Mutluluğu Ölçmek Neden Önemli?

measuringhappinessÜlkeler mutluluk ölçmeye başladılar. Mutluluk bakanlıkları kurulmaya başlandı. Dünyada mutluluk düzeyi ölçen araştırmalar yapılıyor. Mutluluğun ülkeler, toplumlar, kurumlar ve insanlar için nihai ve en temel amaç olduğu üzerine kurulu bir sürü araştırma yapılıyor. Mutluluğun başarıyı beraberinde getirdiği yüzlerce farklı deneyle bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Sözü edilen mutluluk bir anlamda esenlik, bir anlamda iyi hissetme hali. Mutluluk araştırmaları durumu bir adım daha öteye taşıyor ve paranın tek başına mutluluk belirleyicisi olmadığını kanıtlıyor. Huffington Post dergisi, mutluluk sosyal sermayenin de varlığı ile ortaya çıkıyor diyor son yazılarından birinde.

Tam bu noktada sosyal sermaye kavramını da mutluluk çerçevesinde biraz açmak isterim. Sosyal sermaye insanların birbirleri ile paylaşımları, birbirlerine katkıları, birbirlerine duydukları güven, birlikte ortaya çıkardıkları sonuçlar, birbirlerinden aldıkları güç ve destek, birbirlerine duydukları şükran duyguları olarak düşünülebilir. İnsan kendini gerçekleştirmek için bir topluluk içinde var olmaya ihtiyaç duyar ve sosyal olarak var olduğu topluluk içinde sahip olduğu değer ve ortaya koyduğu katkı ve kabul ile kendini çok güçlü hisseder.  Bu durumun ortaya çıkması beraberinde o en derinde hissedilen mutluluk halini, mutluluk değerini, mutluluk farkındalığını ortaya çıkarır. Mutluluk halinin ortaya çıkması, başarı ve iyi sonuçları kendiliğinden ortaya koyar.

Peki durum bu olduğuna göre neden kurumlar yatırım getirilerinin, karlılık oranlarının, faiz gelirlerinin, faiz giderlerinin, genel giderlerin analizlerini yaptıkları ciddiyetle kurumsal mutluluk analizlerini yapmıyorlar? Kurumda karlılık oranının düştüğünü görür görmez almaya çalıştıkları önlemler gibi, neden kurumsal güven, kurumsal mutluluk azalmaya başladığında onları analiz edip dengeleyecek önlemler almaya çalışmıyorlar? Farkında değiller mi acaba azalan kurumsal güveni yerine koyacak çalışmaları yapmak, sürekli analiz edilen karlılığı istenilen yönde etkiler, azalan çalışan mutluluğunu fark edip, mutluluk ve bağlılıkla ilgili çalışmalar yaparak azalan parçaları yerine koymak kurumsal başarıyı arttırır.

Şükürler olsun ki son yıllarda “insanı” konuşmaya başladı kurumsal dünya. Tırnak içinde yazdım, çünkü insanın kurumsal dünyanın en çok konuşması gereken olgu olduğuna inanıyorum. “İş” konuşmak elbette anlamlı, ama iş denilen şeyin kapsamında her ne varsa, onu yapan “insan” olduğuna göre, asıl konuşulması ve analiz edilmesi gereken kavramların, ne yaparsak insan ve iş uyumlanırı bulmak ve odağı, büyüteçi, her ne derseniz deyin, insan ve insanın esenliği ve mutluluğu üzerine çevirmek olduğunu düşünüyorum. Mutluluğun tanımından başlamak gerektiğini düşünüyorum önemle, mutluluk demenin elele tutuşalım, halkaya katışalım hali olmadığından hareketle, mutluluğun güven, huzur, keyif, anlam, birliktelik, katkı gibi çok güçlü değerlerin bir bileşkesi olduğundan başlamalı ve bu başlangıcın üzerine inşa etmeli kurumsal mutluluk kavramını. İnanarak ve tutkuyla mutluluk tabanlı iş modelleri geliştirmeli, tıpkı karlılık ölçer gibi mutluluk ve onun beraberinde getirdiği güveni de sürekli takipte tutarak, sonra da bir kahve eşliğinde ortaya çıkan somut sonuçları gözlemeli. Ne dersiniz?

Bugün 23 Nisan, Adam Olmuş Çocuklar

ataturk-23nisanBugün 23 Nisan, adam olmuş çocuklar, çocuk olmuş adamlar. Biz nereye gidelim diye sormamış büyükler, ne istiyoruz dememişler birbirlerine, biz kimiz diyense hiç çıkmamış içlerinden. Hep ben diyenler varmış, biz demeyi unutanlarla dolmuş heryer. O sırada küçük bir çocuk çıkıp sormuş, kim çocuk, kim adam, kim büyük, kim küçük, kim ben, kim biz, peki biz büyüyünce ne olacağız?

İşte galiba bugün geldiğimiz durum bu, adam olan çocuklar ve çocuklaşan adamlar diyarı olduk nedense. Hepimizin bir bütün, bir kültür, bir tarih, bir aile, bir millet, bir vatan, bir yaşanmış hikaye olduğumuzu unuttuk. Geleceğimiz olanlara bırakacağımız bir tarih, bir millet, bir vatan, bir kültür olması gerektiğini de unuttuk. Sanki sadece bugün ve buradaki maddi ve görünür şeyler varmış da başka hiçbir şey yokmuş gibi olduk.

Bu 23 Nisan biraz fark etme bayramı olsa keşke dedirtti bana. Sorsak keşke kendimize çocuk kim, büyük kim? Ne yaparsak çocukların içindeki büyükleri fark eder ve kendi içimizdeki çocukların onları anlamasını daha kolay başarırız.

Bu bayramın ana fikri, çocuklara değer vermek, onları önemsemek, onların yapabilirliklerini fark etmek ve ettirmek, onların yollarını açmak, kalplerini anlamak, düşüncelerine sınır koymadan büyütmek, sadece dersler ve notlardan ötede birşeyler olduğunu kabulden hareketle onların birer insan olduklarını kabul etmek olmalı. Bu ana fikri anlamak ve kabul etmek ve ona göre davranmak da bizlerin, annelerin, babaların, öğretmenlerin, amcaların, teyzelerin ve devlet büyüklerinin birinci görevi olmalı. Büyük olduğumuzu, yetişkin olduğumuzu düşünen bizler, çocuklarımızın ayaklarını yere sağlam basmalarını sağlayacak şeylerle donanmalarını, dünyaya ait insanlar olduklarını fark etmelerini, küçücük yaratıcılıklarının yok edilerek değil, beslenerek büyütülerek gelişmesinin önemini kavramalıyız. Dünyanın sadece doktora, mühendise ve avukata ihtiyacı olmadığını, dünyanın, evreni, dünyayı, doğayı, insanı, bilgiyi, sanatı, sporu, tarihi, kültürü, sevgiyi, barışı, dostluğu anlayan “insana” ihtiyacı olduğunu kavramalıyız.

Bu bayram biz yetişkiniz diyenlere bir mesaj olmalı, tam da şu nedenle: Bugünden geleceğe giden yolda çocuklarımıza nasıl destek olmalıyız anlayalım diye, bundan yıllar yıllar önce ulu önder Atatürk bunu bilerek onlara bayram bile armağan etmiş diye, onlar bizim geleceğimiz diye.

Nice güzel bayramlar olsun hepimize…

 

Kaçınılamayan Değişim

is my voodoo working?Milton Erickson diyor ki, “Değişim kaçınılmaz”, o kadar da doğru ki. Hadi doğru değil deyin, ben de size zamanın içinde deneyimlediğimiz kendi fiziksel değişimimizle başlayan bir çok değişim kaçınılmaz örneği vereyim. Sonra da insansal bir örnek olmasa da tırtılın kelebeğe değişimini hatırlatayım.

Değişimi iki farklı yönde düşünmek gerek gibi gelir bana; kendiliğinden olan ve bizim de kendiliğimizden içinde kalıverdiklerimiz, bir de kendi içimizde bir sürü analize ve senteze ihtiyaç duyan değişim durumları.

Bir değişim durumu ortaya çıkınca, bir de şu bizim analizi isteyen durumlardan biriyse, hele bir de her zaman alıştıklarımızı çok bozan bir durumsa, içinden de bir direnç kafasını dışarı uzatıverir. Yapamam ki, elimde değil hep böyle yaptım, bu yaştan sonra değişemem ki, sistem uymaz, daha önce de denedim olmadı.

Elimde değil der demez, sanki içimizde devrede bir başkası daha varmış gibi bir durum çıkıyor ortaya, benim elimde değil, ama onun elinde, o da değişmez. Peki o kim? Onu yönetenler neler? Neden ben değişmekten bahsederken, bana elimde değil istesem de olmaz ki dedirtiyor? Aslına bakarsanız, değişmenin önündeki en büyük engel içimizde yarattığımız ikilikler gibi duruyorlar. İçimizdeki ikiyi teke indirip, alışılanın dışında bir durum ortaya çıktığında içimizden gelen sesi tek olarak duyduğumuz anda değişime direnen tarafla da başa çıktık demektir.

Kim ki bu direnen taraf, aslında içimizde yarattığımız, deneyimleri biriktiren, korumacı bir tavıra sahip olan, iç sistemin ebeveyni gibi davranan, aman şimdi her şey güllük gülistanlık giderken durduk yerde kendini üzme diyen birisi; biraz temkinli, biraz ürkek, biraz fazla rahatına düşkün, biraz korumacı, biraz da korkak. Belki bir iç ses, belki bir düşünce ama ikilik yaratan bir iç ses, ya da ikilik yaratan bir düşünce.

Peki ne yapmalı, hep aynı mı kalmalı, yoksa bir şekilde bu ikileşmeyi yakalayıp, teke mi düşmeli. Yalın ve sade “ben”e mi ulaşmalı? Benim inancım teke düşmeye çalışmanın çok gerekli olduğundan yana. Peki ama nasıl? Ne zaman ki değişimin bitmiş halini ve içinde kendimiz için değerli olan şeyleri keşfetmeyi başarırsak, sonra o keşfin hemen ardından bu keşfi canlandıracak şeyleri belirlemeyi ve onlara doğru giden yolun taşlarını döşemeyi ve sonra da döşediğimiz taşların üzerinde yürüdüğümüzde karşımıza çıkacak farklı fırsat ve görüntüleri canlandırmayı başarırsak, o ikilik teke düşer gibi geliyor bana, çünkü ancak o zaman değişmenin katkısının farkına varmış oluveririz birden bire.

Kelime olarak basit, “değişmeliyim”, ama uygulamada çok da basit değil, hele ikilik varsa, çok zor, ama ne zaman ki teklikle düşünüp, değer önem çerçevesinden bakarsak, parmak şıklatmak kadar basit ve hızlı. Sonrasına kalan da seçtiğimiz değişimi kararlılıkla sürdürmek. Bunları tamamlayınca sonuç mu ne? Değişim denilen şeyin ta kendisi, hani şu kaçınılmaz olan..

Mutluluk Kimin Sorumluluğunda?

Mutlu olmayı yakalamak aslında iç sorumluluğumuz, ama ne yazık ki zaman zaman bu konuda karşılıklı kızgın sözler duyuyoruz. Senin yüzünden mutlu olamadım, bizim şirketteki yöneticiler böyle olduğu sürece benim mutlu olmam imkansız, bütün gün yağmur vardı, nasıl mutlu olayım. Birilerine veya bir şeylere yüklüyoruz kendi mutluluğumuzun sorumluluğunu. Oysa galiba asıl soru şu olmalı, içinde bulunduğumuz an ve durumda etrafımızda olup bitenleri kendi beynimize tercüme ederken acaba gözümüzde hangi gözlüklerle bakıyoruz etrafa? Şurası bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek ki, bir an kesitinde 12 milyon bit veri ile karşı karşıya kalıyoruz ve bunun sadece 40 bitini seçiyoruz, yine bilim diyor ki, bir durumun algılanmasında dış etkenlerin etkisi % 10, geçmiş deneyimler, inançlar, değerler çerçevemizden durumu yorumlamamızın etkisi % 90, yani yaşadığımız her durumun bizdeki etkisi aslında neredeyse tamamen bireysel tercümelerimize dayanıyor. O yüzden aynı ortamda bulunan iki kişi aynı yere bakıp bambaşka yorumlar yapabiliyorlar. Peki, bu iki bilimsel gerçeklikten hareketle ne yapmak lazım? Önce neyi seçmek istediğimize, sonra da o seçtiğimiz şeyi kendi algımıza nasıl tercüme edeceğimize bakmak lazım, çünkü  en basit anlatımla gerçeklik dediğimiz şey, seçtiklerimizin kendimize göre tercüme edilmiş hali. Mutluluğa buradan bakınca, aslında mutluluk tanımı ve algısı da tamamen bir bireysel tercümeden ibaret, yani mutluluk ya da iyi hissetme halinin sorumluluğunun büyük kısmı kendimizde, bizim seçtiğimiz 40 bitte, bizim taktığımız gözlüklerde, kısacası bizim kendi tercümemizde saklı.

Bugünden geleceğe giderken, içinde bulunduğunuz durumları değerlendirirken, ortama, koşullara ve kişilere bütün sorumluluğu devretmek yerine, azıcık da kendi seçim kriterlerinize ve gözlüklerinize bir göz atmaya ne dersiniz? Belki de iyi hissetmek ve daha hızlı yol almak için en pratik yol budur…

 

Hayatı İleri Doğru ve Keyifle Yaşamak İçin 10 Öneri

denizDeniz kıyısında oturup ufka bakmak gibi bir şey aslında hayatı ileri doğru ve keyifle yaşamak, dalgalar denizi kıyıya doğru getirdiği halde, çok uzaklarda da aynı heybetle tükenmeden dalgalanabilmek gibi bir şey sanki, buluta, güneşe, yağmura karşın heybetle orada olabilmek. Hayata bu gözle bakmak için aşağıdakileri denemeye başlamak, eğer zaten yapıyorsanız, çoğaltmak nasıl gelir?

  1. Güne mutlu başlamak, mutlu olmak için mükemmel bir dünya tasarımı beklemekten vazgeçerek, o gün, o an sahip olunan ne varsa, zorluk ve sıkıntılara rağmen, mutlu başlamak, belki de bunu alışkanlık haline getirmeye çalışmak, çünkü sağlıkla alınan bir nefes bile bazen yeterli güne mutlu başlamak için, en azından bunu fark etmek
  2. Kendi bireysel sistemimizin sistem yöneticisi olan beynimizin nasıl işlediğini öğrenerek, beynimizi doğru yönetmek. Hani bilimsel olarak kanıtlanmış olan Plasebo Etkisi var ya, işte onu hayat boyu deneyimlemek
  3. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, inanç ve alışkanlıklarımızın farkında olmak, bunların içinde kendi işimize yarayanların ve işimize yaramayıp baş ağrısı, mide ağrısı, hastalık yaratanların içimizden ayrılabileceğini keşfederek, işe yaramayanları zihnimizden dışarı atmak
  4. İlişkilerde ve iletişimde olumlu cümleler kullanmak, insanların kişiliklerine yönelik olumsuz eleştirilerde bulunmak yerine, davranışlara yönelik konuşmaya çalışmak, olumlu duyguların yaratıcılığı, verimliliği, seçenek çoğaltmayı ve öğrenmeyi kolaylaştırdığını bilerek iletişim kurmak, beklentileri net, açık ve sonuca yönelik ifade etmek, olumlu iletişim kurmanın hem kendimize, hem de karşımızdakilere katkılarını fark etmek
  5. Varsayımlarla veya başkalarının düşüncelerini tahmin ederek oluşturduğumuz senaryolar yerine gerçekleri anlamaya çalışmak ve bilinmeyenlerle uğraşmaktan ve onlara yönelik bir şeyler geliştirmeye çalışmaktan vazgeçmek
  6. Hataları dünyanın sonu olarak görmek yerine, yola devam ederken destek olacak dersler olarak görmek ve onlardan yarar sağlamaya çalışmak, bunu yapmak zor geldiğinde, en azından onlara takılmak ve orada kalmak yerine, ileri giden yolu açmaya çalışmak
  7. Burada yer alan maddeleri çalışma hayatlarımıza da taşımak, çalışma alanlarımızda kavgacı ve gergin toplantılar yerine mutlu toplantılar yapmak, toplantılara olumlu birkaç cümle ile başlamak, odağı kızgınlık ve kavgada değil de istenen ve beklenen sonuçlarda tutmak, güçlü ve olumlu iletişime odaklanmak, sadece ters gidenleri değil, olup biten iyi şeyleri de fark etmek
  8. Zamanın dünyadaki tek eşit kaynak olduğu farkındalığı ile, o eşit kaynak olan zamanın içinde kendimizi nasıl yönettiğimize iyi bakmak ve gerekiyorsa, kendimizi yönetme şeklimizle biraz ilgilenmek
  9. Her günün sonunda, o gün olan birkaç olumlu şeyi fark etmek, yazmak veya en azından sadece keşfedip düşünmek
  10. Günü geldiği gibi yaşamak yerine her anını fark ederek, güne sahip çıkarak ve insanları da bu yönde destekleyerek yaşamak

Kurumunuzun Mutluluk Bütçesinde Neler Oluyor?

mutlulukbutcesiKurumlar her yıl sonu yaklaştığında bir derde düşerler, acaba bu yıl kar ve zarar durumları ne oldu? Ne kadar kazanmayı planladık, gerçekten ne geldi? Masraflar ne durumda? Acaba gelecek yıl ne kadar paraya ihtiyaç var? Karlılığı arttırmak için gelirlerin ne olması, giderlerin nasıl yapılandırılması lazım? Bu konular saatlerce, hatta günlerce süren toplantıların konusu olur, o yıl kazanç durumu iyiyse, gelecek yıl daha fazlası nasıl olur konuşmaları yapılmaya başlar, eğer durumlar fenaysa, gelecek yıl masrafları kısalım, yoksa işler kötü konuşmaları yapılır. Buraya kadar olup bitenleri tanıdık bulmayan var mı?

Şimdi herkesi önce bir derin nefes almaya ve kurumsal bütçeye bambaşka bir yönden bakmaya davet ediyorum; bu kez kurumun mutluluk bütçesine bakmaya, kurumun içindeki olumlu ve geliştirici duygu, davranış ve yöntemlerle, negatif ve geriletici duygu, davranış ve yöntemlerin bütçe durumuna bakmaya davet ediyorum. Aslında en derinde sözünü ettiğim kurum içi mutluluk durumları. Son derece geri planda kalması olası olan, daha somut ölçülebilen paranın ölçümüyle giderek unutulması daha da mümkün hale gelen mutluluk durumlarından söz ediyorum.

Yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, bir kurumda çalışanlar mutluysa, o kurum içindeki uygulamalar olumlu duygu ve davranışlara zemin hazırlayacak şekilde yapılandırılıyorsa, yönetimin benimsediği felsefe “mutlu çalışanlar ve iyi iş sonuçları” ise, o kurumda “başarı, karlılık, iyi ve yeni fırsatlar, yaratıcı iş çözümleri” kendiliğinden ve doğal sonuç olarak ortaya çıkıyor. Bunu fark eden ve bilinçli olarak bu konuda çalışmaya başlayan kurumlar, kurumun gerçek en değerli kaynağının “para ve makinalar değil”, “insan” olduğunu anlamakta gecikmiyor ve asıl yatırımı insanın insan tarafını beslemeye ve güçlendirmeye yapmaya başlıyorlar. Bu taraf güçlendikçe, işini seven, Pazartesi sabahları işe gülerek ve mutlu gelen, yaptığı işi kendi işi gibi benimseyen ve işine sahip çıkan, yaptığı işteki anlamı keşfeden çalışanlarla işlerini yürüten bir kurum haline geldiklerini görüyorlar.

Yine bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, bir olumsuz duygu veya davranışın etkisini ortadan kaldırmak için en az 3 ve üzerinde olumlu duygu yaratmak veya davranış göstermek gerekiyor. Bu olduğunda kurumlarda mutluluk düzeyi artmaya başlıyor ve verimlilik, karlılık artmaya, iş sonuçları iyileşmeye başlıyor. Yani aslında mutluluğun etkisi ile istenen sonuçlar ortaya çıkıyor, yani sanki mutluluğun yan ürünleri gibi bir duruma geliyor kurumun ana hedefleri olan karlılık ve bol kazanç.

Bütün bunlardan hareketle aslında kurumlar yıl sonlarında ve yıl başlarında bütçelerini yaparken ve gözden geçirirken bir ana parametre daha ekleseler ve kurumlarının içindeki mutluluk durumunu da gözden geçirseler, bu durumu olumlu yönde destekleyen ve negatif yönde etkileyen neler var baksalar, mutluluk bütçeleri artıda mı, ekside mi tespit edip, bu bütçeyi de en azından denk bütçeye ve hatta artı yönde geliştirmeye yönelik neleri farklı yapmalıyız bulsalar, belki de yapabilecekleri en güçlü işi yapmış olurlar düşüncesindeyim. Bu noktada belki de İnsan Kaynakları Bölüm’lerinin en güçlü desteği, kurumun yönetiminde ve yönetsel stratejilerinde bu farkındalığı oluşturmak yönünde olmalıdır. Mutlu günler…

 

Bugün Güne Nasıl Başladınız?

Smile-14Bugün güne nasıl başladınız? Kiminiz işe gitmek üzere, kiminiz evde, kiminiz okulda? Aslında benim sorum tüm bunlardan bağımsız ve çok basit, “Güne nasıl başladınız?” Kiminiz yönetici, kiminiz çalışan, kiminiz anne, kiminiz baba, kiminiz çocuk, kiminiz kadın, kiminiz erkek, yalnız benim sorum bunlardan da bağımsız, yalın ve sade “Bugün güne nasıl başladınız?”

Hayattaysak, nefes alıyorsak, her gün yeni bir güne başlıyoruz, döngü böyle kurulu. Kritik nokta şu: güne nasıl başlıyoruz, nedeni de şöyle: güne nasıl başlarsak, öyle de devam etme şansı veya riski  mevcut, güne nasıl başlarsak kendimizi hep öyle hissetme olasılığı var. İngilizcesi “gratitude”, Türkçesi “şükretmek” diye geçiyor. Şükretmek, yani teşekkür etmek, yani her sabah uyanınca önce bir derin nefes almak ve o nefesi alabildiğine teşekkür etmek, sonra her türlü zorluk ve güçlüğe karşın ona eşlik eden olumlu neler olduğunu keşfetmeye çalışmak ve onlar için teşekkür etmek, sonra bedenimizin üzerinde bulunan yuvarlak biçimli başımızın ön yüzünün en alt kısmında bulunan  ve açtığımızda konuşmamızı sağlayan dudaklarımızın yavaşça yukarı doğru kıvrılmasını, yanaklarımızın iki yana doğru hafifçe esnemesini, gözlerimizin hafifçe kısılmasını sağlamak, yani gülümsemek, çok zor geliyorsa kendiliğinden gülümsemek, küçücük, kısacık bir geçmiş yolculuğu ile geçmişten sımsıcak, keyif ve huzur dolu bir anı hatırlamak ve onunla birlikte kıvırmak dudakları hafifçe yukarı doğru ve oradan gelen duyguyu içinde hissetmek. Güne öyle günaydın demek, evde öyle dolaşmak, dışarı öyle çıkmak, yönettiğimiz ekiple öyle selamlaşmak, bilgisayarın karşısına öyle oturmak, çocuğumuzu öyle kucaklamak, sevgilimize öyle sarılmak.

Teşekkür etmek, şükretmek, gülümsemek, hepsi olumlu duygularımızın varlığını bedenimize, beynimize yani kendimize fark ettirmenin en güçlü yolları. Olumlu duygular insanın büyüten, besleyen, geliştiren, yapabilir hale getiren, cesaretlendiren, artı bire taşıyan duygular. Yalnız bir insanı da değil, bunları deneyimlemeye başlayan o bir insanın etrafındaki insanları ve o insanların etraflarındaki insanları, neden mi, çünkü tüm duygular bulaşıcılar, tıpkı hızla yayılan bir virus gibi.

Üzücü bir haber; olumsuz duygular daha hızlı bulaşıcı ve ne yazık ki daha fazla kalıcı ve yorucu. Hiç fark ettiniz mi bilmem, çalıştığınız ofiste yöneticiniz kızgınsa, mutsuzsa, gerginse, bütün ekip ne haldedir? Evde siz sinirliyseniz, yakınınızdaki diğer insanların genel görüntüleri nasıldır? Evet bunlar bilimsel olarak da kanıtlanmış gerçeklikler.

Olumlu duygular bizi büyüten ve geliştiren duygular, olumsuz duygular bizi tıkayan, yoldan alıkoyan ve hatta hastalık yaratan duygular. Olumsuz duygular son derece kalıcı, çünkü beynimiz onları güçlü bir şekilde kaydetmemizi önemsiyor, çünkü aynı duyguyu tekrar yaşarsak duygusal olarak korunmamızı sağlamayı hedefliyor. Olumlu duygular son derece çabuk uçucu, ama tıpkı küçük besleyici mineraller gibiler, küçükler ama kaybolduktan sonra ihtiyaç duyduğumuz kaynaklarımızı ortaya çıkarmaya yarıyorlar. Güne olumlu duyguyla başladıysak ve onu korumayı başardıysak, daha üretken, daha keyifli, daha sevgi dolu, daha yaratıcı bir gün tamamlıyoruz.

Bugün sabah öyle kalkmadıysanız bile şimdi denemeye var mısınız, hadi birazcık kıvırın dudakları yukarı doğru, izin verin yüz kaslarınız yukarı doğru hareketlensin, gözleriniz hafifçe kısılsın, hadi gülümseyerek başlayın, sonra tüm farkedilecek ne varsa teşekkür edebileceğiniz onları fark edin ve bugüne öyle devam edin, ister ekibinizi yönetin, ister yemek yapın, isterseniz ders çalışın ya da hatta isterseniz uyuyun, ama mutlaka aradaki farkı fark edin…

Bugün Günlerden Sevgi Olsun

Düşünüyorum kaç gündür neden sevgisiz bir toplum olduk diye, neden sevgisizleşir ve yerini sevginin tam da öbür ucu olan sevgisizlik, yani kin, yani nefret, yani kızgınlığa bırakır diye. Bir de düşünüyorum, nasıl olur da bizler buna izin veririz diye.

Anneyim, bir kızım ve bir oğlum var, hem de annemin ve babamın kızıyım. Önce annemle babamdan ben öğrendim sevginin en güçlü değer olduğunu, insanları bir arada tutan en güçlü kaynaştırıcı olduğunu, sonra ben çocuklarıma öğrettim. Sen kadınsın, sen erkeksin demeden, sen insansın diyerek.

Bugün buradan durup olanlara bakınca, bana görünen en net görüntü, sevgisizlik ve sevgisi tükenmiş insanlar. Oysa sevgi insanı insan yapan en güçlü değer. Sevgisiz insanlar en ilkel canlı beyinleri ile hareket ediverirler kolayca. Zarar verirler, acı çektirirler, can yakarlar. “Sonuç ne olur?” diye sorma algılarını kaybetmişlerdir. Buna yol açan kimdir, nedir? Önce ailedir, sonra toplumdur, sonra ülkedir, sonra dünyadır, ama özünde insandır. İnsan olmak demek insan olduğunu her gün fark etmektir. Hep hatırlamaktır, insan ilkel değil de düşünebilen, yaptıklarının ve yapmak istediklerinin sonuçlarını gözünde canlandırma kapasitesine doğada tek sahip olan ve bunu kullanabilen canlıdır.

Vahşetin oyunların ana konusu olduğu, dizilerde bibirine duygusal ya da bedensel zarar vermenin izlettirildiği, sanki bunların normal yaşamak gibi hissettirildiği bir düzen midir acaba doğrusu, gerçeklik algısını yok etmek midir doğrusu, sevgiyi yok etmek midir hedeflenen?

Kadın, erkek dünya var oldukça birlikte var olacaktır. Kadını güçsüz bulmak, ona şiddet uygulamak, insan olmak mıdır? Birinin canını yakmak, hatta canını almak “insan sevgisinin” tükenmesi değil de nedir? Bence buradan başlamak lazım, sevgiyi yeniden yeşertmek lazım, sevgiyi herşeyin en ortasına yerleştirmek lazım, sevgisizliği tüketmek lazım. Bugün günlerden “sevgi” olsun. Bir daha Özgecan’lar ölmesin, Özgecan rahat uyusun…

Derinden Mutlu Eden Teşekkürler

Varsayalım yarın uyandınız ve değişik bir şeyler yapmaya karar verdiniz, ne yapardınız? Benim bir önerim var, daha doğrusu bir sorum var. Hiç teşekkür ettiniz mi? Haydi gelin bugün bir teşekkür edin.

Saçma bir soru gibi geldi duyunca galiba. İçinizden geçenleri duyar gibi oluyorum, elbette ettik, kibarlık gereği teşekkür etmek adettendir. Ancak burada benim sözünü ettiğim teşekkür azıcık daha farklı, biraz daha alışılmış dışı bir teşekkür. Hayatımızın rutin döngüsü içinde bizimle olan insanlara, bizim yaşamımıza kattıkları ile ilgili teşekkürden söz ediyorum. Örneğin bir annenin çocuğuna, gözlediği bir davranışı için, sadece o davranıştan söz ederek ve kendisinde yarattığı etkiyi belirterek teşekkür etmesi, veya bir yöneticinin bir çalışanına gözlediği belki de çok basit ancak kendisine katkısını fark ettiği bir davranış için teşekkür etmesi, veya sevdiğinize en zor anınızda yanınızda olduğu için bir teşekkür veya sadece alışveriş ettiğiniz mağazadaki kasa görevlisinin size davranış biçimi, size gülümsemesi ve nazik sözleri size iyi geldiği için bunu belirterek teşekkür etmeniz söylemek istediğim.

Çok önemli bir kavram teşekkür etmek, çünkü içi oldukça dolu da ondan. İçini dolduranları düşünürsek, önce bir şeyleri fark etmek geliyor, arkasından o fark ettiğimiz şeylerin bize neden iyi geldiğini düşünmek ekleniyor ve bunu bize sağlayan insana fark ettiklerimizi bir teşekkür cümlesi ile aktarmak izliyor süreci. Tek başlı bir etkisi de yok üstelik, birisine bir ufak teşekkür etmek, duygularınızı ifade ettiğiniz ve o noktada yakaladığınız farkındalık nedeniyle önce size iyi geliyor, sonra karşınızdaki insan kendisinden kaynaklanan bir şeylerin başka birisi tarafından fark edilmiş ve üstelik de dile getirilmiş olmasından dolayı, belki de biraz şaşkınlıkla karışık, bir mutluluk duymaya başlıyor. Onun bu duygusu, duyguların bulaşıcı olmasından hareketle, en yakınında olan insanlara geçiveriyor. Yani tıpkı durgun suya attığımız bir taşın dışarı doğru yaydığı dalgalar misali, bir ufacık teşekkür, ama yerinde ve tam da neden olduğu belirtilerek edilmiş bir teşekkür, belki de onlarca insanın gününü aydınlatıveriyor.

Haydi bugün başlayın, önce düşünüp fark edin, yaşamınızda yeri olan insanlar size nasıl katkı sağlıyor veya hayatınızı kolaylaştırıyor veya yüzünüze küçücük bir gülümseme armağan ediyor, sonra da onlara bunu gözlerinin içine bakarak söyleyin. Çok yakınınızda olmayanlara telefon ediverin. Sonra bir bakın bakalım neler değişiyor yaşamınızda…

2015’te Mutluluğu Sımsıkı Yakalamaya Var mısınız?

mutluluk11Mutluluk paylaşmaktır, mutluluk deneyimlenen andır, mutluluk bir haldir, mutluluk yaşanan her türlü zorluğa, güçlüğe, sıkıntıya karşın deneyimlenebilen bir iç histir, mutluluk anahtardır, mutluluk yaratıcıdır, mutluluk verimlidir, mutluluk hızlıdır, mutluluk canlıdır, mutluluk farklıdır, mutluluk birlikteliklerle çoğalır. Mutluluk birbirine katkıda bulunmaktır, mutluluk olan biteni fark edebilmek ve o farkındalığı kaydedebilmektir. Mutluluk bazen her şeye baş aşağı bakabilmektir. Mutluluk bir hal olarak deneyimlenirse, her fırsatta hatırlanan keyifli ve iyi bir duygu halidir. Mutluluk karşınızdakine teşekkür edebilmektir, mutluluk bakış açımızı genişletip uçan kuşu ve yerdeki taşı aynı anda görebilmektir.

Mutluluk güneştir, buluttur, dünyadır, yıldızdır, sıcak bir gülümsemedir, bir fincan kahve ile okunan kitaptır, el ele yürümektir, sabah yeni güne uyanmaktır, sevdiklerine sımsıkı sarılmaktır, başkalarını gülümsetebilmektir. Mutluluk bulaşıcıdır, nerede olursanız olun çevrenizdeki herkese bulaşır. Bulaştıkça da katlanarak çoğalır. Mutluluk basamak gibidir, var olan her şeyin üzerine bir adım koyup yukarıdan baktıran bir basamaktır.

Doğduğumuz dünyada büyürken her öğrendiğimiz kavram gibi mutluluğu da öğrenip bir tanım geliştirip sonra o tanımı bir ölçme aracı olarak kullanıp, o tanıma göre mutlu veya mutsuz oluyoruz. Bazen öyle kısıtlayıcı bir tanım yaratmış oluyoruz ki, sanki biraz eli sıkı bir insanmış gibi izin vermiyoruz mutlu olmaya. Bazen de öyle insanlar görüyoruz ki, yaşadıkları durum her ne olursa olsun hayata ışıl ışıl parlayan gözlerle bakmaya ve hayat yolunda heyecanla ve merakla yürümeye devam ediyorlar.

2015 yılı boyunca mutluluğa farklı bir anlamla, farklı bir gözle, yepyeni bir farkındalıkla bakmaya, bugüne dek sizinle olan, kafanızın içine kazınmış olan mutluluk tanımlarını çıkarıp, iyice bir okuyup, sonra üzerlerini şöyle bir silip parlatıp, gerekiyorsa biraz daha derinleştirip süsleyip yeni tanımları kabul etmeye ve yaşamı algılarken bu yeni tanımın içinden geçip dışarı bakarak mutluluğu sımsıkı yakalamaya var mısınız?

Mutlu yıllar olsun…