Archive | Mart 2017

Yeniden Çocuk Gibi Olabilmek

Bir Zen Ustası’nın çok sevdiğim bir sözü vardır:

“İnsan düşünen bir alettir; ancak onun büyük eserleri, hesap yapmadığı ve düşünmediği zamanda ortaya çıkar. O yüzden, «çocuk gibilik» hali yeniden tesis edilmelidir.”

“Çocuk gibi olmak” denilince, benim aklıma eğlence, neşe, sevinç, umut, kararlılık, vaz geçmeme, heyecan, merak, sorgulama, öğrenme çabası ve azmi, anda olma, sevgi, ufak şeyleri fark etme ve mutlu olma, değişimi ve gelişimi kucaklama gibi, yetişkinlerin yeniden toparlamaya çalıştıkları bir çok güzel özellik geliyor.

Madem “çocuk gibi olmak” bu güzel özellikleri içinde barındıran bir kavramsa ve her bir yetişkin geçmişte bir gün mutlaka çocuk olduysa ve yaşam doğumdan ileri doğru bir yolculuksa, acaba yolun nerelerinde neleri düşürdük? Nerelere bakıp, neleri toplamak gerek geçtiğimiz yollardan? Acaba “çocuk gibilik” hali nasıl tesis edilir yeni baştan?

Yürümeyi öğrenen çocukları bir getirin gözünüzün önüne, oradaki azim ve kararlılığa bakın. Sonra orada gördüklerinizi bugünkü yaşamda karşınıza çıkan zorluklarla baş etme durumunuza taşıyın, neler canlanıyor zihninizde?

Küçücük bir taşı ilk kez gördüğü muhteşem bir şey gibi inceleyen 1 – 2 yaşlarında bir çocuğu getirin gözünüzün önüne, gözlerindeki heyecana bakın, meraka bakın. Sonra da yaşama her gün o heyecan ve merakla bakan yetişkinlerle dolu bir dünya hayal edin. Nasıl bir dünya canlanıyor zihninizde?

Kalabalık bir toplantıda, kahkahalar atarak gülen ve koşan 3 – 4 yaşlarında çocukları getirin gözünüzün önüne, hani sehpaların altından geçen, masaların etrafında tur atan çocukları, içlerindeki coşku ve neşeyi fark etmeye çalışın. Fark ettikleriniz ne düşündürüyor size?

Biz yetişkinler aynı duygularımızı çocukluklarımızdan bugüne gelen yollarda arasak bulsak veya içimizde saklandıkları yerlerden çıkarıp, parlatarak bugüne uyarlasak ve sonra da gönlümüzce kullansak, neler farklı olurdu hayatlarımızda?

Bu haftayı bir çocuk gözüyle yaşamaya, içimizdeki o henüz tanımı bozulmamış çocuk duygularımızı gizlendikleri yerlerde bulup çıkarıp kullanmaya ve hayatlarımıza katacakları farkı keşfetmeye ayırmak ister misiniz? Çocuk gibilik halini yeniden tesis etme fikri nasıl gelir sizlere?

Mutlu haftalar…

Bir Hafta Sonu Hikayesi

Bu haftaki yazım geçtiğimiz Cumartesi günümden bir paylaşım olsun istedim. O gün vapur beklerken yazdım, yazdığım haliyle de paylaşmak geldi içimden.

Bugün heyecanlı bir gün, üniversiteli genç kızlara mutluluk anlatacağız. Seviyorum bu konuyu anlatmayı, paylaşmayı, bana çok iyi geliyor. Hele dinleyenler gençler olacaksa, daha bir heyecan doluyor içime.

Bugünkü konuşmamız İstanbul’da. Kadıköy’den karşı tarafa geçmemiz gerekiyor. Vapurla geçelim diyoruz.

Epeydir İstanbul’da vapura binmedim. İskeleye geldiğimde vapur saatine biraz daha zaman olduğunu görünce ve deniz kenarındaki büfede çay içenleri görünce, deniz kenarında çay içmek geldi içimden. Şansıma hemen denizin kenarında bir masa boşaldı. Oturdum, çayım geldi. Biraz konuşmayı düşünürüm derken, Kadıköy vapur iskelesine doğru bakarken buldum kendimi. Sonra da bir anda 7-8 yaşlarındaki ben geliverdi gözümün önüne.

Her yıl Şubat tatilinde İstanbul’a babaannemle dedemi ziyarete giderdik. İstanbul’da en sevdiğim zaman hep birlikte amcamlara gitme yolculuğumuz olurdu. Annem, babam, babaannem ve dedemle Kadıköy’den vapura binerdik. Elimi sımsıkı tutardı annem, aman derdi, çok kalabalık burası. Aslında o kalabalık benim çok hoşuma giderdi. Birbirinden farklı görünen insanları incelemek, onlara hikayeler uydurmak, acaba ne düşünüyorlar, nereye gidiyorlar hayal etmek en sevdiğim şeylerdi. Aylardan Şubat olduğu için, hava genellikle çok soğuk olurdu. Vapurda o tek sıra oturulan dış kısımda oturmaya çok heves ederdim. Düzenli hastalanmak gibi bir adetim olduğu için, annem pek istemezdi dışarıda oturmamızı. Arada ikna ederdik annemi babamla ikimiz. Sonra otururduk denize karşı. Vapur düdüğünü çaldığında, babam da bana vapur sesi çıkarma oyunu oynatırdı. Baş ve işaret parmaklarımı L şeklinde açar, ağzıma kapatır, “vuuu” diye bir ses çıkarırdım. Tıpkı vapurun düdüğüne benzerdi çıkardığım ses, çok eğlenirdim. Vapur hareket edince, en heyecanlı kısım başlardı; yaklaşmamın yasak olduğu yatay parmaklıkların arasından köpükleri seyretmek. Çok merak ederdim deniz nasıl köpürüyor acaba diye. Rüzgarı yüzümde hissetmek de çok keyif verirdi hatırlıyorum. Bu keyif ve meraka eşlik eden, annemi dışarıda oturmaya ikna etmiş olmanın haklı gururunu yüzümde görebilirdi herkes. Ben köpüklere bakarken, beyaz önlüklü amcalar çay getirirdi. Sonra da en sevdiğim nane şekerleri satılırdı şeffaf küçük poşetlerde. Kıtır kıtır yemeğe bayılırdım o şekerleri köpük köpük olmuş denize bakarken.

Bir baktım, bayağı bir gitmişim 8 yaşıma, nasıl da iyi gelmiş bu hızlı geçmiş yolculuğu bana. İçim adeta o zamanlardaki çocuk coşkumla doluvermiş ben fark etmeden. O keyifle vapura binmek ayrı bir iyi geldi sanki.

Vapurda canlı müzik yapan gençler vardı, ben çocukken olmayan. Artık neredeyse bütün seferlerde oluyormuş böyle güzel müzikler, ne güzel. Beyaz önlüklü çay satan amcanın yerine sahlep satan delikanlılar gördüm. Beşiktaş’a varıncaya kadar gençlerin müziğini dinlemek, onlarla şarkı söylemek nasıl da keyifliydi. Düşündüm dedim acaba ben 8 yaşındayken vapurlarda şarkı söyleyenler olsa, o zamanın büyükleri bugün bizim yaptığımız gibi şarkı mı söylerlerdi, yoksa gençlerin deli olduğuna mı kanaat getirirlerdi diye. İnerken bir sürü insanla sohbet ettik. Şarkı kardeşliği oldu dedi orta yaşlı bir hanım. Evet, “kardeşlik” ne güzel bir değer bizim ülkemiz için diye düşündüm. İnanılmaz bir enerji doldu içime.

Bu kadar güzel enerjiyle başlayan günümü pırıl pırıl genç kızlar ve onların yollarını açan Üniversiteli Kadınlar Derneği’nin yöneticileri iyice parlattı. Tam dört saat boyunca sonsuz ilgi ve merakla dinlediler bizi, notlar aldılar, sorular sordular. Onlardan gelen bir yorum beni daha da mutlu etti: “Bence hayattaki dönüm noktası gibi bir şeydi, farklı bakmaya başlatan” dedi içlerinden birisi.

Akşam Ankara’ya dönerken uçakta uzun uzun düşündüm, işte benim yaşamımı anlamlı kılan günlerden biri daha dedim kendi kendime. Deniziyle, vapuruyla, dostlarıyla, gençleriyle, ağzımda enfes bir tat bırakmıştı yaşadığım gün. Bu tat bizim son yıllarda anlattığımız gerçek mutluluk anlarının bıraktığı tatlardan biri olarak kaydoldu benim hafızama, tıpkı 8 yaşımı hatırladığımda aldığım tat kadar yoğun ve güzel bir tat daha saklandı içimde.

Bu hafta ağzınızda tat bırakacak anların pek çok olacağı, bu anları keşfedip yakalayacağınız ve hafızalarınıza kaydedeceğiniz bir hafta olsun. Öyle oldukça kaydolan tatlar sayesinde yaşamak daha da keyifli olsun.

 

Mutlu haftalar.

Haftalar

Yeni bir hafta başlıyor. Nasıl bir hafta olmasını istiyorsunuz? Nasıl bir haftanın içinde olmayı diliyorsunuz? Acaba siz bu haftayı nasıl şekillendirmek istiyorsunuz?

Yedi günde bir yeni haftaya başlıyoruz. Hayattaysak, bu kaçınılmaz bir düzen. Peki şimdiki haftaya başlarken bir durup düşünseniz; haftalar akıp gidiyor ve ben o akıntıda sürüklenir gibi hissediyorum kendimi halinde misiniz? Yoksa, haftalar elbette akıp gidiyor ama ben o haftaların içinde ne şekilde yol alacağımı belirlemek için elimden geleni yaparım ve haftalarıma sahip çıkarım haliniz mi var? Geçen haftaların sahibi siz misiniz? Yoksa kiracı mısınız geçirdiğiniz haftalarda?

Haftalarda kiracı olduğumuzda, bazen bir yarışta gibi yol alıyoruz hafta boyunca. Koşuyoruz, hatta soluksuz kalıyoruz, bitiş noktasına geldiğimizde arkamızda bıraktığımız yol bazen anlamını yitirmiş oluyor, bazen de önümüzdeki gidilecek yeni yol tamamlanan yolu birden bire unutturuyor.

Kiracıysak eğer, zaman zaman çaresiz hissediyoruz kendimizi, elimden bir şey gelmez, zaten benim yapacağım da bir şey yok durumu sarıveriyor insanı. Laf aramızda, böyle yaşanan haftalar tam bir azap yaşayan için.

Kiracı olduğumuz haftalarda bazen de kendimizi bir haz denizinde buluyoruz, ye, iç, gül, eğlen, gerisini de boşver hali.

Bunlardan herhangi biri veya bir kaçı ile geçen haftalar sanki tam da yaşanmamış hissi veriyor insana; sanki başkalarının kurgusunun içinde koşan bizmişiz gibi geliyor.

Haftanın sahibi biz olduğumuzda her şey çok farklı oluyor, planlar, keyif zamanları, hafta sonunda tamamlanmasına karar verdiğimiz işlerimiz, gün içinde geçirdiğimiz zamanlarımız, insanlarla olan ilişkilerimiz, karşımıza çıkan zorluklarla başa çıkma şeklimiz hepsi ama hepsi farklı bir hal alıyor. Hani şöyle yaşadığıma değdi denilen günler geçirmiş gibi hissediyoruz kendimizi. Anılarımız oluyor geçen günlere dair. Yorulsak da, bunalsak da hatta belki de üzülsek de iyi hissediyoruz garip bir şekilde kendimizi.

Acaba sizlerin haftaları nerelerde geçiyor? Haftanın sahibi siz misiniz, yoksa kiracı mısınız geçirdiğiniz haftalarda?

Cevabınız hangi tarafta olursa olsun, bu yeni başlayan hafta, haftanın sahibinin kendiniz olduğunu hissettiğiniz ve haftayı ona göre değerlendirip yaşayacağınız bir hafta olsa neler farklı olurdu bir önceki haftadan? Neleri farklı yapardınız haftanın sahibi benim diyerek baksaydınız önümüzdeki yedi güne?

Yeni Dünya Çalışanları

Yönetim üzerinde düşünmeye başladığımızda, kuşaklar, nesiller, X’ler, Y’ler, Z’ler derken kafamızı karıştıracak ne kadar çok şey üretiyoruz. Oysa sadelik ve yalınlık olduğunda hayat kolaylaşıyor, çözümler daha hızlı çıkıyor, insan kendini daha iyi hissediyor.

Kuşak filan demektense, “yeni dünya ve insan” demek yeterli gibi geliyor bana. Böyle düşünüyorum, çünkü aslında değişen ve yenilenen dünya, insanın bakış açısını değiştirip dönüştürüyor, ardından da yeni koşullara uyumlanma farklı şekillerde olmaya başlıyor.

Eski nesilden gelenler, yeni dünya gözlükleri ile baksalar bugüne, aslında konuşmak için canımızın çıktığı kuşak farkı lafı da ortadan kalkar kendiliğinden. Önce özenle birilerini birilerinden ayırıp, sonra onlara bir isim bulmaya çalışıp, sonra bir problem yaratıp, ardından da onu çözmek için uğraşıp didinmeye gerek hiç mi hiç gerek kalmaz.

Bugün hepimiz yeni dünyanın çalışanlarıyız. O zaman yeni dünyada çalışan insanı yönetmek nasıl bir şey sorusunu cevaplamak yeterli.

Yeni dünyada teknoloji öylesine gelişti ki, bilgi o kadar evrenselleşti ki, bireylerin kendileri ve çevreleri ile ilgili farkındalıklarını arttırma fırsatları o kadar çoğaldı ki, iş yaşamından beklentiler de farklılaşmaya başladı. Bütün bunlara ek olarak, insanlar yeni dünyada kendilerini daha fazla, daha doğru ve daha güçlü bir şekilde ifade etmeye başladılar. Yani aslında zaten içlerinde mevcut olan şeyleri seslendirmelerini sağladı yeni dünya. Yaptıkları iş karınlarını doyuruyorsa 🙂 yaptıkları işteki anlam ve amacı bulmak istediklerini söylemeye başladılar. O işi yaparken kendilerinden bir şey katmak, bildiklerini, yapabildiklerini işlerine aktarmak istediklerini dile getirdiler. Biraz gelişmek, farklılaşmak ve öğrenmek istiyoruz dediler. Katkımızı fark edin, hatta biraz da takdir edin ki biz de değerli hissedelim demeye başladılar. Bu söylenenleri daha genç nesilden duyan yönetim dünyası da bu duyduklarını ağırlıklı olarak kuşak değişimi ile bağladılar. Oysa bütün bunlar insan doğasına ait kavramlardı.

Yeni dünyada en üst yönetim kadrosundan, kurumun destek hizmetlerinde çalışan bireylerine kadar, her bir insanın çalıştığı kuruma ait hissetmesini desteklemek adına neler yaparız sorusunu cevaplamaya başlasak, aslında kuşaklarla filan hiç uğraşmadan yol almamız mümkün olur. İletişimi berraklaştırıp, güveni güçlendirip, çalışan gelişimini destekleyip, çalışanları yaptıkları işin sahibi haline getirip, sonra da katkılarını fark etmeye başlayıp, onları takdir etmeyi alışkanlık haline getirdiğimiz gün, ne kuşak çatışması konuşacağız, ne düşük karlılık, ne verimsiz çalışma sonuçları, ne de mutsuz ve ukala çalışanlar.

Yani kısaca odağımızı “önce iş, sonra insan” demekten alıp, şöyle bir içinde bulunduğumuz dünyaya dikkatle bakıp, ardında da “önce insan, sonra iş” demeye çevirebildiğimiz gün, biliyorum ki her şey çok güzel olacak.

Mutlu günler…