Dinliyor musunuz?

Yaşadığımız hayatların temelinde iletişim ve ilişki yönetimi var. İletişimin ve ilişki yönetiminin, her ikisinin temelinde de dinleme var, çünkü dinleme olmadan iletişimden söz etmenin mümkün olmadığına inanıyorum.

Zaman zaman dinlemeyi duymayla eşleştiririz, şu ilkokulda öğrendiğimiz 5 temel duyudan bir tanesi olan ve insanın yazılımında mevcut olan duyma duyusu ile. Oysa dinleme duymayı da kapsayan ama duyma ile sınırlı olmayan, karşı tarafı gözlemlemeyi, anlamaya çalışmayı, kendini onun yerine koyarak diğer taraftan bakmayı, duyduklarından sentez yaparak bir karşılık oluşturmayı, karşı tarafa seni dinliyorum mesajını vererek onu değerli hissettirmeyi içeren çoklu bir beceri olarak tanımlansa çok daha yerinde olur diye düşünüyorum. Çünkü bence dinleme insanın orjinal yazılımında olmayan, yaşam boyu öğrenilen, pratik edildikçe gelişen güçlü bir insan olma becerisi. Aslında dinleme bilinçli olarak seçilen bir yaşam becerisi demek daha doğru bile olabilir.

Dinleme becerisini engelleyen ya da kolaylaştıran etkenlerden bir tanesinin sihirli zihinlerimiz olduğunu söylemek mümkün. Hani şu istediği gibi gezebilen, istediği anda istediği yerde olabilen, sınırsız yorum yapabilen ve kendi istediği konuya odaklanmayı seçen sihirli zihinlerimiz.

Birisini dinlerken sihirli zihnin seçimleri ciddi önem kazanır. Eğer zihnin seçimi söylenenleri dinlemek değil de, kendi tuttuğu gündemi takip etmekse, duydukları sadece karşı taraftan gelen sesler olarak kalıverir, kendi hazırladığı veya hazırlamak üzere üzerinde düşündüğü cevaplar, bireysel yargıları ve kendi gündemi çerçevesinde konuşurken buluverir kendini. Oysa, duymayı bir adım öteye taşıyıp dinlemeyi seçen kişiler için zihin seçimleri de tamamen karşı tarafı dinleyip anlamaya odaklıdır. Böyle durumlarda iletişim yönetilmesi kolay bir yaşam oyunu halini alırken, dinlemeyi sınırlayan, önemli bulmayan ve zihnin gezintilerinde kaybolan kişiler için iletişim ve ilişki yönetimi zorlu bir savaşa dönüşebilir.

Bilinçli olarak dinlemeyi seçen kişiler, karşıdaki kişiye seni görüyorum, seni duyuyorum, seni dinliyorum ve seni anlamaya çalışıyorum mesajlarını aktarmak konusunda son derece başarılı oldukları için, anne baba, eş, yönetici, çalışan değerlendirmelerinden çok iyi notlar alan kişiler olurken, diğer kategoride kalan kişiler yaşam alanlarındaki diğer bireylerden iyi değerlendirme notları almakta zorlanırlar. Bilinçli olarak dinlemeyi seçenler bulundukları alanda daha hızlı çözüme ulaşılmasını sağlayan, daha uyumlu ve esnek, daha kolay anlaşılabilen bireyler olarak nitelendirilirler.

Bu kadar değerli bir beceri olduğuna göre, acaba dinleme becerisini geliştirmek için neler yapmak lazım?

Bir iyi, bir de kötü haberim var bu konuda. Önce iyi ile başlayayım, iyi dinleme becerisi geliştirmenin uzun uzun maddelerden oluşan bir yapılacaklar listesi yok, iyi bir dinleyen olmanın tek bir koşulu var, iyi bir dinleyen olmaya yürekten karar vermek ve niyet etmek. Bu konudaki kötü haber ise, eğer iyi bir dinleyen olma konusunda algılarımızın tamamını sürekli açık tutmazsak, kolayca unutup, zihnin gündemi içinde kaybolmak son derece olası.

Dinleme konusu yaşamda bu kadar önemli ve kolaylaştırıcı olduğuna göre, bu hafta üzerinde düşünmek için birkaç soru sorsam sizlere:

  • Ben nasıl bir dinleyiciyim, sadece duyduğum ve kendi gündemim çerçevesinde konuştuğum zamanlarla, gerçekten dinlediğim zamanları yüzde olarak değerlendirecek olsam kendime neler söylerim? Sonuçtan pek memnun çıkmadıysanız, ilave bir soru, bu yüzdeleri daha dengeli hale getirerek iletişimi daha iyi yönetecek olsam, neleri farklı yapmaya ihtiyacım var?
  • İyi dinleyen olmak konusundaki niyetimi değerlendirecek olsam, kendimde neler fark ederim?
  • İyi dinleme becerisini zaman zaman ihmal ettiğimi gözlüyorsam, bu beceriyi kalıcı bir alışkanlık haline getirmek için nelere ihtiyacım var?

Mutlu haftalar…

Reklamlar

Mutlu Bayramlar

Bayramda bana ayakkabı alınırdı, genellikle kırmızı ve rugan, bir de elbise. Geceden baş ucuma koyardım, sabaha hazır olsunlar diye. Pek heyecan olurdu içimde, bayram geliyor diye. Çocuk aklı çok bilmezdim bayram neden heyecanlandırıyor, ama yine de çok heyecanlanırdım, yarın bayram diye.

Evimizde de farklı bir heyecan olurdu bayram geliyor diye. Çikolatalar, şekerler alınır, ev temizlenir, bayram yemekleri planlanırdı. Bazen evde misafir de olurdu, babaannem ve dedem bize gelirlerdi İstanbul’dan. O zaman benim heyecanım daha fazlalaşırdı, pek severdim evde misafir de olunca bayramları.

Bayram kahvaltısı öncesi giyinirdik, sonra kahvaltıya oturmadan sarılıp öpüşüp bayramlaşırdık büyüklerimizle. Öyle çok kalabalık bir aile olmadık biz ama yine de kalabalıkmış gibi geçerdi o bayramlaşma sabahları.

Kahvaltıyı ben hazırlardım bazen küçük halimle. Tek prensibim olurdu o hazırlıklar sırasında, kesinlikle her sabah kullandığımız kahvaltı tabaklarından koymazdım sofraya, annemin en az kullandığı tabakları bulup çıkarırdım dolaptan, hani bayram ya, farklı ve özel olsun diye galiba.

Radyoda şarkılar bulurdu babam sabah erkenden. Sabahın köründe kapımız çalmaya başlardı, küçücük çocuklar ellerinde şeker torbaları ile iyi bayramlar derlerdi. Hemen onların torbalarına şeker koyardık, bazıları el öper, bazıları öpmeden teşekkür eder ve giderlerdi. Kahvaltı sofrası da çok eğlenceli olurdu. Sonra da anneannemler, teyzemler, dayımlar, amcamlar bayram ziyaretlerimiz ve evimize gelen misafirlerimiz. Misafirlere çikolata ve şeker tutmayı da pek severdim.

Bayram bana göre her zamankinden daha şık olmayı, daha özenli olmayı, başkalarıyla bir şeyler paylaşmayı, sevgiyi, kucaklaşmayı, birlikte olmayı, biraz da bayram hediyesi almayı ifade ederdi. Bizim ailede bayramda çocuklara harçlık verilmezdi, ama yerine mendiller hazırlanırdı, ufak hediyeler alınırdı. Ne yalan söyleyim, mendili pek anlamlı bulmasam da, o ufak hediyeler de beni çok heyecanlandırırdı.

Sonra büyümeye başladım, büyüdüğüm zamanlarda bayramlar yaza denk gelmeye başladı, bir baktım, ben küçükken olan bayram ritüelleri yavaş yavaş tatil planlarına dönüşmeye başlamış. Önceleri benim de pek hoşuma gitti bu yeni bayram düzeni, hatta oldukça uzun da sürdü tatilin bayram yerine geçmesi. Ama yaş ilerlemesiyle mi ilgili bilmiyorum, son yıllarda özlemeye başladım çocukken beni heyecanlandıran bayramlarımızı. Fark ettim ki, içimde kalan bayram parçaları bana eski bayramları fazlaca hatırlatmaya başladı.

Biraz kafa yorunca, ne kadar değerli olduklarını bir kez daha anlıyor insan bayramların. Onlar bizim toplumumuzun ortak değerlerinin en başta gelenleri aslında. Bayram demek bir arada olmak demek, paylaşmak demek, dargınların barışması demek, çocukların yüzlerinin gülmesi demek, yaşlıların yanında olunması demek, yani bayram birlikte keyifle zaman geçirmek demek. Aslında kendini güvende ve sevgi dolu hissederek birbirine sarılmak demek.

Eski bayramları bilen nesiller yıllar ilerledikçe azalıyor, yeni gelenler pek de bilmiyorlar bayram ne demek. Bu sabah düşündüm, bizlerin sorumluluğu bayramın ne demek olduğunu çocuklara gençlere anlatmak olmalı, çünkü bayram en özünde sevgi, barış, saygı, bağlılık, birlik ve beraberlik demek. Yani tam da şimdi her yerde aradıklarımız.

Hadi mutlu bayramlar

Yaşamda İlerlemek

Hiç betonun içinden çıkmayı başarıp çiçek açmış bir bitki gördünüz mü? Ben çok görürüm ve merakla incelerim, çünkü yaşamda kararlılıkla, vaz geçmeden ve her türlü zorluğa rağmen ilerlemenin en güzel metaforudur benim için o bitki ve açmayı başardığı çiçek.

Üzerinde çok kafa yorduğum bir sorudur; Acaba ne olursa bütün insanlar her türlü zorluğa rağmen kendi yaşam yollarını kararlılıkla, vaz geçmeden ve hatta çiçek açarak yürürler?

Bu konuları araştırdıkça, insanın insanı anlama çabası dünya var oldukça sürecek bir çaba olacak diye düşünüyorum. İnsana dair merak arttıkça, insanı çalışan bilim dalları giderek daha fazla ve daha çeşitli bilgi üretiyorlar.

İnsana dair yapılan çalışmalar, duyguların davranışlar ve yaşam kalitesi üzerindeki etkileri ile ilgili oldukça detaylı sonuçlar sunuyor. Bu araştırma ve çalışmalar açıkça gösteriyor ki insan duygu varlığı ve duyguların insan sistemi üzerinde bazı otomatik ve tanımlı etkileri var. Ve yine bilim gösteriyor ki, insanı insan yapan en önemli özellik, bu otomatik ve tanımlı etkilerin farkında olmak ve onları yöneterek yaşamda kararlılıkla ilerlemek.

Duyguları iki ana grupta anlatıyor bilim; olumlu duygular ve olumsuz duygular. Her iki duygu grubunun da davranışlar üzerinde bir takım otomatik etkileri var. İyi bir şeyler deneyimlendiğinde ortaya çıkan sevinç, mutluluk, huzur, coşku gibi olumlu duygular insanı geliştirirken, aksi ve ters giden olaylar sonrasında ortaya çıkan üzüntü, kızgınlık, kaygı, korku gibi olumsuz duygular insanın kendini kapatıp korumaya almasına ve kısıtlı seçeneklerle yaşamasına neden olabiliyor. Bunun yanı sıra, yaşanan olumsuz deneyimler sonrası ortaya çıkan olumsuz duygular, diğer tüm mevcut duyguları otomatik olarak ortadan kaldırabilecek bir “yok etme” etkisi yaratabiliyorlar. Bu etki devreye girdiğinde insan sadece o andaki olumsuz duyguyla başbaşa kalarak, vaz geçme ve devam etmeme kararları verebiliyor..

Duygularla davranışlar arasındaki otomatik işleyiş zaman zaman kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı olabilirken, olumsuz duygu deneyimlenen durumlarda dikkatle incelenmesi gereken bir durum ortaya çıkabiliyor. Bunun nedeni de az önce söz ettiğim ve farkındalıkla yönetilmesi önemli olan, olumsuz duyguların “yok etme” etkisi.

Otomatik sistemden gelen “yok etme” etkisinin aslında niyeti oldukça iyi, olumsuz giden durumlarda insanın kendisini hızla koruma altına alması için sadece olumsuzu görmesini ve böylelikle bir iki seçenek arasında hareket etmesini sağlamak. Belki en basit haliyle bir tür acil durum modunu harekete geçirmek niyet. Bu modun harekete geçmesi insanın kendini korumaya alması adına çok değerli, ama hemen arkasından, normale dönmeyi başarmak ve sonra hızla tekrar yola koyulmak ve ilerlemeye devam etmek kısmı da bir o kadar değerli.

Koruma modundan kurtulup, ilerleme moduna geçmeyi başarmaya, tek bir kelime ile Türkçe’sini ifade etmekte zorlandığım, “resilience” deniyor. Resilience’ın bana göre en basit karşılığı bütünü görme, esnek olma ve kararlılıkla tekrar yola devam edebilme becerilerini harekete geçirebilmek. Yani insanın sahip olduğu en güçlü özelliklerden biri olan kırılmadan eğilebilme ve yeniden orjinal hale ve hatta daha iyisine doğru dönebilme kapasitesini kullanmak.

Resilience’ın kendini gösterebilmesini destekleyen en güçlü kavramlardan biri gerçekçi iyimserlik kavramı, çünkü sanki karışan ortalığın şöyle bir derlenip toparlanmasını sağlıyor.

Gerçekçi iyimserliği, başımıza gelenlere daha objektif bir gözle bakmamızı sağlayan bir tür bütünü görme becerisi olarak tanımlamak mümkün, yani tek başına iyimserlikten, bardağın sadece dolu tarafını görmekten daha farklı bir tanımı var. Bu beceri en yalın haliyle bize şunu söylüyor, başına geleni anla, o an için ne hissediyorsan hissetmeye izin ver, sonra dur, dışardan bak ve incele, yaşadığın durumun bütününde neler olup bitiyor, yaşadığın zorlu durumun yanında ve beraberinde neler oluyor fark et, fark et ki olumsuzun “yok etme” etkisini ortadan kaldırabilecek neler var keşfedebil ve sonra da bu keşifle ve elindeki tüm kaynaklarla bugünden sonra neler yapmak istediğini, nelerin senin için önemli olduğunu bul veya hatırla ve sonra tekrar yola devam et. Fark ettiğiniz gibi gerçekçi iyimserliğin de, olumsuz duygunun yarattığı “yok etme” etkisini ortadan kaldırabilme gücü var. Bu sayede resilience’ın ortaya çıkmasına da alan açmış oluyor.

Çocukluğumdan beri yaşamda yol almanın ve bu sayede de gelişmenin en temel insan sorumluluğu olduğuna inanırım. Hal böyle olunca, insanın yaşam yolculuğunda yaşadığı her türlü zorluğa karşın ileri doğru gitmesini sağlayan güçlü destekçilerinden biri olan “resilience” becerisinin, insan olma özellikleri ile birlikte içimizde var olduğunu sürekli hatırlamanın son derece önemli olduğuna inancım da sonsuz hale geliyor. Çünkü böyle olduğunda, tıpkı betonun içinden yılmadan dışarı uzanarak çiçek açmayı başarmış bitki gibi, insanların da yeşerip, çiçek açabileceğini biliyorum.

Sizler de benim gibi düşünüyorsanız, bugün kendinize aynada bakıp, “resilient” olmak (yani zorlu durumlarda vaz geçmeden yola devam edebilme becerisini harekete geçirmiş olmak) konusunda kendinizi biraz gözleseniz neler fark edersiniz? Peki “gerçekçi iyimser” olma konusunda ne gözlüyorsunuz kendinizde? Bu becerileri yaşamınızda daha fazla deneyimlemek adına neler yapmak istersiniz? Bu sorular üzerinde biraz kafa yormaya ne dersiniz?

Yeni Nesil Liderlik – Liderlik Yapmaktan Lider Olmaya

Eskiden liderler çay içerdi de, şimdi kahve mi içiyorlar? Ya da eskiden farklı koltuklarda otururken, şimdi yeni koltukları mı oldu? Eskiden başka bir dil konuşuyorlardı da, şimdi farklı bir dil mi konuştukları? Şimdi fazladan elleri, kolları mı var? Aslına bakarsanız dışardan bakıldığında hiç de öyle göze görünür bir fark yok, peki o zaman yeni nesil, eski nesil ne demek? Ne değişiyor liderlik nesilleri arasında?

Geleneksel ve yeni nesil liderlik arasında çok temel bir fark olduğunu gözlemliyorum, o da liderlik yapmaktan lider olmaya geçişin yarattığı fark. Geleneksel liderlik, belli bir alanda, belli bir gruba, belli bir konuda iyi liderlik yapmayı tariflerken, yeni nesil liderlik “lider olmayı” esas alan bir bakış açısını içeriyor. En kritik nokta da şu galiba: Yeni nesil liderlik kavramı sadece bir kurumda yöneticilik yapan veya yönetici seçilme potansiyeli yüksek insanlara seslenmiyor, yeni nesil liderliğin kapsama alanı çocuklardan başlayıp, yaşamda nefes almakta olan herkese uzanıyor. Yeni nesil liderlik kavramı, lider olmayı bir tür bireysel yaşam felsefesi haline getiriyor.

Yeni nesil liderlik, geleneksel liderliğin özü olan “nasıl liderlik yapılır” kavramından, “nasıl lider olunur” kavramına geçişi kolaylaştıracak bir takım çok değeli insan özelliklerinden söz ediyor.  Öyle özellikler ki bunlar, aslında insanın içinde olan, ama yakalayıp çıkarmadıkça varlığını bile unutabildiği özellikler.

Bakın bence yeni nesil lider olmayı destekleyen bu özelliklerden bazıları neler:

  • Analiz edip sonuca giderken, karar verirken mutlaka içindeki hissi de fark etmek, ya da o hissin sahibi olan zihindeki “bilge sese kulak vermek
  • Liderlik için çaba elbette son derece önemli, çünkü çaba bir anlamda kararlılık demek, ama bazı şeyler olmuyorsa, belli bir noktadan sonra “kabul” ve peki şimdi nereye ve nasıl gidelim sorularının cevaplanabilir olması da en az çaba kadar önemli
  • Detaylı düşünmek, zihinde gelecek tasarlamak kesinlikle önemli liderlik meziyetleri, ama bu noktadaki farkındalık da bir o kadar önemli. İş planları, bireysel analizler yaparken, zihin tasarımlarının, “zihin tasarımları” olduğunun, % 100 gerçek olmadığının farkında olmak, bunların gerçek durumu anlamayı bozmasına izin vermemek
  • Bir şeyleri öngörüp kaçınmak elbette önemli, ama genel tavrın kaçınma değil, istenen sonuca “yaklaşma adımları” içermesini sağlamak, yani başımıza şunlar şunlar gelmesin diye böyle yapalım değil, şunları gerçekleştirmek için böyle yapalım durumu.
  • Geçmişin analizi ve geleceğin tasarlanması arasında gidip gelirken, şimdiyi, yani bugünü yani akışı kaçırmadığından emin olmak, çünkü en güçlü yaratımlar “şimdi farkındalığı” ile çıkıyor ortaya
  • Kararlı olmayı katı olmakla birleştirmeden, “esnekliği” liderlik becerilerinin en temeline yerleştirmek
  • Liderlik denen şeyin tek kişilik bir şey olmadığını iyi anlamak. Lider olmanın hem kişinin kendisi ile olan ilişkilerini yönetirken, hem de ekibi ile ilişkilerini yönetirken “doğru anlama” konusunda en önemli destekçisi olacağının farkında olmak
  • Kendini, ekibi, kaynakları, zamanı tüketmek yerine, bunların hepsini en iyi şekilde “beslemek”, bunu yaparken telaş ve hız arasındaki farkı farkında olmak
  • İçindeki duyguların farkında olmak, o duyguların en temelinde “sevgi” olduğundan emin olmak

Temel liderlik becerileri ile yukarıdaki özellikleri doğru harmanlayan bireyler, hangi yaşta olurlarsa olsunlar çevrelerindeki insanların dikkatini çeken, daha fazla sevilen, daha mutlu, daha başarılı ve verimli bireyler haline geliyorlar.

Sonuç olarak, yeni nesil liderlik yeni bir icat değil, sadece güçlü insan özellikleri ve farkındalıkları ile donatılmış liderlik sanatının ta kendisi.

Bu hafta biraz lider olma konusunda kafa yoracak olsanız ve kendinize ve çevrenizdekilere dışarıdan bakarak değerlendirseniz, lider olma ve liderlik yapma ile ilgili neler fark edersiniz? Yeni nesil liderliğe geçişi kolaylaştıran özellikleri daha fazla yaşamınızın parçası haline getirmekle ilgili neler söylersiniz? Belki bu özelliklere sizin de eklemek istedikleriniz olur, ne dersiniz?

Hoş Kokulu Ortamlar

Bir ortamdaki genel durumu anlamaya çalışırken, nedense duygularla çok ilgilenmiyoruz. Onun yerine ağırlıklı olarak gözlediğimiz davranışlara odaklanıyoruz. Davranışlara bakarak bir takım yargılar oluşturmaya başlıyoruz. Oysa eğer insanların toplu yaşadıkları yerlerde zaten havada uçuşmakta olan ve davranışlara eşlik eden duyguları da fark etsek, yargılardan uzaklaşıp mutluluk ve başarıyı yakalamak belki şimdikinden çok daha kolay olabilirdi.

Duyguları birbirini bütünleyen iki temel grupta düşünebiliriz: olumlu ve olumsuz duygular. Olumlu duygular en yalın listelemeyle; neşe, keyif, merak, ilham, sevinç, huzur, huşu, sevgi, şükran, umut, gurur olarak sıralanabilir. Olumsuz duygular ise, daha duyar duymaz hepinizin hemen aklına gelenlerle anlatılabilir; korku, kaygı, endişe, kızgınlık, öfke, üzüntü.

Tamam biliyoruz, olumlu ya da olumsuz, hepsi de insanlara ait. Onları tanıyoruz, ama sanki olumsuzları daha hızlı yakalıyoruz. O arada da olumlu duyguların etkisinin önce iyi hissetme ve sonra da keyifle yola devam etme ve bir şeyleri başarma konusunda ne kadar önemli olduğunu kolayca unutabiliyoruz. Sonra bir bakıyoruz, zaten otomatik olarak görüş alanımıza düşüveren olumsuzlar sarmış sarmalamış etrafımızı, ne bir şey yapmak geliyor içimizden, ne de o durumdan kurtulmak mümkün görünüyor.

Çocukluğumdan beri düşünürüm, duyguların bir kokusu olsa nasıl olurdu diye. Eğer duyguların kokusu olsaydı, eminim olumlu duygular çok ferah kokardı, sanki bahar gibi, sanki deniz gibi, sanki taze çiçekler gibi. Olumsuz duygular ise burnumuzu tıkatacak ve nefes almasak daha iyi dedirtecek cinsten kokular saçardı etrafa, sanki bir şeyler bir yerlerde çürümüş gibi.

Kokuları olsaydı duyguların, bir eve, bir şirkete ilk adım atığımızda koklayabilseydik havadaki duyguları, güzel kokuları çoğaltıp, kötü kokuları yok etmek için daha çabuk harekete geçerdik. Kötü kokuları fark edip ortalığı havalandırır ve güzel ve ferah kokuların içeri dolmasına izin verirdik. İlk anda hemen ferah kokular gelmese dahi, kötülerin çıkması bile iyi gelirdi eminim. Kötüler çıktıkça da yerlerine güzel kokular doluverirdi hızla.

Peki acaba o güzel kokuları neler taşır içeriye, işte bir kaç fikir benden size;

  • Günaydın demek, selam vermek, hatır sormak, teşekkür etmek birbirimize.
  • Yardımlaşmak ve destek olmak elimizden geldiğince.
  • Birlikte zaman geçirmek, gülmek ve neşelenmek hep beraber.
  • Onlar ve ben değil, “biz” diyebilmek içinde bulunduğumuz topluluklardan söz ederken.
  • Ortak amaçlarımızın farkında olmak ve yaptığımız şeylerle o ortak amacı birleştirebilmek.
  • Kendimizi açıklıkla ifade edebilmek, yargıdan ve yorumdan uzak kalmayı başarmak, olanı olduğu gibi anlamak ve olanı olduğu gibi anlatmak elimizden geldiğince.
  • İçinde bulunduğumuz anı fark etmek ve yönümüzün bugünden geleceğe baktığından emin olmak.
  • Sevgiyi o ortam her neresiyse içine bolca katmak ve çoğaltmak.

Bu haftaya başlarken parçası olduğunuz ailenizdeki, yönettiğiniz veya çalıştığınız iş yerinizdeki havayı biraz koklamaya ne dersiniz? Ardından da gerekiyorsa ortamı biraz havalandırmak ve güzel kokuları içeri almak için neler yapmak lazım biraz düşünmeye, güzel kokuların karşılığı olan duyguların  sizde çağrıştırdıklarını ve güzel kokan havayı içeri almakla ilgili aklınıza gelenleri paylaşmaya ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

 

 

Yaşanan Her Günün Bir Nedeni Var

Yaşla mı ilgili, yoksa odak ve dikkat neredeyse onunla mı ilgili bilmiyorum, gün geçtikçe yaşanan her günün bir nedeni olduğuna inancım artıyor. Bu inancı ortaya çıkaran şeyin de yaşanan günlere şöyle alıcı bir gözle bakmak olduğunu fark ediyorum. Eğer günleri ömürden bir günün daha üzerini çizmek üzere geçiriyorsak, o zaman o nedeni keşfetmek pek mümkün olamayabiliyor, yaşadıklarımızın getirdiği farkındalıkları, içindeki öğretileri fark ederek bakıyorsak yaşama, işte o zaman her günün nedenini bulmak daha kolay bir hal alıyor.

Son zamanlarda her şeye mutluluk çalışmalarımdaki dört pencereden bir bakıp anlamaya çalışıyorum. Bu konuya da aynı pencerelerden baksam nasıl olur diye düşünürken, gözümün önünde canlananları yazmak ve paylaşmak istedim.

Sözünü ettiğim dört farklı pencereye göre yaşama dört farklı bakışla bakmak mümkünken, kendimizi sadece tek pencereden bakarken buluyoruz bazen, bazen de dönemsel olarak açıp kapattığımız pencerelerimiz olabiliyor yaşamın içinde. Bu pencereler hem geleceğe bakışımızı, hem de geçmişi ve bugünü değerlendirme şeklimizi pek yakından etkiliyor.

Pencerelerden ilki, birileri bize sorduğunda, ne yapalım koşturuyoru işte, bir iş bitmeden diğeri çıkıyor, şöyle bir emekli olsam deniz kenarına gideceğim dedirten pencere. En özet şekliyle, sürekli ileride bir şeyleri kurtarıcı hedef zannederek, adeta bir yarışta koşan atletler gibi o hedefe doğru nefes nefese bizi koşturan halimiz. Ne geçmişe bakma fırsatımız oluyor, ne de şimdi neler olup bittiğini yakalamak mümkün oluyor tabi böyle koştururken.

Pencerelerden ikincisi fena, o pencereden bakmaya başlarsak, nefes almak pek mümkün değil, çünkü dışarısı fena halde karanlık ve havasız. Ne umut var, ne dün, ne şimdi, ne de gelecek. En çaresiz, en çözümsüz hissetiren bir görüntü etrafta. Belki de hiç açılmasa daha iyi olacak bir pencere orası.

Üçüncü pencere ilk açıldığında pek havadar gelse de, o sadece şimdiyi gösteriyor ve biraz pembe bir filtre var sanki önünde, şu olup bitenleri pembeleştirenlerden, yolunda gitmeyenleri yokmuş gibi bohçalayıp sen gününe bak, boş ver gerisini dedirtenlerden.

Sonuncu pencere enteresan; bir kere açısı çok geniş, bakınca bugünden geleceğe giden koskoca bir yol beliriveriyor insanın önünde, oksijeni bol, insanın bolca nefes alası gelen bir hava getiren bir pencere. Üstelik gökyüzü o kadar açık ki, taa en uçtaki yer bile son derece parlak ve net göze görünüyor. O parlaklığı veren sanırım güneş gibi parlayan umut ve o en uçtaki yerle ilgili kendi yarattığımız gelecek hikayelerimiz. Ayrıca bugünden oralara giden yol da tam önümüzde ve o yoldaki zorluklar, keyif anları, heyecan, keşif hepsi tam yerli yerinde duruyor. Bugünden ötelere bakarken geçmişten gelen ve içinde bulunduğumuz zamandan gelen bütün öğrenip hatırladıklarımız da bizimle. Hepsinden önemlisi içinde yaşadığımız hayata dair bir anlam var sanki buradaki bütün görüntülerin, yani yaşanan her günün ve yaşanacak her şeyin bir nedeni var.

Her zaman hatırlamak gerek, yaşam bir bütün, biz iş yaşamı, özel yaşam filan diyerek ayırmaya çalışsak da, yaşam koskocaman bir bütün. Bu kocaman bütünün içinde yaşanan ve yaşanacak her günün bir nedeni var diyebilmek için her zaman önümüzde duran pencereleri bilerek açmak, farkındalıkla açık tutmak veya gereksiz olanları hemen kapatmak lazım.

Acaba sizler yaşama hangi pencerelerden bakıyorsunuz? Yaşadığınız her günün nedenini ne kadar keşfediyorsunuz? Keşifleriniz yaşamınızı nasıl destekliyor? Biraz üzerinde düşünmeye ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

Kurumsal Mutluluğa Farklı Bir Bakış

26 yıldır kurumlarla ve “insan”la çalışan biri olarak çalışan mutluluğu, bağlılığı gibi konular her zaman gündemimde önlerde yer aldı. Sanırım o yüzden profesyonel koçluk mesleğini mevcut kariyerime bağlamam bana çok iyi hissettirdi. Sonrasında Pozitif Psikoloji ve Mutluluk alanında yaptığım çalışmalar farklı perspektiflerden bakma fırsatı sağladı. Bu hafta bu konudaki çalışmalarımdan bir özet paylaşmak istedim.

Kurumsal Mutluluk konuşurken çalışanlar, mutlu, bağlı, memnun ve mutsuz çalışanlar olarak dörde ayrılır. Bu ayırıma Tal Ben Shahar’ın mutluluk modeli çerçevesinden bakınca enteresan şeyler keşfettim.

Tal Ben Shahar mutluluğa bakışı 4 farklı alanda tanımlıyor. Mutluluk çalışmalarım sırasında onun bu tanımlamalarını kurumsal yaşamdaki çalışanlara tercüme ettim: Yarışanlar, Kurbanlar, Günü Kurtaranlar, Mutlu Çalışanlar. Her birine biraz detaylı bakalım.

Yarışanlar, sürekli bir gelecek hedefini yakalama çabası içindeler. Sanki bir tekerleğin içinde sürekli dönen hamster’lar gibi kendilerini sürekli koşarken buluyorlar. Her zaman yetişilecek bir hedef var, tam da birine yetişir yetişmez, bir yenisi çıkıyor ortaya. Zaman yetmiyor, koşturmaktan nefes alınmıyor, yaşam sanki kayıp gidiyor, tükenmişlik diz boyu. Hedefler birer cümleden ibaret, o yüzden de birine gelince diğeri kendiliğinden ortaya çıkıyor, şöyle ağız tadıyla içindeki hikayeyi yaşayamadan yenisine koşmaya başlıyorlar. Bu kategorideki çalışanların çoğu, şu çok aranan “bağlı” çalışanlardan, hızlı koşan, etrafına bile bakmayan, gideceği yerin yanına bir tamamlandı işareti koymak en büyük amacı olan ve göremediklerinin neler olduğunun farkına varmadan bağlananlar.

Günü Kurtaranlar genellikle memnunlar hayatlarından. Çalıştıkları ortam güzel, insanlar idare eder, belki iş yeri eve de yakın, sabah git, akşam çık, önüne gelen işleri hallet bırak. Bu grupta olanlarda geleceğe dair bir hedef yaratmaya çok gerek yok, şimdi gül, eğlen, neşelen, paranı al eve dön düşüncesi baskın. Bu durumu, geleceği geldiğinde görürüz hali diye tanımlamak mümkün diye düşünüyorum.

Kurbanlar en fenası, çünkü onlar mutsuzlar. Bana göre bu alana sıkışmış olanları kurumların iç radar sistemlerinin hemen yakalaması ve en azından önce günü kurtaranlara çekmeye çalışması şart. Kurbanların içlerindeki his fena. Ne bugünden hayır var, ne de gelecekte umut var. Hiç bir şeyin iyisi bana gelmez zaten, yapacak da başka bir şey yok, kaldık buralarda hali. Sürekli şikayet, yakınma, dedikodu, mutsuzluk ve kaygı boğazına basıyor bu insanların. Bulundukları yerden çıkamayan ve kurban kalmayı tercih edenlerin oradan ayrılmaları en iyi çözüm bile olabilir.

Mutlu çalışanlar yukarıdakilerin üçünden de farklı, çünkü onlar yaptıkları işteki anlamın farkındalar, yalnız anlamın da değil, içinde bulundukları durumun, gelecekte hem kurumun, hem kendilerinin gitmek istedikleri resmin, hem zorlukların, hem keyifli anların, hem de kendi bireysel katkılarının, hem de bireysel yapabilirliklerinin farkındalar. Ait hissediyorlar kendilerini bulundukları yere, güçlü ilişkiler kuruyorlar, katkı sağlamak hayalleri, çünkü gelecek hedefleri hikayeli hedefler, gözlerinde canlanabilen, hareket eden, içinde kendilerini de gördükleri adeta “filmvari” hedeflere sahipler. Yani mutlular, yani resmin tamamına hakimler. Ne sadece iyileri görüyorlar, ne de sadece başlarına gelen negatiflerin içinde boğuluyorlar. Mevcudu doğru analiz edip, ulaşılabilir ve içinde anlam barındıran hayallerini ortaya koyup, onlara ulaşılacak yolda potansiyel engelleri ve keyif verecek anları yakalayıp harekete geçiyorlar. Tıpkı dağcıların yaptığı gibi, hem zirveyi görmeyi hedefliyorlar, hem de zorlukları uzaklaştırıp, yönetip içinde oldukları yolculuktan keyif almayı istiyorlar. Özetle en doğru mutluluk tanımı olan “insanın gerçek potansiyeline giderken aldığı o keyfi” deneyimliyorlar.

Bakın bu modeli de göz önünde bulundurarak düşünelim, şimdiye kadar neler söyledik, neler gördük;

Yıllarca çalışanları memnun etmeye çalıştık, ama bu modelden bakınca, memnun çalışanın kendisine ve kuruma gelecekte bir katkı yaratmasını sağlamak her zaman mümkün olamayabilir gibi görünüyor.

Bazen de dedik ki, çalışanlar bağlı olsunlar, en önemlisi o. Ancak, bağlı dediğimiz çalışanları farkında olarak, ya da olmadan sürekli yarışan koşuculara çevirdiğimizde umduğumuz sonuçlar ortaya çıkmayabiliyor, çünkü bazen öylesine koşuyorlar ki, ne kendi sağlıklarının farkına varıyorlar, ne ulaşmaya çalıştıkları hedefin. Sonra da tükenmişlik sendromu, iş stresi kaynaklı hastalıklardan filan bahsetmeye başlıyor kurumsal dünyayı yönetenler.

Kurbanlar en kritik grup bana göre, çünkü su yüzüne çok çıkmadıkları için, yıllarca onları göz ardı edildiler, oysa kuruma ve kendilerine en çok zarar verenlerin onlar olduğu çok önceden fark edilmeliydi.

Bu üç grubun üzerinde azıcık kafa yorduktan sonra geldiğimiz noktada, çalışan mutluluğu konuşmaya başladık, çünkü anladık ki, çalışan mutluluğu eşittir kurumun mutluluğu, o da eşittir yıllar yılı peşinde koşulan kurumun başarısı kavramı. Yani eşitliğin ters dönmesi gerektiğini anladık uzun yıllar sonunda, önce mutlu çalışanlara ihtiyacımız var ki, kurumun başarısını istediğimiz noktaya taşımamız mümkün hale gelsin.

Bu hafta içinde bulunduğunuz kurumları ve kendinizi bu bakış açısından analiz etmeye ve fark ettiklerinizi benimle de paylaşmaya ne dersiniz?

Herkese mutlu günler…