımız fiziksel alandan tutun, kendi dış görünümümüze, ilişkilerimizden tutun, yaptığımız işe kadar her alanda varlığına çok ihtiyaç duyduğumuz ve onu yakaladığımız anda da iyi hissetmeye başladığımız bir sözcük. Bu düşüncelerimi fark edince, 2016 yılında kendi yaşam düzenimin içinde daha fazla uyum yaratmak konusunda çalışmaya karar verdim. Bunu destekleyeceğini düşündüğüm bir diğer kararımı da yaşantıma tam Türkçe karşılığı da ne yazık ki olmayan “mindfulness” yani “an farkındalığı”nı daha fazla katmak konusunda aldım.

Bu iki konuyu düşündükçe, şunu fark ettim: aslında istediğimiz, yaşamımızla uyumu yakalamak ve yaşamımızı oluşturan anları fark etmekten öte bir şey değil. Bu isteğimizi tam olarak yerine getiremediğimizde şöyle cümleler dökülmeye başlıyor ağzımızdan: koşturuyoruz, yaptığımız da pek bir şey yok aslında, bir telaştır gidiyor, savaşıyoruz adeta…

Yaşam bize göre her ne ifade ediyorsa, onunla uyumu yakaladığımızda, hemen ardından yaşamdan neler beklediğimizle ilgili keşiflerimiz ortaya çıkıyor, hedefler yavaş yavaş belirmeye başlıyor, gelecek resimleri oluşuyor zihnimizde. Bunların beraberinde, yaşamı nasıl tanımladıysak o tanımın çerçevesinde, içinde bulunduğumuz durumla uyumlanmak için benim tarafımda neler yaparım ve bu durumu kendime uyumlamak için nelere ihtiyaç var sorularının cevapları çıkıyor ortaya. Bunlar olduğunda da, birileri nasıl gidiyor diye sorduğunda, koşturuyorum demek yerine o anda kendi gündemizde olup biten neler varsa, onlardan bahsetmeye başlıyoruz. Kendi tercihlerimizin ve seçimlerimizin farkına varıyoruz. Bir ritm ve bir tempo yakalıyoruz kendi yaşam yolumuzda.

Hadi varsayalım uyumu keşfettik, yanında biraz da an farkındalığı olsa nasıl olur?

Yaşamımızı oluşturan parçalar çoğaldıkça, o parçaların kendi iç parçaları bölünerek arttıkça, içimizdeki telaş ve yakalama hissi de artıyor. Bu hissi fark ettiğimiz anlar olduğu gibi, hiç fark edemeden devam ettiğimiz anlar da oluyor. Fark edemeden geçirdiğimiz anlar, sözünü ettiğim an farkındalığını yitirdiğimiz anlara dönüşüyor hızlı bir şekilde.

An farkındalığı olmadığında, aslında dokunabildiğimiz ve aslında gerçek tek zaman olan şimdiyi, geçmiş hesapları ve gelecek planları arasında gidip gelerek kaybetmiş oluyoruz. Bu durumda kaçan şimdiler, bize de hadi kovala ve yetiş duygusunu veriyor ve hemen arkasından da “ne olsun koşturuyoruz” benzeri cevaplar otomatik sistemden gelmeye başlıyor. Oysa, içinde olduğumuz anı, yani şimdiyi fark ettiğimizde o ana ait duygu ve düşünceleri hemen keşfediyoruz, bu keşif de beraberinde o anın gerekleri ile nasıl uyumlanırım, uyumu nasıl yaratırım sorusunun cevapları üzerinde düşünmemizi destekliyor. An fakındalığı uyumu, uyum da an farkındalığını destekleyip büyütüyor.

Bu yıl karar versek ve önce yaşam bize ne ifade ediyorsa onu kendimize göre tanımlasak, sonra da içinde bulunduğumuz anı ve durumu fark etmek ve uyumu yaratıp yakalamak için harekete geçsek. Bunları zaten yapıyorsak, biraz daha fark ederek ve kararlılıkla uygulamaya devam etsek ne güzel olur.

Kendi yeni yıl kararlarınızı oluştururken, kendi yaşam tanımlarınızı oluşturmaya, sonrasında da uyum ve anda kalmak konusunda kendi adınıza yapabilecekleriniz üzerine biraz düşünmeye ne dersiniz?

Seçtiğimiz Sözcüklerin Gücü

wordsKonuşmak, konuşurken sesleri sözcüklere dönüştürmek biz insanlara ait çok güçlü bir özellik; Bu özelliğimizi kullanırken, keskin sonlu sözcükler yerine açık uçlu sözcükleri seçmek, kendimiz için oluşturduğumuz yaşam yolculuğunu daha rahat yol alınır hale getirir diye düşünürüm sıklıkla. Daha önce yazdığım bir yazım yaşamdaki makas noktaları ile ilgiliydi. Bir arkadaşım yazımı okuduktan sonra makas sözcüğünün bir şeyleri kısaltan, kopartan anlamı yerine, bir şeyleri uzatan, koruyan ve farklılaştıran anlamını hatırlattınız dedi. Bunu duymak, sözcüklerin yaşamımızı yapılandırırken ne kadar anlamlı olabileceğini bir kez daha düşündürdü.

Geçenlerde bu düşüncelerimi çok destekleyen bir konuşma izledim. Profesör Carol Dweck konuşmasında İngilizcesi “yet”, Türkçesi “henüz” olan kendi içinde çok güçlü olan bir sözcükten bahsetti.

Yaşamda yapmak isteyip, vakit bulamadığımız, yapmak isteyip, yapamayacağımıza inandıklarımız; başkalarının ulaştıkları noktaları değerlendirirken aksak giden şeyler fark ettiğimiz ve bu değerlendirme için bir cümle kurmakta zorlandığımız anlar olur ya bazen, işte “henüz” o anları kurtarıp bize yepyeni bir yoldan gitme, yepyeni bir açıdan bakma fırsatı veren çok basit bir sözcük. Bir cümlenin başına, ortasına veya sonuna eklendiğinde, cümleyi birden bire bugünden geleceğe açıveren çok sihirli bir sözcük. Bakın nasıl: güçlü bir inancımız olsun, o da “Çok isterim ama ben resim yapamıyorum” olsun. Cümle böyle çıkınca bir sonluluk ve bitmişlik ifade ederken, içine henüz koyunca bakın ne oluyor, “Çok isterim ama ben henüz resim yapamıyorum.” Anlamdaki dönüşüm nasıl göründü gözünüze? Eline kâğıt kalem mümkün görünmezken, belki bir gün yaparım demeye dönüşüverdi cümle ufacık bir henüz sözcüğü ile.

Carol Dweck konuşmasında Amerika’da bazı okullarda çocukların geçer notun altında bir not almaları durumunda zayıf, başarısız gibi bir değerlendirme yapmak yerine, henüz değil yazan bir not verildiğinden söz ediyor. Düşünsenize bir çocuğa başarısız demek yerine henüz değil demenin açtığı yolu. Hatta düşünsenize bir performans görüşmesinde çalışana başarısız demek yerine henüz değil demenin yaratacağı motivasyonu.

Kendimize ve birlikte bir yaşam paylaştığımız kişilere söylediğimiz sözcükler, cümleler yaşamın şekillendirici parçaları içinde önemli yerler tutuyor. Nasıl söylediğimiz kadar, ne söylediğimiz, hangi kelimeleri seçtiğimiz de bir o kadar önemli ve değerli.

Bu fikri uygulamaya “henüz” kelimesinin yol açıcı gücü ile başlamaya ne dersiniz?

 

Yeni Bir Haftaya Başlarken Otomatik Pilottan Çıkmak

otopilotEvet, biliyorum, yaşam koşturmaca, yaşam stres ve kızgınlık dolu, her gün birbirinin tekrarı, trafik başlı başına bir dert, şu birlikte yaşadığımız, bizimle çalışan, bizim yöneticimiz olan insanlar bizi çok yoruyor ve geriyor ve hatta bizi hiç anlamıyor. Evet, biliyorum Pazartesi sabahları işe gitmek bazen kâbus oluveriyor, hatta Pazartesi’nin gelişi Pazar’dan belli oluyor. Ama acaba biz bütün bunları nereden karşılıyoruz, otomatik pilot tarafımızdan mı, yoksa fark ederek ve anlamlandırarak mı?

Günlük yaşam telaşıyla sarmalanmışken, içinde bulunduğumuz anda ne hissettiğimizi tam olarak fark etmediğimiz, yaptığımız şey her neyse onunla ilgili duygularımızı tanımlamadığımız ve yaptığımız şeyleri zorunluluk ya da istek çerçevesinde kendimize ifade etmediğimiz zamanlar oluyor. Ne yazık ki böyle zamanlarda yaşamın bazı alanlarını hafiften otomatik pilota teslim ediyoruz ve o da bizi sarsmadan olduğumuz halimizle taşımaya çalışıyor.

Peki, otomatik pilotun devreden çıktığı durumlar nasıl durumlar oluyor? Böyle durumlarda önce duygu tanımlaması yapabiliyoruz. Ardından da bu bir zorunluluk mu, yoksa yapmayı istediğim bir şey mi sorusunun cevabını verebiliyoruz. Zorunluluk veya istek, her iki durumda da içinde bulunduğumuz halin bir seçim olduğunu fark ediyoruz. Bunun bir seçim olduğunu fark etmemizi sağlayan en güçlü şey ise, bu durumun içinde olmanın bizim için neden önemli veya neden gerekli olduğunu fark etmek oluyor. O anda o şey her neyse onu yapıyor olmakla ilgili verdiğimiz cevap zorunlu da değilim, sevmiyorum da ama hala bu işi bu şekilde yapıyorum ise, bunun neden önemli ve neden gerekli olduğu üzerinde kafa yormak, bizi yeni bir seçimle karşı karşıya bırakabiliyor. Seçim çok da karmaşık olmuyor o noktada; olanı olduğu gibi sürdürmek ya da farklı bir yola doğru harekete geçmek. Seçilen yol olanı olduğu gibi sürdürmekse, bu defa bunu seçenin kendimiz olduğunu daha güçlü bir şekilde fark ederek, bu seçimin arkasında durup şikâyetçi olmaktan vaz geçip, o seçimin içinde var olan veya içine eklenebilecek ve iyi hissettirecek parçaları keşfederek gidilecek bir yol oluyor önümüzde uzanan yol. Seçimimiz farklı bir yol seçmekse, bu kez o yolda neler olacak üzerine kafa yorup, ben çıktım ve yürüyorum hissi ile yola koyulmak oluyor yeni alternatif.

İçinde bulunduğumuz durum iş yaşamında veya özel yaşamda ikili bir ilişkide yaşadığımız karışıklık da olabilir, doğrudan yaptığımız işe yönelik bir “işimi sevmiyorum” hali de olabilir. Önemli olan bunları tam farkındalıkla ifade etmek ve sonrasında da seçimlerimizi canlı pilota yani kendimize devretmektir diye düşünüyorum.

Yeni bir iş haftasına başlarken biraz kendinizle ilgili düşünme vaktiniz var mı? Var diyenlerdenseniz, birkaç soru üzerinde düşünmeye ne dersiniz? Soracağım soruların yaşamı otomatik pilottan çıkartıp, şöyle bir soluklanma fırsatı vereceğine inanıyorum.

  1. Şu anda nasıl hissediyorsunuz? (Cevap: Çok Kötü / Aralarda Bir Yerde / Çok İyi)
  2. Şu anda ne yapıyorsunuz?
  3. Şu anda yaptığınız şeyi yapmak zorunda mısınız? (Cevap: Evet / Hayır)
  4. Şu anda ne yapıyorsanız, yaptığınız şeyi yapmak istiyor musunuz? (Cevap: Evet / Hayır)
  5. Şu anda bunu yapıyor olmak sizin için neden önemli ya da neden gerekli?