Archive | Aralık 2014

Pencereler, İnsanlar, Farklılıklar

penceresonHer zaman merak ederim, acaba dışarı ışık sızan pencerelerin içindeki evlerde neler oluyor? Kiminde keyif, kiminde neşe, kiminde hüzün, kiminde kavga, kiminde acı, kiminde aşk, kiminde şenlik. Kimi kalabalık, kimi yalnız. Bütün pencereler farklı hayatlara açılıyor. Pencereler birbirine benzese de, her pencerenin arkası birbirinden daha farklı. Pencere benim insan metaforlarımdan bir tanesi.

Bana göre her insan farklı ışıklara açılan birer pencere. Her insanın da tıpkı pencereler gibi çok benzer fiziksel özelliği olsa da, o fiziksel özelliklerin arkasında olan biten her şey çok farklı. Evet her insan benzer şekillerde doğuyor, benzer özellikleri var, ortalama bir insan diye bir tanım yapıyoruz ve hayatın her alanında bu ortalama insana ve onun benzerliklerine göre çeşitli modeller oluşturuyoruz. Ortalama insan tanımını alıp da insanların toplu bulundukları yerlere uyarlamaya çalışınca da bu tanım elde patlayıveriyor, çünkü aslında ortalama insan diye bir şey yok ki. Herkes farklı, tıpkı pencereler gibi. Perdeleri, çerçeveleri benzese bile nasıl her pencerenin arkası farklıysa, o insanlar da farklı. Peki bu nerede en çok sıkıntı yaratıyor; birden çok insanın birlikte yaşaması gereken yerlerde, ailelerde, iş yerlerinde, arkadaşlar arasında, yani aslında ilişkilerin var olduğu her yerde. Şunu kabul etmek gerek: insanlar temelde benzer bir sisteme sahip olsalar da, yaşama baktıkları yer o kadar farklı ki.

Çarpıcı bir araştırma diyor ki bir insanın bir duruma tepkisinin sadece %10’luk bir kısmı o dış durumla alakalı, geri kalan % 90’lık kısım o insanın o güne kadar yaşadıkları ve o gün o duruma nereden baktığı ile alakalı. Yani aynı duruma bakan 10 tane insan olsa, 10’u da bize farklı şeyler söyleyebilirler o durum hakkında, çünkü her biri biricik ve sadece kendine ait algısıyla değerlendirir gördüğü durumu.

Peki ben bütün bunları neden söyledim. İstedim ki yeni yıla girmeden önce ailelerimizde, iş yerlerimizde, arkadaş ilişkilerimizde, yani aslında sahip olduğumuz tüm ilişkilerde herkesin farklı olduğunu, etrafımızdaki kişilerin içinde bulunulan durumları tam da bizim algımızla görmelerinin mümkün olmadığını (tıpkı bizim onların algısı ile görmemizin mümkün olmadığı gibi) ve her birimizin birbirimizi tam ve net olarak anlamamız için varsayımlara dayalı yorumlar yapmak yerine anlamaya yönelik çaba göstermemizin kilit açıcı bir anahtar olduğunu şöyle derinden fark edelim. İlişkileri yönetmenin en temelinde her insanın farklı bir yere açılan farklı bir pencere olduğunu ve aynılık diye bir şey olmayacağını bir kez daha farkındalıkla fark edip, yeni yıla öyle girelim. Ne dersiniz?

 

Sevgili Yöneticiler, Hepinize Mutlu Yıllar

yeniyilSevgili yöneticiler, bugün yazım sizlere, ancak “farklı” bir pencereden bakmanız ricasıyla sizlere. İşiniz çok zor, her yerde yazıyor, kurumlarda çalışanların verimliliği, mutluluğu, iş sonuçları yöneticisine bağlı; bir kurumun başarısı yöneticilerinden sorulur; ayrılma oranı arttıysa, hemen yöneticilere bir göz atalım. Ağır yükler gerçekten. Peki yanlış mı? Cevap veriyorum, bence oldukça doğru.

Yönetici olmak prestijli bir şey, kartvizitler daha çarpıcı, arabalar daha havalı, kazanılan para hiç de fena değil. Yöneticiyseniz, elbette beraberinde işler de oldukça sorumluluk, tecrübe ve uzmanlık isteyen, zorlu işler; yalnız işler mi, koskocaman veya ortalama veya küçük de bir ekibiniz var demektir eğer yönetici olduysanız. İşte bence en kritik durum da burada devreye giriyor, tam da “ekip” dediğimiz noktada, çünkü orada o ekip lafı olmasa, siz de o işin sadece en iyi bilen uzmanı olursunuz, ekip girdi mi işin içine yönetici oluyorsunuz, çünkü amaç, işi yapanların o işi en iyi şekilde yapmasını sağlamak için onları yönetmek, onların yaptıkları işi keyifle ve huzurla yapmalarını sağlamak için ortam yaratmak, her birine büyüme ve gelişme alanları açmak, onların “insan” olduklarını her zaman fark etmek, tıpkı sizin gibi. Yalnız tıpkı sizin gibi dediysem, sadece genel çerçevede tıpkı sizin gibi, aslında bir o kadar da farklı, ama önemli olan da farklılıklardan bir bütün oluşturmak değil mi?

Bütün bunlar da nereden çıktı diyeceksiniz, ne alakası var yazının başlığı ile, işte alakası: Sizlerden bir ricam var. Sevgili yöneticiler, bu yıl sonunda işlerin muhasebesini tamamladıktan sonra oturup sadece çalışanlarınızla ve onları yönetme tarzınızla ilgili bir öz değerlendirme yapar mısınız? Şöyle 2014 boyunca bir geçmiş yolculuğu yaparak düşünseniz, neler yaşandı, yolunda gidenlere ne tepki verdim, aksilikler yaşandığında nasıl yönettim, acaba bir de benim ekiptekilerin gözünden baksam neler düşündüler benim için? Onların mutluluklarını fark ettim mi? Zorlandıkları anları yakaladım mı? Ben onların yerinde bir çalışan olduğum günlerde acaba yöneticimin bana nasıl davranmasını istiyordum, ben ekibe öyle davrandım mı geçtiğimiz yıl boyunca? Onlara tam olarak beklediklerimi aktardım mı, yoksa beni kendiliklerinden anlamalarını mı istedim? Anlayamadıkları ya da kendi dillerinden anladıklarında dönüp acaba anlatabildim mi diye mi düşündüm, yoksa sinirlenip bağırıp çağırdım mı? Daha onlarca gözden geçirme sorusu ekleyebilirsiniz “2014 Çalışan İlişki Yönetimim” soru bankanıza.

Soruların cevaplarını verdikten sonra, sıra 2015’e geliyor. Hani her yıl başında kurumlar oturup bu yıl kar hedefimiz şöyle şöyle, bu yıl giderleri % şu kadar azaltalım, bu yıl işe şu konuda uzman birilerini alalım, bu yıl iş alanımızı şu kadar genişletelim filan diyorlar ya, hadi siz de oturun ve bu yıl ben ekibimle nasıl çalışmak istiyorum temalı, bir 2015 Çalışan İlişki Yönetimi planlaması yapın. Yine sorular sorun kendinize;  geçen yıldan farklı neler olursa daha güçlü bir ekip oluruz, hem ben, hem onlar kendilerini daha iyi ve mutlu hissederler? Neler farklı olsa birbirimizi daha iyi anlarız? Neler farklı olsa, hep birlikte aynı yöne gittiğimizi daha iyi fark ederiz? Neler farklı olsa, onlar kendilerini burada daha değerli hissederler? Ben acaba ekibimdeki herkesin bir “yetişkin” olduğunu her zaman fark ediyor muyum? Sözünü ettiğim şey aslında tam da bir öz değerlendirme ve gözden geçirme. Sadece kendinize soru sorun ve sonra da cevaplarınızı yazın, yazmasanız bile biraz düşünün. Kimseyle paylaşmak gerekmiyor, insanın “sosyal” bir varlık olmasından hareketle, insan ilişkileri ve yönetimi alanında yol almanın, daha da iyi olmanın ve bunu da bilinçli olarak ve farkındalıkla yapmanın değeri ve önemi aslında ifade etmek istediğim. Haydi bir deneyin ve sonra 2015 yılı boyunca ve yıl sonunda bir bakın bakalım neler değişmiş yöneticilik hayatınızda, siz kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Unutmayın tüm duygular bulaşıcı, iyi olanlar da kötü olanlar da, eğer ekip mutlu ve huzurluysa, siz de mutlu ve huzurlusunuz, sonra ekip daha da mutlu ve huzurlu. Artık iş sonuçlarından hiç söz etmeye gerek yok, çünkü onları tutabilene aşk olsun.

Mutlu yıllar..

Hayatın İçindeki Müziğin Ritmini Yakalamak

muzikBir melodiyi çalan birden çok müzik aletini canlandırın gözünüzde. Her biri birbirinden farklı, çıkardıkları ses farklı, tonları farklı, çalınma şekilleri de çok farklı. Tek tek çalındıklarında çıkan tek sesin yanında, bir araya geldiklerinde ortaya çıkan çok sesliliği, melodideki güzelliği, artık her bir müzik aletini tek tek fark etmeden, bir bütünlük duyduğunuzu fark edin. Düşündünüz mü yaşam ne kadar da çok benziyor bir müzik parçasına? Sanki yaşam içinde birden çok nota, birden çok melodi, birbirinden güzel, karmaşık, zor, sıkıntılı, hüzünlü, neşeli, komik, keyifli, rengarenk tema barındıran ve aslında bir bütünlük ve uyum ile birlikte var olan bir müzik parçası gibi adeta. Bazen onun içindeki ritmi yakalamakta zorluk çekiyoruz, bazen önden gidiyor gibi geliyor, bazen arkamızda kalıyor, ama onu yakalayıp o ritimle birlikte yürümeye başladığımızda öyle farklı ve güzel sesler duyulmaya başlıyor ki, sanki yumuşacık bir melodiyi dinlerken hissedilenler gibi, sanki ılık bir bahar akşamı yüzümüze çarpan rüzgar gibi, sanki şırıl şırıl akan bir suyun sesi gibi.

Ritmi yakalamakta sorun olduğunda, hayat sanki bir koşu pisti gibi geliyor insana, sanki bir yarış varmış gibi kazanılacak ya da kaybedilecek. Belki bir pist olduğunu kabul gerekli ama, neden yarış olsun ki. Koşmak, yetişmek, tamamlamak, keyifle etrafa bakmak, yanındakileri görmek, tanımak, fark etmek, bazen birinci olmak, bazen sonuncu olmak ve her zaman müziğin ritmini yakalayarak yola devam etmek. Hep o ritmin adımları ile yolda kalmak, bazen yavaş, bazen hızlı, bazen uçar adımlarla.

Mutluluk işte tam o müziğin ritminde, işte tam orada duyulan melodide, işte tam o farkındalığın içinde ve sadece bize ait. Çok fazla yerde aramaya gerek yok, yapılması gereken dinlemek, görmek, duymak, bakmak, fark etmek, fark ettiğinde kendi kendine söylemek “ritmi yakaladım, mutluyum”, sonra paylaşmak, paylaştıkça büyüyen uyumu hissetmek ve sesleri duymak ve o yolda olmaya devam etmek. Galiba o kadar basit.

Mutluluk

happiness-is-freeHayat ne demek? Beş harfle ifade edilen bir sözcük ama aslında içi o kadar dolu ki. Bazen bu dopdolu kavramı sadece tek bir şeye bağlayıp sadece tek bir şeyle eşleştiriyoruz ne yazık ki. Aslında hayat içinde çeşitlilik ve çokluk barındırır. Hayat aslında bir vektörler bileşkesi gibidir, birçok parçadan oluşan bir bütündür. Bazen o çeşitliliği ve çokluğu görmediğimizde tek bir alana sıkışıp kalıyoruz, tam da tanımıyla dar alanda kısa paslaşır hale getiriveriyoruz kendimizi bir anda.

Oysa hayatın çeşitliliğini fark etmek, hayatın anlamı olan mutluluğu da çeşitliliklerle eşleştirmek demek oluyor. Mutluluk en derindeki öz değerlerimizden  bir tanesi, yaptığımız pek çok şeyi en derinde mutlu olmak için yapıyoruz. Mutluluğu teklikle değil de çoklukla eşleştirince mutluluk bazen bir kuşun kanadında, bazen aldığımız bir haberde, bazen yağan karda, bazen yeni bulunan işte, bazen uçan bir balonda, bazen bir merhabada, bazen parlayan güneşte, bazen açan çiçekte, bazen küçücük bir notta, bazen sımsıcak bir sarılmada, bazen sabah sağlıkla uyanmakta, bazen güzelce dalınan bir uykuda, aslında her yerde, ama sadece bizim baktığımız ve görmek istediğimiz her yerde. Mutluluk bizim gözümüzde, bizim algımızda, bizim beynimizde. Beynimizin her saniye milyonlarca bilgiyi aldığı, ancak bunların içinden çok çok küçük bir kısmını işlediği düşünülürse, algıladıklarımız biraz da bizim seçtiklerimizle sınırlı.

Belki de sıkıntı sadece kendi yaptığımız mutluluk tanımlamalarımızın ardından ortaya çıkan algımızda. O kadar sınırlayıcı tanımlar yapıyoruz ki bazen, mutlu olmak imkansız hale geliyor veya mutluluk erişilmesi çok zor hedeflere bağlanıyor. Aslında özgür bırakmak lazım mutluluğu. Milyonlarca bilginin içinden seçerken, bizi mutlu edenleri, yolunda gidenleri ve gitmeyenlere karşın yapabileceklerimizi fark ettiren şeyleri seçmemek neden?

Hadi gelin hayatınıza çok farklı açılardan bir bakın, dışından, içinden, üstünden, karşısından, yanından bir çok yerinden görün yaşadığınız hayatı. İki boyuttan çıkın, üç, dört, beş ve daha fazla boyuttan bakın, bir fotoğraf gibi görmek yerine bütün renklerle ve şekillerle fark edin. Sonra da irili ufaklı ne kadar çok şey var mutlulukla eşleşebilecek ona da bir bakın ve izin verin mutlu olmaya ve fark edin mutlu olacak neler olduğunu ve bu farkındalığı yansıtın çevrenize. Eğer bunları yapanlardan biriyseniz, sorumluluğunuz daha da büyük, öğretin çevrenizdekilere böyle olmayı.

Mutlu ama musmutlu bir hayata…