Vaktiniz var mı?

Yüzyılların konusu olan liderlik ve yöneticilik kavramları her zaman gündemimde oldu. Lider olmak, yönetici olmak, lider doğmak, liderlik yapmak filan derken, sıklıkla bu konuları konuşurken, dinlerken, araştırırken buldum kendimi.

Bütün bunların arasında gezerken zihnimde oluşan bir soruya takıldım kaldım. Liderlik ve yöneticilik bir bütünün iki parçasıyken, yöneticilik yapmak üzere oldukça sağlam zaman harcanırken, liderlik yapmaya ne kadar zaman ayırılabiliyor acaba?

Kendi kurumsal çalışma yaşamıma, sonra da danışmanlıkla, koçlukla dışarıdan katkı sağlamaya çalıştığım başkalarının çalışma yaşamlarına dikkatle baktığımda şunu fark ediyorum: Lider ve yönetici zaman zaman birbirinin yerine kullanılan ve sanki biraz da birbirine karışmış kavramlar olmaya devam ediyor. Karışmakla kalmıyor, bazen de aynı amaca hizmet ederken bulabiliyorlar kendilerini: yapılan işi en iyi şekilde anlamak ve yönetmek. Temelindeki bana göre en güçlü neden de yönetici seçimlerinin işin ustası ve uzmanları arasından yapılıyor olması.

Kabul, pek fena bir durum değil ama sanki bir şeyler eksik içinde.

Tamam işi en iyi şekilde anlayalım, yönetelim ama o işe dair hayalleri ne zaman kuralım? O işin en değerli parçası olan insanları nasıl işin parçası olarak tutacağımızı ve bizim inandığımız hayallere inanmalarını nasıl sağlayacağımızı ne zaman düşünelim? İşlerin yapılış şekilleri ile ilgili, iletişimle ilgili, takım içi ilişki yönetimi ile ilgili, toplantıların etkin olmasını sağlamakla ilgili, işleyişteki yapının etkin olup olmadığı ile ilgili ne zaman çalışalım? Çalışanların gözünden işleri anlamak için onlarla oturup sadece onlarla ilgili konuşmayı ne zaman yapalım? Çok sağlam dışarıdan bakma sorusu olan “Burada neler oluyor?” sorusunu ne zaman sorup, ne zaman düşünüp cevap verelim?

Liderlik yapmak, en az işi geliştirmek, yeni pazarlar yaratmak, karlılığı artırmak için harcanan çaba kadar nasıl lider olmalı ve nasıl liderlik yapmalı konularında çaba ister. Liderlik yapmak, sorumlu olduğu alanın dışına çıkıp, bütünü görererek liderlik stratejisinin oluşturulmasını ister. Liderlik yapmak, sadece işin nasıl yapılacağını anlatan bir rol tanımı değil, nasıl liderlik yapılmasının beklendiğini de anlatan bir rol tanımı ile çalışılmasını ister, sadece işin uzmanı ve ustası olmanın yeterli olmayacağını, farklı bir şeylerin de olması için emek harcanmasının gerektiğinin anlaşılmasını ister. Tüm bunlar için ne ister? Düşünmek, çalışmak, uygulamak için vakit ister.

O halde tüm lider ve yöneticilere sormak lazım, lider olmaya gönüllüsünüz ancak, liderlik yapmaya vakit ayırmaya ne kadar gönüllüsünüz?

Mutlu haftalar..

Benim Atatürküm

Atam sen daha ölmedin

Toprağa gömülmedin

Bil bakalım neredesin

Benim küçücük kalbimdesin

İlk ezberlediğim şiirdi. Daha henüz 5 yaşında filandım galiba. Nasıl gururla ve bağırarak söylerdim her bir dizeyi. Bir de kendimce ellerimle güçlendirmeye çalışırdım şiirin anlamını. En son dizeye geldiğimde benim küçücük kalbimdesin derken sesimi biraz küçültür, ellerimi kalbimin üzerinde birleştirirdim. Çocuk halimle duyguyla dolar taşardım.

Önceleri annemin, babamın, anneannemin, babaannemin, dedelerimin hayranlıkla söz ettikleri bir amcaydı benim için Atatürk. Ölmenin de ne demek olduğunu çok iyi anlamamış olduğum için, tek bildiğim o anda etrafta olmadığıydı.

Okula başladıktan sonra bayramlar, 10 Kasım’lar daha fazla anlam kazanmaya başladı, daha bir anlar oldum Atatürk kimmiş, neden Türklerin Atası demişler ona, sadece ne zaman doğmuş, ne zaman ölmüş bilmenin ötesinde, bizler için neler yapmış anlamaya başladım. Çocukluk şiirimin son dizesi daha da güçlü bir anlam kazanmaya başladı zihnimde. Hala ölmüş olmanın ne demek olduğunu pek anlamıyordum ne yazık ki. Sorup dururdum kendime acaba Anıtkabir’deki taşın neresinde Atatürk?

Her insan gibi ben de büyümeye devam ettim. Artık biraz daha iyi anlıyordum Atamı, onun bize miras bıraktığı değerleri, o günlerde görüp, bugünlere emanet ettiği önemli şeyleri.

Derken bayağı büyüdüm, şimdiki halime geldim. Baştaki şiiri ilk okuduğum zamanlarda anneannemin olduğu yaşlara eriştim. O zamanlar anneanne yaşı olan yaşın bana hala genç göründüğü ve hissettirdiği yaşlardayım artık. Şimdi o şiirin her bir dizesi daha bir anlamlı benim için. Her geçen gün yeni ve farklı bir şekilde anlıyorum Atatürk’ü. Atam yaşamımın farklı taraflarına ışık saçıyor her geçen yıl.

Mesela son yıllarda kurumsal çalışmalarıma ışık saçtı sevgili Atatürk. Örnek yaptım Kurtuluş Savaşı’nı şirket yöneticilerine. Dedim ki bir yola çıkıyorsanız, dört tane şeye ihtiyaç duyarsınız, net bir gelecek hayali, doğru yönetim stratejileri, iyi yapılandırılmış iletişim yöntemleri ve o hayale inanan insanlar. Bunlar varsa kim tutar sizi. Hemen ardından bazı sorular geldi. Bu kaynaklarla mı, bu insanlarla mı, paramız yok, insanlarımız yeterince bilgili değil. Cevaplarım hazırdı, dedim bakın Kurtuluş Savaşı’na, kaynak var mıydı, insanlar yeterince yetkin ve eğitimli miydi? Ama ne vardı, bir hayal vardı, o hayale gidecek strateji belliydi, iletişim vardı ve en önemlisi liderin inandığı hayale inanan bir millet vardı. O zaman kaynakmış, eksikmiş, pek de anlam ifade etmedi bizim ülkemiz için, savaş bizim oldu.

Bugün yeni bir 10 Kasım’da şöyle demek istedim: Bilmeliyiz ki Atatürk’ü anladım bitti demek mümkün değil. O bugünden neredeyse 80 yıl önce bu dünyadan ayrılmış olsa da, aslında bugün ve geleceğe ışık olacak bir lider olmaya devam edecek. İşte o yüzden biz de onu yaşadıkça, yeni yıllar, yeni yaşlar kazandıkça daha iyi anlamaya devam edeceğiz. Onun ışığının daha yüzlerce yıl pek çok yaşam alanına aydınlık yaratacağına yürekten inanıyorum.

Benim için Atatürkçülük 7’den 70’e uzanan bir yaşam tarzı, bir hayata bakış felsefesi. Tek yapmamız gereken onu her içine girdiğimiz dönemin şartları ile tekrar tekrar inceleyip anlamak ve sonra da içinden çıkan öğretileri hayata ve bugüne uyarlamak.

Atam, yaşamımıza dokunduğun, bize bu ülkeyi bu şekliyle bıraktığın, öngörü nedir, millet sevgisi nedir, insan olmak nedir, barış ne demektir öğrettiğin için çok teşekkür ederim. Bu yaşamda var olduğum sürece, senden öğrendiklerimi ve senden öğrendiklerimin içinden her geçen gün yeniden ve daha fazla anladıklarımı düşünce biçimime, davranışlarıma ve ürettiklerime daha fazla katarak kendimle, ailemlle, çocuklarıma, arkadaşlarımla, çalışma yaşamımda işbirliği yaptığım dostlarımla paylaşmaya devam edeceğim.

Atam bil bakalım neredesin, sen her zaman benim zihnimde ve kalbimdesin.

Bir Sabah Hikayesi

İnsanın 18 yaşında yürüdüğü üniversitesinin yollarında 50 yaşında hala yürüyebiliyor olması ne büyük şans diye düşündüm bu sabah.

Sabah erken saatlerde ODTÜ’de olmayı öğrenciyken çok severdim. Bu sabah bir işim vardı ODTÜ’de halletmem gereken, dedim akşam üzeri değil de sabah gideyim okuluma.

Harika bir sonbahar güneşi, bakmaya doyamadığım sonbahar gelmiş ağaçlar ve onların rengarenk yaprakları, derse yetişmeye çalışan gençler, her şey 32 yıl önceki gibi duruyordu sanki.

Sık giderim ODTÜ’ye aslında ama bu sabah bir farklı geldi nedense. Kendimi eski günlerdeki ben gibi hissettirdi bu sabah ODTÜ bana.

İşim rektörlük binasındaydı, arabama biraz uzakta yer bulabildim. Önce klasik düşünce düştü kafamın içine “hay allah yürümem gerekecek”, sonra başka bir diğer düşünce geldi ilk geleni takiben “uzun zamandır okulda yürümemiştim, ne güzel oldu”. İkinci cümlemle yürümeye başladım rektörlüğe doğru.

Bilmiyorum siz fark eder misiniz, açık hava hep açık havadır elbette ama bana kokusu farklı gelir her açık havanın. ODTÜ’nün havasının kokusunu da çok özlediğimi fark ettim yürüdükçe. Sonra uzunca bir geçmiş yolculuğu yaptım. O yollarda yürüdüğüm öğrenci halime doğru ulaşıncaya kadar sürdü yolculuğum. O günlerde içimde olan duyguları, kafamdaki düşünceleri bulmaya çalıştım. Beni sevindiren, üzen, heyecanlandıran, kaygılandıran nelerdi hatırlamaya çalıştım. O günlerde bugünlere dair kafamda neler vardı acaba onları da aradım bulduklarımın içinde. Sanki arkadaşlarımı gördüm etrafımda o günlerdeki halleriyle.

Otuz iki yıl öncesini ziyaretim tamamlanınca, o günden bugüne dönüş yoluna geçtim, ne kadar çok şey olmuştu hayatımda, mezun olmuş, iş yaşamına girmiş, aile kurmuş, çocuk sahibi olmuş, onları büyütmüş, istediklerimi daha fazla yapmayı hedeflediğim yeni iş yolumu seçmiş ve 50 yaşıma gelmiştim. Hani otuz iki yıl önce “koca kadın” dediğim yaşlara. Aslında hayal ettiğim ne varsa yaptığımı ve yapmaya da devam ettiğimi fark ettirdi bana bu yolculuk.

Sonra tekrar düşündüm, ne şans dedim kendime, ne büyük şans, 18 yaşında yürüdüğü yolda, 50 yaşında hala yürüyebiliyor olmak. Okulumda olmanın bana hissettirdiklerine, yaşamın bana yaşattıklarına, bugünden geriye baktığımda aldığım keyife çok teşekkür ettim. Bir de ağaç fotoğrafı çektim. Çeker çekmez de düşündüm, 32 yıl önce bir fotoğraf sahibi olmanın nasıl da çaba gerektirdiğini, bir fotoğraf makinan olacak en önce, sonra içine film koyman lazım, 18’lik olsun, 36’lık film pahalı olabilir. Sonra ışık filan ayarlayıp, çekeceksin fotoğrafı ve pozlar bitene kadar beklemen lazım ne çektiğini görmek için. Sonra bir fotoğrafçı ziyareti ve ne zaman olur, çabuk basar mısınız cümleleri. Ancak ondan sonra görürdük çektiğimiz fotoğrafı. Her şey ve ben aynıymışım gibi gelmişken, bir fotoğraf çekimi her şeyin ve benim ne kadar değiştiğimi fark ettirdi bu kez de bana.

Arabama geri dönüp oturduğumda teşekkür ettim, önce kendime, sonra yaşamımdaki herkese ve sonra da yaşamın kendisine, değişen, değişmeyen her ne varsa hepsine. Mutlu etti beni bu sabah deneyimi.

Belki sizler de küçük yolculuklar yaparsınız geçmişe, bakın bakalım neler bulduracak gidiş ve dönüş yollarınız sizlere?

Biz Burada Nasıl İletişiriz?

Bir dağ yolunda yürüyüş yaptığınızı hayal edin. Yerlerde taşlar ve hatta kaya parçaları var. Yağmur ve rüzgardan çukurlar da oluşmuş, sürekli önünüze bakarak yürümek durumunda kalıyorsunuz. Sık sık canınız acıyor, çünkü ya ayağınız burkuluyor, ya da ayağınızı bir taşa çarpmak durumunda kalıyorsunuz yürümeye çalışırken. Etraftaki güzellikleri görmeyi hedeflerken, şu başınıza gelene bakın.

Bu zorlu yürüyüş de nereden çıktı diye düşündüyseniz, yaşamda iletişimin önemini düşünürken aklıma geldi. İletişim konusunda rahat hissedilmediğinde, insanların kafası karışık olduğunda, iletişim kurulan alan neresi olursa olsun sürekli bir çukura düşme, ayağını taşa çarpma, yaralanma kaygısı ile hareket ederken buluyoruz kendimizi. Hal böyle olunca ne yürüdüğümüz yerin tadını çıkarmak mümkün oluyor, ne de o yürüyüşte hedeflediklerimize ulaşabilmek. Zemindeki problem yapmak istediğimiz şeyleri yapmamıza engel olmaya başlıyor.

Yaşam dediğimiz yeri keyifle yaşanacak hale getiren en kritik konunun doğru iletişim olduğuna inancım her zaman sonsuzdur. Böyle bir inanç geliştirmiş olmamın nedeni ise bana göre çok basit; Yaşamda olmanın, yani yaşamanın tek başına sürdürülen bir faaliyet olmaması.

Yaklaşık 30 yıldır iş yaşamının içindeyim, bu sürenin bir kısmı masanın çalışan tarafında, bir kısmı da o masalara dışarıdan bakıp destek olmayı hedefleyen danışman tarafında geçti. Baktığım her taraftan gözlediğim ve neredeyse yaşanan her sıkıntılı durumun altından çıkan en temel problemin iletişim ve ilişki yönetimi kaynaklı olduğunu söylesem çok da şaşırtmam sizleri diye düşünüyorum.

İletişim ve ilişki yönetimi, yani kendini doğru ifade etme ve karşıdaki kişiyle doğru adımlarla dans edebilme sanatı. Ne kadar doğuştanmış gibi geliyor insana. Aslında yanlış da değil, gerçekten doğuştan gelen bir tarz, ama yaşamda yol alırken üzerine bir takım ilavelerle yapılandırılmış bir kişisel tarz. Dikkatinizi çekmek isterim, burada kritik sözcük “kişisel” sözcüğü. Her birey için doğru iletişim kurma şekli tamamen onun geliştirdiği kendi kişisel tarzının parçası. Oysa iş yaşamına geldiğimizde, sadece kişisel tarzların yer aldığı iletişim yapıları pek de istenilen sonuçlarla yol alınmasını sağlayamayabiliyor.

İş yaşamında doğru iletişim yapısını kurmak için ciddi çaba harcanması gerektiğini düşünüyorum. Nasıl şirketler kurum kültürlerinin parçası olan organizasyon yapısını, iş değerlerini, iş vizyonlarını oluşturmak için kafa yorup, bu konularda zaman harcıyorlarsa, o şirket kültüründe olmasını istedikleri iletişim yapısını da benzer şekilde kurgulamak üzere vakit harcanması gerektiğine inanıyorum. Bakın iletişim yapısı diyorum, yani öyle basitçe aklına geleni söyleyerek insanları ve işleri bir şekle sokmaya çalışmaktan ötede bir şey anlatmak istiyorum. Anlatmak istediğim şey bir iş yapış zemini, üzerinde çukurlar taşlar olmayan, mevcut ilişkileri doğru yöneterek işlerin başarıyla ilerlemesini sağlayacak, kurum içinde huzur ve mutluluğu sürdürülür hale getirecek, üzerinde rahat hareket edilebilen bir zemin.

Kurum kültürlerinin içinde “biz bu şirkette nasıl iletişiriz” konusu net olduğunda, ortak kültüre ait bir iletişim tarzı görmeye başlıyoruz. Bu netlik olmadığında, her kurum çalışanı kendi tarzı ile iletişim kurmaya ve kendini o tarzla ifade etmeye çalışıyor. Bu da bozuk dağ yollarında yürürken karşılaşılabilecek zorlukların kurum içinde ortaya çıkmasına neden oluyor.

Biz burada nasıl iletişiriz sorusunun cevabı çalışanlar için net olduğunda, yani kurum kültürünün içinde bir iletişim yapısı ve stratejisi olduğunda, bakın neler ortaya çıkıyor:

  • Zamanında ve açık bilgi paylaşımı
  • Anlamlı ve sonuç üreten toplantılar
  • Yönetici ve çalışan arasında açıklık, netlik
  • Problemleri doğru kategorize etme ve çözüm üzerinde uzlaşma
  • Kaygı, korku, endişe yaratan düşünceleri, doğru şekilde cümlelendirme, kafaların içindeki gereksiz sesleri susturup, verimli düşünebilme alanları açma
  • Sevgi, saygı ve güvenin ilişkilerin zeminini doldurmasını sağlama
  • Ortak dil çerçevesinde konuşma, dinleme, anlama, anlatma ve doğru anlattığından ve anlaşıldığından emin olma
  • Yetişkin – yetişkin çerçevesinden konuşma
  • Duyguları fark etme, duygulara yönetme
  • Algının bireysel gerçeklik olduğunu bilerek algıları anlamaya ve yönetmeye çalışma

Bunlar olduğunda, zihni yoran iletişim ve ilişki odaklı sorunlar ortadan kalktığı için, odak sadece “biz burada işimizi nasıl daha iyi yaparız” sorusunun cevabını aramaya kalıyor. O kurumda en tehlikleli dağ tırmanışı bile yapılıyor olsa, yerlerdeki çukurlar ve taşlar önceden doldurulmuş ve temizlenmiş olduğu için, uygun yerlerde uyarı tabelaları bulunduğu için, yürüyüş yapanlar görmek istedikleri güzel manzaralara odaklanarak güvenle yollarına devam ediyorlar.

Sizin kurumunuzda iletişim yapısı ve stratejisi nasıl? Nasıl olsa daha etkili olur? Bu konuda sizin yapabilecekleriniz neler? Biraz düşünmeye ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

Küçük Bir Keşfin Hikayesi

Geçen hafta sonu ofisimizi taşıdık. Uzun yıllardır ofis taşınma operasyonu içine girmemiş olduğum için gözümde çok büyüdü ve epeyce yordu beni. Sonunda taşındık elbete ve çok da güzel oldu. Üstelik de taşınmamıza yardımcı olan taşıma firmasının çalışanlarından bir tanesi bana küçük bir keşif yapma fırsatı yakalattı. Bu arkadaştan duyduğum güçlü bir cümlenin karşılığında önemli bir şey yakalayıp kaydettim zihnime. Bu haftaki yazımı da bu keşfi paylaşmak üzere hazırladım.

Ofis malum bolca kağıt, kitap, dosya dolu. Kitap ve dosyaların bir kısmını kendimiz kutulara yerleştirdik, bir kısmını da firma çalışanları paketledi. Kitap dolu kutular oldukça ağır göründü gözüme. Hele içlerinden büyükçe olanı biraz fazla kitapla doldurduğum için acaba bu kutu yerinden nasıl kalkar diye düşünürken, bir baktım, firma çalışanı kutuyu sırtına yüklemiş gidiyor. Aman dedim, o kutu çok ağırdı nasıl kaldırdınız? Çalışanın bana verdiği cevapta saklıymış meğer yakalayacağım keşif. Bana dedi ki: “Abla, yerinden oynatabildiğin hiç bir yük ağır değildir ve taşınabilir.”

Çok heyecanlandım, çünkü o günün yorgunluğu ve telaşı içinde bana düşünecek malzeme çıkmış oldu. Başladım bu cümleyi günlük yaşama tercüme etmeye. Yüklerin günlük yaşamdaki karşılıklarının neler olduğu üzerine kendi kendimle bir söyleşi yaptım. Sonra da yüklerin kaldırılması ve taşınması konusundaki düşüncelerim bana yaşamdaki ön yargıların kısıtlayıcılığını hatırlattı bir kez daha. Yaşamda insanın karşılaştığı problem ve zorluklar yüklerin karşılığıymış gibi geldi, bazılarının çözülmesinin imkansız olduğu inancı da yükün ağır olduğu için kaldırılamayacağı yönündeki ön yargıları çağrıştırdı. Tıpkı benim içini çok fazla kitapla doldurduğum ve sonra karşısına geçip, bu kutu yerinden hayatta kalkmaz diyerek iteklemeyi bile denemediğim kutular gibi. Oysa taşıma firması çalışanın söylediği cümlede saklı yaşamdaki problemlerin çözümleri, ön yargıları bir kenara koyup, yerinden oynatmayı denemekte saklı kutuyu kaldırabilmenin sırrı. Ancak o zaman doğru cevap çıkar saklandığı yerden, gerçekten çözümsüz mü, yoksa çözüm bir yerlerde bekliyor mu?

Bu haftanın kalanında bir baksanız, sizin yerinden kalkmaz bunlar dediğiniz şeyler neler, acaba biraz oynatsanız, taşınma ihtimalleri ne kadar?

Mutlu haftalar.

Pencereden İçeri Bakmak

Oprah Winfrey’in “Artık Biliyorum” isimli, kısa kısa farkındalıklarını paylaştığı bir kitabını okuyorum, okuyana da farkındalık yakalatan ve hızlı okunan bir kitap. Kitabın bir bölümünde bir program konuğunun kendisine sorduğu sorudan söz ediyor Oprah Winfrey; Gözlerinizi kapatıp çocukluğunuzun geçtiği eve gidin diyor konuk, sonra da yaklaşıp pencereden içerideki kendinize bakın. Ne görüyorsunuz, ne hissediyorsunuz?

Bence soru her birimizin farklı şeyler görüp hissedeceğinin garanti olduğu farklı cevaplara sahip. Ancak, farklılıkların yanında ortak olan bir noktanın olacağı da kesin, o da pencereden içeri bakan herkesin kendi yaşamına dair fark edecekleri.

Pencere metaforu benim çok sevdiğim bir metafordur. Çok şey barındırır içinde. Genellikle dışarıyı görme aracı olarak görünür, dışarının görüntüsünü, ışığını, aydınlığını, karanlığını içeri taşıyan bir görme aracı gibi algılanır. Çok şey gösterir dışarı bakmak, ancak tek bir şeyi saklar, kendimizin o görüntülerdeki yerini. Ancak tersini yaptığımızda, yani dışarıdan içeriye baktığımızda kendimizi yakalarız. Pencereden içeri baktığımızda, kendimizi dışarıdan görme ayrıcalığını yakalarız. Kendimizi dışarıdan görebilmek gerçek bir ayrıcalıktır yaşamda, çünkü ancak o zaman fark ederiz kendi yaşamımızda neler olduğunu, nasıl davrandığımızı, bulunduğumuz noktaya nasıl geldiğimizi, ilişkilerimizi nasıl yönettiğimizi, bugünden sonrasına dair neler istediğimizi, neler düşlediğimizi, nasıl onlara doğru gideceğimizi ve buna benzer daha bir çok şeyi.

Yaşam telaşı diye bir kavram yaratıyoruz, sonra da nasılsın diye soranlara koşturuyorum diye cevap verirken buluyoruz kendimizi. Bu yarattığımız ve sonra da yönetmekte zorlandığımız telaş ve koşturmaca içinde dışarıya bakmayı becerebilsek de, pencereden içeri bakmayı kolayca atlayabiliyoruz, mazeret hazır, vakit mi var?

İçinde bulunduğumuz alan neresi olursa olsun, ister ev yaşamı, ister iş yaşamı, ister yoğun tempolu bir yönetici yaşamı, her birinde nefes almak, küçük bir es vermek ve geçmiş, bugün ve gelecek pencerelerimizden, bizim için önemli zamanlardan içeri bakmak çok destekleyici oluyor, çünkü ancak o zaman farkındalıkla ve kendimize dair fark ettiklerimizin verdiği güçle ilerlemek daha kolay hale geliyor.

Bu hafta zamanın bütününe yayılmış kendi pencerelerinizi yakalamak ve sonra da hafifçe perdelerini aralayıp içeri bakmak ve kendinizi dışarıdan görmek için küçük esler vermeye ne dersiniz? Bakarsınız hoşunuza gider görüp yakaladıklarınız ve her haftaya küçük pencere zamanları serpiştirirsiniz geçmişten, bugünden ve gelecekten.

Mutlu haftalar…

 

 

 

Bildiklerimizi Biliyor Olmak Ne İşimize Yarıyor?

TED konuşmaları dinlemeyi çok severim, çok öğretici ve ilham verici bulurum dinlediklerimin çoğunu. Bazen tek bir cümle yepyeni fikirler oluşturur kafamda.

Hafta sonu Helen Czerski isimli bir fizikçinin TED konuşmasını ilgiyle dinledim. Konuşmanın içinde geçen bir soru üzerinde gün boyu düşündüm.

Bir anısını anlatarak başladı konuşmasına Helen Czerski. Üniversitede fizik öğrencisi olduğu dönemde büyükannesinin evinde ders çalışırken büyükannesi yanına yaklaşıp ne çalıştığını soruyor. Helen Czerkski, kuantum fiziği çalıştığını söylüyor. Torununun verdiği cevabın ardından, büyükannenin beni bütün gün düşündüren sorusu geliyor: What can you do when you know that? Yani bunları bilmen ne işine yarıyor, bilince ne yapabilir hale geliyorsun filan gibi bir soru.

Soru bence çok önemli çünkü, bir çok şey biliyoruz, bir çok yeni bilgi öğreniyoruz, peki sadece biliyor olmak yeterli oluyor mu? Sadece bilmekle kalıyorsak, o zaman o bilginin bize ne faydası oluyor? Edinilen bilgileri sadece bilgi olarak tutmak yerine, bu bilgiyi bilmek benim ne işime yarıyor diye sorarak kullanmak için çaba göstermek bir alışkanlık mı, acaba bu alışkanlıkla ilgili yolculuk nerede başlıyor soruları üzerinde uzun uzun düşündüm.

Bilgi toplama ve kaydetme işi daha doğar doğmaz başlıyor ancak formal bilgi toplama işinin okullarda başladığını biliyoruz. Okullar çocukları teknik bilgi zengini haline getiriyor. Peki acaba bir sonraki önemli adım konusunda ne yapıyor okullar, çocuklar bu bilgileri bilmenin ne işlerine yarayacağını ne kadar öğreniyorlar okulda? Öğrenmeyle kaydedilen bilgiyi kullanmaya dair nasıl bir alışkanlık ediniliyor acaba çocukluktan başlayarak? Bilgiyi dinle, oku, öğren, kaydet adımlarında mı son buluyor alışkanlık, yoksa son bir adım olan bilgiyi uygun olan bir çok alanda kullanmayı dene kısmı da yer buluyor mu bilgiyi kullanma alışkanlıklarının içinde?

Biraz bakalım nasıl ilerliyor süreç; Okuldaki teknik öğrenme bitse de, öğrenme yaşam boyu süren bir aktivite olmayı sürdürüyor; kitap okunuyor, dergi okunuyor, televizyon izleniyor, zaten internet derya deniz, kısacası okulsuz da öğrenme devam ediyor. Mutlu yaşamakla ilgili , sağlıklı yaşamakla ilgili, iyi ebeveyn olmakla ilgili, iyi eğitici olmakla ilgili, iyi lider olmakla ilgili pek çok kaynaktan bu kez teknik olmayabilen ama yaşamın kendisine dair pek çok şey öğreniliyor. Peki bu öğrenilenleri biliyor olmak ne işe yarıyor? Bütün o bilgiler yaşama ne kadar aktarılıyor? Bu sorunun cevabı bilgiyi kullanma alışkanlıklarımıza göre değişiyor.

Bu hafta üzerinde düşünmek üzere bir soru önerim var sizlere: Yaşam boyu önemli olduğunu düşünerek öğrendiklerinizin, bildiklerinizin ne kadarı sadece bilgi olarak zihninizde yer tutuyor, ne kadarı davranışlarınızda, hayata bakışınızda, kararlarınızda, ilişkilerinizde, yaşama biçiminizde hayat buluyor? Acaba sizin edindiğiniz bilgileri kullanma alışkanlıklarınız nasıl? Çok şey biliyorum, ama pek de kullanamıyorum, çünkü benim alışkanlığım “bilgiyi öğren ve kaydet” adımları ile son buluyor mu diyorsunuz, yoksa, “kaydettiğin bilgiyi yararlı bulduysan mutlaka kullan” adımı da var mı alışkanlığınızın içinde?

Verdiğiniz cevaptan memnunsanız, sorun yok, ancak eğer biliyorum ama zaman zaman sadece biliyor olarak kalıyorum diyorsanız, o zaman üzerinde düşünülmesi gereken bir şeyler olabilir demektir.

Mutlu haftalar…

 

 

Organizasyon Şeması Mitleri

Erie Demiryolu Şirketinin 1854 Yılına Ait Organizasyon Şeması (McKinsey Quarterly – Mart 2003)

Organizasyon şemaları kurumsal bir yapı yaratmanın gereği gibi düşünülür. ve daha kurumsal olma çalışmalarının ilk adımlarından biri olur genelde. Tarihçesi çok eskilere dayanır. İlk organizasyon şeması 1800’lü yılların ortalarında Erie Demiryolu Şirketinin Genel Müdürü Daniel McCallum tarafından kritik bilgileri etkin bir şekilde iletebilmek ve işleri doğru şekilde delege edebilmek üzere düzenlendi. (Caitlin Rosenthal, Big Data In The Age Of Telegraph, McKinsey Quarterly: Mart 2013) O günden bugüne de her kurumda olmalı denilen şeylerin arasına kaydedildi.

Geçmişi böylesine eskilere dayanan organizasyon şemaları acaba günümüzde ne durumdalar?

Her kurumda olmalılar arasına giren organizasyon şemaları bazen gerçekten beklendiği gibi kim kimdir, işler nasıl akar, işleyiş nasıl olmalı konularında kolaylaştırıcı olma rolünü üstlenip, “biz burada nasıl çalışırız” sorusunun cevabını netleştirirken, ne yazık ki bazen de baştan ölü doğarlar veya yaşıyormuş gibi yaparlar, ancak yaşamlarını bitkisel hayatta sürdürürler.

 

Konuya önce şu soruyla başlamak lazım: Kurumlar neden organizasyon şeması çizmek isterler?

Bazen tıpkı Erie Demiryolu şirketinde olduğu gibi gerçekten yapılan işe, kurumun gelişimine yönelik bir amacı olur organizasyon şemalarının. Bu amaçla çizilen şemalar adeta yaşayan, nefes alan şemalardır. Bir nefes de onlar katarlar kurumun yaşamına.

Bazen de palyatif, yani geçici veya daha da kötüsü geçiştirici bir çözüm yaratmak istendiğinde çizilen şemalar olabilir çizilenler, mesela bir takım belge denetimlerine sunmak veya bir takım insanlar sorduğunda göstermek ve bizim de şemamız var demek için, bazen de bir türlü çözülemeyen kim kimin üstü konularını kağıda dökmek ve sonra da her çıkan karışıklıkta, “baksana şemaya” diyebilmek için çizilir şemalar. Baştan ölü doğan ya da bitkisel hayat süren şemalar demek yanlış olmaz bu şemalara.

Organizasyon şemaları ne işe yarar?

Yaşayan organizasyon şemaları,

  • Kurum kültürünü iş yapış biçimine yansıtmak,
  • İşlerin doğru şekilde yürütülmesini sağlamak, tıkanıklıklar olmadan sonuca gidilmesini kolaylaştırmak, karar süreçlerini net hale getirmek,
  • Değişimi desteklemek,
  • Karmaşık zamanlarda kaybolmayı engelleyecek net bir yol haritası yaratmak,
  • Hızdan ve doğruluktan şaşmadan hızlı bir şekilde yol alınmasını desteklemek

gibi çok önemli amaçları yerine getirecek bir yapıyı kağıda dökebilmeyi hedefler.

Bu hedefi yerine getirebilmenin temelinde sadece tek bir sorunun cevabı yatar: Biz bu şirketi nasıl yönetirsek istediğimiz yere daha kolay ulaşırız?

Yaşayan bir organizasyon şeması için neler gerekli?

Yaşayan organizasyon şemalarının çizmeden önce kurumun büyük resminin net olmasını sağlamak önemlidir. Hemen peşinden biz bu büyük resme ulaşmak için nasıl bir yapı ile çalışmalıyız sorusunu cevaplamak gerekir. Bu sorunun cevabı net hale geldiğinde, şemayı düzenlemeye başlama vakti geldi demektir.

Şemayı düzenleme işi yönetim seviyesinden başlamalıdır. Yönetim seviyesindeki roller, yetkiler ve sorumluluklar netleşip, işlerin kurum genelinde nasıl dağılacağı belirlendikten sonra, tek bir karar daha kalır verilecek; yatay veya hiyerarşik, nasıl bir yapıda çalışılmalı. Sonrası oldukça basit, sadece kağıt, kalem ve biraz da bilgisayar becerisi ile şema hazır demektir. Yalnız unutmamak gerekir, şemanın hazır olması demek, artık tamam demek değildir. Şemalar şirketin hareketi ile paralel şekilde yenilenen, değişen, dönüşen yani yaşayan şemalar olmak zorundadır.

Peki nasıl yol alınmalı?

Şemanız varsa, yaşayıp yaşamadığını anlamak istiyorsanız, önce bir kaç soruya cevap vererek başlayabilirsiniz:

  • Şema hangi tarihte çizilmiş, bugün hangi tarihtesiniz? Ne kadar zamandır hiç değiştirilmemiş veya güncellenmemiş?
  • Şemaya bakınca kafanız karışıyor mu, yoksa her şey kontrol altında duygusu mu çıkıyor ortaya?
  • Şemanızda noktalı çizgi ile kurulmuş hiyerarşik bağlar, bazı kişilerin yerlerinin bir türlü netleşemediği durumlar filan var mı?
  • Çalışanlara sorsak sizin nasıl bir organizasyon yapınız var diye, cevapları çizili şema ile ne kadar uyumlu olur?

Yukarıdaki sorulara verdiğiniz cevaplar şemanızın yaşayıp yaşamadığı ve sonraki adımda neler yapmanız gerektiği konusunda size yol gösterici olacaktır.

Eğer bir şemanız yoksa ve bizim de bir organizasyon şemamız olsun istiyorsanız veya yukarıdaki soruları cevapladıktan sonra mevcut şemanızın değişmesi gerektiğini düşünüyorsanız, mutlaka aşağıdaki noktalara çalışıp, ardından yola devam etmenizi öneririm:

  • Bir organizasyon şemasını neden istiyoruz? Kurumumuz için değeri ve önemi nedir?
  • Şema çizildikten sonra kurumumuzun büyük resmine ve işleyişine ne katkı sağlayacak?
  • Şemada yer alan çalışanlarımız şimdikinden farklı ne gözlemleyecek, ne yapacak ve ne hissedecekler?
  • Çizmeyi planladığımız şemayı gerçek yaşamın içine alma konusundaki kararlılığımız ve istekliliğimiz nasıl? (kararlı olmak ve istekli olmak ayrı kavramlar olduğu için, her ikisini ayrı ayrı düşünmenizi öneririm)
  • Şemaya yerleşecek roller ve sorumluluklar ne kadar net?
  • Şemayı mevcut çalışanlara göre mi tasarlıyoruz, yoksa yaptığımız ve yapmayı planladığımız işlerin alt başlıklarına göre mi?
  • Şemayı çizdikten ne kadar süre sonra tüm çalışanların şema gözlerinin önündeymiş gibi hareket etmeye başlamalarını hedefliyoruz?
  • Son soru, şemayı nasıl çizersek tüm verdiğimiz cevapları destekler?

Dinliyor musunuz?

Yaşadığımız hayatların temelinde iletişim ve ilişki yönetimi var. İletişimin ve ilişki yönetiminin, her ikisinin temelinde de dinleme var, çünkü dinleme olmadan iletişimden söz etmenin mümkün olmadığına inanıyorum.

Zaman zaman dinlemeyi duymayla eşleştiririz, şu ilkokulda öğrendiğimiz 5 temel duyudan bir tanesi olan ve insanın yazılımında mevcut olan duyma duyusu ile. Oysa dinleme duymayı da kapsayan ama duyma ile sınırlı olmayan, karşı tarafı gözlemlemeyi, anlamaya çalışmayı, kendini onun yerine koyarak diğer taraftan bakmayı, duyduklarından sentez yaparak bir karşılık oluşturmayı, karşı tarafa seni dinliyorum mesajını vererek onu değerli hissettirmeyi içeren çoklu bir beceri olarak tanımlansa çok daha yerinde olur diye düşünüyorum. Çünkü bence dinleme insanın orjinal yazılımında olmayan, yaşam boyu öğrenilen, pratik edildikçe gelişen güçlü bir insan olma becerisi. Aslında dinleme bilinçli olarak seçilen bir yaşam becerisi demek daha doğru bile olabilir.

Dinleme becerisini engelleyen ya da kolaylaştıran etkenlerden bir tanesinin sihirli zihinlerimiz olduğunu söylemek mümkün. Hani şu istediği gibi gezebilen, istediği anda istediği yerde olabilen, sınırsız yorum yapabilen ve kendi istediği konuya odaklanmayı seçen sihirli zihinlerimiz.

Birisini dinlerken sihirli zihnin seçimleri ciddi önem kazanır. Eğer zihnin seçimi söylenenleri dinlemek değil de, kendi tuttuğu gündemi takip etmekse, duydukları sadece karşı taraftan gelen sesler olarak kalıverir, kendi hazırladığı veya hazırlamak üzere üzerinde düşündüğü cevaplar, bireysel yargıları ve kendi gündemi çerçevesinde konuşurken buluverir kendini. Oysa, duymayı bir adım öteye taşıyıp dinlemeyi seçen kişiler için zihin seçimleri de tamamen karşı tarafı dinleyip anlamaya odaklıdır. Böyle durumlarda iletişim yönetilmesi kolay bir yaşam oyunu halini alırken, dinlemeyi sınırlayan, önemli bulmayan ve zihnin gezintilerinde kaybolan kişiler için iletişim ve ilişki yönetimi zorlu bir savaşa dönüşebilir.

Bilinçli olarak dinlemeyi seçen kişiler, karşıdaki kişiye seni görüyorum, seni duyuyorum, seni dinliyorum ve seni anlamaya çalışıyorum mesajlarını aktarmak konusunda son derece başarılı oldukları için, anne baba, eş, yönetici, çalışan değerlendirmelerinden çok iyi notlar alan kişiler olurken, diğer kategoride kalan kişiler yaşam alanlarındaki diğer bireylerden iyi değerlendirme notları almakta zorlanırlar. Bilinçli olarak dinlemeyi seçenler bulundukları alanda daha hızlı çözüme ulaşılmasını sağlayan, daha uyumlu ve esnek, daha kolay anlaşılabilen bireyler olarak nitelendirilirler.

Bu kadar değerli bir beceri olduğuna göre, acaba dinleme becerisini geliştirmek için neler yapmak lazım?

Bir iyi, bir de kötü haberim var bu konuda. Önce iyi ile başlayayım, iyi dinleme becerisi geliştirmenin uzun uzun maddelerden oluşan bir yapılacaklar listesi yok, iyi bir dinleyen olmanın tek bir koşulu var, iyi bir dinleyen olmaya yürekten karar vermek ve niyet etmek. Bu konudaki kötü haber ise, eğer iyi bir dinleyen olma konusunda algılarımızın tamamını sürekli açık tutmazsak, kolayca unutup, zihnin gündemi içinde kaybolmak son derece olası.

Dinleme konusu yaşamda bu kadar önemli ve kolaylaştırıcı olduğuna göre, bu hafta üzerinde düşünmek için birkaç soru sorsam sizlere:

  • Ben nasıl bir dinleyiciyim, sadece duyduğum ve kendi gündemim çerçevesinde konuştuğum zamanlarla, gerçekten dinlediğim zamanları yüzde olarak değerlendirecek olsam kendime neler söylerim? Sonuçtan pek memnun çıkmadıysanız, ilave bir soru, bu yüzdeleri daha dengeli hale getirerek iletişimi daha iyi yönetecek olsam, neleri farklı yapmaya ihtiyacım var?
  • İyi dinleyen olmak konusundaki niyetimi değerlendirecek olsam, kendimde neler fark ederim?
  • İyi dinleme becerisini zaman zaman ihmal ettiğimi gözlüyorsam, bu beceriyi kalıcı bir alışkanlık haline getirmek için nelere ihtiyacım var?

Mutlu haftalar…

Mutlu Bayramlar

Bayramda bana ayakkabı alınırdı, genellikle kırmızı ve rugan, bir de elbise. Geceden baş ucuma koyardım, sabaha hazır olsunlar diye. Pek heyecan olurdu içimde, bayram geliyor diye. Çocuk aklı çok bilmezdim bayram neden heyecanlandırıyor, ama yine de çok heyecanlanırdım, yarın bayram diye.

Evimizde de farklı bir heyecan olurdu bayram geliyor diye. Çikolatalar, şekerler alınır, ev temizlenir, bayram yemekleri planlanırdı. Bazen evde misafir de olurdu, babaannem ve dedem bize gelirlerdi İstanbul’dan. O zaman benim heyecanım daha fazlalaşırdı, pek severdim evde misafir de olunca bayramları.

Bayram kahvaltısı öncesi giyinirdik, sonra kahvaltıya oturmadan sarılıp öpüşüp bayramlaşırdık büyüklerimizle. Öyle çok kalabalık bir aile olmadık biz ama yine de kalabalıkmış gibi geçerdi o bayramlaşma sabahları.

Kahvaltıyı ben hazırlardım bazen küçük halimle. Tek prensibim olurdu o hazırlıklar sırasında, kesinlikle her sabah kullandığımız kahvaltı tabaklarından koymazdım sofraya, annemin en az kullandığı tabakları bulup çıkarırdım dolaptan, hani bayram ya, farklı ve özel olsun diye galiba.

Radyoda şarkılar bulurdu babam sabah erkenden. Sabahın köründe kapımız çalmaya başlardı, küçücük çocuklar ellerinde şeker torbaları ile iyi bayramlar derlerdi. Hemen onların torbalarına şeker koyardık, bazıları el öper, bazıları öpmeden teşekkür eder ve giderlerdi. Kahvaltı sofrası da çok eğlenceli olurdu. Sonra da anneannemler, teyzemler, dayımlar, amcamlar bayram ziyaretlerimiz ve evimize gelen misafirlerimiz. Misafirlere çikolata ve şeker tutmayı da pek severdim.

Bayram bana göre her zamankinden daha şık olmayı, daha özenli olmayı, başkalarıyla bir şeyler paylaşmayı, sevgiyi, kucaklaşmayı, birlikte olmayı, biraz da bayram hediyesi almayı ifade ederdi. Bizim ailede bayramda çocuklara harçlık verilmezdi, ama yerine mendiller hazırlanırdı, ufak hediyeler alınırdı. Ne yalan söyleyim, mendili pek anlamlı bulmasam da, o ufak hediyeler de beni çok heyecanlandırırdı.

Sonra büyümeye başladım, büyüdüğüm zamanlarda bayramlar yaza denk gelmeye başladı, bir baktım, ben küçükken olan bayram ritüelleri yavaş yavaş tatil planlarına dönüşmeye başlamış. Önceleri benim de pek hoşuma gitti bu yeni bayram düzeni, hatta oldukça uzun da sürdü tatilin bayram yerine geçmesi. Ama yaş ilerlemesiyle mi ilgili bilmiyorum, son yıllarda özlemeye başladım çocukken beni heyecanlandıran bayramlarımızı. Fark ettim ki, içimde kalan bayram parçaları bana eski bayramları fazlaca hatırlatmaya başladı.

Biraz kafa yorunca, ne kadar değerli olduklarını bir kez daha anlıyor insan bayramların. Onlar bizim toplumumuzun ortak değerlerinin en başta gelenleri aslında. Bayram demek bir arada olmak demek, paylaşmak demek, dargınların barışması demek, çocukların yüzlerinin gülmesi demek, yaşlıların yanında olunması demek, yani bayram birlikte keyifle zaman geçirmek demek. Aslında kendini güvende ve sevgi dolu hissederek birbirine sarılmak demek.

Eski bayramları bilen nesiller yıllar ilerledikçe azalıyor, yeni gelenler pek de bilmiyorlar bayram ne demek. Bu sabah düşündüm, bizlerin sorumluluğu bayramın ne demek olduğunu çocuklara gençlere anlatmak olmalı, çünkü bayram en özünde sevgi, barış, saygı, bağlılık, birlik ve beraberlik demek. Yani tam da şimdi her yerde aradıklarımız.

Hadi mutlu bayramlar