Archive | Ocak 2017

Geleceğimizi Tasarlamak

Hedef koyar mısınız? Elbette, hedefsiz hayat olur mu diyenleri duyuyorum.

Peki hayal kurar mısınız? Tabii diyenlerin yanında, bunca işin arasında hayal kurmak mı diyenleri de duyar gibi oluyorum.

Hedef koymak yaşamda doğru yolda kalmak için yapılması gereken bir iş gibi kabul edilirken, hayal kurmak boşa vakit harcamak gibi algılansa da, aslında hayal kurmak hedef koymanın gerçekçiliğinden uzaklaşmak değil, aksine koyduğumuz hedefleri hikayelendirerek yapmak istediklerimizi daha da netleştirmenin en iyi yöntemlerinden bir tanesi.

Hayal kurmak adımları olan bir süreç: önce geleceğe dair bir amaç oluşturmak ve o amacı hikayeleştirmek, sonra o hikayeyi renklendirmek, hikayenin içindeki sabit görüntüleri üç boyutlu ve hareket eden bir filme dönüştürmek, o filmin içinde neler olduğunu izlemek ve içindeki anlamı keşfetmek, yani bir tür gelecek tasarlamak.

Hayallerle ilgili en önemli bilgi bana göre şu: hayalin içinde oynayan filmi kendimize göre gerçekçi bir bakışla kurguladıysak, yani o filme inanıyorsak, beynimiz onun olurluğunu kabul konusunda çok destekleyici olmaya başlıyor ve o hayale gidecek yolda kararlılıkla yürümemizi sağlayan hedefleri koymamızı kolaylaştırıryor. Yani galiba, hedef koymanın en büyük dostu aslında hayal kurmak.

Ben hayal kuramam diyenlere iyi haber, hayal kurma kapasitesi her birimizde var :); beynimizin insanı insan yapan ve en genç parçası olan prefrontal korteks, düşündüğümüz her şeyi gözümüzde canlandırıp, adeta bir film gibi oynatmamıza izin veriyor. Yani teknik alt yapı müsait. Tek yapılması gereken denemeye başlamak.

En büyük mucitlerden biri hatta birincisi kabul edilen Nikola Tesla’nın yaşamını anlatan, “Zamanın Ötesindeki Deha Tesla” isimli kitabı okudunuz mu bilmiyorum (okumadıysanız da öneririm), hayal etmek ve gerçekleştirmekle çok ilgili bulduğum için, bu kitaptan bir kaç cümle paylaşmak istiyorum:

Tesla şöyle söylüyor: “Benim yöntemim farklı. Hemen işi eyleme dökmeye kalkışmam. Aklıma bir fikir geldiğinde bunu ilk önce kafamda şekillendirmeye başlarım. Yapıyı değiştiririm, eklemeler yaparım ve aygıtı zihnimde çalıştırırım. Yaptığım bir türbini düşüncelerimde işletmem ile atölyemde test etmem arasında benim için bir fark yoktur. Eğer bir dengesizlik varsa, bunu bir yerlere not bile edebilirim.”

Genellikle düşülen yanılgı süreci tersten kurgulamamız oluyor. Önce hedef koyuyoruz, üstelik de SMART hedef denilenlerden (yani spesifik, ölçülebilir, ulaşılabilir, gerçekçi ve ne zamana kadar ulaşılacağı belli olan), ama o hedefin tam olarak ne işe yaramasını istediğimizi, o olduğunda bizim gelecek filmimizde neler olacağını hayal ettirmekten uzak bir cümle. Yani bir gelecek hikayesinden uzak olan hedefler yaratıyoruz. Oysa hedefleri ister vizyon deyin, ister büyük resim, bir hikaye ile bağladığımızda, , o hedefler daha farklı bir anlam kazanıyor.

Sürecin başında adına ister vizyon deyin, ister büyük resim, hikayesini içinde barındıran hayalinizi tüm renkleri ve sesleri ile kurguladığınızda, ona giden yoldaki adım taşlarımız olan hedeflerimizi yaratmak ve her birine ulaşmak da o kadar kolay hale geliyor. Süreci bu şekilde yapılandırdığımızda, hikayeleri hayallerimize birden çok gidiş yolu oluşturmak mümkün oluyor, birinde bir sorun çıkarsa, alternatiften yola devam ediyoruz. Bu da yol boyu ortaya çıkması olası kaygı ve endişeyi azaltıyor. Hikayeli hayallerimiz ne kadar netse, yollarda karşılaşılan zorluklarla baş edebilmek daha kolaylaşıyor, çünkü yarattığımız hayal, yani tasarladığımız gelecek hep gözümüzün önünde bir yerlerde duruyor.

Bu konu şirketlerin yaşamlarında, kişilerin bireysel kariyer yolculuklarında, gençlerin gelecek yaşamlarını tasarlamalarında ve meslek seçimlerinde çok ciddi önem taşıyor. Biz süreci doğru taraftan kurguluyor muyuz sorusunu cevabını vermek gerekiyor.

Ulaşılmak istenen gelecek her ne ise, tıpkı Tesla’nın ve aslında bütün gelecek tasarımcılarının yaptığı gibi işi eyleme dökmeden kafada şekillendirmeye başlamak, detayları ile hayal etmek ve kurgulamak, bütün bunlar tamamlandıktan sonra nasıl yapılır konusunu düşünmek, hayallerin gerçekleşmesinde son derece destekleyici oluyor.

Bu hafta aşağıdaki sorular üzerinde düşünmeye ne dersiniz?

  • Hayal kurmak bana ne ifade ediyor? Bu konuda negatif bir eşleştirme yaptıysam, yani hayal kurmayı zaman kaybı olarak tanımladıysam, bunu değiştirmek ve daha destekleyici bir tanım oluşturmak için neler yapabilirim?
  • Yakın geleceğe dair hayalim ne? Bu hayali gözümde detayları ile canlandırıp, üç boyutlu ve renkli olarak inceledeğimde neler fark ediyorum? Bu hayalim yaşama geçirmeye değer mi? Değerse, neler yaparak o hayale doğru gidebilirim?
  • Uzak geleceğe dair hayalim ne? Onunla ilgili neler görüyorum? Bugün o hayalle ilgili isteyerek yapabileceğim neler var?
  • Beraberimdeki insanların (aileniz, varsa çocuklarınız, iş yerinizde birlikte çalıştığınız çalışma arkadaşlarınız, dostlarınız) içinde bir hikaye barındıran gelecek hayalleri kurmalarını ve o hayale yönelik hedefler koymalarını ne kadar destekliyorum?

Mutlu haftalar…

Ayna Ayna Güzel Ayna

 

snowwhiteAyna; En çok Pamuk Prenses masalında dinlediğim eşya. “Ayna ayna söyle bana en güzel kim bu dünyada?” O zamanlar çocuk aklı, aynalar düşünebilir ve cevap verebilir diye düşündüğüm için çok heyecanlandığım, büyüdükçe ve öyle olmadığını anlayınca, beni çok üzen eşyalar aynalar.

Küçük bir kız çocuğuyken yüklediğim anlamdan olsa gerek, ayna yaşam boyu benim sevdiğim metaforlardan oldu . Aynanın olanı olduğu gibi gösterme özelliğini çok sevdim. Her zaman iki amaçlı düşündüm aynayı; hem bana beni yansıtan, hem de benim başkalarına onları yansıttığım. En büyük farkındalıklarımdan biri, iki amacımı da gerçekleştirmemin ancak ve ancak aynayı doğru zamanda elime alırsam mümkün olacağı oldu. Diğer büyük farkındalığım ise aynaların kendi kendilerine düşünme yetileri olmasa da, beni düşündürebildiklerini keşfetmek oldu.

Bu haftayı tamamlarken biraz ayna hakkında konuşalım istedim, aynaları elimize alıp, onlara bakmanın, onları karşı tarafa doğru şekilde yansıtmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlayalım istedim.

Her sabah kalkıyoruz, genellikle en az bir defa bugün nasıl görünüyorum acaba diye fiziksel görüntümüze şöyle bir bakıyoruz, doğru mu? Peki acaba davranışlarım ve sözlerim nasıl görünüyor ve duyuluyor diye ne sıklıkta aynaya bakıyoruz? İçinde bulunduğumuz topluluklarda nasıl göründüğümüzü ne sıklıkta fark ediyoruz? Hatta bir adım daha ötesinde, nasıl görünmek, ne demek ve nasıl anlaşılmak isteyip, o ayna görüntümüzde bunların nasıl olduğunu ne kadar test ediyoruz? Elbette yaptığımız her şeyin bir amacı var ve özünde de o amaca yönelik bir olumlu istek var, acaba bu aynadan bakılınca nasıl görünüyor? Biz kendimizi nasıl görüyoruz, o görüntüye göre kendimize neler söylüyoruz?

Hadi biraz da aynayı biz elimize alalım. Birlikte yaşadığımız, birlikte çalıştığımız, özetle birlikte bir yaşamın parçaları olduğumuz insanlara biz ne kadar ayna oluyoruz? Onların bizde oluşan görüntülerini onlara yalın ve yargısız bir biçimde, onları eleştirmeden ne kadar gösteriyoruz? Ne kadar paylaşıyoruz onlara ait gözlem ve farkındalıklarımızı? Acaba hiç bir şey söylemeksizin, onların kendilerinin bizde oluşan görüntülerinin farkında olduklarını ne kadar var sayıyoruz?

Ayna güçlü bir geribildirim metaforu aslında, hem kendimize bakıp bir öz değerlendirme yapmayı, hem de karşımızdaki insanlara onlarla ilgili fark ettiğimiz, onlardan bize yansıyanları yargısız ve yorumsuz aktarmayı anlatan bir metafor. Yani hem kendimizle ilişkimizi daha sağlam yönetmeyi, hem de diğer insanlarla ilişkilerimizi daha farkındalıkla yürütmeyi destekleyecek güçlü bir metafor.

Öz değerlendirme ve ilişki yönetimi, özel yaşam ve iş yaşamı ayırmaksızın, anlamlı ve sağlıklı bir yaşam sürmenin bana göre en güçlü destekçilerinden, hayat boyu sağlam duruşa sahip olan ve mutlu bireylerin en güçlü özelliklerinden. Çocuk yaşta öğretilip, yaşamın her  döneminde kullanılması gereken araçlardan.

Bu hafta sonu kendi aynalarınız üzerinde biraz düşünmeye ve kendinize aşağıdaki üç soruyu sormaya ne dersiniz?

  • Ben ne sıklıkta aynaya bakıyorum ve gördüklerimi nasıl algılıyorum? Kendime karşı ne kadar yargısız ve yorumsuz olabiliyorum? Aynam ne kadar gerçek ayna?
  • Karşımdakilere ne sıklıkta ayna tutuyorum? Tuttuğum aynalar ne kadar gerçek, ne kadar yargısız ve eleştirisiz ve ne kadar olanı olduğu gibi gösteren aynalar?
  • Diğer insanların bana tuttukları aynaları ben ne kadar sıklıkta fark ediyorum ve ne kadar kabul ediyorum?

Mutlu hafta sonları…

Çalışan Deneyimi Yaratmak

teamwork_horizontal_cs2Kağıt üzerinde kurulan ve adına şirket dediğimiz tüzel kişiliğin nefes almasını sağlayan, o kurulan şirketlerin olan binaları canlandıran, yürütülen işlerin iki boyuttan üç boyuta çıkmasını, yani konuşmasını, hareket etmesini sağlayan tek etken o şirketteki çalışanlar.

Peki durum bu ise, acaba şirketler çalışanlarının canlandırıcı ve boyut kazandırıcı etkisinin ne kadar farkındalar? Ya da ne kadar farkında değiller?

Bu soruların cevapları üzerinde kendi kendime kafa yorarken, şirketlerin çalışanları için nasıl bir deneyim alanı yarattıklarına dair yeni bir takım sorular daha düştü aklıma. Mesela, çalışanların günlerini nasıl geçirdikleri, içinde bulundukları çalışma mekanları, yaptıkları işte kendilerini nasıl hissettikleri, şirketin içindeki davranış biçimleri, yönetici yaklaşımları, sosyalleşme alanları, toplantı yönetimi, açık iletişimin durumu, şirket içinde eğlencenin nasıl algılandığı gibi bir çok alana dair pek çok soru.

Ne yazık ki şirketlerin çalışma ajandasında yukarıda yazdığım alanlar genellikle sona kalanlar ve biraz da lüks algılananlar oluyor. Öncelik, mevcut işlerin planlanması, dış zorlukların ön görülmesi, piyasadaki rekabetle başa çıkma çabaları, yeni iş alma konuları, para, pul mevzuları gibi alanlarda oluyor.

Şimdi eğri oturup doğru konuşacak olursak, iyi bir çalışan deneyimi yaratma konusu pek de öyle ikinci plana atılacak bir konu değil. Keyifli bir çalışan deneyimi doğrudan şirketin öncelikli alanlarındaki iş deneyimini, zorluklarla nasıl başa çıkıldığını, rekabete nasıl çözüm üretildiğini ve para pul mevzularının nasıl yönetildiğini belirleyen en temel etkenlerden bir tanesi.

Geçenlerde bu konularda çalışan Jacob Morgan’ın bir konuşmasına denk geldim. Çok önemli bulduğum bir kaç noktaya değindi; Şirketlerin çalışan deneyimine bakış açısı, “çalışanın burada çalışmaya ihtiyacı var” olduğunda yaratılan iş ortamı ve kültür sadece olması gereken düzeyde iş yaratırken, “çalışan burada çalışmayı istemeli” bakış açısı hakim olduğunda gerçek yaratıcılık, üretkenlik, verim, bağlılık ortaya çıkıyor.

Şirketlerde çalışan deneyimi şirketin yönetim ve liderlik yaklaşımları sonucunda ortaya çıkıyor. O zaman bu konuda biraz kafa yorması gerekenler de yönetici ve liderler. Biraz farklı bakış açılarından bakarak, belki sadece şu bir kaç basit soru üzerinden düşünmeliler:

  • Bizim şirkette çalışanlarımız şirket içinde nasıl bir yaşam deneyimliyorlar?
  • Bu içinde olmayı isteyecekleri bir deneyim mi, yoksa mecbur oldukları için içinde oldukları bir deneyim mi?
  • Çalışanlarımız ne kadar mutlu?
  • İyi bir çalışan deneyimi yaratmak için iletişime, toplantılara, ilişkilere, çalışma ortamına, liderlik tarzlarına, çalışanlara sağladığımız teknik ekipmanların yeterliliğine, çalışanları ne kadar yetkin hale getirdiğimize ve kendi iş alanlarında özgür bıraktığımıza, şirket içindeki arkadaşlık, dostluk düzeylerine, sunduğumuz imkanlara ve aslında çalışanlarımıza kendilerini nasıl hissettirdiğimize biraz daha detaylı bakarak neleri farklı yapsak iyi olur?

Bana göre, gerçek anlamda destekleyici bir çalışan deneyiminin ortaya çıkmasını sağlayacak temel nokta, önce şirkete bir ayna tutmak ve ihtiyaç varsa, ciddi bir bakış açısı değişikliği yapmak gibi görünüyor. Başlangıç sorusu çok basit: Çalışanlarımız para kazanmaya ihtiyaçları olduğu için mi bizimle çalışıyorlar, yoksa burada çalışmayı gerçekten istiyorlar mı?

Mutlu haftalar…