Arşivler

Sabah Kahvesi

Yediye on kala çaldı telefonum, ben yedide kalkacaktım oysa. Gözümün birini açıp baktım. Tabii ki arayan annem. 

“Güzel kızım günaydın, hadi kalk artık, kahvaltını et, iş görüşmene geç kalma annem. Bak epeydir bir ilan çıkmamıştı senin bu nadide işin için.” 

Hey Allah’ım ya, illa bir laf sokacak! Nadide işimmiş! 

Öyle, nadide! Ben memnunum halimden anne, sana ne? Hem ben sabahları kahvaltı etmiyorum kendi evim olduğundan beri. Ayrıca otuz beşindeki koskoca bir kadın artık senin ufak kızın olamaz anne demek istedim ama diyemedim tabii. Çünkü hatırladım; annelere karşılık verilmez. “Günaydın anne, tamam, hoşça kal,” diyebildim sadece. Ama benim bu yalın sözlerim karşılıksız kalamadı elbette. 

“Ah benim güzel kızım, ben sana şöyle adını bildiğimiz bir şey ol dedim ama nerde… Hep kafanın dikine gittin. Şu yaşa geldin, hâlâ bekar, çocuksuz, hatta işsiz dolanıyorsun ortalıkta. Gel bizimle otur diyoruz ama dinleyen kim? Bak, baban hâlâ bir mana veremiyor, ‘Kocasız bir kızın ne işi var ayrı evde?’ diye söylenip duruyor her gün.” 

Her konuşmamız dönüp dolaşıp buraya geldiğinde duyamıyormuş gibi yapmak en iyisi. 

“Annecim, benim bu giriş katta hat çekmiyor, hadi iyi günler.” 

Tam kapatacakken kulağıma gelen “Allah zihin açıklığı versin” cümlesi bardağı taşıran son damla oldu. Gerçi öyle oldu da ne oldu? Sessizce kapatıverdim telefonu. 

Söylene söylene kalkıp camdan baktım; dışarısı kar içinde. Bir bu eksikti. Hiç sevmem karı. 

Hayatım saçma benim anacım. Mesela gideceğim şu iş görüşmesinin saati bile saçma. Dün ilana başvurduktan hemen sonra bir kadın aradı, “İyi günler, sizi yarın sabah dokuza on kala bekliyoruz,” dedi. Ardından da, “Tam saatinde burada olmazsanız görüşmeye almayız sizi, haberiniz olsun,” diye ekledi.  

Dokuza on kala ne yahu? Dokuz dersin tamam, sekiz buçuk dersin tamam, hatta dokuz buçuk desen o daha da tamam ama dokuza on kala da nedir? İnsanın sinirini tepesine çıkarıyorlar. Ama ne yapacaksın? “Peki efendim,” deyip kapatıyorsun telefonu.

Neyse, uzatmayayım, saçım makyajım, kıyafetim filan derken yarım saat geçiverdi. Sanki annem evdeymiş de ondan kaçıyormuşum gibi, bir kahve bile içemeden çıktım evden. 

Gayet dikkatli bir şekilde yürümeye başladım karların üzerinde. Allahtan yakın gideceğim yer, diyecekken kafamın içinde sesli düşünceler dolaşmaya başladı. Gideceğim yer yakın olmasına yakın da, bu karda buzda nasıl yürünür? Ya kayıp düşersem? Zar zor susturdum düşüncemin düşersem sesini. Bu defa da, “Düşerim dersen düşersin güzel kızım!” sesi doldu kulaklarımın içine. Ya anne bir sus Allah aşkına! Telefonu kapatıyorum; kafamda yine sen varsın. Tamam, düşerim filan demiyorum. 

Ben karda düşmemeye çalışarak iş görüşmesi yapacağım yere doğru adım adım ilerleyedurayım, yakınlardaki kahve dükkânından yayılan mis gibi kahve kokusu da burnuma doğru ilerlemeyi başardı. Sabah kahvemi annem yüzünden içemediğim için olsa gerek, saate bakmaya bile gerek duymadan, küçük kahve dükkânına doğru yürümeye başladım. 

Dükkânın yılbaşı süsleri asılı kapısından içeri girdim. Dışarısı buz gibiydi ve içerisi sımsıcak; bir de benim gözlüklerim var desem, aklınıza ne gelir? Gözlük kullanan arkadaşlarımı duyar gibi oldum. Evet, cevap doğru, gözlük camlarım tamamen buharlandı. Etrafı görebilmek için gözlüğü elime alıp, boynumdaki yün atkı ile silmeye başladım. 

Bütün dikkatimi bu işe vermesem iyiymiş ama artık vermiş bulunmuşum ve bu yüzden de önüme çıkan halının kıvrımını görme şansım olmamış. İlgili kıvrıma takılan ayağım sayesinde karda düşmemiş olsam da kahve dükkanının ortasında bu mevzuyu halletmiş oldum.  

Mevzu dediysem, öyle basit bir ayak takılması ve sendeleme sanmayın, yanılırsınız. Bayağı kapsamlı bir düşüşe maruz kaldım. Düşerken gözlüğüm bir elimden fırladı, çantam diğer elimden. Onları tutmaya çalışırken önümde ne var acaba diye bakmayı da akıl edemediğimden benden hemen önce dükkâna giren ve kahvesini sipariş etmek üzere kasaya doğru ilerleyen genç adamı fark etmedim doğal olarak. Ne alakası var diyorsanız, biraz durun lütfen, çünkü hikâyenin en can alıcı noktası buradan doğdu. Hazırsanız söylüyorum, ben o adamın üzerine düştüm. 

Karşısındaki duvarda yazılı olan kahve çeşitlerini incelerken birinin arkasından gelip üzerine düşmesini hiç beklemediği için olsa gerek, zavallı adam da dengesini kaybedip benim sayemde öne doğru kapaklandı. O da bencileyin tek başına düşmek istememiş olsa gerek ki, ona da elindeki gazetesi eşlik etti. 

Daha önce iki defa dükkân için küçük demiştim hatırlarsanız. Ben şu kadar kısa zamanda iki defa belirtmişim dükkânın küçüklüğünü ama dükkânın fikirsiz sahibi bu durumun benim kadar farkında değil. Nereden çıkartıyorsun derseniz, buranın iki katı bir yere sığacak kadar çok masa doldurmuş içeriye. Ve inanılır gibi değil ama karın ve buzun en çok olduğu şu sabahın köründe neredeyse tüm masalar dolu. 

Her neyse, hadi siz şu düşme sahnemi bir gözünüzün önüne getirin Allah aşkına. Beni, gözlüğümü, içindekilerle beraber yere saçılan çantamı, genç adamı ve gazetesini. Sonrasını tahmin edersiniz: Kasiyerin arkasında kahve hazırlayan mavi saçlı genç kızla beraber yaklaşık yirmi dört göz, yaptıkları her şeyi bir kenara bırakmış bize bakıyor. Bu sessiz bir an oldu sanmayın. Yirmi dört göze “Amaaan!” diye bağıran on iki ağzın eşlik ettiği bir ânın içinde kaldık genç adamla. Hadi ben bunu hak ettim de, zavallı adamın günahı ne? 

El âleme daha fazla rezil olmamak için bir an önce kendimi toparlayıp kalkmaya çalışırken botlarımın fermuarının halıya takıldığını görmeyen ben, tekrar ve daha şiddetli bir şekilde düşmez miyim?  Üstelik önümdeki adam da tam kalkmak üzereyken tekrar onun üzerine? Yok artık! O kadar da dangalak değilim!  Bu sefer kendi kendime düştüm ama bana bakan göz sayısında bir değişiklik olmadığı gibi büyük bir kahkaha koptu dükkânın içinde. Yalnız kahkaha olsa o da iyi, kahkahalara eşlik eden ve kahve fincanlarına vurulan bıçak çatal sesleri yüzünden neye uğradığımı iyiden iyiye şaşırdım. 

Genç adam aniden arkasına dönüp “Geçmiş olsun hanımefendi! Ama galiba sizin yerden kalkmaya pek niyetiniz yok!” dedi gülerek. Bu zarif davranışa sessiz kalamayan müşteriler bu defa da “Vay be! Ne kibar adam!” diye haykırdılar hep bir ağızdan.

Benim halim içler acısı, bir ayağım halıya takılı, diğeri ile kalkmaya çalışıyorum, tekrar düştü düşeceğim. Bu arada, ayağımdaki botlara ne demeli? Onca karda buzda işe yarasın da küçücük bir halı kıvrımında düşürsün beni, yuh yani! Baktım durum fena, önce bir özür dileyip sonra da yardım istemeye karar verdim adamdan. 

Özür diledim dilemesine ama “Yardım eder misiniz?” diyemeden geldi adam yanıma. 

“Hadi bakalım, sizi kaldıralım önce,” dedi. 

“Dokuza on kala mülakatım var, geç kalıyorum,” dedim nedense! 

O sırada kasiyer kızın dükkânın muhtelif yerlerine uçurduğum eşyalarımı toplamakta olduğunu fark ettim. Allah’ım, dedim, sadece bir kahve içecektim, olanlara bak! 

Kasiyer kız eşyalarımı uzattığında, aralarında gözlüğümün olmadığını fark ettim. 

“Şey… Gözlüğümü gördünüz mü acaba? Ben o olmazsa göremem de… Gözlerim yedi numara miyop!” 

“Yerde göremedim ama emin misiniz gözlük düşürdüğünüzden?” 

Ne yani? Sen bana yalancı mı diyorsun? Ben asla yalan söylemem! Hem gözlüğüm sizin dükkâna girdiğimde buharlandığı için düştüm zaten! Sana yalan borcum mu var? Tövbe tövbe!  demek istedim ama tabii ki diyemedim.

Tam o sırada, “Merak etmeyin, bulunur nasılsa,” dedi genç adam. 

Ben kendisinden hâlâ çok utandığımdan, kız bulamadıysa nereden bulunacak, kim aldı gözlüklerimi?filan diye söylenemedim de. 

Sakince, “Peki,” dedim, “Ben gideyim o zaman.” 

İyi ama nasıl? Gözlüksüz nereye gidiyordum! 

Adam durumumu anlamış olsa gerek ki, dükkândaki tek boş masayı işaret ederek, “Siz şu masaya oturun, ben bir kahve getireyim, sonra da gözlüğünüze bakalım,” dedi.

Tam o sırada, benimle mülakat yapacak kişinin de dükkânda olabileceği aklıma geldi nedense. 

“Hiç alır mı artık beni işe!” diye söylendim. “Gitti benim yıl başına yeni işle başlama hayallerim! Kaldırıp atın şu kenarı kıvrık halıyı buradan! Hem kahve dükkânında halının işi ne? Burası halıcı mı? Benim gibilere tuzak kuruyorsunuz! Burada mı beni dokuza on kala mülakata çağıran kişi? Buradaysa elini kaldırsın!”

Birden yandaki masaların birinden bir el kalktı. Ufak tefek, gözlüklü, siyah ceket pantolon giymiş bir kadın, “Evet, ben çağırdım sizi,” dedi, sesi titreyerek. 

“Neden hanımefendi? Niçin dokuza on kala? Sekiz buçuk ya da dokuz değil de, dokuza on kala? Belki de sizin yüzünüzden düştüm! Yalnız ben değil, bu beyefendi de sizin yüzünüzden düştü! Gözlüğüm de sizin yüzünüzden kayboldu! Gözlerim yedi numara miyop, haberiniz var mı? Görmüyorum şimdi hiçbir şeyi.” 

“Şey… Sabahları önce bir kahve içip öyle ofiste olmayı severim. Evden çıkma saatimse en erken sekizi yirmi geçe olabilir. Çünkü anneme ilacını içirme saatimdir bu. Evde kahve makinam olmadığı için koşarak buraya gelirim sabah kahvesine. Tam on dakika sürer kahvemi içmem. Sonrasında buradan ofise yürümek de on dakikamı alır. Mülakata gelecek kişilere sekiz buçuk desem, kahve içmeye yetişemem. Dokuz desem, uzun uzun oturmam gerekir bu dükkânda. Fakat burası her sabah çok kalabalık olur, uzun oturursam benden sonra gelecek müşterilerden biri ayakta kalır. İşte o yüzden dokuza on kalaya veriyorum mülakat randevularını. Her şey benim yüzümden olduysa eğer, kusura bakmayın lütfen!” 

Tüm bunları alçak bir sesle, hatta biraz ezikçe söyleyen kadın, bir anda farklı bir düğmesine basılmış oyuncaklar gibi değişiverdi ve sinirlenip bağırarak konuşmaya başladı: “Hem düştüyseniz düştünüz! Önünüze baksaydınız da düşmeseydiniz! Ayrıca, mülakat randevusunu istediğim saate veririm, size ne? İş arayan sizsiniz, ben ne dersem onu yapmak zorundasınız. Beğenmediyseniz reddetseydiniz mülakata gelmeyi. Hem beyefendi benim yüzümden filan düşmedi, ben bütün olayı izledim, üzerine kapaklanarak onu siz düşürdünüz. Sakarlığın daniskası!” 

Bunu da dedikten sonra adeta düğmesine tekrar basılan kadın, kaybolan bir sesle, “Umarım bir şeyiniz yoktur,” dedi ve kahvesinden bir yudum alıp masasındaki kitaba uzandı. Hiçbir şey olmamış gibi kitap okumaya başladı!

Şaşkınlıkla kadını anlamaya çalışırken üzerime bir çekinme duygusu geldi. Sonra birden, sanki benim de düğmeme basılmışçasına, tekrar seslendim dükkândakilere: “Bakın, bu son çağrıdır! Gözlüğümü gören, bulan, önceden aramadığı halde ben ilan ettikten sonra arayıp bulan, gözü yedi numara miyop olduğu ve beğendiği için alıp çantasına atmış biri varsa içinizde, acele olarak kasaya teslim etsin!” 

Bu defa kasiyer kız sinirlendi. “Hop! Bir dakika! Zaten bütün eşyanızı topladım! Siz burada olduğunuza göre neden bana teslim edilecekmiş gözlüğünüz? Size getirip versinler. Benim işim başımdan aşkın! Baksanıza şuranın kalabalığına. Herkes gülümseyerek ayrılacakmış bizim dükkândan! Bizim patronun mottosu, bu! Gelsin kendisi güldürsün herkesin yüzünü! Görsün bakalım, o kadar kolay mı!” 

Heyecanın dorukta olduğu o anda müşterilerden birinin telefonu acı acı çalmaya başladı. Telefonun sesini duyanlar büyük bir hışımla sahibine dönerek, hep bir ağızdan, “Sessize alsana be kardeşim!” diye söylendiler. Adam onlara bakmaya bile cesaret edemeden, utanç dolu bir ifade ile kapattı telefonunu.

Kasiyer kız telefonu çalan müşteriye ters bir bakış gönderdikten sonra devam etti: “Bakın işte, şu kadın düştü, eşyalarını topladım o kadar! Teşekkür etmek yerine, kaybolan gözlüğünün bana teslim edilmesini istiyor bir de! Sonra ne olacak? Gelip bana soracak gözlüğünün bulunup bulunmadığını. Bulunamamışsa bana sinirlenecek! Bir karış suratla çıkacak dükkândan. Çıkarken dükkânın kameralarına yakalanacak. Akşam patron kamera görüntülerine bakıp, ‘İşte! Gülümsemeden ayrılan bir müşteri! Bugünün yevmiyesini kesiyorum!’ diyecek. Akşam yemeği paramdan olacağım!”

Kasiyer kız sözlerini tamamladığında, dükkânın içinde büyük bir alkış koptu. Bütün müşteriler kasiyer kızı heyecanla alkışlıyor, yan gözle de bana bakıyorlardı ters ters. Bu alkışlarla yüreklenen kasiyer kız alaycı bir gülümsemeyle bana baktıktan sonra, olduğu yerde reverans yaparak müşterilerin alkışlarını kucakladı. Kasiyer kızı biraz daha rahatlatmak isteyen müşteriler bu defa da tavanda asılı kameralara dönüp gülümseyerek onu desteklediklerini patrona gösterdiler.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi düşürdüğüm genç adam elindeki mendille gözünden akan bir damla yaşı silerken yakalandı bana. “Yok bir şey, burnum aktı,” diyerek durumu açıklamaya çalıştı ama benden kaçar mı? “Beyefendi o zaman neden gözünüzü siliyorsunuz, sizin burnunuz gözünüzden mi akıyor?” dedim patavatsızca. 

Benim böyle dediğimi duyan siyah takımlı mülakatçı kadın oturduğu yerden zıplayarak, “Adamı yerlere düşürdüğünüz yetmedi, bir de mahcup etmeye mi çalışıyorsunuz? Burnum aktı diyorsa, burnu akmıştır!” diye bağırdı.

Gözyaşını silen genç adam gülümseyerek siyah takımlı kadına baktı ve gözleri ile teşekkür etti. 

Tam, “Hem siz bana kahve getireceğinizi söylemediniz mi az önce? Hani nerede kahve?” diyecektim ki, aklıma birden gözlüklerim geldi gene. Tüm bu olan biteni nasıl görüyordum acaba gözlüksüz? Yoksa, para bulamadığım için muayeneye gitmediğim yıllarda gözüm kendiliğinden iyileşmişti de benim mi haberim yoktu? Bunu nasıl test edebilirim diye aklımdan geçirince, karşımdaki duvarda yazılı olan kahve çeşitlerini okumaya çalıştım. O sırada, siyah takımlı kadının hızla kasaya doğru yaklaştığını fark ettim. Üzerine düştüğüm adam da tam kasanın önünde duruyordu. Kadın hızla adamın koluna girdi. “Uzun zamandır sizin gibi birisi ile tanışmak istiyordum; terbiyeli, yardımsever, nazik ve duygulu! Gelin beyefendi, yandaki dükkânda bir çay içelim.” 

Genç adam, kadının koluna girmesinden hoşnut bir biçimde, olur dercesine başını salladı. Birlikte kapıya yöneldikleri sırada bir kırılma sesi geldi. O da ne? Kadın gözlüğüme basmış, gözlüğüm ortadan ikiye ayrılmıştı. Üstelik henüz gözlerimin iyileşip iyileşmediklerini bile anlayamamışken! Anlaşılan, bu sesi yalnız ben duymamıştım çünkü müşteriler hep bir ağızdan “Ooooo!” diyerek üzüntülerini seslendirdiler.

Öfkeyle konuşmaya başlamama ramak kalmıştı ki, kadın bana döndü ve “Mülakatınızı dokuz otuza erteliyorum, tam istediğiniz gibi,” dedi. Tekrar genç adama döndü, hiç istifini bozmadan “Kırk dakikamız var, acele edelim,” dedi. 

Tam kapıya uzanmışlardı ki, içeri giren yeni müşteriler nedeniyle birbirlerinden ayrılmaları gerekti. Adam önde, kadın arkada çıkacakları sırada, kadının ayağı az önce benim takıldığım halının diğer kıvrılmış yerine takıldı. Kadın öne doğru kapaklanırken elindeki çantası ve gözlüğü etrafa saçıldı. Tam önünde duran ve kadının düşmekte olduğundan habersiz olan genç adam korunmakta bir kez daha geç kalınca, öne doğru kapaklanarak kendini gene yerde buldu. Bense mülakat randevumun dokuz otuza ertelenmiş olmasının verdiği keyifle, “Bir latte lütfen!” dedim kasadaki kıza ve genç adamın oturmamı söylediği boş masaya değil, siyah takımlı, gözlüklü mülakatçı kadının kalktığı masaya oturdum. Ben oturur oturmaz, dükkândakiler ayağa kalkıp delicesine alkışlamaya başladılar. Kulağıma tiyatro sahnelerinin ahşap zeminini süpüren meşhur kırmızı kadife perdenin sesi gelir gibi oldu. Perdenin kapanmasını beklercesine donup kaldım.

Zamanda Duraklamak

Photo by Andrik Langfield on Unsplash

Uzun zamandır blogda bir şeyler yazma fırsatı bulamamıştım. Dün Linkedin’de paylaştığım yazı beni de biraz düşündürdü ve yeni aya başlarken blog yazılarıma geri dönme konusunda kendime bir hatırlatma yapmamı sağladı.

Dünkü yazımda telaşlı ve aceleci yaşam alışkanlıklarından ve bu alışkanlıklarla ilgili ufak değişikliklerin iyi gelebileceğinden söz ettim. Ara vermek ve durmak için ayıracağımız kısa molaları hatırladım ve hatırlattım. O yazıyı da buraya ekleyeceğim ama önce ufak bir giriş olsun, kimselere yetmeyen, oysa dünyanın belki de tek adil ve eşit kaynağı olan zaman konusuna bir bakalım istiyorum.

Zamanın bir metaforu olsa, yani zamanı bir şeye benzetecek olsanız neye benzetirdiniz diye sorsam, neler gelir aklınıza? Ben kendi metaforumu yazayım, siz de düşünün, benim metaforum “yürüme bandı”, hani havaalanlarında filan olan bantlardan. O bant her durumda kendi hızında ilerliyor, tıpkı zaman gibi. Kimileri bandın hızını kabul ederek bandın üzerinde duruyorlar ve bantla ilerliyorlar, kimileri bandın hızını beğenmeyip koşuyorlar, kimileriyse bandın dışında kalıp bandın akışını ve üzerindeki insanları izliyorlar. Zamanla ilişkilerimiz de böyle değil mi, kimimiz zamanın akışı ile uyumlu olmayı kabul ederken kimimiz telaş ve aceleyle daha hızlı gitmeye çalışıyoruz, kimimiz de zaman akışının dışında bir yer bulmaya çalışıyoruz. Sonunda geldiğimiz noktada, pek çoğumuz zamanın yetmemesinden ve sıkışmışlıktan dert yanıyoruz. Soranlara hep “koşturmaca” cevabı verip o koşturmacanın duygusunu içimizin en derininde hissediyoruz.

Aşağıya da eklediğim dünkü yazım, bu koşturmaca duygusunu azaltmaya ve belki de kısacık bir zihin dinlenmesinin ardından her ne yapıyorsak oraya dönmeye yönelik minicik bir ipucu taşıyan bir yazı oldu;

“Zaman” ve “duraklamak”, yaşamın tamamında gündemi işgal eden iki büyük mesele. Bu meselelere eşlik eden bir konu da “alışkanlıklar”, yani yaşamdaki kısa yollarımız, bir diğer deyişle, üzerinde düşünmemize gerek kalmadan yaptığımız davranış, düşünce ve duygu tekrarları.

Pema Chödrön, “Sıçrayış” isimli kitabında, alışkanlıkları, emniyette olmakla, ayaklarımızın yere basmasıyla ve rahatlıkla eşleştirdiğimizi söylüyor. Bir anlamda her zaman konforlu olmasa da içinde kalmaya devam ettiğimiz konfor alanlarından söz ediyor.

Epeydir, “hızlı” sandığımız “telaşlı” yaşamlar üzerinde düşünüyorum. Bu yaşamların içine yerleşen alışkanlıkların ne kadarı gerçekten konforlu, nasıl alışkanlıklar eklense, durup soluklanmamıza izin vermeyen yetişme ve yetiştirme kaygısından, o kaygının içimizde yarattığı “koşturma” hissinden uzak bir yaşam kurgusu mümkün olur anlamaya çalışıyorum.

Araştırdığım kaynakların bu konuda işaret ettiği ortak fikirlerden biri, “duraklamak” daha doğrusu, “duraklamaya izin vermek”.

Zamanla ilişki üzerinde konuşurken gün içinde “versek ne kadar iyi olacak molalardan” söz ederim. Beş dakika olsun durmak ve sakince zihnimizin durmasına izin vermek günün devamına ne kadar yardımcı olur düşünsek derim. Ama o sırada en başta sözünü ettiğim “alışkanlıklar” koşar gelir ve böyle bir şeyin bunca iş arasında mümkünsüzlüğünü fısıldar. Geçerli gerekçeler hazırdır; yetişecek raporlar, bekleyen müşteriler, girilecek toplantılar, yetmeyen çalışma süreleri.

Pema Chödrön alışkanlıkları istediğimiz zaman giyip, istediğimiz zaman çıkarabildiğimiz giysilere benzetiyor ve giyinmek bir alışkanlık haline geldiğinde giysilerden uzaklaşmanın istenmeyebileceğini vurguluyor. Yani, beş dakikalık mola için bile hazır bahanelerden söz ediyor; “Yapılacak onlarca iş beklerken mi!”

Özetle, hızlı akan zamanın içinde yavaşlamak, dış koşullara rağmen iç koşullarımızı yönetmek için kısa mola zamanları yaratmak, o zamanlarda duraklamak ve zihnimizin sakinleşmesine izin verip telaştan uzaklaşmak fena olmayabilir. Bu konuda Pema Chödrön’ün önerisi; durmak, dikkatimiz o ana toplamak ve üç defa derin nefes almak, bir de bunları yapmayı kendimize hatırlatacak bir yöntem bulmak.

Yeni haftaya başlarken belki denemek isteyenler olur, belki zaman üzerinde düşünmek iyi gelir, belki de bir kez daha fark ederiz, zamanla olan derdimizin tek çaresinin kendimiz olduğunu.

İyi haftalar…

S6B3; Pollyanna’nın yazarı Eleanor H.Porter’ın doğduğu kasaba “Pollyanna Ruhunu” nasıl yaşatıyor?

🌟 Bu bölümde Amerika’dan bir konuğumuz var, Veronica Francis. Veronica, Littleton’da bulunan Pollyanna Vakfında görev yapıyor aynı zamanda Glad Shop ve Glad Club’ların da kurucusu.

🌟 Veronica’yla hala yetişkin dünyasında dillere takılıp kalmış olan “Pollyannacılık” kavramının atfedildiği çocuk karakter Pollyanna hakkında, Pollyanna kitabının yazarı Eleanor H. Porter hakkında ve tabii ki gerçek mutluluk konusunda konuştuk. Bunların beraberinde, Pollyanna ruhunu yaşatmak üzere yaptıkları çalışmalar hakkında bilgi edindik. 

🌟 Veronica’ya bu güzel ve bilgilendirici sohbet için teşekkür ediyoruz.

Küçük de bir not: Bu bölüme hem Youtube’da yer alan Bir Sorum Var kanalından hem de her zaman olduğu gibi podcast platformaları üzerinden ulaşabilirsiniz. İlgili linkle ulaşabilirsiniz.

Keyifli dinlemeler…

S6B1; “Arbejdsglæde” nedir?

❓ Bir Sorum Var’da yeni sezon başlıyor. Bugün tam yetmişinci bölüme geldik. Bu bölümün sorusu, “Arbejdsglæde” nedir?

🌟 Bu bölümünde Danimarka’dan bir konuğumuz var, Alexander Kjerulf. Alexander Woohoo Inc.’de Chief Happiness Officer.  

🌟 Alexander’la Danimarka dilinde İş’te Mutluluk anlamına gelen “arbejdsglæde” kelimesi hakkında konuştuk ve iş’te mutluluk kavramına hem günümüz hem de gelecek zaman pencerelerinden baktık.

🌟 Alexander’a bu güzel ve bilgilendirici sohbet için teşekkür ediyoruz.

🌟 Küçük de bir not: Bu bölüm diğer bölümlerden farklı olarak hem izlenebilir, hem de Spotify, Apple ve diğer podcast platformları üzerinden dinlenebilir formatta. İzlemek isteyenler için YouTube bağlantı linki:

Merak

Fotoğraf: Pixabay

Geçenlerde yazdığım bir yazıda, merak ve öğrenme arasındaki ilişkiden, merakın zihni özgürleştirme gücünden söz ettim. Yazıyı paylaştıktan hemen sonra da merak kelimesinin sözlükteki anlamından tam anlaşılmayan ve pek de pozitif olmayan bir anlamı daha olmasından yola çıkarak, bu anlam kapsamında merak duymanın mümkün olduğunca hayatın dışında tutulmasının önemini hatırlamak ve hatırlatmak gerektiğini fark ettim. 

Merak dediğimizde aklımıza, yeni şeyleri merak etmek ve bu merak duygusunun doğurduğu öğrenme isteği gelse de merak ve onun doğurduğu öğrenme isteği yeni bilgilere yöneltilmekten uzaklaştırılıp insanlara ve onların yaşamlarına yönelmeye başladığında, sahip olduğu güçlü anlamı yitirme olasılığı taşımaya başlıyor. 

Burada sözünü ettiğim merakı fark etmem, uzun yıllar öncesine, bir iş gezisi için ilk kez yurt dışına çıktığım günlere dayanır. Bir gün bir alışveriş sonrası ödeme yapmak üzere uzun bir kuyrukta beklerken, kimsenin birbirine bakmadığını, herkesin kendisiyle ilgili olduğunu fark edip ister istemez yakın zamanda kendi ülkemde beklediğim pasaport kuyruğu ile karşılaştırmıştım. Bizim pasaport kuyruğu, diğerlerinin ne konuştuğunu duymaya çalışanlar, önlerinde arkalarında olan insanların konuştuklarına karışanlar, birbirinin giysilerini gözünü dikip inceleyenler, yani birbirinin hayatını merak eden kişilerden bol miktarda barındırırken, burada gözlemlediğim kendi kendinelik beni çok şaşırtmıştı. 

Merakla ilgili söylemek istediklerim de buradan doğdu. Merak iyidir ve bizi geliştirir cümlesi son derece doğru, ama başkalarının hayatlarına yöneltilen gereksiz merak, ne yazık ki içinde gelişim ve ilerlemeye dair pek bir şey barındırmadığı gibi, diğer kişilerin yaşam sınırlarının ihlali anlamına da gelme riski taşıyor. Hatta bana kalırsa kediyi öldüren merak da buna benziyor. Tam da bu yüzden kendi içimizde barınan merakı yakından takip etmek ve doğru tarafta durmasını sağlamak önem taşıyor.

Mutluluk, Optimizm ve Helen Keller

Mutluluk konusu eski Yunandan bugüne insanın zihnini meşgul eden bir konu. Kimileri için hayatın parçası, kimileri için de saçma ve uzak durulası bir kavram. Hatta mutluluğun kendi yaşamını sürdürürken zorlandığını söylemek pek de yanlış sayılmaz. En az mutluluk kadar zorlanan kavramlardan biri de optimizm, yani iyimserlik. Optimizmi körü körüne bir olumlu arayışı olarak niteleyenler için saçma, optimizmi yolunda gidenlerden kuvvet alarak hayata devam etmek olarak anlamlandıranlar için değerli. Belki bir seçim yapmak yerine tarafsız bir bakışla anlamaya çalışmak en doğrusudur, kim bilir.

Optimizmi destekleyen “Hayata “her şeye rağmen” farkındalık, umut ve güvenle devam edebilme ve bütünün içindeki detayları görebilme” becerisi, gerçek mutluluğun da temel gereklerinden. Yani aslında bu iki kavram birbirleri ile el eleler. Bu kavramların doğru tanımlanmasının ve hayata dahil edilmesinin keyifli ve faydalı bir yaşam için önemli olduğuna yürekten inandığım için olsa gerek, kitabım Pollyanna Mutlu muydu’yu da bu eksen etrafında yazdım. Ben de bir seçim yapmak yerine tarafsız bir bakışla anlamaya çalıştım. Bilimin bu kavramlarla ilgili söyledikleri, bu kavramlarla ilgili negatif algının nedenleri ve bu kavramları yaşamlarına aktaran insanlar, merak ve araştırma alanımın baş rol oyuncuları haline geldi. 

“Optimizm, başarıya götüren inançtır; umut ve güven olmadan hiçbir şey yapılamaz.” sözlerinin sahibi Helen Keller, bu beceriyi yaşatan önemli örneklerden biri. 

1880’de Alabama’da doğan Keller, 19 aylıkken yakalandığı ateşli hastalık sonrasında görme ve duyma becerilerini kaybediyor. Ailesinin ve Anne Sullivan isimli öğretmeninin desteği ile Braille alfabesi ile okumayı öğreniyor, parmakları ile yazarak iletişim kurmayı başarıyor, müzik çalan ortamlarda titreşimi hissederek müzik dinliyor. Harvard Üniversitesi Radcliff College’dan derece ile mezun olarak dünyada üniversiteyi bitiren ilk görme ve işitme engelli kişi oluyor. İngilizce, Almanca, Fransızca, Latince ve Rusça konuşabiliyor. Kadın hakları, engelli bireylerin eğitim ve rehabilitasyonları konularında çalışmalar yapıyor. “Hayatımın Hikayesi” isimli ilk kitabını 22 yaşında yazıyor. Yaşadığı süre boyunca kitap yazmaya devam ediyor, konuşmalar yapıyor. 1915 yılında kurduğu vakıf, görme kaybı ve körlüğü önleme, tedavi etme, yetersiz beslenme, önlenebilir hastalıklar ve sağlıklı yaşamla ilgili çalışmalarını halen sürdürüyor. 

Keller’ın yaşamı parmak uçlarıyla keşfettiği söyleniyor. 7 yaşındayken ilk öğrendiği kelime “su”. Öğretmeni Anne, Helen’ı bir su pompasının yanına götürüp elini suya tutuyor. Suyun akışını hissetmesini sağladıktan sonra, parmaklarıyla Helen’in avucuna “su” kelimesini yazıyor. Avucunda hissettiği su ile kelime arasındaki bağlantıyı fark eden Helen, nesnelerin isimleri olduğunu anlıyor. Bu yöntem sayesinde kelimeleri hızla öğrenmeye başlıyor. Su kelimesi ile başlayan öğrenme yolculuğu bir kitabının ismine de ilham veriyor: Her Şey Su ile Başladı.

 “Hayatımın Hikayesi” isimli kitabının arkasındaki cümle çok anlamlı: “Bakan körler, işiten sağırlar ve konuşan dilsizlerle dolu olan bir dünyada o, gören bir kör, duyan bir sağır ve kendini ifade edebilen bir dilsizdi.”

Keller’ın kitabında yer alan ve bizi yaşamlarımıza dikkatle bakmaya davet eden bir soru ile tamamlamak istiyorum.Sadece 3 gün daha görebileceğinizi bilseniz, o 3 günü nasıl geçirirdiniz?

S3B15; Beklentinin sonuca etkisi nedir?

Sezon 3, Bölüm 15: Beklentinin sonuca etkisi nedir?

✔️ Bu bölümde cevabını aradığımız sorumuz, “Beklentinin sonuca etkisi nedir?” 

✔️ Pygmalion etkisini daha önce duymuş muydunuz?

✔️ Bir diğer adı Beklenti Etkisi olan bu kavram, Robert Rosenthal ve Lenore Jacobson’ın 1968 yılında Kaliforniya’da bir ilkokulda gerçekleştirdikleri deneyin sonuçlarından yola çıkarak adlandırılmış. 

✔️ Bir tür kendini gerçekleştiren kehanete benzeyen kavram, diğer kişilerin yapabilirliklerine olan inanç ve güvenin, ortaya çıkan sonuçlar üzerindeki olumlu etkisini tarif ediyor.

✔️ Bu bölümde, kendimize biraz yakından bakalım ve gerek çalışma ortamında, gerek özel yaşamda beklentilerimiz ve onların sonuçları üzerinde biraz düşünelim istedik.

Yeni bölümü dinlemek için biodaki linki, Spotify ve Apple Podcasts’i kullanabilirsiniz.Herkese keyifli dinlemeler!

PODCAST BY: NAZLI KILAN ERMUT

S3B14; Kendine Liderlik Etmek Neden Önemli?

✔️ Bu bölümde cevabını aradığımız sorumuz, “Kendine liderlik etmek neden önemli?”
✔️ Kendine liderlik etmek, yani yaşamda kendini yönetmek yaşamın her alanında büyük önem taşıyor. İş yaşamında etkili bir lider olabilmenin ön koşulu, öncelikle kendine liderlik edebilmekten geçiyor.
✔️ Bu bölümde, yaşamda bireylerin kendilerine liderlik etmelerinin önemine biraz daha yakından bakalım ve bu konuda biraz düşünelim istedik.
Herkese keyifli dinlemeler!

Podcast by Nazlı Kılan Ermut

S3B13; Vizyon Nedir?

✔️ Bu bölümde cevabını aradığımız sorumuz, “Vizyon nedir?”
✔️ Vizyon çok tanıdık bir kelime, özellikle de iş yaşamının içinde sıklıkla duyduğumuz bir kelime. Bu bölümde vizyon ve hayal arasındaki ilişkiye ve vizyon kelimesinin geleceği tasarlamaktaki önemine biraz daha yakından bakalım, vizyon tasarımı üzerinde biraz düşünelim istedik.

Herkese keyifli dinlemeler!

Podcast by Nazlı Kılan Ermut

Ata Selçuk ile “Kurumsal Sürdürülebilirlik Çalışmaları Nasıl Gerçekten Sürdürülebilir?”

✔️ Bu hafta Bir Sorum Var’ın konuğu Pazarlama, Inovasyon, Sürdürülebilirlik ve Döngüsel Ekonomi konularında çalışmalar yapan, dersler veren, Mentor ve Danışman Ata Selçuk.
✔️ Ata Selçuk’a “Kurumsal sürdürülebilirlik çalışmaları nasıl gerçekten sürdürülebilir?” diye sorduk.
✔️ Sohbetimize Ata Selçuk’un bize hatırlattığı ve konumuzu özetleyen çok güzel bir atasözü ile başladık “Bu dünya bize atalarımızdan miras kalmadı, biz onu torunlarımızdan ödünç aldık.”
✔️ Sohbetimizde sürdürülebilirlik kavramına hem bireysel hem de kurumsal açıdan bakma fırsatımız oldu ve sürdürülebilirlik stratejilerini iş planlarına, kurumsal ve bireysel davranışlara indirgemek için yapılabileceklere dair çok değerli bilgiler aldık. Bilgilerin yanında konuyla ilgili daha derin takip için çok değerli referans kaynaklar da öğrendik.
✔️ Sevgili Ata Selçuk’a programımıza katıldığı için teşekkür ediyor, bu güzel sohbeti keyifle dinlemenizi diliyoruz…

Podcast by Nazlı Kılan Ermut