Tam Donanımlı İnsanoğlu

İstediğimiz yola çıkıp o yolda yürümenin keyfi kadar güzel bir şey olabilir mi hayatta? Yemyeşil bir ormanda ağaçların kokusunu solumak, deniz kenarında dalgaların sesini duymak, güneşi hissetmek, dolunaylı bir gecede ayı ve yıldızları izleyerek keyif yapmak gibi bir şey aslında istediğimiz yola çıkıp o yolda yürürken fark edeceklerimiz. Hangi yollar olabilir istediğimiz yollar? Kendimize ait sevdiğimiz şeylerle ilgili yollar olabilir, sevdiklerimizle ilgili karar noktaları olabilir, yaptığımız iş veya okuduğumuz okulla ilgili kararlar olabilir. Burada en önemli şey, istediğimizin ne olduğunu bilmek ve onu tam da görmek istediğimiz gibi tanımlayabilmek. Sonrası o kadar kolay ki, çünkü insanoğlu aslında tam donanımlı yaratılmış istediği yolları bulmak, seçmek, o yolda yürümek ve istediği yere ulaşmak konusunda. Başarılı diye tarif ettiğimiz insanlar, mutlu diye tarif ettiğimiz insanlar, kararlı diye tarif ettiğimiz insanlar büyük ölçüde sahip oldukları donanımı tam anlamıyla kullanan insanlar. Donanım diyerek ne demek istiyorum acaba? Galiba söylemek istediğim insan olmanın getirdiği güç ve yetkinlikler. Nedir bu güç ve yetkinlikler? Aslında son derece basit şeyler: düşünmek, seçmek, istemek, kararlılık, cesaret, çaba, ilk adım, motivasyon, farkındalık. Bir durup düşünseniz, bunlardan herhangi birisi için bende olması asla mümkün değil diyebileceğiniz bir şey var mı? Olduğunu düşünmüyorum. Sadece bazen kullanılmadıklarına, bazen de fark bile edilmediklerine veya keşfedilmediklerine inanıyorum. Neye benziyor biliyor musunuz, birden çok fonksiyonlu bir ev aletini alıp, sadece tek bir fonksiyonunu kullanmaya benziyor. Oysa ne kadar çok şey başarabilir aldığımız ev aleti tüm fonksiyonlarını kullansak. İşte bu noktada kendimizi yönetmek konusu geliyor aklıma. Galiba en kritik şey kendimizi farkındalıkla yönetmek. Sahip olduğumuz donanımı keşfetmek. İhtiyacımız olan şeyleri bilmek. Güçlü olduğumuz alanlardan yararlanmak. Sadece bize ait olan yaşamı, gerçekten bize ait gibi yaşamak. Üzerinde yürümek istediğimiz yolları, gerçekten istediğimiz gibi tanımlamak, erişilebilir olduğuna inandığımız noktada da donanımımızı kullanarak yola koyulmak. Denemeye değmez mi?

Değişimi Destekleyen İnsan Kaynakları Uygulamaları

Bu yazımda katıldığım bir toplantı ile ilgili bir şeyler yazmak istedim, çünkü dinlediklerim, duyduklarım bana gerçekten değişimin başladığını ve hatta halihazırda aramızda ve içimizde olduğunu düşündürdü.

Geçtiğimiz hafta Personel Yöneticileri Derneği (PERYÖN) İç Anadolu Şubesi tarafından düzenlenen bir etkinliğe katıldım, toplantı başlığı Ödüllü Firmalardan Tüyolar idi. Toplantıda PERYÖN’den ödül kazanmış altı farklı firma uygulamasına yönelik sunumlar yapıldı. Firmalar Vestel, Morhipo, Boyner Holding, Ak Sigorta, Garanti Bankası, Eczacıbaşı Baxter idi.

İnsan Kaynakları alanında 25 yılını geçirmiş bir profesyonel olarak bu tür toplantıları çok önemserim, çünkü biz İnsan Kaynakları profesyonellerinin toplumsal bir rolü olduğunu düşünürüm her zaman. Toplumlarda bazı roller vardır ki toplumsal dönüşümü, değişimi tetikleyebilecek kilit noktadırlar, evlerde anneler, okullarda öğretmenler ve şirketlerde İnsan Kaynakları ekibi. Hem bütünü görmek zorundadırlar, hem de bireyi, hem örnek olmak zorundadırlar, hem de destek. Katıldığım bu toplantıda duyduklarım da İnsan Kaynakları önderliğinde yapılan yeni uygulamaların bu toplumsa dönüşümü ne kadar çok destekleyeceğini ve yaygınlaşmasının önemini bir kez daha fark ettirdi. Bu da beni yine ve bir kez daha çok heyecanlandırdı. İşte bu nedenle de bu toplantıda duyduğum ve bana önemli gelen noktaları kendi düşüncelerimi de katarak sizlerle paylaşmak istedim.

  • Dinlediğim uygulamalarda yönetim makamında olanlar, sahip oldukları rolün sadece “işi” değil, “insanı” da yönetmek olduğunu çok iyi biliyorlar gibi geldi bana.
  • Yapılan tüm sunumlarda ilgili kurumların en değerli kaynağının insan olduğu gerçeği tam anlamıyla kavranmıştı. Bu kavramanın yanı sıra, insanın, hayatının tüm alanlarıyla bütün bir varlık olduğu da kavranmıştı sanki. Bu kavranmışlık da birçok alanda davranışa dönüyordu, mesela kurum içi yapılan ebeveynlik seminerleri ile, çünkü anlaşılmıştı ki, kurumlarda çalışan ebeveynler eğer çocuklarının gelişimi ve büyümesi konusunda kafalarını rahatlatırlarsa, bu onların iş yaşamındaki konforunu da yüzde yüz etkileyecektir. Bir diğer örnek çalışanların kendi geleceklerine de yatırım olabilecek çok güçlü diploma programları şirket tarafından organize edilmesiydi. Farklı bir örnek, çalışanların sağlıklı bir yaşam sürmelerini destekleyecek programlar üzerinde çalışılmaya başlanmasıydı.
  • Bu kurumlarda insanların kendilerini yaptıkları işte yeterli, sahip oldukları konumda birey olarak değerli, ve içinde bulundukları kuruma ve ekibe ait hissetmelerine yönelik eğitim programları, sosyal etkinlikler, yönetsel sistemler, iletişim programları hepsi birlikte düşünülüp tasarlanmış ve tasarlanmakla kalmamış, uygulanmaya başlamıştı.
  • Neredeyse tüm sunumlarda “cesaret” sözcüğünü duydum ki, bu da gerçekten insanların kendilerini harekete geçebilir hissettikleri noktada o ilk adımı destekleyecek en sağlam itici güç olarak düşünülebilir. Ne vardı cesareti en çok destekleyen, hata / sorun giderme yaklaşımları. Hataları ve yaşanan sorunları öğrenme fırsatları olarak görebilmeye yönelik yürütülen çalışmalar.
  • Çeşitliliklerin avantajı idi duyduğum bir diğer önemli nokta. Y Kuşağına yönelik yürütülen çalışmalar, onların yaratıcı, yenilikçi, hızlı ve eğlenceli tarzının da iş yapışa bir şekilde entegrasyonunun sağlanmasına yönelik çabaların varlığıydı beni heyecanlandıran. Y Kuşağındaki “mana” arayışı da geçti cümlelerin arasında. Onun yanı sıra kadın çalışanların da kurum içinde erkeklerle aynı düzeyde destek verebilir hale gelmesinin önemiydi vurgulanan.
  • Birden çok defa “ezber bozmak” sözünü duydum. Galiba bir kurumda en çok ihtiyaç duyulan şeylerden birisi yerinde, zamanında ve kararlılıkla ezber bozabilmek.
  • Defalarca “değerlerden” söz edildi. Değerlerin tanımlandığı, tanımlanan değerlerin davranışa yansıtılmaları, kurum kültürünün içinde yer alan tüm sistemlere entegre edilmesi ve tüm çalışanların bu ortak değerler çerçevesinde çalışmalarının önemi anlatıldı.
  • “Bütünlük” kavramı çok net fark ediliyordu sunumlarda. Kurum çalışanlarının aynı resme bütün olarak bakmalarını, kurum içi çalışmalarda bütün olduklarını görmelerini sağlayacak çalışmalar yapıldığını duydum. Kurumların içinde destek hizmeti sağlayan insan kaynakları, finans gibi birimlerin direkt olarak “işin” içine dahil edildiğini duydum, ki bu herkesin aynı gemide olduğunun farkındalığını çok güçlendiren bir noktadır diye düşünüyorum.

Yani özetle, gerçek İnsan Kaynakları rolüne uygun uygulamalar duydum, bunların büyük, küçük tüm kurumlarda kabulünü, yaygınlaşmasını ve anlaşılmasını sağlamak bizlerin görevi diye düşünüyorum.

8 Güçlü Değer Farkındalığı

IMG_24307683777751Hayat bütündür, farklı alanlarda yaşanmış deneyimleri farklı alanlara taşıyarak benzer zorlukları aşmak, kendimizi ve parçası olduğumuz topluluğu bir adım daha ileri taşımak ve daha mutlu olmak her zaman mümkündür. Bu cümle biraz “iddialı” bir cümle gibi geliyor kulağa ama sonuna kadar arkasında olduğum bir cümle.

Geçtiğimiz hafta sonu 30 Ağustos günü Kuşadası’nda kızım ve eşimle birlikte annemi ve babamı ziyaret ediyorduk. Annemler 40 yıllık bir yazlık sitedeler. 30 Ağustos sabahı sitede anons yapıldı ve sitenin meydanında yer alan Atatürk büstünün bulunduğu alanda bir tören yapılacağı duyuruldu. Ailece gittik. Saygı duruşu yapıldı, İstiklal Marşı okundu. Ardından site sakinleri tarafından 30 Ağustos’a nasıl gelindiği ile ilgili konuşmalar yapıldı, şiirler okundu ve marşlar söylendi. Katılımcılar ve konuşmacılar 0 – 100 yaş aralığında insanlardı. Bu kadar insanı bir araya getiren ne var diye düşündüm, aklıma ilk gelenler Ulu Önder Atatürk, sevgi, bağlılık, vatan oldu. Yani ortak değerler. Sonra konuşmacılardan birisi Kurtuluş Savaşı sırasında askerlerimizin yemek menulerini hatırlattı, bir öğünde üzüm kompostosu ve ekmek, diğer öğün boş, sonraki öğün üzüm kompostosu ve ekmek, sonraki öğün boş… Her dinlediğimde, her okuduğumda beni en çok duygulandıran ve meraklandıran gerçeklerdir bunlar. Düşündüm yine, onca genç ve yaşlı askeri, o zor şartlarda bir arada tutan ve sonuna kadar hedefe kilitleyen ne vardı? İşte bana göre en temel var olanlar

  1. Sağlam, güçlü, güvenilen, inanılan ve sevilen bir lider
  2. Net bir hedef
  3. Hedefe ve gidilecek yola inanç
  4. Kendine güven ve inanç
  5. Vatan sevgisi
  6. Sorumluluk
  7. Güçlü iletişim
  8. Vatana, lidere, hedefe bağlılık

Yazımın başında dedim ya, hayat bir bütün, farklı alanlarda yaşananlar, bambaşka alanlara taşınabilir. Aslında bu sekiz tane değer farkındalığı (bazen hepsi birlikte, bazen içlerinden bazıları), bana göre bireysel yaşamın ya da kurumsal yaşamın bütün alanlarında güç veren ve hedefe ulaşmayı sağlayan çok güçlü destekçilerimizdir. Mesela bunları alıp tıkanıklık yaşayan, birbirini anlamakta güçlük çeken, adım atamayan kurumlara taşısak, ilgili kurumun diline tercüme ederek yaygınlaştırsak ve kurumun içinde davranışa dökülmelerini sağlasak, çatışmalar, anlaşamamalar, beklentilere ulaşamamalar kendiliğinden birer birer kaybolacaktır diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Sadeleşmek, Sadeleştirmek

İlk ne zaman duyduğumu düşündüm sadeleştirme kelimesini: hemen aklıma ilkokuldaki matematik derslerim geldi. Öğretmenimiz kesirleri işlerken öğretmişti sadeleştirmeyi. O zamanlar bunu sadece matematiksel bir terim olarak anlıyordum ve biliyordum ki doğru sadeleştirme yaparsam hayatım kolaylaşır, işlemi daha hızla yapabilirim ve hele de bu bir ödevse, bitirir bitirmez eğlenceye devam edebilirim. Oradan vardığım hüküm de sadeleştirmeyi öğrenmenin iyi bir şey olduğu idi.

Yıllar geçtikçe sadeleştirmenin, sadeleşmenin, daha da özetle “sade” kelimesinin bir anlamı ile de daha tanıştım. Annemin arkadaşlarına kahvenizi nasıl içersiniz diye sorduğumda, sade olsun derlerdi. Acaba bunun benim kesirlerle bir alakası var mı derken, sade kahve içmenin, kahvenin içinden şeker tadını eksilterek aslında gerçek kahve tadını tadabilmek olduğuna karar verdim.

Matematiksel sadeleştirme ve sade kahve tanımlarımdan oluşturduğum yeni bir tanım yarattım kendime sadeleştirme için, kolaylaştırmak ve içindeki asıl lezzeti ortaya çıkarmak. Daha da sonraları hayatta sadeleşmek diye birşeyler duymaya başladım. Peki dedim bu benim basit tanımı hayatta sadeleşmeye göre nasıl yorumlarım.Aslında bana göre insan hayatı zaten son derece sade kurgulanmış, içinde temel ihtiyaçlar var, sevgi var, doğmak, yaşamak ve ölmek var. Tüm bunları yaparken tıpkı kahvenin içindeki şeker çıktığında kalan tat gibi, yarattığımız ilave yükler, kendimizi içinde boğduğumuz karmaşa ve kargaşa, dedikodu ve önyargılar, kafamızda yarattığımız kurgular, bizi yoran iç sesler ve iç konuşmalar farkındalıkla dışarı taşınabilse, belki de sade kahvede aldığımız o yoğun ve gerçek kahve tadını almak çok mümkün olacak yaşadığımız hayattan ve tıpkı kesirlerdeki sadeleştirmede olduğu gibi yaşanan şeyleri daha hızla kavramak ve yol almak da kolaylaşacak. Siz ne dersiniz? Var mısınız en azından bir süreliğine sade kahve içmeğe?

 

 

Farkındalığı Destekleyen 15 İpucu

Farkındalık çok güçlü bir kelime, çünkü aslında sahip olduğumuz en değerli şey olan hayatımızı tam da istediğimiz gibi yaşamamızı destekleyen bir anahtar. Farkındalığı güçlendirdiğine inandığım ipuçlarını sizlerle paylaşmak istedim. Eklenmeli dedikleriniz varsa, lütfen ekleyin..

  1. Hayatı bir bütün olarak algılamak, ama bunu yaparken geçmiş olan dünü, henüz gelmemiş olan yarını ve gerçekten ve sadece bize ait olan şimdiyi fark etmek
  2. Etrafta olan biten ne varsa farkında olabilmek ve sonra da içinden bize ait olabilecek, bizim için önemli olabilecekleri ayıklamak
  3. Farklı bakış açılarından duruma bakmak, gerektiğinde tümüyle dışardan bir göz gibi durumu incelemek
  4. Sahip olduğumuz bilgi, beceri, tecrübe, değer ve güçlü yanların farkında olmak, bulunduğumuz yaşa bizi nelerin getirdiğini tanımlayabilmek
  5. Konuşmadan düşünmek ve konuşurken kendimizi duymak
  6. Bilmek ve yapmak, bilmek ve yapmamak arasındaki farkı görmek ve ona göre davranmak
  7. Ben farklıyım ama çevremdekilerde farklı, bizi ortak kılan ya da ayırıan şeylerin aslında değer ve inançlarımız olduğunu anlamak
  8. Cesaretin kendimize uygun tanımını oluşturmak ve sonra cesaretle adım atmak
  9. Hayatımızı tam da istediğimiz yönde sürdürmek için ihtiyacımız olanları düşünmek, bulmak, listelemek ve onlara ulaşmak için çalışmaya başlamak
  10. Mutluluğu doğru ve ulaşılabilir bir şekilde tanımlamak ve mutlu olduğumuz anları keşfetmek
  11. Problemleri ve engelleri aslında yola farklı yönlerden devam etmemizi sağlayan yol açıcılar olarak görmeye çalışmak, her birinden bir ders çıkarıp o dersleri hayatın geri kalan kısmına yansıtmak
  12. Attığımız her adımın aslında sahip olduğumuz değer ve inançlarla paralel adımlar olduğunu bilerek, neyin bizim için neden önemli olduğunu fark etmek, adımlarımızı atmamıza ya da istediğimiz gibi koşmamıza engel olan inançlarımız varsa, o inançların da değişebilir olduklarını anlamak
  13. Başarı tanımımızı oluşturmak, başarının sadece hedef değil, gidilen yolun kendisi olduğunu bir kez daha fark etmek
  14. Değişmeyi kabul etmek
  15. Yarını merak etmek ve emin adımlarla ve belki de heyecan ve neşeyle yola devam etmek konusunda kararlı olmak

Hayata Esnek Bir Gözle Bakabilmek

sogut2Çok sevdiğim bir arkadaşımla öğle yemeği için iyi bildiğimiz bir restoranda buluştuk. Menülerimiz geldi, ortaya paylaşmak üzere bir yemek ve birer salata söylemeye karar verdik. Siparişimizi verdik, garson biraz sonra geldi ve iki kişilik olan yemeğin bir çeşidi elimizde kalmamış, onu yapamayacağız dedi, biz de peki ama biz paylaşabileceğimiz bir şey istiyoruz, ne yapabilirsiniz diye sorduk, garson çaresiz bir biçimde yüzümüze baktı, öyle olunca iki farklı yemek söyledik ve bunları paylaşalım o zaman dedik. Biraz sonra geldi, masanızı değiştirmemizi ister misiniz diye sordu. Biz şaşkınlıkla baktık, tabaklar sığmaz da dedi. Peki siz paylaşılacakları tek tabakta servis yapsanız bizim yerimizi değiştirmeseniz dedik. Bize bizi anlamaz gözlerle baktı ve gitti. Arkadaşım, fark ettin mi, hiç esneklik yok bu çocukta dedi. Evet gerçekten ben de fark etmiştim. Kötü niyetli olduğundan değil, sadece onun kafasında kalıp olarak “olması gerekenler” listesi olduğundan ve onların değişmesi ona göre mümkün olmayacağından böyle davranıyordu büyük olasılıkla. Oysa ilk söylediğimiz yemekte eksik olan çeşidin yerine farklı bir şey önerilebilirdi, tabaklar sığacak şekilde masamıza normalden farklı yerleştirilebilirdi, böylece biz de ekstra düşünmemize gerek kalmadan, kendisi de sıkıntıya düşmeden durum hallolmuş olurdu. Ne basit bir örnek değil mi?

Esneklikten kaynaklanan sorunları zaman zaman hayatımızın ne kadar çok alanında yaşıyoruz kim bilir: evde, iş yerinde, sevdiğimiz insanlarla ve iletişim kurduğumuz her yaşam alanında. Zaman zaman birileri esnek olmadığı, kafalarında katı ve değişmez doğrular olduğu için biz sıkıntıya düşüyoruz, zaman zaman da kendimiz esneyemiyoruz. Bu böyle olmalı, alternatifi de yok düşüncesi veya inancı beynimizin içine yerleşmiş oluyor. Bu durum bir rahatsızlığa yol açmıyorsa peki dursun, ama bir durup bakıp üzerinde düşünün bakalım, acaba esnek olamadığımız alanlar bizi nasıl etkiliyor? Bazı katı kurallar ve inançlar bizi ne kadar zorda bırakıyor bazen? Eğer durum buysa, alternatif çözümlerin varlığını düşünmek, yeni bakış açıları oluşturmak belki de daha kolaylaştırıcı veya daha rahatlatıcı ve hatta daha çözümcü olabilir mi, ne dersiniz? Bizim garson örneğini düşünürsek, garson yanımıza gelip, kusura bakmayın, ancak sipariş ettiğiniz iki kişilik karışık tabakta bir çeşidimiz ne yazık ki yokmuş, ama onun yerine bunu ya da şunu koyarak aynı tabağı hazırlamamı ister misiniz diye sorsa, sonra da masayı değiştirmeyi önermek yerine servis tabaklarını bize göre uyarlayıp masamızı hazırlasa nasıl hissederdik sizce? Daha özel muamele görmekten, bize özel bir tabak hazırlanmasından daha çok memnun olmaz mıydık? Bu memnuniyetimizi garsona ifade ettiğimizde garson daha keyif almaz mıydı, müşteri memnun, çalışan memnun, işletme daha da memnun olmaz mıydı?

Çok sevdiğim öğretmenim hep söğüt ağacı örneğini verir ve der ki: doğada rüzgara en dayanıklı ağaç söğüt ağacıdır, diğer ağaçlar fırtınada kırılırken söğüdün gövdesi gerektiğinde yerlere kadar esner ve o fırtınadan sağlam kurtulur. Belki de esneklik ayakta kalmanın, hayata keyifle devam etmenin anahtarlarından birisi,  ne dersiniz esneyebilecek inançları ve katı kuralları biraz esnetmeye var mısınız?

Kurumsal Davranış Modeli

Bireysel davranış biçimlerini çok sık gözlemliyoruz, çok da sık üzerinde düşünüyoruz. Peki bir kurum için düşünsek, kurumsal davranış modeli sizce nedir ve nasıl olmalıdır?

Yine bir hayal kuralım, varsayalım bir iş yeri var ve o iş yerinde herkes yapılan iş her ne olursa olsun nasıl davranılması, nasıl konuşulması, nasıl paylaşılması gerektiğini çok iyi biliyor. Biliyor ki hem var olan çalışanlar, hem de kim gelirse gelsin yeni gelecek çalışanlar bu davranış tutarlılığı içinde olacaklar, bilecekler ki bizim kurumumuzda ortak davranış biçimi budur ve her türlü kurala, prensibe ve davranışa da aynen yansır. İşte bana göre kurumsal davranış modeli kurumsal kültürün, yönetim felsefesinin ve iş yapış prensiplerinin gözlemlenebilir davranışlara dönüşmüş şeklidir. Bu model farkındalıkla yönetildiğinde o kurumun sürdürülebilir gelişimini, çalışanların devamlılığını ve işlerin kaliteli yürütülmesini sağlayan tek etkendir diye düşünüyorum. Kurumların üst yönetiminin üzerinde önemle durması gereken o kuruma ait ve kurumu içindekilerle birlikte ileri taşıyacak kurumsal davranış modelini oluşturmak ve uygulanmasını sağlamak olmalıdır.

Doğru ve ileri taşıyan kurumsal davranış modelinin içinde neler olmalıdır

  • Kendini gözleyen ve gözden geçiren yönetim şekilleri
  • Doğru, paylaşılan ve anlaşılan, ebeveyn-çocuk değil de yetişkin-yetişkin iletişimi her türlü ilişkinin ve iş yapışın temeline oturtan bakış açıları
  • Yapılan işten önce o işi yapanın doğru insan olmasının önemini fark eden bir yönetsel zihniyet
  • Gidilen yolu ve yolun sonundaki hedefi gösteren, anlatan, paylaşan yöneticiler ve yönetimle aynı yöne bakabilen çalışanlar
  • Asıl işlevi hedeflere ulaşılmasını sağlamak olan araçları hedefin kendisiymiş gibi göstermek yerine, her zaman önce hedefi paylaşan ve sonra hedefe ulaştıracak araçları vurgulayan liderler
  • Doğru ve geliştiren hata ve problem giderme yaklaşımları
  • Eylem ve söylem tutarlılığı
  • Geçirgen liderler – bilgiyi ve gerçekleri yukarıdan aşağıya, aşağıdan da yukarıya gerektiği biçimde aktarabilme yetisini geliştirmiş liderler
  • Net bir gelecek resmi, o resmin nasıl çizeleceği ile ilgili bilgi paylaşımı ve resmi çizmeye yarayacak her türlü malzeme
  • Kurumsal değerlerin güçlü farkındalığı ve şartlar ne olursa olsun vazgeçilmezliği
  • Sarsılmaz güven
  • Çalışanların kurumun tüm kaynakları arasında en vazgeçilmez öneme sahip olduğu farkındalığı
  • Farkı yaratanın “insan” olduğu bilinci.
  • Mutlu çalışan = mutlu iş sonuçları farkındalığı
  • Gelişen çalışan = gelişen iş sonuçları farkındalığı

Doğru İnsanlarla Çalışmak

Bir iş yeri hayal edin, tam da istediğiniz gibi olsun. Tam da istediğinizin içinde en çok neler olur? Ben bir hayal edeyim bakayım: Keyifli bir çalışma ortamı olur, sabah uyanınca işe gitmek eziyet gelmez, aksine yeni bir gün olarak heyecan verir (tıpkı işe ilk başladığınız gün olduğu gibi bir heyecan), herkes ne iş yapacağını ve kendisinden ne beklendiğini iyi bilir ve ona göre çalışır, karşılıklı saygı ve sevgi vardır, elbette güven sonsuzdur, insanların yüzleri aynı yöne dönüktür, yani şirketin gitmek istediği yöne, organizasyonda en tepede yer alan kişi de, en aşağıda yer alan kişi de o aynı yönün hangi yön olduğunu aynı dille ifade eder, her bir çalışan kendi katkısının farkındadır, o yüzden yaptığı işi ciddiye alır. Bundan bir adım ötede bölümlerin her biri kendisini eş değerde görür, satış benden daha önemli, üretim en önemlisi filan gibi inanışlar yoktur, çünkü herkes bilir ki bir bölüm olmasa, aslında diğerlerinin hiçbiri ulaşılmak istenen sonuca tam olarak ulaşamaz, eğitim, gelişim, eğlence, paylaşım hepsi birlikte olması gerektiği kadar vardır bu iş yerinde. Nasıl geliyor kulağa?

Dikkat ettiyseniz, burada yapılan işten hiç söz etmedim, sadece iş yeri ve çalışanlardan söz ettim, çünkü hayal edilen iş yerlerine ulaşmak için aslında en anahtar nokta yapılan iş değil, işi yapanlardır. Yapılan iş ne kadar heyecan verici olursa olsun, eğer işi yapanlar o heyecana ortak değilse, uygun ve uyumlu değilse, iş sonuçlarının istenildiği gibi olmasına, hayal edilen iş yerine sahip olmaya imkan olmayacaktır. Peki o zaman nedir bu işin anahtarı? En anahtar kısım işe alım sürecidir. Doğru işe doğru insanları yerleştirmek ve o insanların doğru insan olarak kalmalarını destekleyecek kurumsal davranış modellerini yerleştirmektir.

Doğru işe doğru insan yerleştirmek için neler lazım?

  1. Tam ve net oluşturulmuş bir iş tanımı
  2. O işi yapacak kişinin sahip olması gereken özellikler – hem teknik, hem de insani özellikler
  3. O işi yapacak kişinin şirket kültürü ile uyumlanması için gerekli olan nitelikler
  4. O işi yapacak kişinin sahip olması gereken değerler
  5. Biraz da sezgilere güvenmek, hani deriz ya bir şeyler içime sindi ama ne bilmiyorum, işte tam da onlardan söz ediyorum.
  6. Seçme ve yerleştirme sürecine gerektiği kadar zamanı, sıkılmadan, bunalmadan ayırmak.

Sadece 6 madde, denemeye değmez mi? Baktınız oldu, devamında da doğru insanların doğru insan olarak kalmalarını destekleyecek kurumsal davranış modellerini geliştirmek şart. Ondan da bir sonraki yazımda söz edeceğim.

İnsan Olabilmek

Günlerdir süren savaş hali, daha önceden beri hep kafamı karıştıran insan insana nasıl kötü davranır sorusunu bir kez daha düşündürdü. Düşünürken fark ettim ki, insan nedir diye hiç Google’a sormamışım. Sordum ve Vikipedi’den şöyle bir cevap aldım:

“İnsan (taksonomik adıyla Homo sapiens, Latince “akıllı insan” veya “bilen insan”), Homo cinsi içerisindeki yaşayan tek tür. Anatomik olarak 200.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıkmış ve modern davranışlarına 50.000 yıl önce kavuşmuştur. Dik duruşa, görece gelişmiş bir beyine, soyut düşünme yeteneğine, konuşma (dil kullanma) kabiliyetine sahiptir. Bu yetenekleri Dünya’daki diğer türlerden farklı olarak kullanış amacı geniş araç-gereç yapımına imkan sağlamıştır. Kendisinin farkında olması, rasyonelliği ve zekası gibi yüksek seviyede düşünmesini sağlayan özellikler insanı “insan” yapan nitelikler olarak sayılmaktadır.”

İnsanı “insan” yapan nitelikler denilince sanki bunlar hepsi iyi erdemlermiş gibi geliyor kulağıma ama yaşananları gördükçe, duydukça, okudukça, bu insan tanımı, benim kafamdaki insan tanımı, insana yüklediğim anlam karmakarışık bir hale geliyor. İnsan bana göre sevgi varlığı, değer varlığı, duygu varlığı. Yaşananlar bunların bazı insan tanımları için sanki hiç var olmadığını gösteriyor. Nedir insan tanımını değiştiren, para mı, ego mu, güç savaşı mı? Her ne olursa olsun, her gün gazetelerin ön sayfalarına çıkan, internette, sosyal medyada her açtığımda önüme gelen küçücük çocukların ölmesine, yaralanmasına, bu dünyayı henüz tanıyamadan vedalaşmasına değer mi? En basit tanımında diyor ki insan yüksek seviyede düşünme özelliğine sahiptir, insan 200.000 yıldır bu dünyada vardır, bu kadar özellikle geldiğimiz nokta bu mudur? Çocuk öldürmek midir? Hala bombayla, silahla savaşmak mıdır? Hala ego mudur?

Bir gün bir yazıda okumuştum, savaşırken öldürdüğünüz insanların da bir annesi, babası, sevdiği, çocuğu olduğunu fark ediyor musunuz acaba diyordu, belki bu bir farkındalık ama onun da ötesinde, bence asıl ihtiyaç kendimizle ilgili güçlü bir farkındalık. Bir insan olarak ben ne yaptığımın farkında mıyım sorusuna cevap bulmak farkındalığı sözünü ettiğim, basitçe insan olmak değil de, gerçekten “insan” olabilmek galiba, tüm insanlık değerleriyle, duygularıyla ve nitelikleriyle birlikte, yaşadığımız hayatın tüm alanlarında…

Var mısınız bugünü fark etmeye?

martivegunesDüşünceler, fikirler, konuşmalar, hayaller, ilişkiler, iş hayatı, çocuklar, hayat telaşı, dün, bugün, yarın, gelecek…Hepsi de bize ait. Hepsi de bizim. Bazen taşıması kolay, bazen taşıması zor. Bazen farkında bile olmadan geçip giden, bazen güldüren, bazen ağlatan, bazen sıkan, bazen eğlendiren, bazen kafa karıştıran, ama herşeye rağmen bize ait, aslında bize hediye edilmiş, hem de hiç görmediğimiz çeşitlilikleri içeren bir hediye olarak tasarlanarak. Her gün güne başlamak, aslında sanki aynı gibi, ama farklı, sanki hep olacak gibi, ama belli mi olur, sanki herkes aynısını yapıyor gibi ama aslında kimse aynısını yapmıyor gibi. Evet çok çok çok yurkarıdan bakınca sanki aynı, her gün güneş doğuyor, her gün güneş batıyor. Ama aşağıya doğru indikçe durum değişiyor, her gün doğan güneş, o güneşi gören herkes için aslında farklı bir güne doğuyor. Her gün batımı başka şeyler getiriyor.

Ne dersiniz, bugünden başlayıp bize hediye edilmiş olan yaşamlarımızı doğan yepyeni günle birlikte daha çok fark ederek yaşamaya, her batan güneşle birlikte tıpkı fotoğraftaki martı gibi yukarıdan bakarak o gün olup bitenleri gözden geçirmeye. Var mısınız bir gün daha geçti hiç bir şey anlamadım, zaman nasıl geçiyor sanki uçup gidiyor demek yerine, bugün de bana verilmiş olan hediyeyi açmaya devam ettim, bugün olanlar, bugün yaşadıklarım, bugün sevindiklerim, bugün üzüldüklerim, bugün kızdıklarım, bugün bağışladıklarım, bugün yapmaya karar verip yaptıklarım, yarın için planladıklarım, bugün karşıma çıkan engeller ve o engellerin bana fark ettirdikleri, bugün beni güldürenler, bugün karar verdiklerim, bugün öğrendiklerim demeye, var mısınız bugünün bize verilmiş kocaman hediyenin en değerli parçası olduğunu fark etmeye…