Arşivler

Güzel Bir Sonbahar Sabahından Küçük Bir Paylaşım

agacBu sabah daha önce hiç çıkmadığım kadar erken bir saatte yürüyüşe çıktım, o kadar erkendi ki güneş doğmaya yeni yeni niyetleniyordu.  Alacakaranlıkta yürürken, sonbaharın ne kadar güzel bir mevsim olduğunu bir kez daha fark ettim. Sağ olsun, rengârenk yaprakların üzerinde hışırtılı sesler çıkararak yürümenin keyfini bize sunuyordu nazikçe. Bunları fark etmeden önce olanların üzerine bir şeyler yazmak istedim bugün

Evimin dışına adımımı atar atmaz, sabahın soğuk ayazı yüzüme çarptı, çok da soğukmuş diye düşündüm, sonra aman hava da daha karanlıkmış, keşke biraz sonra çıksaydım dedim. Sonra bu düşüncelerin otomatik olarak zihnime geldiğini fark ettim ve biraz daha dikkatle dışarıya baktım. Uykulu halimle kapıdan çıkınca yüzüme çarpan serin havanın aslında hoşuma gittiğini hissettim, sonra o yeni yeni aydınlanan gökyüzünün ne kadar keyifli olduğunu, renklerin ne kadar güzel olduğunu görmeye başladım. Bu sefer de daha önce neden bu saati hiç dışarıda geçirmemişim diye hayıflandım. Yine bir durup düşündüm, şu son derece basit görünen sabah yürüyüşüne çıkışta bile kafamda ne çok şey gezindi diye. Şaşkınlıkla zihnime ilk düşenlerin hava soğuk ve karanlıkmış cümlesi olduğunu ve aslında çok da hoşuma giden şeyleri daha sonra keşfettiğimi fark edince çok şaşırdım. Hadi güzellikleri keşfettim, bunlardan keyif alma zamanı gelmişken, bu sefer de neden daha önce yapmadım diyerek yarattığım hayıflanma duygusu, şaşkınlığımı iyice arttırdı. Sonrasında sürekli araştırdığım, üzerinde konuşup yazdığım bakış açısı konusu aklıma geldi, şöyle bir silkelendim ve iyi ki daha önce yapmadığım bir şeyi bugün yapmışım, şu güzel serin havayı, gökyüzündeki renkleri görmek ne güzel diye keyiflendim.

Bakış açısı sanki biraz matematiksel geliyor kulağa, hatta geometri dersi gibi bir ses bırakıyor kulakta, kaç derecelik açıyla bakıyoruz, biraz sağa kayarsak açı kaç derece olur, iyi görüş için kaç derecelik açı olmalı filan gibi kelimeler uçuşuyor benim zihnimde. Ardından da yeterli değil gibi geliyor sadece bakış açısı üzerine düşünmek, çünkü o açıyla bakmanın altında yatan başka bir şeyler var ve biz o şeylere göre o açıdan bakıyor oluyoruz genelde, aslında seçiyoruz o açıdan bakmayı.

Baktığımız açının o açı olmasını destekleyenler neler? Doğduğumuz günden bugüne bizi getiren her şey aslında. Geçmiş tecrübelerimiz, yaşadıklarımız, ebeveynlerimizden, öğretmenlerimizden, arkadaşlarımızdan, sevdiklerimizden, patronlarımızdan kısaca yaşamdan öğrendiklerimiz, yaşama bakarken, o yaşamı yaşarken içinden kayda değer bulup seçtiklerimiz, bunlardan yola çıkıp geliştirdiğimiz inançlarımız, yargılarımız, alışkanlıklarımız, değerlerimiz, duygularımız. Yani aslında yıllar boyu toparladığımız şeylerle yapılandırdığımız düşünce biçimimiz şekillendiriyor baktığımız açının yönünü ve derinliğini. Baktığımız açı işin somut ve gözle görülen kısmı, ama asıl numara gözle görünmeyen, belki de sadece bir kısmını sayabildiğim ve adına düşünce biçimi diyebileceğim kocaman ve çok da esnek olduğunu düşündüğüm bir balonun içinde saklı. Öyle kocaman ki, her nereye bakarsak neyi nasıl algılayacağımızı bize tercüme edecek bir güce sahip, yaşadıklarımızı bizim kendi iç dilimize tercüme eden bir tercüman adeta.

Kendi balonlarımızın içindekileri fark etmenin ve onların üzerinde düşünmenin, yaşamı keyifle yaşamanın birinci kuralı olduğuna inanırım. Çünkü eğer biz kendi balonumuzun içinde birikenlerin farkında değilsek, o balon yaşamı neredeyse hiç düşünmeden yaşatacak bir güce sahip hale geliverir kolayca. Çünkü o balon güçlü bir şekilde geçmişi derleyip toparlar ve bizi yormadan, otomatik halde bugüne ve geleceğe baktırır, davranışlarımızı ve sözlerimizi ona göre programlar, korumacı bir yaklaşımla bizi bildiğimiz yoldan bakmaya ve bildiğimiz yoldan yürümeğe yöneltir. İşte bana sabah alacakaranlıkta dışarı çıktığımda önce soğuğu ve karanlığı fark ettiren, keyifle geçecek zamanı fark ettirmek yerine, daha önce neden yapmadın, bak ne çok şey kaçırdın bugüne kadar, keşke yapsaydın dedirten de bu balon. Sonrasında, kendimi otomatik düşüncelerimle yakaladığım anda zihnime çağırdığım “serin hava bana iyi geldi, güneşin geleceğini bilmek ne keyifli ve iyi ki bugün bu güzelliği fark ettim gibi” düşüncelerim de, kafamın içindeki balona, seni fark ediyorum ve aslında senin içinde yer alanlardan öğrendiklerimle ben ne düşüneceğimi seçiyorum, otomatiği devraldım, sen rahat ol demekten öte bir şey değil. Yani bakış açımın yönünü seçmeden önce keşfettiklerim bana bakış açımı ayarlattıranlar.

Hadi bunu kendi yaşamlarınızda bir araştırın. Sizin zihninizin içindeki o balonun içinde neler var, onlar sizi ne kadar destekliyor, siz onları ne kadar farkındalıkla kullanıyorsunuz, otomatik sistem ne kadar devrede, baktığınız açıyı geçmişte ve olası risklerde mi odaklıyorsunuz, yoksa farkındalıkla geleceğe, burada gerçekten ne var sorusuna ve yeni farkındalıklara doğru mu çeviriyorsunuz? Ben böyleyim mi diyorsunuz, yoksa o bakış açısının altında yatan içi bilgi, deneyim, farkındalıklarla dolu o zengin balonu fark edip, içindekileri kullanıp, bakış açısını ona göre kendim, bilerek, isteyerek ve fark ederek en işime yarayacak ve katkı sağlayacak şekilde ayarlarım mı diyorsunuz?

Bugün Mutlu musunuz?

mulumusunuzBuyurun size günün sorusu: Bugün mutlu musunuz? Haydi, biraz da açık uçlu hale çevireyim sorumu; bugün ne kadar mutlusunuz? Pek çok cevap duyar gibiyim, Ne alakası var şimdi? Mutlu olunacak bir durum mu var, ülkenin hali, işler güçler, çoluk çocuk? Önce bir her şeyi yoluna koyalım, hedefler tutsun, işler alınsın, oğlan sınavı kazansın, sonra düşünürüz. Artık gülüp duruyoruz ağlanacak halimize. Evet ya mutluyuz aslında, her şey yolunda.

Nereden aklıma geldi bu soru hemen sizinle paylaşayım. Hem insan kaynakları alanına çeyrek yüzyılımı vermiş olmamdan, hem koç olmamdan, hem de meraklı bir araştıran olmamdan hareketle, uzunca bir zamandır özel ilgi alanlarımın içinde pozitif psikoloji, mutluluk ve bu konuların yaşama ve insanlara yansımaları da bulunmaya başladı. İnsanlar mutlulukla ilgili ne düşünüyorlar acaba diye araştırırken en çok fark ettiğim durum, mutluluğa bakışın sanki ekmek alacak para yokken çok pahalı bir araba almak üzere harekete geçmek gibi bir şey olduğu algısının yaygınlığı oldu. İstisnalar yok mu, elbette var, mesela benim kızımın çok mutlu görünüyorsun, bugün ne oldu soruma verdiği yanıt güzel bir istisnaydı: hayatın kendisi mutlu olmak anne, özel bir şeye gerek yok ki. Kızımdan gelen cevaptan sonra bu soruyu hem kendime, hem de çevremdekilere sormamın iyi bir şey olacağına karar verdim. Zaten hafta sonuna başlamak üzere olduğumuza göre biraz kendimize yönelik kafa yormakta da sakınca yoktur diye düşünüyorum. Hem bu kafa yormalar her ne iş yaparsak yapalım, yaptığımız işe de son derece olumlu geri dönüşü olan kafa yormalar sakın unutulmasın.

İşte size birkaç soru, ister yetişkin olun, ister genç, ister çocuk, ister yönetici, ister çalışan, ister kadın, ister erkek, sorularım herkese uygun. Tek önemli nokta soruları kendiniz için içtenlikle yanıtlamanız (mümkünse yazarak ve saklamak üzere yanıtlamanız) ve sonra da verdiğiniz yanıtlar üzerinde son derece objektif analiz yaparak, bugünden önümüzdeki günlere uzanan yaşamınızda neleri değiştirmeniz gerektiğine karar verip, kararlarınızı not edip, sonrasında da harekete geçmeniz.

  • Mutlu olmak sizin için ne demek?
  • Mutlu olmak için bir hedefe ulaşmayı mı bekliyorsunuz? Varsayalım o hedefe ulaştınız, mutlu olma hedefiniz hemen bir sonraki hedefe mi erteleniyor? Yaşamda bu durumun varlığı size ne hissettiriyor?
  • Mutlu olmanın imkânsız olduğunu düşündüğünüz durumlar var mı? Eğer varsa, bu durumlar nasıl durumlar? Böyle durumları yaşarken neler düşünüyor ve neler hissediyorsunuz? Bu durumu değiştirip dönüştürmek için neler yapıyorsunuz?
  • Bugün mutlu olayım da bugünden sonrası ne olursa olsun diye düşünenlerden misiniz? Eğer böyle düşünenlerdenseniz, bu durum size ne hissettiriyor?
  • Sizin için mutluluk yaşamın akışında olmak, yani bugünde olanları fark etmek ve onların varlığı için teşekkür etmek ve hedeflerinize doğru giden yolda farkındalıkla ilerlerken mutluluğu fark etmek mi demek? Bu soruya verdiğiniz cevap size neler düşündürdü?

Lütfen önce mutlu olmakla ilgili tanımınıza, sonra da diğer sorulara verdiğiniz yanıtlara bir bakın.

Ben de daha önceden oluşturduğum tanımlara ek olarak bugün bir mutluluk tanımı daha oluşturdum: Mutluluk aslında iyi hissetme halidir, yani sadece bir sonuç değil, hepimizin kendi seçimlerimiz ve düşünce biçimimiz doğrultusunda ulaştığımız bir haldir. Mutluluk farkındalıkla yönetildiğinde yaşamımıza, yaşamı yaşama biçimimize ve yaşamı birlikte deneyimlediğimiz ailemize, çalıştığımız kurumlara, yönettiğimiz ekiplere, parçası olduğumuz ülkeye çok katkı sağlayacak bir haldir aslında. Mutluluk bireysel yaratıcılık, bireysel gelişim, yeni fikirler ve yeni adımların ortaya çıkmasını destekleyen çok güçlü bir itici güçtür. Bu tanımdan ve sorulara verdiğiniz cevaplardan da hareketle bugünden itibaren yaşamınıza mutluluğu daha fazla katmak ve mutluluğu deneyimlediğiniz halleri daha fazla fark etmek adına neler yapacağınızı kendi kendinize yazmanızı rica edeceğim. Sonrasında da bunların yaşamınıza neler katacağını bir fark ederseniz gerçekten müthiş olur.

Herkese iyi hafta sonları…

Seçmek İstediğiniz Sizindir

vanillaconeBir çocuğun eline, içinde bir toptan bile daha az dondurma olan bir külah dondurma vermişler,  küçük çocuk dondurmam oldu diye çok sevinmiş, içini kocaman bir heyecan kaplamış. Başka bir çocuğun eline de aynı çoklukta ve aynı külahta dondurma vermişler, bu küçük çocuk ise ağlamaya başlamış, bu bana yetmez, çok az diyormuş hıçkırıklarının arasında. Oysa ikisi de aynı miktar dondurma ve aynı külahsa, neden bir çocuk sevinirken, diğeri ağlıyor, galiba fark nereden bakıp ne gördüğümüz, daha doğrusu ne görmeyi seçtiğimizde.

Aslında her gün, her birimiz bu metaforik durumla karşılaşıyoruz. Benzer durumlarla karşılaşan insanlar ve arkasından gelen bambaşka, hatta taban tabana zıt tepkiler ve bunlara eşlik eden davranışlar.

Galiba gerçek bu noktada tanımlanıyor. Bizim öykümüzdeki gerçek, külahta bir toptan daha az olan dondurmadan öte bir şey değil, ama dışarıdan görünen gerçek, yani algı bambaşka ve farklı. Üstelik de hem çocukların algısı, hem çocukları görenlerin algısı bambaşka, çocuğa kızanlar, anne babaya kızanlar, duruma üzülenler, dondurmacıdan yana olanlar.

Haydi, gelin taşıyın bu metaforu bugüne, iş yerinize, evinize, ilişkilerinize, yaşamınızın bütününe. Sonra durup bir düşünün, acaba elimde ne var, ama gerçekten ne var? Sonra bakın, peki bunu gerçeklik penceresinden görerek tanımlarsam nasıl tanımlarım acaba? Ardından sorun kendinize, peki ben şu anda ne görüyorum? Yani benim külahtaki dondurma konusundaki fikrim ve algım beni nereye getiriyor? Acaba farkındalıkla veya farkında olmadan tercihim ne olmuş? Peki, bu tercih ettiğim şey benim için yaşamaya değer mi, yoksa biraz daha mı düşünmeliyim üzerinde? Son karar tamamen size kalmış, ne isterseniz, hangisi anlamlıysa, sonuçta elbetteki sadece Seçmek İstediğiniz Sizindir!

 

Şu Meşhur Yapılacaklar Listeleri

todoBir zamandır mutluluk üzerine çalışıyorum, daha doğrusu olumlu duyguların insanın işletim sistemi üzerindeki etkileri üzerine çalışıyorum. Konu insanın kendisi olunca, mutluluk da otomatikman insanın olduğu her ortam için anlam kazanıyor, özel yaşam, iş yaşamı, eğlence zamanları, sıkıntılı zamanlar, tatiller…

Mutluluğu iş yaşamı dışında konuşmak sanki daha kolay geliyor herkese, ama konu işe gelince, işinde mutlu olmak çok ender bulunan bir duruma dönüşebiliyor, işinde mutlu olduğunu söyleyen insanlara da özenerek ve belki de biraz kıskanarak bakılıyor. Oysa herkes öyle ya da böyle çalışacağı işi seçerek başlıyor çalışmaya, neredeyse çeyrek yüzyıl süren insan kaynakları çalışmalarımda gözlediğim, müthiş de bir ilk gün heves ve heyecanıyla başlanıyor ilk iş gününe. Sonra bazı durumlar oluyor ve o ilk gün heyecanı kaybolmaya başlıyor, önce tanımsız bir duygu durumu deneyimlenmeye başlıyor, ardından da mutsuzluk ya da hoşnutsuzluk ya da sıkıntı diye adlandırılan bir durum. Pazartesi sendromları eşlik etmeye başlıyor bu duruma ve hafta sonu ve tatiller için yaşıyoruz cümleleri. Tanıdık gelen var mı?

Pozitif psikoloji ve olumlu duygularla ilgili çalışmalar gösteriyor ki, şartlar ve koşullar ne olursa olsun, sadece bakmayı seçtiğimiz yönü ve o baktığımız yönde de davranış şeklimizi doğru ayarlayarak içinde bulunduğumuz durumda olumlu duygu deneyimlemek, yani kısaca mutlu hissetmek mümkün. Bir sürü ve üstelik de uygulaması çok basit öneriler var iş yerinde mutluluğu destekleyecek, ama bir tanesi var ki bana çok iyi geliyor.

Yoğun çalışma temposunda olanlara tanıdık gelecektir, yapılacak işler o kadar çoğalır ve çeşitlenir ki, artık mutlaka listeler tutulmaya başlanır. Kimileri klasik usul kâğıt kalemlerle tutarlar, kimileri yeni teknolojinin nimetlerini kullanarak bilgisayar üzerinde otomatik takip edilen listeler oluştururlar. Bu listelerde dikkatimizi genellikle çeken, tamamlanmamış işlerdir. Hele liste bilgisayardaysa, yaptığımız işler hemen takipten düşer ve gayet motivasyon kırıcı biçimde tamamlanmamış olanlar önümüze düşmeye devam ederler. Önerim şu; elbette doğru takip ve zamanında iş için listelere ihtiyaç var, ama nelerin tamamlandığının ve oradaki çabanın da kendimiz tarafından fark edilmeye ihtiyacı var. Hatta liste dışı önümüze gelen ve aralarda tamamladığımız işlerin de farkındalığı gerekli. Neleri tamamladığımızı bilmek, sonuçlarını da önümüzde görmek, tamamlanmayan işlerin de tamamlanmasını kolaylaştırmak adına çok destekleyici olacaktır. Yani aslında durumu tam olduğu gibi ve dört bir yanından görmeye yarayacaktır. Eksik ve tamamlanması gereken işleri odağa alıp, resmin diğer yarısının dikkatten kaçmasını engelleyecektir. Kısaca yaptığımız işle ilgili olumlu duygularımızı da fark etmemizi kolaylaştıracaktır. Sadece küçük bir bakış açısı değişikliği ile iş yaşamınızda biraz daha iyi hissetmeye ne dersiniz?

Mutluluğu Ölçmek Neden Önemli?

measuringhappinessÜlkeler mutluluk ölçmeye başladılar. Mutluluk bakanlıkları kurulmaya başlandı. Dünyada mutluluk düzeyi ölçen araştırmalar yapılıyor. Mutluluğun ülkeler, toplumlar, kurumlar ve insanlar için nihai ve en temel amaç olduğu üzerine kurulu bir sürü araştırma yapılıyor. Mutluluğun başarıyı beraberinde getirdiği yüzlerce farklı deneyle bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Sözü edilen mutluluk bir anlamda esenlik, bir anlamda iyi hissetme hali. Mutluluk araştırmaları durumu bir adım daha öteye taşıyor ve paranın tek başına mutluluk belirleyicisi olmadığını kanıtlıyor. Huffington Post dergisi, mutluluk sosyal sermayenin de varlığı ile ortaya çıkıyor diyor son yazılarından birinde.

Tam bu noktada sosyal sermaye kavramını da mutluluk çerçevesinde biraz açmak isterim. Sosyal sermaye insanların birbirleri ile paylaşımları, birbirlerine katkıları, birbirlerine duydukları güven, birlikte ortaya çıkardıkları sonuçlar, birbirlerinden aldıkları güç ve destek, birbirlerine duydukları şükran duyguları olarak düşünülebilir. İnsan kendini gerçekleştirmek için bir topluluk içinde var olmaya ihtiyaç duyar ve sosyal olarak var olduğu topluluk içinde sahip olduğu değer ve ortaya koyduğu katkı ve kabul ile kendini çok güçlü hisseder.  Bu durumun ortaya çıkması beraberinde o en derinde hissedilen mutluluk halini, mutluluk değerini, mutluluk farkındalığını ortaya çıkarır. Mutluluk halinin ortaya çıkması, başarı ve iyi sonuçları kendiliğinden ortaya koyar.

Peki durum bu olduğuna göre neden kurumlar yatırım getirilerinin, karlılık oranlarının, faiz gelirlerinin, faiz giderlerinin, genel giderlerin analizlerini yaptıkları ciddiyetle kurumsal mutluluk analizlerini yapmıyorlar? Kurumda karlılık oranının düştüğünü görür görmez almaya çalıştıkları önlemler gibi, neden kurumsal güven, kurumsal mutluluk azalmaya başladığında onları analiz edip dengeleyecek önlemler almaya çalışmıyorlar? Farkında değiller mi acaba azalan kurumsal güveni yerine koyacak çalışmaları yapmak, sürekli analiz edilen karlılığı istenilen yönde etkiler, azalan çalışan mutluluğunu fark edip, mutluluk ve bağlılıkla ilgili çalışmalar yaparak azalan parçaları yerine koymak kurumsal başarıyı arttırır.

Şükürler olsun ki son yıllarda “insanı” konuşmaya başladı kurumsal dünya. Tırnak içinde yazdım, çünkü insanın kurumsal dünyanın en çok konuşması gereken olgu olduğuna inanıyorum. “İş” konuşmak elbette anlamlı, ama iş denilen şeyin kapsamında her ne varsa, onu yapan “insan” olduğuna göre, asıl konuşulması ve analiz edilmesi gereken kavramların, ne yaparsak insan ve iş uyumlanırı bulmak ve odağı, büyüteçi, her ne derseniz deyin, insan ve insanın esenliği ve mutluluğu üzerine çevirmek olduğunu düşünüyorum. Mutluluğun tanımından başlamak gerektiğini düşünüyorum önemle, mutluluk demenin elele tutuşalım, halkaya katışalım hali olmadığından hareketle, mutluluğun güven, huzur, keyif, anlam, birliktelik, katkı gibi çok güçlü değerlerin bir bileşkesi olduğundan başlamalı ve bu başlangıcın üzerine inşa etmeli kurumsal mutluluk kavramını. İnanarak ve tutkuyla mutluluk tabanlı iş modelleri geliştirmeli, tıpkı karlılık ölçer gibi mutluluk ve onun beraberinde getirdiği güveni de sürekli takipte tutarak, sonra da bir kahve eşliğinde ortaya çıkan somut sonuçları gözlemeli. Ne dersiniz?

Mutluluk Kimin Sorumluluğunda?

Mutlu olmayı yakalamak aslında iç sorumluluğumuz, ama ne yazık ki zaman zaman bu konuda karşılıklı kızgın sözler duyuyoruz. Senin yüzünden mutlu olamadım, bizim şirketteki yöneticiler böyle olduğu sürece benim mutlu olmam imkansız, bütün gün yağmur vardı, nasıl mutlu olayım. Birilerine veya bir şeylere yüklüyoruz kendi mutluluğumuzun sorumluluğunu. Oysa galiba asıl soru şu olmalı, içinde bulunduğumuz an ve durumda etrafımızda olup bitenleri kendi beynimize tercüme ederken acaba gözümüzde hangi gözlüklerle bakıyoruz etrafa? Şurası bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek ki, bir an kesitinde 12 milyon bit veri ile karşı karşıya kalıyoruz ve bunun sadece 40 bitini seçiyoruz, yine bilim diyor ki, bir durumun algılanmasında dış etkenlerin etkisi % 10, geçmiş deneyimler, inançlar, değerler çerçevemizden durumu yorumlamamızın etkisi % 90, yani yaşadığımız her durumun bizdeki etkisi aslında neredeyse tamamen bireysel tercümelerimize dayanıyor. O yüzden aynı ortamda bulunan iki kişi aynı yere bakıp bambaşka yorumlar yapabiliyorlar. Peki, bu iki bilimsel gerçeklikten hareketle ne yapmak lazım? Önce neyi seçmek istediğimize, sonra da o seçtiğimiz şeyi kendi algımıza nasıl tercüme edeceğimize bakmak lazım, çünkü  en basit anlatımla gerçeklik dediğimiz şey, seçtiklerimizin kendimize göre tercüme edilmiş hali. Mutluluğa buradan bakınca, aslında mutluluk tanımı ve algısı da tamamen bir bireysel tercümeden ibaret, yani mutluluk ya da iyi hissetme halinin sorumluluğunun büyük kısmı kendimizde, bizim seçtiğimiz 40 bitte, bizim taktığımız gözlüklerde, kısacası bizim kendi tercümemizde saklı.

Bugünden geleceğe giderken, içinde bulunduğunuz durumları değerlendirirken, ortama, koşullara ve kişilere bütün sorumluluğu devretmek yerine, azıcık da kendi seçim kriterlerinize ve gözlüklerinize bir göz atmaya ne dersiniz? Belki de iyi hissetmek ve daha hızlı yol almak için en pratik yol budur…

 

Hayatı İleri Doğru ve Keyifle Yaşamak İçin 10 Öneri

denizDeniz kıyısında oturup ufka bakmak gibi bir şey aslında hayatı ileri doğru ve keyifle yaşamak, dalgalar denizi kıyıya doğru getirdiği halde, çok uzaklarda da aynı heybetle tükenmeden dalgalanabilmek gibi bir şey sanki, buluta, güneşe, yağmura karşın heybetle orada olabilmek. Hayata bu gözle bakmak için aşağıdakileri denemeye başlamak, eğer zaten yapıyorsanız, çoğaltmak nasıl gelir?

  1. Güne mutlu başlamak, mutlu olmak için mükemmel bir dünya tasarımı beklemekten vazgeçerek, o gün, o an sahip olunan ne varsa, zorluk ve sıkıntılara rağmen, mutlu başlamak, belki de bunu alışkanlık haline getirmeye çalışmak, çünkü sağlıkla alınan bir nefes bile bazen yeterli güne mutlu başlamak için, en azından bunu fark etmek
  2. Kendi bireysel sistemimizin sistem yöneticisi olan beynimizin nasıl işlediğini öğrenerek, beynimizi doğru yönetmek. Hani bilimsel olarak kanıtlanmış olan Plasebo Etkisi var ya, işte onu hayat boyu deneyimlemek
  3. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, inanç ve alışkanlıklarımızın farkında olmak, bunların içinde kendi işimize yarayanların ve işimize yaramayıp baş ağrısı, mide ağrısı, hastalık yaratanların içimizden ayrılabileceğini keşfederek, işe yaramayanları zihnimizden dışarı atmak
  4. İlişkilerde ve iletişimde olumlu cümleler kullanmak, insanların kişiliklerine yönelik olumsuz eleştirilerde bulunmak yerine, davranışlara yönelik konuşmaya çalışmak, olumlu duyguların yaratıcılığı, verimliliği, seçenek çoğaltmayı ve öğrenmeyi kolaylaştırdığını bilerek iletişim kurmak, beklentileri net, açık ve sonuca yönelik ifade etmek, olumlu iletişim kurmanın hem kendimize, hem de karşımızdakilere katkılarını fark etmek
  5. Varsayımlarla veya başkalarının düşüncelerini tahmin ederek oluşturduğumuz senaryolar yerine gerçekleri anlamaya çalışmak ve bilinmeyenlerle uğraşmaktan ve onlara yönelik bir şeyler geliştirmeye çalışmaktan vazgeçmek
  6. Hataları dünyanın sonu olarak görmek yerine, yola devam ederken destek olacak dersler olarak görmek ve onlardan yarar sağlamaya çalışmak, bunu yapmak zor geldiğinde, en azından onlara takılmak ve orada kalmak yerine, ileri giden yolu açmaya çalışmak
  7. Burada yer alan maddeleri çalışma hayatlarımıza da taşımak, çalışma alanlarımızda kavgacı ve gergin toplantılar yerine mutlu toplantılar yapmak, toplantılara olumlu birkaç cümle ile başlamak, odağı kızgınlık ve kavgada değil de istenen ve beklenen sonuçlarda tutmak, güçlü ve olumlu iletişime odaklanmak, sadece ters gidenleri değil, olup biten iyi şeyleri de fark etmek
  8. Zamanın dünyadaki tek eşit kaynak olduğu farkındalığı ile, o eşit kaynak olan zamanın içinde kendimizi nasıl yönettiğimize iyi bakmak ve gerekiyorsa, kendimizi yönetme şeklimizle biraz ilgilenmek
  9. Her günün sonunda, o gün olan birkaç olumlu şeyi fark etmek, yazmak veya en azından sadece keşfedip düşünmek
  10. Günü geldiği gibi yaşamak yerine her anını fark ederek, güne sahip çıkarak ve insanları da bu yönde destekleyerek yaşamak

Kurumunuzun Mutluluk Bütçesinde Neler Oluyor?

mutlulukbutcesiKurumlar her yıl sonu yaklaştığında bir derde düşerler, acaba bu yıl kar ve zarar durumları ne oldu? Ne kadar kazanmayı planladık, gerçekten ne geldi? Masraflar ne durumda? Acaba gelecek yıl ne kadar paraya ihtiyaç var? Karlılığı arttırmak için gelirlerin ne olması, giderlerin nasıl yapılandırılması lazım? Bu konular saatlerce, hatta günlerce süren toplantıların konusu olur, o yıl kazanç durumu iyiyse, gelecek yıl daha fazlası nasıl olur konuşmaları yapılmaya başlar, eğer durumlar fenaysa, gelecek yıl masrafları kısalım, yoksa işler kötü konuşmaları yapılır. Buraya kadar olup bitenleri tanıdık bulmayan var mı?

Şimdi herkesi önce bir derin nefes almaya ve kurumsal bütçeye bambaşka bir yönden bakmaya davet ediyorum; bu kez kurumun mutluluk bütçesine bakmaya, kurumun içindeki olumlu ve geliştirici duygu, davranış ve yöntemlerle, negatif ve geriletici duygu, davranış ve yöntemlerin bütçe durumuna bakmaya davet ediyorum. Aslında en derinde sözünü ettiğim kurum içi mutluluk durumları. Son derece geri planda kalması olası olan, daha somut ölçülebilen paranın ölçümüyle giderek unutulması daha da mümkün hale gelen mutluluk durumlarından söz ediyorum.

Yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, bir kurumda çalışanlar mutluysa, o kurum içindeki uygulamalar olumlu duygu ve davranışlara zemin hazırlayacak şekilde yapılandırılıyorsa, yönetimin benimsediği felsefe “mutlu çalışanlar ve iyi iş sonuçları” ise, o kurumda “başarı, karlılık, iyi ve yeni fırsatlar, yaratıcı iş çözümleri” kendiliğinden ve doğal sonuç olarak ortaya çıkıyor. Bunu fark eden ve bilinçli olarak bu konuda çalışmaya başlayan kurumlar, kurumun gerçek en değerli kaynağının “para ve makinalar değil”, “insan” olduğunu anlamakta gecikmiyor ve asıl yatırımı insanın insan tarafını beslemeye ve güçlendirmeye yapmaya başlıyorlar. Bu taraf güçlendikçe, işini seven, Pazartesi sabahları işe gülerek ve mutlu gelen, yaptığı işi kendi işi gibi benimseyen ve işine sahip çıkan, yaptığı işteki anlamı keşfeden çalışanlarla işlerini yürüten bir kurum haline geldiklerini görüyorlar.

Yine bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, bir olumsuz duygu veya davranışın etkisini ortadan kaldırmak için en az 3 ve üzerinde olumlu duygu yaratmak veya davranış göstermek gerekiyor. Bu olduğunda kurumlarda mutluluk düzeyi artmaya başlıyor ve verimlilik, karlılık artmaya, iş sonuçları iyileşmeye başlıyor. Yani aslında mutluluğun etkisi ile istenen sonuçlar ortaya çıkıyor, yani sanki mutluluğun yan ürünleri gibi bir duruma geliyor kurumun ana hedefleri olan karlılık ve bol kazanç.

Bütün bunlardan hareketle aslında kurumlar yıl sonlarında ve yıl başlarında bütçelerini yaparken ve gözden geçirirken bir ana parametre daha ekleseler ve kurumlarının içindeki mutluluk durumunu da gözden geçirseler, bu durumu olumlu yönde destekleyen ve negatif yönde etkileyen neler var baksalar, mutluluk bütçeleri artıda mı, ekside mi tespit edip, bu bütçeyi de en azından denk bütçeye ve hatta artı yönde geliştirmeye yönelik neleri farklı yapmalıyız bulsalar, belki de yapabilecekleri en güçlü işi yapmış olurlar düşüncesindeyim. Bu noktada belki de İnsan Kaynakları Bölüm’lerinin en güçlü desteği, kurumun yönetiminde ve yönetsel stratejilerinde bu farkındalığı oluşturmak yönünde olmalıdır. Mutlu günler…

 

Bugün Güne Nasıl Başladınız?

Smile-14Bugün güne nasıl başladınız? Kiminiz işe gitmek üzere, kiminiz evde, kiminiz okulda? Aslında benim sorum tüm bunlardan bağımsız ve çok basit, “Güne nasıl başladınız?” Kiminiz yönetici, kiminiz çalışan, kiminiz anne, kiminiz baba, kiminiz çocuk, kiminiz kadın, kiminiz erkek, yalnız benim sorum bunlardan da bağımsız, yalın ve sade “Bugün güne nasıl başladınız?”

Hayattaysak, nefes alıyorsak, her gün yeni bir güne başlıyoruz, döngü böyle kurulu. Kritik nokta şu: güne nasıl başlıyoruz, nedeni de şöyle: güne nasıl başlarsak, öyle de devam etme şansı veya riski  mevcut, güne nasıl başlarsak kendimizi hep öyle hissetme olasılığı var. İngilizcesi “gratitude”, Türkçesi “şükretmek” diye geçiyor. Şükretmek, yani teşekkür etmek, yani her sabah uyanınca önce bir derin nefes almak ve o nefesi alabildiğine teşekkür etmek, sonra her türlü zorluk ve güçlüğe karşın ona eşlik eden olumlu neler olduğunu keşfetmeye çalışmak ve onlar için teşekkür etmek, sonra bedenimizin üzerinde bulunan yuvarlak biçimli başımızın ön yüzünün en alt kısmında bulunan  ve açtığımızda konuşmamızı sağlayan dudaklarımızın yavaşça yukarı doğru kıvrılmasını, yanaklarımızın iki yana doğru hafifçe esnemesini, gözlerimizin hafifçe kısılmasını sağlamak, yani gülümsemek, çok zor geliyorsa kendiliğinden gülümsemek, küçücük, kısacık bir geçmiş yolculuğu ile geçmişten sımsıcak, keyif ve huzur dolu bir anı hatırlamak ve onunla birlikte kıvırmak dudakları hafifçe yukarı doğru ve oradan gelen duyguyu içinde hissetmek. Güne öyle günaydın demek, evde öyle dolaşmak, dışarı öyle çıkmak, yönettiğimiz ekiple öyle selamlaşmak, bilgisayarın karşısına öyle oturmak, çocuğumuzu öyle kucaklamak, sevgilimize öyle sarılmak.

Teşekkür etmek, şükretmek, gülümsemek, hepsi olumlu duygularımızın varlığını bedenimize, beynimize yani kendimize fark ettirmenin en güçlü yolları. Olumlu duygular insanın büyüten, besleyen, geliştiren, yapabilir hale getiren, cesaretlendiren, artı bire taşıyan duygular. Yalnız bir insanı da değil, bunları deneyimlemeye başlayan o bir insanın etrafındaki insanları ve o insanların etraflarındaki insanları, neden mi, çünkü tüm duygular bulaşıcılar, tıpkı hızla yayılan bir virus gibi.

Üzücü bir haber; olumsuz duygular daha hızlı bulaşıcı ve ne yazık ki daha fazla kalıcı ve yorucu. Hiç fark ettiniz mi bilmem, çalıştığınız ofiste yöneticiniz kızgınsa, mutsuzsa, gerginse, bütün ekip ne haldedir? Evde siz sinirliyseniz, yakınınızdaki diğer insanların genel görüntüleri nasıldır? Evet bunlar bilimsel olarak da kanıtlanmış gerçeklikler.

Olumlu duygular bizi büyüten ve geliştiren duygular, olumsuz duygular bizi tıkayan, yoldan alıkoyan ve hatta hastalık yaratan duygular. Olumsuz duygular son derece kalıcı, çünkü beynimiz onları güçlü bir şekilde kaydetmemizi önemsiyor, çünkü aynı duyguyu tekrar yaşarsak duygusal olarak korunmamızı sağlamayı hedefliyor. Olumlu duygular son derece çabuk uçucu, ama tıpkı küçük besleyici mineraller gibiler, küçükler ama kaybolduktan sonra ihtiyaç duyduğumuz kaynaklarımızı ortaya çıkarmaya yarıyorlar. Güne olumlu duyguyla başladıysak ve onu korumayı başardıysak, daha üretken, daha keyifli, daha sevgi dolu, daha yaratıcı bir gün tamamlıyoruz.

Bugün sabah öyle kalkmadıysanız bile şimdi denemeye var mısınız, hadi birazcık kıvırın dudakları yukarı doğru, izin verin yüz kaslarınız yukarı doğru hareketlensin, gözleriniz hafifçe kısılsın, hadi gülümseyerek başlayın, sonra tüm farkedilecek ne varsa teşekkür edebileceğiniz onları fark edin ve bugüne öyle devam edin, ister ekibinizi yönetin, ister yemek yapın, isterseniz ders çalışın ya da hatta isterseniz uyuyun, ama mutlaka aradaki farkı fark edin…

Derinden Mutlu Eden Teşekkürler

Varsayalım yarın uyandınız ve değişik bir şeyler yapmaya karar verdiniz, ne yapardınız? Benim bir önerim var, daha doğrusu bir sorum var. Hiç teşekkür ettiniz mi? Haydi gelin bugün bir teşekkür edin.

Saçma bir soru gibi geldi duyunca galiba. İçinizden geçenleri duyar gibi oluyorum, elbette ettik, kibarlık gereği teşekkür etmek adettendir. Ancak burada benim sözünü ettiğim teşekkür azıcık daha farklı, biraz daha alışılmış dışı bir teşekkür. Hayatımızın rutin döngüsü içinde bizimle olan insanlara, bizim yaşamımıza kattıkları ile ilgili teşekkürden söz ediyorum. Örneğin bir annenin çocuğuna, gözlediği bir davranışı için, sadece o davranıştan söz ederek ve kendisinde yarattığı etkiyi belirterek teşekkür etmesi, veya bir yöneticinin bir çalışanına gözlediği belki de çok basit ancak kendisine katkısını fark ettiği bir davranış için teşekkür etmesi, veya sevdiğinize en zor anınızda yanınızda olduğu için bir teşekkür veya sadece alışveriş ettiğiniz mağazadaki kasa görevlisinin size davranış biçimi, size gülümsemesi ve nazik sözleri size iyi geldiği için bunu belirterek teşekkür etmeniz söylemek istediğim.

Çok önemli bir kavram teşekkür etmek, çünkü içi oldukça dolu da ondan. İçini dolduranları düşünürsek, önce bir şeyleri fark etmek geliyor, arkasından o fark ettiğimiz şeylerin bize neden iyi geldiğini düşünmek ekleniyor ve bunu bize sağlayan insana fark ettiklerimizi bir teşekkür cümlesi ile aktarmak izliyor süreci. Tek başlı bir etkisi de yok üstelik, birisine bir ufak teşekkür etmek, duygularınızı ifade ettiğiniz ve o noktada yakaladığınız farkındalık nedeniyle önce size iyi geliyor, sonra karşınızdaki insan kendisinden kaynaklanan bir şeylerin başka birisi tarafından fark edilmiş ve üstelik de dile getirilmiş olmasından dolayı, belki de biraz şaşkınlıkla karışık, bir mutluluk duymaya başlıyor. Onun bu duygusu, duyguların bulaşıcı olmasından hareketle, en yakınında olan insanlara geçiveriyor. Yani tıpkı durgun suya attığımız bir taşın dışarı doğru yaydığı dalgalar misali, bir ufacık teşekkür, ama yerinde ve tam da neden olduğu belirtilerek edilmiş bir teşekkür, belki de onlarca insanın gününü aydınlatıveriyor.

Haydi bugün başlayın, önce düşünüp fark edin, yaşamınızda yeri olan insanlar size nasıl katkı sağlıyor veya hayatınızı kolaylaştırıyor veya yüzünüze küçücük bir gülümseme armağan ediyor, sonra da onlara bunu gözlerinin içine bakarak söyleyin. Çok yakınınızda olmayanlara telefon ediverin. Sonra bir bakın bakalım neler değişiyor yaşamınızda…