İnsan Kaynakları Yöneticisi İle İlgili 10 Özellik

İnsan Kaynağını kim yönetir? Cevap veriyorum: İnsan Kaynakları Yöneticisi. Kontrol ediyorum: Cevap yanlış. Evet gerçekten de cevap yanlış, çünkü insan kaynağını yönetenler kurumların her kademesinde görev yapan yöneticilerdir. Nedense algı, insan kaynağının yöneticisinin İnsan Kaynakları Yöneticisi olduğu yönünde, sanırım kelime oyunu gibi bir şey var ortada. Sanılıyor ki insan kaynağını insan kaynakları yöneticisi yönetir, aslında o yol gösterir, yöneticiler de yönetir.

Her neyse, bu kelime oyunlarını kenara koyarak, insan kaynakları yöneticisi neler yapan birisi olmalıdır sorusunun cevabını düşünsek birlikte ve varsa eklemek istedikleriniz, sizler de ekleseniz listeye. İşte benim listem:

  1. Bütüne bakabilen, büyük resmi görebilen, iş, çalışan, yönetim, müşteri, finans alanlarında olup bitenleri anlayan ve şirket vizyon, misyon ve değerlerinin farkında olan birisi olmalıdır. Buna ilave olarak şirket değerlerini birebir yansıtan kişilerden de birisi olmalıdır.
  2. Üstlendiği rolün aslında stratejik bir önemi olduğunun farkında olmalı ve bunu şirkete de fark ettirebilmelidir. Ayrıca, dün yaşanan tecrübeleri, bugün olanlarla birleştirerek geleceğe yansıtabilen bir bakış açısına sahip olmalıdır.
  3. Kurumun gözü, kulağı ve gerektiğinde ağzı olabilmelidir, yani, aslında, objektif, açık, net ve güvenilen bir kişi olmalıdır.
  4. Kurum içi süreçlerin farkında olmalı, ve genel akışı görebilmelidir, böylece genel akışta olabilecek tıkanmaları veya aksamaları fark edebilmeli ve zamanında paylaşabilmelidir.
  5. Yaptığı işin, aslında kuruma farklı gözle bakmayı, farklı açıdan bakmayı ve bir anlamda ayna tutmayı sağlayan bir iş olduğunun farkında olmalıdır.
  6. Çalışanların ihtiyaç ve beklentilerinin, ama bunlardan daha da önemlisi algılarının farkında olmalıdır, çünkü algı bir anlamda gerçekliğin ta kendisidir. 
  7. Yöneticilere, yönetmekte oldukları işin dışında sahip oldukları diğer rolün, yönetmekte oldukları insan kaynaklarının yöneticiliği olduğunu anlatabilmelidir. Yani İnsan Kaynakları Yöneticisi olarak en temel ve önemli fonksiyonunun, esas insan yöneticilerine ihtiyaç duyacakları yol haritalarını oluşturmak, anlatmak ve doğru anlaşıldığından emin olmak olduğunun farkında olmalıdır.
  8. İnsan kaynakları süreçlerinin, ve politika ve prosedürlerinin hem yürütülmekte olan işle, hem de çalışan gerçeklikleriyle uyumlu olması konusunda çalışabilmelidir. Bu süreç, politika ve prosedürlerin neden oluşturulduğu, ne işe yaradığı ve olmazsa ne olacağı konusunda çalışanları bilgilendiren kişi olmalıdır. 
  9. Kapısı her zaman açık olan odalardan birinde yaşamalı, en çok ziyaret edilen yöneticilerden biri olmalıdır. 
  10. Kurumsal mutluluğun, iş yapışta, iş sonuçlarında, şirket karlılığında ve çalışan sürekliliği ve motivasyonunda en büyük etken olduğunun farkında olmalı, ve bu farkındalığı yaygınlaştırmak üzere çalışmalar yürütmelidir.

Hayalperest Beynimiz

brainHayalperest olmak ve hayak kurmak; bu kavramlara yüklenen anlamlar ne yazık ki genellikle olumsuz. Birçok toplumda hayal kurmak eşittir boşa vakit harcamak, yapılacak onca önemli işin arasında lüzumsuz şeylerle uğraşmak, aklı bir karış havada olmak vs. vs. vs. Oysa beynimizdeki sistemleri harekete geçiren etkenlerden birinin de hayal kurmak olduğunu biliyor musunuz? Bizi insan yapan en önemli özelliklerimizden birinin hayal kurabilmek ve kurduğumuz hayalleri detaylandırarak dışardan bakabilmek olduğunu biliyor musunuz?

Hayal kurmak derken söylemek istediğim şeyi de biraz netleştirmek isterim: neye ulaşmak istediğimizi keşfetmek ve onu hayal etmek, o hayalin ne kadar ulaşılır olabileceği üzerinde düşünmek, hayali canlandırmak, bir film gibi oynatmak ve izlemek, sonra da olabilir olduğuna karar verdiysek hayali hayata geçirmek. Benim tanımımla hayal kurmak eşittir, renkli, resimli, hareketli ve tam olarak istediklerimize ait gelecek düşünceleri üretmek.

Nörobilimci değilim ama beyinle ilgili şeyleri öğrenmek son 5 yıldır çok ilgimi çekiyor, beynimizin gizemli kalan yanlarının anlaşılması halinde “insan” denen varlığın inanılmaz potansiyelinin tümüyle açığa çıkacağına olan inancım da sonsuz. O yüzden elimden geldiğince bilimin adımlarını izlemeye çalışıyorum. Bu arada da en basit işleyişten hareketle bile olsa, beynin ne kadar güçlü olduğunu herkese hatırlatmaktan çok keyif alıyorum. Evet insanı farklı kılan en önemli özelliklerinden bir tanesi hayal kurabilmesi çünkü beyin hayal kurarak gözümüzde canlandırdığımız ve gerçekten yaptığımız şeyleri tam olarak birbirinden ayıramıyor ve her ikisini de neredeyse aynı kategoride değerlendirebiliyor. Bu çok avantajlı bir durum aslında, eğer hayalini kurduğumuz şey tam da olmasını istediğimiz şeyse, sistem ona göre hazırlanmaya başlıyor, önce ilgili duygular harekete geçiyor, sonra olabilirliğine inanmak ve ardından da var olan durumdan istenen duruma doğru gitmeye yardımcı olacak adımlarla ilgili listenin oluşumu. Büyük girişimcilere şöyle bir bakın, kaşiflere bir bakın, ortak özellikleri geleceği net olarak tarif etmek, fikirleri canlandırmak, onlara nasıl ulaşılacağını belirlemek ve cesaretle harekete geçmek değil mi? Gelecek net olarak tarif edilebildiğinde, fikirler canlanmaya başladığında zaten cesaret ve harekete geçme isteği de kendiliğinden ortaya çıkıveriyor. Öyle olmasa inanılmaz dediğimiz buluşlar yapılabilir miydi sizce?

Bu noktada yapılacak şeyler aslında çok da basit: yapılması gereken ilk şey neye ulaşmak istiyorsak onu hayal etmek ve sonrasında o hayali tüm detaylarıyla gözde canlandırmak. Bu hayal netleşince, gerçek olacak bir hayal olup olmadığına karar vermek. Sonra da bu hayale ve bu hayale bizi götürecek kişi olan kendimize inanmak ve güvenmek.  En son adım ise hareket planlarımızı yürürlüğe almak. Ondan sonrası zaten kim tutar sizi kısmı.

Bu çerçeveden bakınca hayalperest olmak çok da fena gelmiyor kulağa, ne dersiniz?

Başarılı ve Sevilen İnsanların Bazı Özellikleri

Hayatın hangi alanında olursa olsun, ister iş dünyasında, ister sosyal yaşamda, ister yakın dostluklarda, başarılı ve sevilen insanların bazı ortak özellikleri olduğunu gözlemliyorum, işte bana göre bunların başlıcalarının listesi. Sizin eklemek istedikleriniz var mı, sizde hangileri var, hangilerini geliştirmek gerek; bir düşünmeye ne dersiniz?

• Kendine, beraber yürüdüğü kişilere ve yapmak istediklerine inanmak
• Kendini iyi tanımak ve ne istediğini bilmek
• Kendine ve içinde bulunduğu durumlara içerden, dışardan, karşıdan, yukardan ve zamandan bakabilmek
• Kendi duygularını tam farkındalıkla fark etmek ve gerektiğinde ifade edebilmek
• Kararlı olmak
• Kendi özdeğerlerini bilmek, tanımlamak ve davranışa yansımalarını bilinçli olarak fark etmek
• Koşullara göre değişimi, esnekliği ve uyumlanmayı sağlayabilmek
• Ön yargılardan arınabilmek
• Cevabını aradığı soruların farkında olmak
• Hayattan tam da neleri bekliyorsa onları keşfetmiş olmak
• Tutkularının farkında olmak
• Risk alabilmek
• Cesaretli olmak ve cesaretlendirmek
• Hayal kurabilmek
• Hayallere götürecek hedefleri belirleyebilmek ve hedeflere giderken şu anda sahip olduklarının farkında olmak, istediklerine ulaşmak için nelere ihtiyacı olduğunu tespit etmek ve bunlar bende yok demek yerine onları sağlamak üzere harekete geçmek
• Yürünen yolun geçmişteki tecrübeleri sırt çantasına koyarak bugünden geleceğe olduğunu çok iyi bilmek
• Geçmişin değer katan parçalarını hayata dahil edip, değer katmayan kısımlarına çok fazla takılmamak
• Sorumluluk almak
• Diğer insanların da duyguları olduğunu kabul etmek
• Açık sözlü olmak ve kendini net ifade etmek
• Duyarlı olmak
• İnsanları sevmek
• Hayata ve olaylara gülümseyebilmek, hatta gerektiğinde kendine gülebilmek
• Bilgiyi, tecrübeyi, sevgiyi paylaşmak
• Anlamak, anlamaya çalışmak
• Dinlemek ve duymak; bakmak ve görmek

İnsanlar Konuşa Konuşa Anlaşırlar mı?

iletisim1Ortalama bir insan günde kaç kelime konuşur? Bu soru üzerine çalışmalar yapılıyor. Bir grup çalışma ortalama kadın ve ortalama erkek için farklı sayılardan bahsediyor. Kadınların erkeklerin üç katı kadar fazla kelime kullandıkları savunulurken, son yapılan bir araştırma, erkek kadın fark etmeksizin ortalama günlük konuşulan kelime adedi 15000 civarındadır diyor. Peki ortalama 15000 kelime konuşuyorsak, bu kelimeler nereye gidiyor, acaba yüzde kaçı ağzımızdan çıkış amacına uygun anlaşılıyor? Benim üzerinde en çok düşündüğüm soru da bu galiba.

Çocukluk yaşlarından itibaren çok duyulan bir kalıptır: insanlar konuşa konuşa anlaşırlar. İnsanların konuştukları açık, günde 15000 kelime deniyor, küçük kağıtlara her bir kelimeyi yazıp kavanozlara doldursak kimbilir kaç büyük kavanoz eder. Peki acaba anlaşıyor muyuz?

İletişim nedir sorusuna cevap genelde bir gönderen, bir alıcı, bir de mesaj gibi bir tanımla verilir. Peki gönderenin gönderdiği mesajı alacak olan alıcı acaba onunla aynı dili konuşuyor mu? Aynı dil demek, herkesin aynı ülkenin dilini konuşması mı demek? Bana göre aynı dili konuşmak demek Aynı dil demek, aynı anlamla konuşmak demek. Aynı dili konuşmak demek, gönderenin ağzından çıkanın alıcının kulağına girdiğinde, alıcı ile gönderenin beyinlerinde aynı resmin oluşması demek.

İşte bugün tüm ilişkilerde (bana göre ilişki iki insanın bir arada bulunduğu her yer demek: yani evlilik, yani arkadaşlık, yani şirketler, yani otobüs yolculuğu, yani alış veriş, yani yani yani) beyinde oluşan resim ortak olmadığında yükselmeye başlayan sesler, gerginlik, tartışma, sonuç alamama hali tek bir hamlede ortaya çıkıveriyor.

Resmin aynı olmasını sağlamak kimin sorumluluğunda? Önce sorumluluk tabii ki o resmi diğerine bir sesli veya yazılı mesaj yardımıyla gönderen kişinin sorumluluğunda, acaba anlaşılabildim mi, acaba ne demek istediğimi tam olarak söyleyebildim mi, acaba karşımdaki kişi beni tam olarak anladı mı? Sonra da eğer diğer kişi bu ilişikinin içndeki yerini ve ilişkinin gücünü korumak istiyorsa, sorumluluğun bir kısmı da diğer kişide; acaba doğru anladım mı, acaba bana söylenmek istenen tam olarak ne, burada benim üzerime düşen neler var?

Denklem o kadar basit ki; verici, alıcı ve mesaj, verici mesajı yollar, alıcı mesajı alır. O zaman neden bu kadar çok ilişki yönetimi problemi yaşanıyor? Mesela neden kurumlar sürekli bir çalışan mutsuzluğundan, yönetsel sıkıntıdan söz edip duruyorlar? Acaba o basit denklem sonuca doğru giderken giden mesajla alınan mesajın aynı olduğundan emin olmadıklarından olabilir mi? Ortak dil konuşmadıkları için beyinlerde oluşan resimlerin ortak veya aynı netlikte olmadığından olabilir mi? Ne dersiniz, üzerinde düşünmeye değer mi? Eğer içinde bulunduğumuz ilişki bizim için önemli ve değerliyse, bence fazlasıyla değer. Fikirlerinizi bekliyorum…

Hayaller mi Bizden Çıkar, Yoksa Biz mi Hayallerden?

hayalDenizin kenarına oturup masmavi sulara, dalgalara bakarak, denizin sesini dinleyerek hayallere dalmak ne güzel bir keyiftir. Hayal kurmak aslında derin düşünmek, sanki düşünceleri renklendirmek, resimlendirmek, canlandırmak ve yaşayan hale getirmek. Hayal kurmak, aslında ne yapmak istiyorsak bizi oraya götürmeye açılan ilk kapı. Hayal kurmak aslında kendimize ait bir gelecek resmi çizmek, sonra da o resmi canlı bir film gibi izlemek.

Nedense hayal sözcüğüne oldukça negatif bir anlam yüklüyoruz, hayal denilince işsiz güçsüz insanların geçirdiği boşa geçen zamanlar geliyor akla. Çocuklar bile bir yerlere dalıp gittiklerinde uyarıyoruz, hayal kurmayı bırak da işine bak. Oysa hayal kurduğumuzda beynimiz gördüğü resimlerin canlılığına inanarak kurulan hayallere nasıl ulaşırım diye çalışmaya başlıyor. Hele kurduğumuz hayal kendi gerçekliğimizle uyumlu ve ulaşılabilir bir hayalse ve beynimiz onun olabileceğine inandıysa, hemen bugünden o hayale doğru gidecek yollara uygun taşları döşememize yardım etmeye başlıyor. Taşlar döşendikçe, hayal daha da netleşiyor, daha da netleştikçe, yeni taşları dizmesi kolaylaşıyor ve bir gün bakıyoruz ki bir süre önce hayal dediğimiz şey avucumuzun içinde duruyor.

Hayal bazen hayatımızın amacı kadar büyük, bazen yazın yapacağımız tatil kadar yakın, bazen de günü planlarcasına basit, hepsi de sahip olduğumuz hayatımızın istediğimiz gibi yol almasına destek olan en büyük destekçilerimiz aslında. Beynimizin işleyişi öyle tasarlanmış ki, gördüğümüz ya da gözümüzde canlandırdığımız şeyleri çok da net olarak birbirinden ayıramıyor, gözümüzde canlandırdığımız şeyler de beynimiz için yaptıklarımız kadar anlamlı. Bir hayali gözümüzde net ve ulaşılabilir şekilde canlandırdığımızda, beyin artık onu gerçekleştirmek için sistemimize gerekli komutları vermeye hazır hale geliyor. Kolay ya da zor, o hayale gidecek adımları düşünmeye başlıyor. Girişimci insanların en büyük ortak özelliğidir, yapmak istedikleri şeyleri gözlerinde canlandırmak. Bir fikir verdiğinizde hemen olmuş halini bir resim gibi sizinle paylaşmaya başlayıverirler. Sonrasında da eğer yapılası bir şeyse, harekete geçmek için neler gerekli size sıralamaya başlarlar.

Madem hayal kurmak bu kadar değerli, o zaman yaratıcılık, geleceğe odaklanmak, yapmak istediklerimizi tüm detayları ile gözümüzde canlandırarak renkli hayallere dönüştürmek hayatımızın geri kalan kısmına istediğimiz gibi şekil vermek için en kritik birinci adım sayılabilir. İkinci adım da bu hayale ulaşmakla ilgili kendimize soracağımız açık uçlu ve güçlü sorular. Mesela, “Bu hayalin içinde tam olarak neler var?” “Bu hayale ulaşmak benim için neden önemli?” “Bu hayale ulaştığımda hayatımda neler olacak?” “Bu hayale ulaşmak için bugünden farklı yapmam gereken neler var?” Bunları ve bunlar gibi soruları cevaplamaya başlayınca işte yukarıda sözünü ettiğim yol taşları yavaş yavaş döşenmeye başlayıveriyor.

Bugünden başlayarak ulaşmak istediğiniz gelecek ile ilgili planlarınızı mümkün olduğunca renkli, detaylı ve bir resim gibi ve hatta bir film gibi gözünüzde canlandırmak için, diğer bir deyişle tıpkı çocukken olduğu gibi hayal kurmak için her gün 15 dakika ayırmaya, kendinize bu konuda açık uçlu ve güçlü sorular sorup, soruların cevaplarını düşünmeye ve geleceğe giden yolunuzun taşlarını bir an önce döşemeye başlamaya ne dersiniz?

19 Mayıs

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun hepimize. Buruk bir kutlama dileği ile kutlu olsun. Soma’da yitirdiğimiz kardeşlerimizi rahmetle analım bu bayram.

Bana göre bayramlarımız anma, kutlama ama bir yandan da dönüp kendimize, ülkemize bakma günleri olmalı. Yaşanan olaylar, kayıplar, tepkiler, gerekçeler, açıklamalar bana bir kez daha nasıl sorumluluk sahibi ve yaptığı işe sahip çıkan nesiller yetiştiririz, neleri farklı yaparsak bu bizim ülke kültürümüz halini alır sorusunu düşündürdü. Yaşanan maden kazası hepimizin içini acıtırken ben bir yandan da hep şunları düşündüm, neden bizde her şey sadece kanunda ve yönetmelikte yazılı, neden kanunları, yönetmelikleri yazabiliyoruz da, uygulatıcılar, uygulayıcılar, uygulananlar, toplum bu yazılı olanların sadece yazılı olarak kalmasının hiçbir anlam ifade etmediğini anlayamıyorlar, anlamak istemiyorlar? Anlayanlar varsa niye uygulanmıyor diye neden hiç sormuyorlar.

Önce insan olarak, vatandaş olarak sorumluluklarımızı bilmek lazım; önce kendimize, sonra yakın çevremize, sonra içinde bulunduğumuz kurumlara, sonra topluma, sonra ülkemize, sonra dünyaya. Güvenlik deniyorsa, önemlidir arkadaşlar. Kurallar yazılıyorsa uygulanmak içindir, olduğu kadar demek için değil; denetim varsa tüm detayları ile yapılsın diyedir, üstün körü olsun bitsin, zamanında tamamlanmış olsun diye değil; her ne iş yapılıyorsa, hangi mevkide olursa olsun inanarak ve sahiplenerek yapılmalıdır, sadece para kazanmak için değil; emniyet kemeri varsa arabalarda, takılmak içindir, polis ceza yazmasın diye değil; trafik ışıkları konulduysa, kırmızı yanıyorsa durmak lazımdır, yol boş basıp geçeyim demek değil; hız sınırı konulduysa, sadece radar olan yerde değil yol boyu uymak lazımdır; çünkü her bir insan, her bir can çok önemlidir arkadaşlar.

Sorumluluk sahibi insan olmak, hem topluma karşı sorumlu insan olmayı, hem kendine karşı sorumlu insan olmayı, hem de bu kültürü toplumun kültürü haline getirmeye çalışan insan olmayı gerektirir. Böyle insan olmak demek gelen nesillere örnek insan olmak demektir. Onların da böyle davranmaları için yol açmak demektir. İşte ancak bunlar olduğunda ülkemizden söz edenler farkındalık ve sorumluluk bilincinin ne kadar da yüksek olduğundan söz etmeye başlarlar, nasıl geldi kulağınıza..

Sorumluluk kültürü yerleştikten sonra, yaşanan problemli durumlarda mazeret üretmek yerine nasıl oldu, neden oldu, bir daha olmaması için neler yaparız sorularını cevaplamak, durumu anlatmak kolaylaşır. Diğer türlü, kabahatten kaçmak için üret üretebildiğin kadar gerekçe ya da havale et kadere gitsin…

Bayramımız kutlu olsun, bir de dilerim ki hepimizin, her birimizin bugünden sonra yeni bir misyonu olsun: “ben” sorumluyum, “ben” değişmeliyim, “ben” örnek olmalıyım, “ben” karar verdim, çünkü bu ülke hepimizin, bu canlar hepimizin, gelecek nesiller hepimizin…

Bugün 23 Nisan

Bugün 23 Nisan, her 23 Nisan’da düşünürüm, Ulu Önder Atatürk 23 Nisan’ı çocuklara armağan ederken güçlü vizyonerliği ile çocukların önemini o günlere, bugünlere ve yarınlara fark ettirmek istemiştir aslında diye. Bana göre çocuklar dünyanın geleceği, bizlerin öğretmeni, yaşamın çiçekleri, ağaçları, yağmurları, güneşleri, yıldızları, renkleri, farklı tatları, kısacası yaşama gelen armağanlar onlar. Onlar değil mi dünyayı değiştirip yarınlara taşıyan, şenlendiren ve ışıklandıran? İşte tam da bu noktada biz yetişkinlerin sık sık hatırlaması gerekenler var:

  • Hepimiz bir zamanlar çocuktuk ve sonra büyüdük, yani hayatı hep bugünkü yaşımızla deneyimlemedik.
  • Çocukları bu dünyaya biz getirdik, ama bu bizi onların sahibi yapmaz, ancak ve ancak yol arkadaşları yapar. Burada en önemli farkındalık onların da bir birey olduğu ve kendi yaşam yolculuklarına sahip oldukları gerçeğini kabul etmek. Unutmamak, herkesin bir tane yaşamı var, bizim de öyle.
  • Sorumlu hissetmeliyiz kendimizi onların yarınlarını hazırlamakta, ama sahip asla hissetmemeliyiz onların hayatlarına.
  • Yetişkin “egomuzu” bir kenara bırakıp dinlemek lazım çocuklarımızı. Hep komik gelmiştir, onlar bebekken acıktıkları için ağladıklarını düşünürken, doyduklarını ifade etmek istediklerinde, “nereden bilecek doyduğunu, onu ancak ben bilirim” demez mi ebeveynler? Oysa ki kulak vermek lazım çocukların seslerine.
  • Örnek olmak lazım çocuklara, dikte etmek değil. Unutmamalıyız, görerek öğreniyoruz en çok, söylenince değil. Değerlerden söz etmek lazım çocuklara, değerleri davranışta göstermek lazım. Doğruluk ne demek, dürüst olmak ne demek, sevgi ve saygı ne demek, özgüven ne demek, ve öyle davranarak örnek olmak lazım.
  • Eğitim denince çocuklara sadece matematik ve fen öğretmeye, sadece test çözmeye değil, onlara ayakları yere sağlam basan bireyler olmayı öğretmeye, bu konuda yol gösterici olmaya odaklanmalıyız, unutmamalıyız, matematik ve fen bir şekilde öğrenilir, ama yere sağlam basmaktır hayatta asıl olan.
  • En önemlisi sevgi vermeliyiz çocuklara, mutluluğu fark etmeyi ve mutlu olmayı öğretmeliyiz, kini, kavgayı, nefreti ve şiddeti değil.

Nice 23 Nisan’lara mutlu çocuklar, mutlu gençler, mutlu bireyler, mutlu bir Türkiye ve mutlu bir Dünya ile…

İyi ve Kötü Günde Birlikte Yürüyebilen Kurumlar

Anlam, vizyon, hedef, değer, farkındalık, günümüzde özellikle de iş dünyasında çok sıklıkla duymaya başladığımız sözcükler. Ancak bu beş sözcüğün içinde “anlam” bana göre üzerinde en çok çalışılması gereken sözcük, çünkü insan doğası gereği, farkında olarak ya da olmadan, yapılan herşeye bir anlam yükleniyor. Anlamı farkedince vizyon oluşmaya başlıyor, yani görüntü, yani anlamı bu olan bir iş nasıl olmalı canlandırmaları. Hemen peşinden de anlamı bu olan bir işi bu görüntüde yerine getirirken neler değerli ve önemli kendiliğinden çıkıveriyor ortaya ve bu değerlere yönelik farkındalıkla iş yapış biçimi kendini gösteriyor.

Kurumsal olarak anlam, yani işi yapmanın “en büyük ve kapsamlı nedeni” ne kadar net tanımlanırsa, ne kadar açıklıkla paylaşılırsa, onu izleyen vizyon, değerler ve iş yapış farkındalığı da o kadar net, o kadar bütün olarak ve o kadar paylaşımla çıkıyor ortaya, çalışanlar ortaklaşa bakabiliyorlar anlama ve vizyona.

Bunun olmadığı durumda ne oluyor, işte burası çok önemli, daha küçük anlamlar ortaya çıkmaya başlıyor, takımlar kendi anlamlarını yaratıyorlar, hatta bireyler bireysel anlam oluşturmaya başlıyorlar. Ortaklaşa anlam diye bir şey kalmıyor. Bu durumda da kurum içinde kendi başına hareket eden takımlar veya daha da kötüsü kendi başına hareket eden bireyler ortaya çıkabiliyor. Herkes bir amaç belirliyor, tabii kurumsal da bir amaç var, ama bir türlü amaçlar örtüşmüyor, bir türlü uyumlu adımlar atılmıyor, bir türlü kurum içi huzur ve tek seslilik ortaya çıkamıyor. Her takım, her birey ayrı bağımsız kurumlar olarak çalışmaya başlayıveriyor, kurum içinde “biz” ve “onlar” kelimeleri duyulmaya başlıyor ve beklenen sinerji ve yaratım gücü bir türlü gelemiyor.

Tüm bunlardan hareketle, yapılan iş her ne olursa olsun, önce üzerinde çalışılması gereken konu o işin yapılıyor olmasının en büyük anlamı. Anlam ortaya çıkarılınca da vizyon, değer ve iş yapış biçiminin bu anlama göre tanımlanması ve bunun ortaklaşa amaca dönüşmesi için ortak dille tüm ekiple paylaşılması. Bunlar olduktan sonra, iyi ve kötü günde birlikte yürüyen bir kurum olmamak için bence hiçbir neden kalmayacaktır.

Bir Liderin 3 Temel Özelliği: Anlamak, Anlatmak, Anlaşılmak

İletişim yüzyılın sihirli kelimesi. Ama sektörel anlamda kullanılan, iletişim araçları ile yapılan iletişim değil sözünü ettiğim, gerçek, bildiğiniz, yüzyüze, insan insana iletişimden bahsediyorum. Hani şu iletişim derslerinde anlatıldığı gibi, bir ileten var, bir iletilen, bir de mesaj. Sonra beden dili var, kullanılan kelimeler var ve ses tonu var. Sonra içinde duygular var, zihindeki düşünceler var, bazen de olmasa daha iyi olabilecek yargılar var. İşte tam da bu iletişimden bahsediyorum; özet içeriği anlamak, anlatmak ve anlaşılmak olan.

Konu liderlik özelliği olarak iletişim ya, işte bir lider bu şekilde gerçekleştirilen iletişimi başlatmak ve sürdürmek konusunda ne kadar iyiyse, o kadar başarılı oluyor, o kadar sevilen oluyor, o kadar iyi iş çıkaran bir ekibe sahip oluyor. Tüm bunların sonucunda en önemli çıktı, kendisini iyi hisseden bir birey oluyor.

İletişim denilince verilmek istenen bir mesaj, paylaşılmak istenen bir bilgi veya alınmak istenen bir sonuç geliyor aklıma. Bunların hepsinin tam da istenilen şekilde karşı tarafa iletilmesi ancak ve ancak aşağıdaki liste gerçekleştiğinde sağlanabiliyor:

  • Açık ve net olmak
  • Karşıdaki kişinin kişilik özelliklerinin farkında olmak
  • Karşıdaki kişinin “insan” olduğunu, duyguları olduğunu ve duyguların aslında davranışlara yansıyan en temel tepkiler olduğunu hatırlamak, hatta hiç unutmamak
  • Güven vermek ve güvenmek
  • Söylenenleri karşı tarafın anladığından yani diğer bir deyişle mesajı ileten taraf olarak kendi söylediklerinin anlaşıldığından emin olmak
  • Karşıdaki kişinin dilinden konuşabilmek
  • Karşıdaki kişiyi iyi dinlemek, empati ile dinlemek yani gözler, kulaklar ve kalple dinlemek
  • Mümkün olduğunca yargılardan arınarak dinlemek ve öyle de konuşmak
  • Farkındalıkla geribildirim vermek, yani yıkıcı değil yapıcı bir dil kullanmak

Bana göre çok da zor değil dokuz tane noktaya dikkat etmek, belki de kolaylaştırıcı bile denilebilir diye düşünüyorum. Bence yüzyılın becerisi anlamak, anlatmak ve anlaşıldığından emin olmak…

Bahar Hayalleri

2014-03-24 08.27.18-1Bahar güzel mevsimdir, yenilenme ve hareket mevsimidir. Tazelik, ferahlık, güzel kokular, kuş sesleri, daha sıcak ve keskin güneş, toprağı mutlu eden yağmurlar, daha mutlu yüzler, sanki hepsi birlikteymiş gibi gelir baharda. Çok verimlidir bahar, doğa harekete geçer, canlanmaya başlar. Tohumlar baharda ekilir, sonra beklenir yeşersinler diye. Ağaçlar baharda çiçeklenir, sonra beklenir meyve versinler diye. Bu yıl bahara başlarken bir soru sormak geldi içimden: bugünden ileriye doğru baksak hep beraber, bir hayal kursa herkes, bu hayaller baharda ekilen tohumlar gibi olsa mesela, şimdi hayal kurup sonra gerçeğe dönüşecek olan. Herkes kendi gözüyle ve hayal gücüyle baksa gelen günlere, tıpkı bir dağın tepesinden ileride görünen dağlara, köylere bakar gibi, tıpkı bir geminin güvertesinden karşıda görünen kıyıları görür gibi, tıpkı evinin penceresinden uzaktaki güneşe, aya, bulutlara bakar gibi. Neler olsa güzel olurdu bu bahar mevsiminde hayatlarımızda? Bu bahar mevsimi önümüzdeki günlere doğru giden nasıl bir yol oluştursa daha keyifli ve istediğimiz gibi olurdu acaba? Acaba ne istiyoruz tam olarak, aklımızdan geçen gerçek istekler neler, hayallerimiz neler, ama başkaları için değil, tam da kendimiz için? Şimdi de bahar hayallerimizi bir film gibi düşünsek, girişi, gelişmesi ve sonu olan bir film gibi, canlı, renkli, hatta belki de üç boyutlu bir film gibi. Nasıl bir film geldi gözünüzün önüne? En canlı ve hoş görünen görüntüler neler acaba? Neden beğendiniz o gördüklerinizi? İyice bir bakın bakalım, neleri geri sarıp, durdurup uzun uzun bakmak isterdiniz? Peki sonra bir düşünün, kim tasarladı o filmi? Kim yönetti filmin akışını, kim oluşturdu o filmdeki kareleri? Hani çok klişedir denir ki: Kendi filminizin başrolünde siz oynayın. Klişe de olsa, ben severim bu söyleneni yinelemeyi, çünkü bazen unutuyoruz kimin filmi olduğunu, sanki birileri sahneye koymuş, birileri oynuyor, biz de seyrediyoruz gibi geliyor. Oysa o film bizim filminiz, yazan da, yöneten de, başrol oyuncusu da sizce kim olmalı? Haydi o zaman bu bahar gününde bir değişiklik yapın, eğer hala emin değilseniz, emin olun önce kendi filminizin sadece size ait olduğundan. O filmin “esas” karakterinin siz olduğundan emin olun ve harekete geçin. Ulaşmayı en çok istediğiniz anları hayal edin, canlandırın gözünüzde, tekrar oynatın film gibi, sonra içine girin ve bakın, peki şimdi bu hayalimi gerçekleştirmek için “ben” neler yapmalıyım, sonra da alın kağıdı kalemi ve yazın atacağınız adımları birer birer, ister hedeflerim diye adlandırın yazdıklarınızı, isterseniz de yapmak istediklerim; ve başlayın yapmaya sırasıyla. Bakalım neler olacak…