Arşivler

Bu Hafta İçin Bir Hikaye

hikayeBu haftaya bir hikaye ile başlasak dedim. Hatta hikayenin kahramanı da, hikayeyi okuyan kişi olsa…

Bir sabah uyandınız, hikaye bu ya, baktınız ki gün tam istediğiniz gün. O günün, hatta o haftanın kabaca bir fotoğrafı zihninizde, o fotoğrafın içinde kendinize de yer var, hem işlerinizi yürütüyorsunuz, hem özel yaşam tarafında istediklerinizi. Zor işler ve zamansızlıklar da var içinde, ama hepsinin üstesinden gelebileceğinizi biliyorsunuz. Sıkı bir toplantı da var içinde, hem de zorlu müşterilerle ve sizin yöneticilerle, ama cebinizde toplantıların sonuçlarına göre yürüyeceğiniz yol planınınız da var. Hatta bir kaç arkadaş görüşmesi ve biraz kendinize zaman bile ayarlanmış durumda. Hazırlanacak rapor ve bilgi yazıları için kafanızın içinde bir tasnif yapılmış bile. Geçen hafta sıkıntılı geçmiş ve beklediğinizin yarısı düzeyde bir sonuçla tamamlanmış iş konusunda sabah ekiple yapacağınız ne öğrendik toplantısı da size heyecanlandırıyor. Ne öğrendik toplantılarından sonra yaşanan çalışma temposu ve gayret her zaman size keyif veriyor. Başardım mı, başaramadım mı sorusu çok gerilerde kalmış. Artık yapmak istediklerinizi doğru tanımlayıp hedefe giden yolları bilmek ve onlara doğru gitmek yeni seçtiğiniz yöntem. O istediğiniz güne doğru yola çıkmadan kendinize bir göz aynada bakıyorsunuz ve gözlerinizin içindeki o meraklı umudu fark ediyorsunuz. Bakalım bu hafta neler olacak merakı ve ulaşmayı hedeflediklerinize doğru olan güçlü umut. Kendinize tanımladığınız yeni misyonu da cebinize koyup kapıdan çıkıyor ve sabah yürüyüşünüzle ve temiz havayı içinize çekerek başlıyorsunuz yeni haftaya. Ha ne mi o yeni misyon; eskiden kendinize ve başkalarına yaydığınız korku, kaygı ve endişe yerine, artık içinizde hissettiğiniz güveni, cesareti, umudu, kararlılığı, her neredeyseniz orada olmaya ait sevgi ve sevinci etrafınıza yayma ve bunun sonuçlarını keyifle izleme misyonu. Başarmak, başaramamak, her şeyin mükemmel olmasını sağlamak yerine, ben neler yapacağımı biliyorum, elimden geleni, hatta onun da en iyisini yapıyorum ve sonuçlarını merakla, yalnız kaygılı değil, meraklı merakla bekleme misyonu. Tam da yeniden anlamını keşfettiğim ve bence tek bir kelimeyle Türkçe’de karşılık bulmayan “resilient” olma, yani umutlu, yılmayan, cesaretli, esnek, iyi hissetmeyi bilen, gayretli, güvenli ve olup biten iyi ve kötü her şeyin farkında olma misyonu.

Hikayedeki kişi olmayı denemeye, zaten öyleyseniz sürdürmeye ne dersiniz?

Bir Konferansın Ardından -1 “Sevgili Dilek Öğretmen”

konferans23 Mart 2016’da Power of Happiness grubu tarafından İstanbul’da düzenlenen İş’te Mutluluk – Zor Zamanlarda Mutlu Olma Sanatı başlıklı konferansa katıldım. Tam da benim üzerinde epey çalışıp kafa yorduğum konulara yönelik olduğu için orada olmak da çok ilgimi çekmişti.

Konferansın teması “resilience” yani tam da Türkçe karşılığı olmadığını düşündüğüm ve birden çok kelimeyle bana anlamlı gelen bir temaydı. Birden çok kelime ile diyorum, çünkü bence çok kapsamlı bir sözcük, esneklik, vaz geçmeme, tekrar ayağa kalkma, güçlü ve kararlı olma, yapabilir olduğunu hissetme gibi bir çok destekleyici özelliği içinde barındıran bir sözcük resilience. Bence her birimizin içimizde bir yerlerde yakalayıp, bulup çıkarıp, bir an önce de kullanmaya başlamamızın önemli olduğunu düşündüğüm bir kelime.

Konferansta konuşulanlardan söz etmek de istiyorum, çünkü kendime aldığım bir çok not ve üzerinde çalışmaya karar verdiğim fikir vardı gün boyu, ama bugün değil. Bugün daha önce sosyal medya aracılığı ile farkına vardığım, o gün de beni çok etkileyen, ama dün dinlediğimde güç veren, umut veren, içimi ısıtan, tutkuyu, sevgiyi, bağlılığı, yaratıcılığı, yani şu bangır bangır bağırdığımız insan olmanın nasıl bir şey olduğunu tam anlamıyla gösteren sevgili Dilek Öğretmen’den, Dilek Livaneli’den söz etmek istiyorum. Çünkü onu duymayan varsa ben de duyurayım istiyorum, bir kişi yaptıysa herkes yapabilir, hepimize örnek olsun istiyorum, hepimizin içinde o tutkunun yakalanmasının çok değerli olduğunu biliyorum.

Konuşmalarından onu tanıdığım kadarıyla anlatacağım Dilek Öğretmeni. Samsun’un Çarşamba ilçesinde, Kumköy İlkokulu’na müdür yetklili öğretmen olarak atanmasının ardından bize dün anlattıklarından bende kalanlardan söz edeceğim kısaca, sonra da diyeceğim ki araştırın internetten Dilek Öğretmeni, bakın inceleyin, insan isterse neler yapabiliyor sıkı sıkıya tutunduğu ve inandığı ve içinde anlamı keşfettiği bir şeyler için.

Dilek Öğretmen kocaman bir hayalle çıkmış yola, köyleri cazip hale getirmek. Ardından da köy okulunu cazip hale getirmek üzere çalışmaya başlamış hayaline giden yolda. Yaptıkları saymakla bitmiyor, bir yerlerde konuşurken duyarsanız, mutlaka gidin dinleyin veya izlemediyseniz 20 dakika ayırın ve “Bir Dilek Yetmez” başlıklı TEDX konuşmasını internetten bulup izleyin, içindeki tutkuyu ve heyecanı görmenin en iyi yolu bu.

Öyle güzel cümleler söyledi ki dün bize. Dedi ki, bilgiye ulaşmasını teknolojiyle sağladık çocukların, ama asıl gülümsemelerini sağlayarak sevgiye ulaşmalarını, mutlu olmalarını sağladık. Dedi ki, köy okulunu köyün yaşam alanı haline getirdik, iletişim, komşuluk ilişkileri güçlendi. Anneleri okula çektik, okulumuza anne eli değdirdik dedi. Ben ilkokul öğretmeniyim, çocuklara ilkleri yaşatmalıyım dedi. Onları hem sanat, hem kültür, hem spor, hem bilim, hem doğa, hem eğlenceyle tanıştırdığını anlattı. Engellilerle projeler yaparak çocuklarda bu konuda farkındalık yarattıklarından söz etti. Her şeye ragmen çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var diyerek çok güzel bir mesaj verdi.

Sonra hayalini destekleyen Kadın ve Yaşam projesinden söz etti.Köyde okuma yazma bilmeyen kadın kalmadı dedi, kadınlara aile eğitimleri verdirdik dedi, köye opera getirdik dedi, kadınlar gününde kadınlarımız şiir yazıp, şiir okudular dedi. Kadınlarımıza meslek edindirme atölyesi düzenledik, bir meslekleri oldu, para kazandılar dedi.

Dilek öğretmenin yaptıklarını dinlerken konuşma boyunca kalbimin gümbür gümbür çarpmasını, gözlerimin dolup dolup boşalmasını, tutkunun ve yürekteki heyecanın davranışa geçmiş halini görmenin verdiği mutluluğun nasıl bir şey olduğunu anlatamam. Salonca ayakta alkışladık onu ve başardıklarını. Dilek Öğretmen gerçekten bir köye ilkleri yaşatan bir öğretmen. Dilek Öğretmen konferansın teması olan hani şu benim bir sürü kelimeyle tanımladığım resilience’ın ayaklı örneği bana göre.

Bireysel lider olmak, sevdiği işi yapan ve/veya işini seven çalışan olmak, ilişkileri farkındalıkla yönetmek, sabit değil de gelişimi destekleyen zihin yapısından bakmak gibi üzerinde konuştuğumuz bir sürü konuya çok güzel bir örnek sevgili Dilek Öğretmen. Ama hepsinin ötesinde, insan potansiyeli dediğimiz şeyin nasıl bir şey olduğunu ve açığa çıktığında neler olabileceğini anlatan gerçek bir hikaye.

Eminim her birimizin içinde de kendi alanlarımızda ilkleri yaşatma potansiyeli var. Önemli olan bu tutkunun ve inancın ortaya çıkması, önemli olan kararlılıkla tutkuyu ve o güçlü inancı davranışa dökmek ve harekete geçmek. Kendi hayallerimizi net bir şekilde tanımlamak, yani o hayali gerçekten hayal etmek, gözümüzün önünde görmek ve ona ulaşmaya yürekten inanmak. Galiba anahtar burada.

Bahar, umut ve gelecek

baharİlkbahar geliyor. Doğadaki ağaçlar yaşadıkları soğuk ve bazen zorlu kış günlerinin ardından her şeye rağmen çiçeklenerek merhaba diyorlar yaklaşan güzel havalara. Sanki içlerindeki umutla hazırlanıyorlar yaz mevsimine.

Geçenlerde bir depresyon tanımına rastladım, bana çok güzel geldi. Diyor ki, depresyon, içinde umut kalmayan üzüntü halidir. Yani umut yoksa, depresif bir ruh durumu çıkıyor ortaya, geçmişte yaşanan olumsuzlukları olduğu gibi bugüne ve geleceğe yansıttığımız ve içinde hiç iyi bir şey bulunamayan gelecek tasarımları olan bir durum. Umut yoksa, korku, kaygı ve endişe daha iyi yer buluyorlar kendilerine. O zaman da ister istemez insan sistemi kısıtlı güçle çalışmaya başlıyor ve koruyucu ve kapatıcı sistemler devrede kalıyor. Sanki ağaçlar bu durumda olsalar, çiçek açmaktan vaz geçecekleri bir durum.

Peki umut tam olarak nedir? Renkli bir gözlükle bakıp, olan biteni yok sayıp, pembe bir resim görmeye çalışmak mı? Hayır, bana göre umut geleceğe bakarken tek başına olumsuz durumları gözde canlandırmak yerine bunun da olasılıklardan biri olduğunun farkındalığı ile diğer senaryoları da gözde canlandırmayı başarmamızı sağlayan bir his. Umut gerçekten var olduğunda, sadece koruma konumunda kalıp bir kaç seçenek içinde hapsolmuş hissetmek yerine o bir kaç seçeneğin yanına ekleyecek farklı, elbette gerçekçi ama içinde olası iyi halleri de barındıran senaryoların da var olduğunun keşfedilmesini sağlayan bir his. Yani varlığında insanın düşünen ve en gelişkin beyninin devrede olmasını destekleyen bir ruh hali. O halde umudun nasıl tanımlandığı da çok önemli, eğer umut tanımı pembe bir gelecek resmi yaratmak ise, bu tanımla umudu yaşama katmak zor da gelebiliyor, onu da bilmek lazım.

Her şeyin ötesinde umut bulaşıcı bir duygu. Umutlu insanlar bu duyguyu bulaştırıken, umutsuz insanlar umutusuz ve karamsar halleri bulaştırıyorlar birbirlerine.

Umut bulaşıcı dedik, umut tam tanımlanırsa deneyimlenebilir dedik, o halde her bir bireye düşen önemli görevlerden bir kaçı o umudu tanımlamak, keşfetmek ve yaşamın içinde var olduğundan emin olmak sonrasında da olumsuz duyguları yaymak yerine umuda dayalı gerçekçi düşünceleri yaymak olmalı. Sanki iyi olma halini, gerçek mutluluğu fark etme ve sürdürmenin altında yatan temel desteklerden bile olabilir umudu doğru tanımlamak ve yaşama katmak. Ne dersiniz?

Ne Arıyoruz?

Sürekli bir şeylerin peşinde koşar halimiz var. Sabah uyandığımız dakikadan, gece olup yatıncaya kadar, aslında doğduğumuz günden başlayıp, bu yaşamla vedalaşıncaya kadar.

Peki buluyor muyuz aradığımızı, ya da biliyor muyuz aradığımızın ne olduğunu? İşte bu sorunun cevabı konusunda tereddütlerim var. Sanki bilirmişiz gibi hissediyoruz, sanki bilirmişiz gibi yapıyoruz, ama öyle bir an geliyor ki, bu koşturmaca nereye sorusunu sorarken buluyoruz kendimizi.

Ben bu soruyu kendime sorduğumda oldukça kafa karıştırıcı bir kapıyı aralamıştım kendi dünyamda. Bilirsiniz yaşam aslında bir alışkanlıklar örüntüsü içinde geçer. Bende de aynı örüntünün kendi ördüğüm hali vardı elbette. O örüntüler bazen öyle bir hal alır ki, sıkı bir örgü gibi, kendisinin dışını göstermemeye başlarlar. Benimki de sıkı örgü halindeydi. İşte tam da o noktada sordum galiba kendime bu koşturma nereye, ben aslında ne istiyorum sorusunu. Cevap çok güçlü geldi, ben iyi hissetmek istiyorum, bana iyi hissetirecek şeyleri yaparak koşmak istiyorum, koşarken etrafımı da görmek istiyorum, gördüğüm yerlere güzel şeyler bırakarak geçmek istiyorum, yorulurum biliyorum, ama o tatlı yorgunluğun da bana iyi geleceğini biliyorum.

Benim kendi soru cevap kısmım, bana benim mutluluk tanımımı hatırlattı, aradığım şeyin aslında içinde daha güçlü bir anlam ve katkı barındıran, benim için değerli şeyleri fark ettiren, kendimi iyi hissettiren, benim tanımımla mutluluğu getiren bir hal olduğunu keşfettirdi.

Mutlu musun, mutlu değilim, her şey böylesine kötüyken nasıl mutlu olunur ki bu durumda, mutluluk da neymiş, işimiz gücümüz var, onunla uğraşacak vakit yok, herkes işine baksın… İşte bu ve bunlara benzer kelimeler, cümleler mutluluğu sanki lüks bir şey, zor zamanlarda adının anılması vurdumduymazlık ifade eden bir şey, zaten de pek de mümkün olmayan bir şey gibi algılatıyor insana.

Oysa mutluluk ne bir lüks, ne bir safsata, ne bir vurdumduymazlık, ne bir imkansızlık. Mutluluk atacağımız her adımı fark ettiren, yaptığımız her işi zenginleştiren, aldığımız her nefesin değerini keşfettiren, hani şu en başta söylediğim, sabah uyandığımız andan, gece yattığımız ana kadar geçen sürenin koşmaca değil de etrafı da görmemizi ve fark etmemizi sağlayan bir yürüyüş ya da koşuya dönüşmesini sağlayan en güçlü hal. Mutluluk yaşama koskocaman bir gülen suratla, olan bitenlerden uzak ve bağımsız, sanki bir fildişi kulede yaşıyormuş gibi bakmak değil, aksine bütün kulelerden uzak ve yaşamın tam da içinde ne olup bitiyorsa hepsini fark ederek, tüm zorluk, imkansızlık ve kötülükleri görüp, bunlarla beraber daha başka neler var ve ben iyi veya kötü kendi yaşam resmimin bütününü düşünerek neler yaparım sorusunun cevabını vermek aslında.

Bazen mutluluğu öyle uzak bir yerlere yerleştiriyoruz ki, giderek anlamsızlaşıyor ve adından bile bahsetmek güçleşiyor. Şöyle bir hayal edin, sizin gözünüzün önüne gelse mutluluk, ne kadar mesafede duruyor, elinizin uzanacağı bir yerlerde mi, yoksa çok uzaklarda mı? Aslında mutluluk ifadesi hepimizin kendi kafamızın içinde saklı, yani çok yakınımızda.

Bu Pazar gününüzü biraz kendi mutluluk tanımınız, kendi mutluluk bakışınız ve kendi mutluluk farkındalığınız üzerinde kafa yorarak geçirmeye ne dersiniz?

Herkese mutlu bir gün dilerim…

Değişmek Hareketle Başlar

degisim_nasilKurgular hep değişim üzerine. Yaşamda sürekli bir şeyleri değiştirmek ihtiyacı var; kendimizde, başkalarında, fiziksel çevremizde, yaptığımız her işte. Soru hep aynı, nasıl? Bazen kolayca oluveriyor istediğimiz değişimler, bazen sonsuza kadar rafta kalıyor. Dün bir konuşma dinliyordum, içinde geçen bir cümle çok hoşuma gitti; “Gerçek değişim hareketle başlar .” cümlesi.

Sadece bireysel değişim mi burada sözünü ettiğim, hayır, kurumsal değişim de tıpatıp aynı yoldan gidiyor. Kurum dediğimiz şey de en nihayetinde bir değil de on veya yüz veya bin tane birey. Yani o dünya da da değişim hareketle başlıyor. Çok yazılıyor, çok konuşuluyor, çok fazla şey öğreniliyor.

Eğitimlerimde çok söylerim, bilgiyi bilmek tek başına işe yaramaz, ne zaman ki içinden kullanılabilir bir şeyler keşfeder ve kullanmaya başlarsınız, işte tam da o noktadır eğitimin işe yaradığı nokta.

Günümüzde bilgiyi bilmek en kolaylardan. Elimizin altı kaynak dolu, kitapçılar kitap dolu, internet, temiz veya kirli, doğru veya yanlış bilgi dolu, etraf bilgiyi bilen ve gelip akıl veren insanlarla dolu, yani bilgiyi bilmek kadar kolayı yok. Asıl nokta bilgiyi bildikten sonrası yani bilgiyi duyup, çok da ihtiyaç var bu değişime denildikten hemen sonra başlıyor asıl işin kendisi. Bildiğim bilgi benim kendi değişimimde ne işime yarayacak sorusu ve arkasından da ben bu bilgiyi kendi hayatımda nasıl kullanırım sorusunun cevabını vermek. Bu cevabın hemen arkasından da son derece somut ve göze görünecek bir adımla bu bilginin en azından çok ufak bir parçasını uygulamaya başlamak, başlatmak. Sanki bir deney yapar gibi, bakalım beğendiğim bilgi gerçekten beğendiğim gibi mi, onu anlamak amaç. Nasıl yeni bir şey kullanmaya başlayacağımızda önce bir deniyoruz, denedikten sonra uyumlu bulursak artık gerçekten bizim oluyor, bilgi de tıpkı öyle, bir deneyip bakmak ve sonra da yaşamın içine sokmak lazım.

Bana göre değişimin önünde iki tane sıkıntı oluyor. Birincisi, o başlatacak küçük deneme adımını atamamak, ikincisi de o adımı değişimin bütününü tek seferde yapacak şekilde atmaya çalışmak. Deneme adımını atmayınca, zaten bilgi bilgi olarak kalmaya mahkum; değişimi tek seferde yapmaya çalışınca da kocaman fili tek seferde yutmaya çalışmak gibi bir durum, yani yutması mümkün değil.

Değişimi harekete geçirmenin en iyi yolu, önce o değişimin önemini ve değerini keşfetmek, hemen arkasından bunu yapmayı sağlayacak kaynaklara odaklanmak ve sonrasında da küçük adımları planlamak, yani o gerçek değişimi başlatacak hareketi planlamak. Sonrasında tıpkı yeni bir şeyler dener gibi bakmak, bana oldu mu, yoksa olmadı mı ve sürdürüp sürdürmeme kararını ona göre vermek.

Bu hafta üzerinde düşünmek ister misiniz; sizin için değişim ne ifade ediyor, yaşamınızda değiştirmek istediğiniz neler var, onlar her nelerse, değişmiş halleri gözünüzde nasıl canlanıyor, hangileri ile ilgili yeterli bilginiz var, bu bilgiyi bilmek değişimi başlatmanızı tek başına destekliyor mu, bu değişimin sizin için değerinin farkında mısınız, gerçek değişimi başlatacak adımları atmak için nelere ihtiyacınız var, en küçük adımınız ne olur?

Herkese mutlu bir hafta diliyorum…

Zihin Yapıları

Yeryüzünde her insanın tek ve biricik olması, her bir insanın kendi zihninden baktığı dünyanın da tek ve biricik olmasını destekliyor; çünkü kendi zihinlerimizden bakarak gördüğümüz her şeyi kendi dilimize tercüme edip, ona göre de bir davranış biçimi geliştiriyoruz. Her şeyi tercüme eden zihinlerimizin içinde bir de yapı var ki adına zihin yapısı deniyor, yani İngilizce adıyla “mindset”. Bu konu çok ilgimi çekiyor, çünkü her birimizin yaşamda attığımız her adımı etkileyen, bazen destekleyen, bazen kısıtlayan her ne varsa bu yapıların altından çıkıveriyorlar her daim. Çocukluktan beri geliştirdiğimiz bakış açımız, inançlarımız, alışkanlıklarımız oluşturuyor zihin yapılarımızı. Öylesine otomatikleşiyorlar ki zaman zaman, sanki nefes almak kadar doğal geliyor bize zihin yapımızın davranışa yansımış hali.

Bakın en genel hatlarıyla neler oluyor; Zihin yapımız sabitse, zorluk ve engel vaz geçme nedeni haline gelirken, gelişimi destekleyen zihin yapısı sahipleri için zorluk ve engeller yeni yollar arama fırsatı anlamına geliyor. Sabit zihin yapısı ve konfor alanı çok iç içe geçmiş kavramlarken, gelişimi destekleyen zihin yapısı farklılık ve yenilik keşfetmeye çalışıyor. Gelişimi destekleyen zihin yapısı, çabanın en az sonuç kadar önemli olduğuna inanırken, sabit zihin yapısı sadece sonuç da sonuç diye adeta bağırıyor. Başarısızlık, sabit zihin yapısındaki insanlar için adeta dünyanın sonu, çünkü dünyaya bu taraftan bakan insanlar ağırlıklı olarak hata yapmaktan da kaygı duyan ve mükemmel olmak zorunda hisseden insanlar. Yani başarı her şeyin odağında yer alıyor onlar için. Zeka, yetenek ve beceri, sabit zihin yapısından bakanlara göre belli bir zamana kadar geliştirilen ve ondan sonra da aynı kalan şeylerken, gelişimi destekleyen zihin yapısındakiler, daha fazla neyi ne zaman ne kadar geliştirip, neler katarım acaba diye bakıyorlar yaşama.

Bu durumun yaşama ilginç bir yansıması var. Birden çok insanın bir arada olduğu aileler ve kurumlarda da aynı bakış açıları ortaya çıkabiliyor. Ortak kurallar, ortak ilkeler yöneticilerin ve ebeveynlerin bakış açıları ağırlıklı olarak hangi taraftaysa, davranış biçimleri de, konulan kurallar da, hedefler de, prensipler de ona göre oluyor. Yani yukarıda saydığım bireysel özellikler o aileye, ya da o kuruma birebir yansımaya başlıyor.

Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, daha mutlu hisseden insanlar, daha fazla gelişime açık zihin yapısını yaşama aktaran insanlar. Sabit zihin yapısı bakışı yaşamı daha dar bir açıdan yaşamaya zorluyor.

Kendi zihin yapılarınızı gözden geçirmeye ve yaşamlarınıza yansıyan özelliklerini keşfetmeye ne dersiniz?

Bugün Benden Gelenler

Masal Terapi kitabını çok sevdiğim Judith Lieberman’ın NTV Radyo’da bir program yaptığını yeni öğrendim ve internetteki kayıtlardan keyifle dinlemeye başladım. Son günlerde araba kullanırken yol arkadaşlarımdan biri oldu. Bugün dinlediğim söyleşide Judith Lieberman’ın konuğu Nil Karaibrahimgil’di. Oldukça keyifli olan bu sohbet, kendimle ilgili çok şey düşündürdü bana.

Programı dinlerken, neden yazı yazmayı çok sevdiğimi, nasıl yazdığımı ve yazmanın beni neden heycanlandırdığını bir kez daha keşfettim. Yazıyorum çünkü belki sadece bir kişi, belki de daha fazlası minicik bir şeyleri alır ve cebine koyar ve belki de birileri ile paylaşır diye düşünmek bile beni fazlasıyla mutlu ediyor.

Düzenli olarak yazı yazmaya başladığım 2012 yılından bu yana yaşadığım hayata bakarken ilginç bir bakış açısı geliştirdim; her duruma acaba buradan alıp üzerine bir şeyler yazabileceğim neler var diye bakmaya başladım. Okuduğum her kitapta, izlediğim her filmde, katıldığım her sohbette, gittiğim her farklı yerde bir kelime keşfetmeye çalışırken buldum kendimi. Sonra da bulduğum kelimeleri, yakaladığım düşünceleri yazıya dökünce neler çıkacağı ile ilgili merakımın beni çok heyecanlandırdığını anladım.

İşte bugün dinlediğim konuşma beni yukarıda söylediklerimi hatırlamaya ve üzerinde düşünmeye doğru itekledi. Yani duyduğum bir şeyler bende yeni düşünceler yarattı. Tam da istediğim :)

Peki dedim kendi kendime, ben bugün ne yazsam? Sonra da bir zaman okuduğum bir kitaptan öğrenip, sonra da biraz detaylandırdığım bir bilgiyi paylaşmak geldi içimden. Çok destekleyici olduğuna inandığım bir üçlemeden söz etmek istiyorum bugün. Oldukça basit bir üçleme:

  • Önce geçmişin yaşanmış ve bitmişliğini kabul ve sonra oradan gelen kazanımları fark etmek (iyi ya da kötü).
  • Ardından şimdi olanları keşfetme, sahiplenme ve şükür
  • Hemen ardından, geleceğe dönük merak, ümit, beklentileri yapılandırma ve harekete geçme

Bu üçlü hem bireysel bakış açısını, hem de kurumsal yaşamı çok destekleyen bir üçlü. Varsayın ki hem özel, hem de kurumsal yaşamın içinde var bunlar, tam da şöyle olur olanlar

  • Geçmişte bir şeyler yaşandı, Kabul yaşandı, peki tam ne oldu ve biz ne öğrendik
  • Her olana karşın bugün elimizde neler var ve onlar bizi nasıl destekliyor
  • Bugünden yarına ve ileri geleceğe giderken, bugün elimde olanlarla ve geçmişten öğrendiklerimle merak, ümit ve beklentilerimle bakarak nasıl bir plan yapar, nasıl harekete geçerim?

Var mısınız bu üçlüyü hem özel, hem de iş yaşamlarınıza dahil etmeye?

Kolaylaştıran da, Zorlaştıran da Kendimizde Yarattığımız İnançlar

Zaman zaman davranışlarımızı yöneten inançlarımızdır dersem ne düşünürsünüz? İçimizde en derinde yarattığımız kolaylaştırıcı olsun diye var olan düşünce şekillerimizdir onlar dersem, ne dersiniz?

Evet bana göre inançlarımız yaşamı bize daha pratik yaşatan ve bizlerin yaşamda duyduklarımızdan, gördüklerimizden ve deneyerek öğrendiklerimizden hareketle geliştirdiğimiz kalıp cümlelerimiz. Pratik yaşatan dediğimde, pratik kulağa nasıl geliyor? Kolaylaştırıcı gibi değil mi? Eh biraz kolaylaştırıcı, çünkü karar ve yola çıkma noktalarındaki düşünme sürecinde kolaylık sağlıyor. Ancak, kolaylaştırıcı demek her zaman bizim için yararlı mı demek? İşte burada ikilem ortaya çıkıyor, ne yazık ki yararlı, destekleyici ya da faydalı olmayan kolaylaştırıcılık da yaşatabiliyor inançlarımız.

Bazı inançlarımızın bizim için oluşturduğu kısa yollar, “hadi bir an önce” kalıbı uyumlu gelirken, bazı inançların kısa yolları ise, “sakın ha, asla, deneme bile, çünkü yapamazsın” kalıbı ile uyumlanıyor. Yani her iki durumda da karar ya da eylem çok hızlı oluyor, ama bazen durma hali, bazen de harekete geçme hali ile son buluyor konu.

Yani o durum böyle olduğunda inançlarımız ya bizi itekliyorlar ve destekliyorlar, ya da “asla yapamazsın, nedenini de fazla sorgulama, çünkü öyle işte” diyerek durduruyorlar. Adı üzerinde inanç, inanmaktan geliyor. Tam da şöyle bir durum ortaya çıkıyor kendiliğinden; yapıp yapamayacaklarımız konusunda neye inanıyorsak, öyle davranırız, bunun da ötesi yoktur.

Peki acaba böyle olmasını en derinde ne kadar istiyoruz? İstiyor muyuz, yoksa sadece otomatikten hareketle, hiç düşünmeden, elimde değil, yapamam, ben böyleyim, asla bu durumda şunu yapamam filan gibi cümleler mi çıkıyor ağzımızdan. Sorguluyor muyuz kendimizi bu konuda?

Son dönemde çok kulağıma takılmaya başladı davranışlara yönelik inanç cümleleri. Özellikle de gençlerden duyduğumda daha fazla kulağıma takılıp orada da kalmaya başladı. Hadi yaşamda geçirilen zaman arttıkça başımıza gelenlerin kalıcı inançlar yarattığını varsayalım, peki gençler daha az zamanda nasıl bu kadar katı inançları bu kadar yürekten benimsiyorlar diye çok şaşırıyorum.

İten ve güç veren inanç cümleleri ile ilgili hiç bir problemim yok, hani diyorsa ki ne iş olsa hallederim, değişim mi, ben onu iki dakikada atlatırım, işte o zaman korkacak hiç birşey yok, çünkü bu cümleler sonsuza kadar destek demektir.

Ancak, duyuyorsak ki, değişim varsa, ben yokum, çünkü asla başa çıkamam. Ben asla yazı yazamam. Benim yabancı dile yatkınlığım yoktur. Tek başıma bu tür şeyleri asla yapamam. Bu iş bir tek böyle yapılır. Eğer böyle kalıpları duyuyorsak, alarmlar çalıyor demektir. Demektir ki, kısıtlayan inanç canavarları kafalarını kulübelerinden uzattılar ve hızla yaklaşıyorlar. Acil dikkat zamanı!!!

Her konuda olduğu gibi bu konuda da farkındalık şart. Fark etmek gerek hangi inançlarımız bizi tutuyor, hangileri arkamızdan itekleyip destekliyor. Tutanları yakalayınca biraz uzağa koymak lazım ki, gerçekten neleri yaparız neleri yapamayız görebilelim. Analiz edip bakmak lazım ki, bunlar bir kaç tecrübe sonrası oluşturduğumuz genellemeler mi, yoksa gerçekleri yansıtan cümleler mi anlayabilelim.

İnanç cümleleriniz üzerinde biraz kafa yormaya, size destekleyenleri güçlendirip çoğaltıp, engel olanları değiştirmeye ne dersiniz?

Olasılıklar Bavulu

bavulDün Çağan Irmak’ın yönettiği Nadide Hayat filmini severek izledim. İçinde beni etkileyen mesajlar vardı. Ancak en çok etkileyen Nadide Hanım’ın süslendiği bir sahnede söz ettiği olasılıklar bavulu kelimeleri oldu. Beklenmedik bir yerde gayet şık giyindiğinde rol arkadaşlarından birisi bunlar nereden çıktı diye soruyor ve “olasılıklar bavulundan, herkesin mutlaka olmalı” benzeri bir cevap geliyor.

Bu olasılıklar bavulu ismi benim çok hoşuma gitti. Yaşamda karşımıza çıkabilecek her duruma hazır olmayı ifade etti bana olasılıklar bavulu. Yani olası her duruma karşı sağlam bir duruşla hazır olmayı, o durumlarda yapabilir olduklarımızı bilmeyi ve ona göre hareket etmeyi. Sonra dedim ister kadın, ister, erkek, ister genç, ister yaşlı, ister küçük bir işletme, ister büyük bir kurum olsun, hepsinin de sahip olması gereken bir şey olasılıklar bavulu. Yaşamda karşımıza çıkabilecek kolay ya da zor, ters ya da düz, heyecanlı ya da durağan her bir duruma karşı duruşu belirleyecek bir birikim bana göre olasılıklar bavulu. Bence hepimizin içinde de gizli bir yerlerde duran bir bavul bu. Bazen farkında olup içinden bir şeyler çıkarıyoruz, bazen de hiç varlığını fark etmiyoruz. Halbuki bu bavulu fark etmek, içinde nelerin hazırda durduğuna bakmak, sonra neler olsa, neleri de koysak yararlı oluru keşfetmek, yaşamda karşılaşılan ani, zor, heyecanlı, karmaşık durumlarda bize her zaman olduğundan çok daha fazla destek olabilir. Tıpkı insanlar gibi, tıpkı bizler gibi kurumlar da birer organizma, yani bizlerin çoğul hali. Onlar da kendilerine bir olasılıklar bavulu hazırlasalar ve içindekileri bilerek yönetseler, bu bavul onların da çok işine yarar sanki.

Bazen küçük, bazen büyük, bazen düzenli, bazen dağınık ama bir bavulumuz her zaman olmalı, hatta belki de var. Önemli olan onun içindekileri bilmek, bazen yeni olanları keşfetmek, bazen de gerekli olan eksikleri içine katmak. İşte o zaman o bavulun varlığı kadını, erkeği, genci, yaşlıyı, kurumu, takımı son derece rahatlatır ve gülümseterek yol aldırır diye düşünüyorum. Sizler ne dersiniz?

Yeni Yıl Kararları – Devam :)

IMG_27232015 yılı hakkında konuşurken dünyada, ülkemizde, kurumumuzda, çevremizde yaşanan pek çok üzücü, can acıtan, kızdıran, geren, kısaca insana kendisini kötü hissettiren olay geliveriyor gözümüzün önüne. Gözümüzün önüne geldiğinde de yaşamımızın tümünü etkileri altına alma eyiliminde oluyor bu negatif olaylar ve yaşananlar.

Tam da bu noktada söylemek istediğim bir şeyler var. Elbette çok zor zamanları görmezden gelmek değil, elbette yaşanan olumsuzlukları yok saymak değil, elbette duyarsız ve vurdum duymaz olmak değil söylemek istediklerim. Yeni yıla başlarken tüm bu zor zamanların içinde var olan güzel ve iyi şeyleri de fark etmek ne kadar önemli sadece onu söylemek istiyorum. Mutlu olduğumuzu anlamak için tüm yaşamın hiç pürüzsüz ve arızasız olması gerekmediğini söylemek istiyorum.

Beynimizin çalışma sistemi gereği yaşanan zor günler, üzüntüler, kızgınlıklar, negatif tecrübeler zaten son derece önde durma eğilimindeyken, bunların üzerine bir de biz olup biten iyileri görmeyi bilinçli olarak seçme kararlılığında değilsek, bu kez gerçekten mutsuz ve depresif olma ve çözüm üretemez hale gelme konusunda son hız ilerlemek kaçınılmaz oluyor.

Bu kaçınılmaza giden yola girmek yerine ne yapmak lazım o halde? Aslında yapılacak şey son derece basit ve bir o kadar da zor. Biraz bakış açısını yöneten kendi iç kameralarımızın baktığı yönü fark etmek ve belki de biraz netlik ve bulanıklık ayarlarıyla oynamak lazım. Bunu yapmak son derece kolay, ama alışkanlıklarımız, o benim elimde değil ki diyen iç sesimiz, bu kadar aksilik içinde mutlu ve iyi hissetmek mi , dalga mı geçiyorsun sorusunu soran kendimiz ortaya çıktığında da bunu yapmak bir o kadar zor.

Peki nasıl oynanacak bu ayarlarla ve bu konuda kendi kendimizle nasıl uzlaşılacak? Ne yaparsak bu yönde bir şeyler yapmış oluruz? Bu oynamaları yapmaya başlamanın birinci adımı artısıyla, eksisiyle bir var olan durum tasviri yapmaktan geçiyor. Şu anda yaşamımda neler var. Hangileri iyi gidiyor, hangileri tam da istediğim gibi değil. Bana iyi gelen neler var, bana kötü hissettirenler neler. Bana kötü hissettiren şeylerle ilgili benim yapabileceğim neler var, benim elimde olmayanlar hangileri? Yani tam anlamıyla bir tasvir yapmak, yani durumu gösteren bir resim çizmek; tam da bugüne ait bir resim. Ardından da bugünkü resim buyken, ben tam ne yapmak istiyorum ve onu elde etmek için nasıl adımlar atmaya ihtiyacım var? Peki, beni neler harekete geçirir? Sorularını yanıtlamak lazım. Bunları yaparken de bizi ilerlemekten alıkoyan alışkanlıklarımızı bizimle sert bir tonda konuşan iç sesimizi yakalamak ve yönetmek lazım.

Böyle bir analiz yapmak, analizin bize tam olarak neleri gösterdiğini anlamak ve peşinden hareket planı oluşturmak, aslında tüm zorluklara karşın iyi gidenleri fark etmeyi, içlerinde mutlu olmamızı destekleyen parçaları keşfetmeyi, yürüdüğümüz yolun çıkacağı yolları bulmayı, bir şeyler yapıyor olmaktan dolayı kendimizi iyi hissetmeyi ve kendi yaşamımızı güzelleştirmeyi sağlar.

Bazen öğrenilmiş çaresizlik, bazen negatiflerin yönetmediğimiz kalıcı etkisi bize yaşamı ve yaşamayı giderek daha zor halde göstermeye başlar. Bunun üstesinden gelebilecek tek kişinin kendimiz olmasından hareketle, 2016 yılı içinde , dönem dönem durum analizleri yapmaya, o durumların içinde kendinizi iyi hissettirecek davranış ve düşünme stratejileri oluşturmaya, neleri sürdürüp, neleri yapmaktak vaz geçeceğinizi planlamaya ve aslında özetle her durum ve şartın içinde size mutlu ve iyi hissettiren neler varsa onları keşfetmeye ve olmasını istediğiniz şeylere doğru gidecek ve tümüyle size ait adımlarla yürümeye ne dersiniz?