Archive | Nisan 2015

Sıcacık Bir Pazar Hikayesi

Bugün bir hikayem var, sıcacık, taptaze, dumanı tüten bir hikaye; yıllardır yaptığım işlerimi, anneliğimi, son yıllarda kariyerime eklediğim koçluk mesleğimi destekleyen az önce yaşadığım keyifli bir anı paylaşmak istiyorum.

Klasik bir Pazar günü kahvaltı, keyif, sevdiklerimizle vakit ve sonra pazardan haftalık sebze ve meyve alışverişi. Sonra, torbalarımıza yardım için gelen genç delikanlı. Tertemiz yüzlü, yakışıklı ve sevimli bir delikanlı.

Biraz sohbet ettik, yaşını sordum, 18 olacağını söyledi.  Klasik sorumu sordum, okuyor musun? Evet abla, 11. Sınıftayım dedi. Nerede okuyorsun, meslek lisesi mi, normal lise mi dedim. Fen lisesi abla diye cevap verdi. Nasıl dersler bakalım diye sordum, çok iyi, takdir ve onur belgesi aldım abla diye cevap verdi. Ne olmayı planladığını sordum, hayallerim çok büyük abla, Kanada veya Yeni Zelanda’da bilişim okumak istiyorum dedi. Büyük adam olmak niyetim dedi ve eğer ölmezsem büyük adam olacağıma da inanıyorum diye ekledi. Sonra beni çok etkileyen bir cümle daha söyledi, çok araştırdım, büyük adamların zorluklarla, kendileri çaba göstererek oralara geldiklerini öğrendim, hazır para ile büyük adam olunmadığını biliyorum dedi. Her cümlesi yüreğime dokunmaya devam ediyordu. Heyecanla ekledi, abla ben bu işi yaptığıma çok memnunum, çünkü hayatımı kazanmayı öğreniyorum. Çalıştığım başka bir pazarda bir müşterim var, dershanesi var, bana gel, bizim dershanenin sınavına gir dedi, girdim, % 100 burs kazandım, başladım dershaneye dedi. Sonra ekledi, abla biliyor musun bizim dershanedeki çocukların ellerinden cep telefonlarını ve kredi kartlarını alsalar, (iki elini birbirine yanaştırıp, göğsünde kavuşturdu) işte böyle kalırlar gibi geliyor. Hemen dedim ki, oğlum sakın ola ki hayallerinden vaz geçme, hayallerini renkli canlı düşünmeye devam et, hayallerimiz olduğu sürece başaramayacağımız hiçbir şey yok. Gelen cevap gene çok güçlüydü, ben başaracağıma inanıyorum abla, çünkü ortaokulda da fen lisesine gitmeyi hayal ediyordum, 480 puan alacağıma inanarak çalıştım ve hep 490 üzeri puan aldım seviye belirleme sınavlarından.

Kendi içinde bir dersler hikayesi gibi geldi bana bu yaşadığım deneyim: işte benim aldığım dersler, madde madde yazmak istiyorum:

  • Çocuklarımıza yapacağımız en güçlü destek kredi kartı ve cep telefonu vermek yerine, ne yapmak istediklerini fark etmelerine yardım etmek, kendi ayaklarının üzerinde durmanın ve hayallerin önemini anlatmak.
  • Başarının çaba ile geldiğini, hazır gelen şeylerin o kadar da keyif verici olmadığını her fırsatta ve özellikle gençlere ve çocuklara anlatmak.
  • İnancın ve hayal etmenin, istediğimiz yere doğru harekete geçmenin ve orada olmanın ilk anahtarları olduğunu herkesle paylaşmak.
  • Gençlerin umudumuz olduğunu unutmamak.

Delikanlıyla vedalaşırken: Hayalini daha da canlı ve renkli tutmaya devam et, inancını da sakın kaybetme, ben ilerde senin başarı hikayeni gazetede okurken kendimi göreceğimi biliyorum dedim.

İşte benim Pazar günümü ışıl ışıl yapan, gençlerle ilgili umudumu kat kat arttıran hikayem. Paylaşmadan edemedim.

Mutluluğu Ölçmek Neden Önemli?

measuringhappinessÜlkeler mutluluk ölçmeye başladılar. Mutluluk bakanlıkları kurulmaya başlandı. Dünyada mutluluk düzeyi ölçen araştırmalar yapılıyor. Mutluluğun ülkeler, toplumlar, kurumlar ve insanlar için nihai ve en temel amaç olduğu üzerine kurulu bir sürü araştırma yapılıyor. Mutluluğun başarıyı beraberinde getirdiği yüzlerce farklı deneyle bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Sözü edilen mutluluk bir anlamda esenlik, bir anlamda iyi hissetme hali. Mutluluk araştırmaları durumu bir adım daha öteye taşıyor ve paranın tek başına mutluluk belirleyicisi olmadığını kanıtlıyor. Huffington Post dergisi, mutluluk sosyal sermayenin de varlığı ile ortaya çıkıyor diyor son yazılarından birinde.

Tam bu noktada sosyal sermaye kavramını da mutluluk çerçevesinde biraz açmak isterim. Sosyal sermaye insanların birbirleri ile paylaşımları, birbirlerine katkıları, birbirlerine duydukları güven, birlikte ortaya çıkardıkları sonuçlar, birbirlerinden aldıkları güç ve destek, birbirlerine duydukları şükran duyguları olarak düşünülebilir. İnsan kendini gerçekleştirmek için bir topluluk içinde var olmaya ihtiyaç duyar ve sosyal olarak var olduğu topluluk içinde sahip olduğu değer ve ortaya koyduğu katkı ve kabul ile kendini çok güçlü hisseder.  Bu durumun ortaya çıkması beraberinde o en derinde hissedilen mutluluk halini, mutluluk değerini, mutluluk farkındalığını ortaya çıkarır. Mutluluk halinin ortaya çıkması, başarı ve iyi sonuçları kendiliğinden ortaya koyar.

Peki durum bu olduğuna göre neden kurumlar yatırım getirilerinin, karlılık oranlarının, faiz gelirlerinin, faiz giderlerinin, genel giderlerin analizlerini yaptıkları ciddiyetle kurumsal mutluluk analizlerini yapmıyorlar? Kurumda karlılık oranının düştüğünü görür görmez almaya çalıştıkları önlemler gibi, neden kurumsal güven, kurumsal mutluluk azalmaya başladığında onları analiz edip dengeleyecek önlemler almaya çalışmıyorlar? Farkında değiller mi acaba azalan kurumsal güveni yerine koyacak çalışmaları yapmak, sürekli analiz edilen karlılığı istenilen yönde etkiler, azalan çalışan mutluluğunu fark edip, mutluluk ve bağlılıkla ilgili çalışmalar yaparak azalan parçaları yerine koymak kurumsal başarıyı arttırır.

Şükürler olsun ki son yıllarda “insanı” konuşmaya başladı kurumsal dünya. Tırnak içinde yazdım, çünkü insanın kurumsal dünyanın en çok konuşması gereken olgu olduğuna inanıyorum. “İş” konuşmak elbette anlamlı, ama iş denilen şeyin kapsamında her ne varsa, onu yapan “insan” olduğuna göre, asıl konuşulması ve analiz edilmesi gereken kavramların, ne yaparsak insan ve iş uyumlanırı bulmak ve odağı, büyüteçi, her ne derseniz deyin, insan ve insanın esenliği ve mutluluğu üzerine çevirmek olduğunu düşünüyorum. Mutluluğun tanımından başlamak gerektiğini düşünüyorum önemle, mutluluk demenin elele tutuşalım, halkaya katışalım hali olmadığından hareketle, mutluluğun güven, huzur, keyif, anlam, birliktelik, katkı gibi çok güçlü değerlerin bir bileşkesi olduğundan başlamalı ve bu başlangıcın üzerine inşa etmeli kurumsal mutluluk kavramını. İnanarak ve tutkuyla mutluluk tabanlı iş modelleri geliştirmeli, tıpkı karlılık ölçer gibi mutluluk ve onun beraberinde getirdiği güveni de sürekli takipte tutarak, sonra da bir kahve eşliğinde ortaya çıkan somut sonuçları gözlemeli. Ne dersiniz?

Bugün 23 Nisan, Adam Olmuş Çocuklar

ataturk-23nisanBugün 23 Nisan, adam olmuş çocuklar, çocuk olmuş adamlar. Biz nereye gidelim diye sormamış büyükler, ne istiyoruz dememişler birbirlerine, biz kimiz diyense hiç çıkmamış içlerinden. Hep ben diyenler varmış, biz demeyi unutanlarla dolmuş heryer. O sırada küçük bir çocuk çıkıp sormuş, kim çocuk, kim adam, kim büyük, kim küçük, kim ben, kim biz, peki biz büyüyünce ne olacağız?

İşte galiba bugün geldiğimiz durum bu, adam olan çocuklar ve çocuklaşan adamlar diyarı olduk nedense. Hepimizin bir bütün, bir kültür, bir tarih, bir aile, bir millet, bir vatan, bir yaşanmış hikaye olduğumuzu unuttuk. Geleceğimiz olanlara bırakacağımız bir tarih, bir millet, bir vatan, bir kültür olması gerektiğini de unuttuk. Sanki sadece bugün ve buradaki maddi ve görünür şeyler varmış da başka hiçbir şey yokmuş gibi olduk.

Bu 23 Nisan biraz fark etme bayramı olsa keşke dedirtti bana. Sorsak keşke kendimize çocuk kim, büyük kim? Ne yaparsak çocukların içindeki büyükleri fark eder ve kendi içimizdeki çocukların onları anlamasını daha kolay başarırız.

Bu bayramın ana fikri, çocuklara değer vermek, onları önemsemek, onların yapabilirliklerini fark etmek ve ettirmek, onların yollarını açmak, kalplerini anlamak, düşüncelerine sınır koymadan büyütmek, sadece dersler ve notlardan ötede birşeyler olduğunu kabulden hareketle onların birer insan olduklarını kabul etmek olmalı. Bu ana fikri anlamak ve kabul etmek ve ona göre davranmak da bizlerin, annelerin, babaların, öğretmenlerin, amcaların, teyzelerin ve devlet büyüklerinin birinci görevi olmalı. Büyük olduğumuzu, yetişkin olduğumuzu düşünen bizler, çocuklarımızın ayaklarını yere sağlam basmalarını sağlayacak şeylerle donanmalarını, dünyaya ait insanlar olduklarını fark etmelerini, küçücük yaratıcılıklarının yok edilerek değil, beslenerek büyütülerek gelişmesinin önemini kavramalıyız. Dünyanın sadece doktora, mühendise ve avukata ihtiyacı olmadığını, dünyanın, evreni, dünyayı, doğayı, insanı, bilgiyi, sanatı, sporu, tarihi, kültürü, sevgiyi, barışı, dostluğu anlayan “insana” ihtiyacı olduğunu kavramalıyız.

Bu bayram biz yetişkiniz diyenlere bir mesaj olmalı, tam da şu nedenle: Bugünden geleceğe giden yolda çocuklarımıza nasıl destek olmalıyız anlayalım diye, bundan yıllar yıllar önce ulu önder Atatürk bunu bilerek onlara bayram bile armağan etmiş diye, onlar bizim geleceğimiz diye.

Nice güzel bayramlar olsun hepimize…

 

Kaçınılamayan Değişim

is my voodoo working?Milton Erickson diyor ki, “Değişim kaçınılmaz”, o kadar da doğru ki. Hadi doğru değil deyin, ben de size zamanın içinde deneyimlediğimiz kendi fiziksel değişimimizle başlayan bir çok değişim kaçınılmaz örneği vereyim. Sonra da insansal bir örnek olmasa da tırtılın kelebeğe değişimini hatırlatayım.

Değişimi iki farklı yönde düşünmek gerek gibi gelir bana; kendiliğinden olan ve bizim de kendiliğimizden içinde kalıverdiklerimiz, bir de kendi içimizde bir sürü analize ve senteze ihtiyaç duyan değişim durumları.

Bir değişim durumu ortaya çıkınca, bir de şu bizim analizi isteyen durumlardan biriyse, hele bir de her zaman alıştıklarımızı çok bozan bir durumsa, içinden de bir direnç kafasını dışarı uzatıverir. Yapamam ki, elimde değil hep böyle yaptım, bu yaştan sonra değişemem ki, sistem uymaz, daha önce de denedim olmadı.

Elimde değil der demez, sanki içimizde devrede bir başkası daha varmış gibi bir durum çıkıyor ortaya, benim elimde değil, ama onun elinde, o da değişmez. Peki o kim? Onu yönetenler neler? Neden ben değişmekten bahsederken, bana elimde değil istesem de olmaz ki dedirtiyor? Aslına bakarsanız, değişmenin önündeki en büyük engel içimizde yarattığımız ikilikler gibi duruyorlar. İçimizdeki ikiyi teke indirip, alışılanın dışında bir durum ortaya çıktığında içimizden gelen sesi tek olarak duyduğumuz anda değişime direnen tarafla da başa çıktık demektir.

Kim ki bu direnen taraf, aslında içimizde yarattığımız, deneyimleri biriktiren, korumacı bir tavıra sahip olan, iç sistemin ebeveyni gibi davranan, aman şimdi her şey güllük gülistanlık giderken durduk yerde kendini üzme diyen birisi; biraz temkinli, biraz ürkek, biraz fazla rahatına düşkün, biraz korumacı, biraz da korkak. Belki bir iç ses, belki bir düşünce ama ikilik yaratan bir iç ses, ya da ikilik yaratan bir düşünce.

Peki ne yapmalı, hep aynı mı kalmalı, yoksa bir şekilde bu ikileşmeyi yakalayıp, teke mi düşmeli. Yalın ve sade “ben”e mi ulaşmalı? Benim inancım teke düşmeye çalışmanın çok gerekli olduğundan yana. Peki ama nasıl? Ne zaman ki değişimin bitmiş halini ve içinde kendimiz için değerli olan şeyleri keşfetmeyi başarırsak, sonra o keşfin hemen ardından bu keşfi canlandıracak şeyleri belirlemeyi ve onlara doğru giden yolun taşlarını döşemeyi ve sonra da döşediğimiz taşların üzerinde yürüdüğümüzde karşımıza çıkacak farklı fırsat ve görüntüleri canlandırmayı başarırsak, o ikilik teke düşer gibi geliyor bana, çünkü ancak o zaman değişmenin katkısının farkına varmış oluveririz birden bire.

Kelime olarak basit, “değişmeliyim”, ama uygulamada çok da basit değil, hele ikilik varsa, çok zor, ama ne zaman ki teklikle düşünüp, değer önem çerçevesinden bakarsak, parmak şıklatmak kadar basit ve hızlı. Sonrasına kalan da seçtiğimiz değişimi kararlılıkla sürdürmek. Bunları tamamlayınca sonuç mu ne? Değişim denilen şeyin ta kendisi, hani şu kaçınılmaz olan..