Martı

Geçenlerde yıllar önce okuduğum, Richard Bach tarafından yazılmış olan Martı isimli öyküyü bir kez daha farklı bir farkındalıkla okudum. Yıllar önce okurken farketmediğim çok önemli mesajlar buldum kitabın içinde. Bazılarını aynen olduğu gibi buraya taşımak istedim. Kitabı okumamış olanlar varsa, mutlaka okumalarını öneririm, ama okurken değişim, hedef, dönüşüm, amaç, istek, sevgi, farklı olmak gibi pencerelerini de açık tutarak okumalarını öneririm. Öykü aynen şöyle başlıyor:

“Çoğu martı sırf yiyecek bulmak, sahilden ayrılıp tekrar geri dönebilmek için uçar. Bunun dışında bir şey öğrenmek için uğraşmazlar, öğrenmek istedikleri bir şey yoktur. Onlar için uçmanın tek anlamı karınlarını doyurabilmektir. Oysa Martı Jonathan Livingston için önemli olan yemek değil, uçmaktı. Martı Jonathan Livingston uçmayı büyük bir tutkuyla seviyordu. Annesinin neden sorularına verdiği yanıt, bir kemik, bir tüy kalmak umurumda bile değil anne, ben sadece havada ne yapıp ne yapamayacağımı öğrenmek istiyorum oluyordu.”

 İkinci okuyuşumda öykü beni birinci cümleden vurdu, ne kadar güzel bir benzetme vardı içinde, doğru değil miydi yazılanlar, hepimiz her sabah uyanıp yeni bir güne başlıyoruz. Bazılarımızın o güne ait hedefleri varken, bazılarımızın tek amacı ise akşam olması ve yatağa geri dönebilmek.  Oysaki başladığımız her gün kendi içinde bir amaç barındırmalı, hayat amacımızın bir parçasını belki de.

 Kitabı okumaya devam ettiğimde, bir takım cümleleri alt alta yazmak geldi içimden, bakın siz de bu cümleleri bir arada okuyun, neler ifade edecekler size:

 “Bu çok büyük bir güç istiyordu, fakat yavaş yavaş oluyordu.”

 “Sürüme geri dönmeli, neysem o olmalı, sınırları belli zavallı bir martı olarak kalmalıyım. Sürü içinde sıradan bir martı olmaya karar vermek, kendini daha iyi hissetmesine neden olmuştu. Artık onu öğrenmeye iten gücü umursamayacak, doğasına meydan okumayacak ve dolayısıyla başarısızlığa uğramaktan da korkmayacaktı.”

 “Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? Bin yıldır yaptığımız şey balık peşinde koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı, öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi.”

 “Eğer ne yaptığını iyi biliyorsan, her zaman başarırsın. Başarmak için ne yaptığını bilmek gerek.”

 “Sevgiyi sakın ihmal etme.”

 “Onların tek farkı, gerçekten kim olduklarını anlamaya ve bunu bilerek yaşamaya başlamaları.”

 Ne güzel mesajlar değil mi? Değişim güç ister, yavaş yavaş gerçekleşir. Zaman zaman değişim korkutucudur, işte o noktada, zihin devreye girer ve der ki değişikliğe ne gerek var, otur oturduğun yerde, bildiğinden öteye gitme. Böyle yaparsan, başarısız da olmasın, tehlikeye de atmazsın kendini. Ama aslında hedef öğrenmek, keşfetmek ve değişmek. Ne istediğini ve ne yaptığını iyi biliyorsan, başarmamak imkansız. “SEVGİ” her zaman yanımızda olmalı, ancak o şekilde başarıya giden yola tam anlamıyla ulaşmak mümkün olacaktır. İşte burada öyle bir nokta gelecektir ki, o noktada herkes kim olduğunu ve yaşam beklentilerini bilerek yaşamaya başlayacaktır.

 Kimilerimiz için yaşam amacı başlı başına anlamlı, kimilerimiz de, neymiş bu yaşam amacı, ben onu bir türlü bulamıyorum diyor. Ama önemli olan farkında olup farkındalıkla bakmak yaşadığımız hayata. Aynen Martı Jonathan Livingston gibi bir farkındalık yaratmak, sadece yiyecek bulmak ve sahilden ayrılıp tekrar geri dönmek için uçmak yerine, yaşadığımız hayatı tutkuyla sevmek, yaşadığımız hayatı sahip olduğumuz tüm potansiyeli kullanarak tam da istediğimiz şekilde şekillendirmeye çaba göstererek yaşamak. Sabah kalkınca o günü yaşamak için bir hedef edinmek, tek hedefimizin akşam tekrar yatmak olmamasını sağlamak.

Kim değişir?

İnsan ilişkilerini en çok zorlayan konulardan birisi de “anlaşmak”. Anlaşmak demek kabul etmeyi de beraberinde getiriyor. Ne gibi kabuller, karşıdaki insanların bizden farklı olduklarını, bizimle birebir aynı olamayacaklarını, bizim gibi düşünüp, bizim gibi davranamayabileceklerini ve onları değiştirmenin onlar istemedikçe de mümkün olmayacağını. Tüm bu kabullerden sonra elimizde de çok önemli bir güç var, kendimizi değiştirebilme gücü!

 Herşey değişiyor bir anlamda, herşey farklılaşıyor. Yenilikler oluyor, bozulmalar oluyor, yeni dostluklar doğuyor, bazı kırgınlıklar oluyor, dünya değişiyor, mevsimler değişiyor, ağaçlar yeşeriyor, sararıyor, yapraksız kalıyor, teknoloji yenileniyor, çevre kirleniyor, iklimler değişiyor vesaire, vesaire, vesaire. Kimler bu durumu en şanslı atlatıyor; Bu değişimlerle birlikte kendilerini de değiştiren, uyumlandıran ve yaşanan değişime direnmeyenler.

 Değişime uyumlanmayı ya da değişimi kabulu çok farklı boyutlarda tartışmak ve incelemek mümkün; iklim değişikliklerine uyumlanmak da bir değişim, çalışılan kurumun değişen politikalarına uyumlanmak da farklı bir değişim, bunun dışında değişen yaşam koşullarına uyum tüm canlılar için kaçınılmaz ihtiyaç. Bana göre, içinde bulunduğumuz insan topluluklarında, sürdürdüğümüz insan ilişkilerinde varolan ilişkileri güçlendirmeye yönelik değişim en güçlü uyumlanmalardan birisi. Bu noktada gözlemlediğim ve benim de zaman zaman yaptığım ama farkettiğimde toparlamaya çalıştığım durum: yaşanılan çatışmalarda, anlaşmazlıklarda veya çok basit düzeyde farklı bakışlarda, temel istek, hep karşıdaki insanın değişip, bizim gibi olmasını sağlamak yönünde oluyor. Ne kadar da güç bir istek, çünkü biz sadece kendimizi, kendi eylemlerimizi, kendi bakış açımızı ve kendi düşünce tarzımızı değiştirebiliriz; karşımızdakileri değiştirmek ancak ve ancak onların isteyip kabul etmeleri halinde ve kendileri tarafından başlatıldığında gerçekleşebilecek bir durumdur.

 Buradan hareketle, uzun yıllar önce bir arkadaşımdan dinlediğim ve beni çok etkileyen bir bilgiyi paylaşmak istedim: Bilginin adı “90/10’un Sırrı”. Bu başlığı duyduğumda, mutlaka bir oransal gerçeklik çıkacak içinden diye düşündüm. Ama dinleyince baktım bu aslında bakış açısını ve bizim davranış biçimimizin sonuçlara etkisini anlatan çok güzel bir formülasyon. Şöyle özetlemişti arkadaşım “Hayatınızın % 10’u sizin başınıza gelenlerden oluşur, diğer % 90’ına ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.” Ne kadar doğru değil mi? Hayatımızdaki kırılma noktalarına bakınca, bunu farketmek daha da mümkün hale geliyor. Bir karar aşaması düşünün, bir olay yaşanmış (bu bir gerçeklik) şimdi siz ne yöne gideceğinize karar vereceksiniz. Belki çok mantıklı bir karar olacak bu, belki kızgınlıkla verilmiş bir karar. Aslında yaşanan olayın hayatınızdaki etkisini de bu karardan sonra atılan adımlar belirleyecek. Yani aynen 90/10’un sırrında söylendiği gibi, yaşanan olay aslında %10 ve hayatınızın akışında meydana gelecek değişim % 90 etkiye sahip olacak sizin üzerinizde. Ben buna çok basitleştirilmiş ve belki de biraz abartılmış bir örnek vereceğim, örnekleri komplike hale getirip, farklı durum ve şartlara uyarlayarak, bu kuralı kullanıp kullanmama kararını da size bırakacağım. İşte en basit örnek: akşam yemek masasındasınız, ailece yemek yeniyor, çocuklardan birisi belki dikkatsizlikle, belki farklı bir nedenle önündeki su dolu bardağı masaya deviriyor ve her yer su içinde kalıyor. İşte bu yukarıda sözü edilen %10’luk kısım. Şimdi iki seçenek var; Seçenek 1: Büyük bir hışımla kalkıp çocuğunuzu azarlayıp, hatta odasına yollayıp ortalığı kuruladıktan sonra, son derece kızgın, yorgun ve sinirli bir şekilde yemeğinizi yemek, bir bardak suyun dökülmesinin yarattığı gerginlikle gecenin geri kalanını tamamlamak ve hatta suyu döken çocuğunuz bunu sizi dinlemeyerek belki bilmem kaçıncı kere yaptığı için ona olan kızgınlığınızı da defalarca tekrar etmek, aynı zamanda da sürekli bağırarak ağlayan ama yanlışlıkla oldu diyen ve size çok kırgın olan bir çocuğa sahip olmak. Seçenek 2: Su dökülür dökülmez, çocuğunuza en yakında bulunan peçete ve bezleri kurulamaya başlaması için uzatmak, yerinizden kalkıp, hay allah canın sağ olsun, allahtan su döküldü, şekerli birşeyler olsa temizlemesi daha zor olurdu dedikten sonra, çocuğunuzla birlikte ıslanan yerleri kurulamak, değişecek tabak ve malzemeleri değiştirmek, çocuğunuza yeni bir bardak su doldurup, ailece yemeğinize devam etmek. Keyifle sohbet ederek yemeği tamamlamak ve huzurlu bir biçimde yemek sonrası faaliyetlerini yerine getirmek ve yatmaya giderken boynunuza sarılan çocuğunuzu öpüp koklamak.

Evet bir bakın bakalım hangisi sizsiniz? Hangi %90 size daha yakın geliyor? Değişmek ister misiniz?

Performansı Nasıl Yönetmeli?

Her zaman gündemde olan İnsan Kaynakları konularından biri nedir sorularına tüm İnsan Kaynakları profesyonellerinin vereceği ortak cevaplar arasında mutlaka “performans yönetimi “ duyulacaktır. Ne demektir performans yönetimi?

Kurumsal dünyaya bakıldığında, kurumun ve çalışanın verimliliğini arttırmak üzere tasarlanmış, artık çoğunlukla “on-line” olarak takip edilen, iş mevzuatında da önemli yeri olan bir sistem olarak tanımlamak mümkündür diye düşünüyorum. (Bu arada bir de ufak parantez açmak isterim; insan kaynakları yönetiminde performans kelimesini aslında pek sevmiyorum, çünkü bir arabanın performansından bahsediliyor, bir yakıtın performansından bahsediliyor, konu insana gelince, insanın performansı yerine belki de farklı bir tamlama bulunsa daha iyi olur diye de düşünmüyor değilim. Mesela kişisel çalışma etkinliği ve yetkinliği.) Geçmişi çok eskilere dayanan bir sistem olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Her kurum farklı isim verse de, farklı yöntemler kullansa da, ana hatlarıyla bakıldığında tüm performans yönetim sistemlerin içeriği az çok aynıdır; geçmiş dönem değerlendirmesi, gelecek yıl planlaması, temel yetkinliklerin gözden geçirilmesi, güçlü alanlara bakarak yeni kariyer yolları üzerinde çalışılması, gelişime açık alanlara bakılarak eğitim ve gelişim planlarının tasarlanması.

Hem emek hem de para harcayarak oluşturulan bu sistemlerin, sadece böyle bir sistem bizde de var demek için değil de faydalı sonuçlar yaratmak amacıyla kullanılması için olmazsa olmaz iki temel nokta bulunuyor: yöneticilerin sistemin “neden” oluşturulduğunu ve kendilerine “nasıl” yararlı olacağını farketmeleri ve çalışanların bu sistemin kendilerine karne vermeyi değil aslında “karşılıklı gelişimi” hedeflediğini bilmeleri. Bu farkındalığı yaratmadan bu sistemi uygulamaya koymak demek, sistemde rol alan tüm çalışanların bu işi zamanında tamamlanması gereken ve genelde de yapılacak onlarca işin arasında İnsan Kaynakları birimi tarafından çıkarılan gereksiz bir görevden ötede görmemeleri anlamına gelecektir.

O halde bir kurumda performans yönetimi yapmak demek aslında bir performans yönetim sistemi oluşturmak veya bunu on-line ortamda satın almak ve sonrasında da bu sistemi uygulamaya sokmak demek değildir, önemli olan bu sistemden yararlanacak, bu sistemi kendilerinin ve sorumlu oldukları birimlerin gelişim hedefleri doğrultusunda ve kurumun etkinliğini en üst düzeye çıkaracak bilinçte kullanacak yöneticiler ve çalışanlar yaratmaktır. Bunu yapabilmek için de sistemleri kurum kültürüne göre hazırlamak, hazırlanan sistemlerin statik değil, değişen kurum koşullarına, değişen çalışan profiline göre düzenli olarak gözden geçirilip uyumlandırılan sistemler olmasını sağlamak, sistemi kullanan herkesin (yöneticiler ve çalışanlar) sistemin varlık nedeninden haberdar olmalarını ve kendilerine yılda bir iki kere yüklenen angarya bir görevi yerine getirmekte olmadıklarını anlatmak gereklidir. İşte bu noktada en önemli görev İnsan Kaynakları profesyonellerine ve kurum içinde böyle bir sistemin uygulanmasını kabul eden en tepedeki yöneticiye düşmektedir.

Bu temeller üzerine yerleştirelecek her türlü sistem sorunsuz çalışacak ve hem kurumun hem de çalışanların gelişimine % 100 katkıda bulunacaktır. Tam tersinden bakarsak, sadece bir performans yönetim sistemi bizde de olsun diye uygulanan sistemler kağıt ve zaman israfı, gereksiz kişisel çatışmalar ve mutsuz çalışanlar yaratmak konusunda iyi bir temel oluşturacaktır.

“Lider” yöneticilere sahipseniz, kim tutar sizi?

İnsan Kaynakları Yönetimi konusundaki yazılarıma benim için bu alandaki en önemli başlıklardan biri olan liderlikle başlamak istedim. Etkili liderler bir kurumun yaşam döngüsünde olmazsa olmazlardır diye düşünüyorum. Hepimiz biliyoruz ki en başarılı kurumlar, her zaman içlerinde barındırdıkları liderlerle anılırlar.

Hep tartışılmıştır, yöneticilik / liderlik. Her iyi yönetici iyi bir lider midir? Her iyi lider iyi bir yönetici midir? Temel liderlik özelliklerine bir göz atalım: öngörülü olmak, büyük resmi görebilmek, içinde bulunduğu kurumun kültürünün aynası olmak, tutkulu ve cesaretli olmak, saygılı, nazik ve güvenilir olmak, adil olmak, eylem ve söylemlerin birbiri ile tutarlı olduğundan emin olmak, örnek alınabilmek, açık sözlü ve paylaşımcı olmak, “kendini” ve beraberindeki insanları iyi tanımak, gerektiğinde “görünmez” olmak, gerektiğinde her zaman çalışanların gözünün önünde olmak, yönetsel saygıyı hiyerarşi ve organizasyon şeması ile değil, sahip olduğu bilgelikle elde etmek, objektif olmak, içinde bulunduğu ekipte yer alan bireylere kendilerini yaptıkları işin vazgeçilmez bir parçası olarak hissettirebilmek, birlikte olduğu ekibi cesaretlendirmek ve motive etmek, ekibe eşlik etmek ve onlarla birlikte yürümek, başarıları ve başarısızlıkları hep beraber sahiplenmek, takdir ve teşekkür etmek, etkin ve etkili iletişimin temel kurallarından haberdar olmak, ekipleri ile yetişkin-yetişkin iletişim kuralları çerçevesinde iletişmek, ebeveyn rolü üstlenmemek, keyifli yaşama yöntemlerini işyerine modellemek, yürütülmekte olan işle ilgili bilgilere ne şekilde ulaşılacağını, bu alanda kaynakların nasıl kullanılacağını planlayabilmek, sorumlulukları “uygun yetkiler” ve “gerekli bilgiler” ile birlikte delege etmek, çalışanlar olmadan işlerin yürütülemeyeceğini, dolayısıyla “insan kaynağının” bir kurumun en önemli ve değerli kaynağı olduğunu bilmek, mutlu çalışan eşittir daha iyi iş ve sonuçlar eşleştirmesinin farkında olmak.

Tüm bunlardan hareketle, en başta sorduğum “Her yönetici lider midir?” sorusuna dönersek, belki biraz da iddialı olabilecek ve pek çok ortamda sık sık tekrar edilen bir cümle bana da çok mantıklı geliyor. “Her iyi lider aslında iyi de bir yöneticidir. Ama her iyi yönetici iyi bir lider olmayabilir.” Önemli olan nokta kişisel ve/veya kurumsal olarak bu farkındalığa sahip olmak ve üzerinde çalışarak mutlaka geliştirilebilecek olan liderlik özelliklerini geliştirmektir. Bunu önemsememek veya ihmal etmek durumunda, kurumsal boyutta sorunlarla (örneğin güven problemi, iletişim, koordinasyon ve delegasyon problemleri, tüm bunlara bağlı olarak çalışan bağlılığında gözlenen problemler, yüksek çalışan istifa oranları, yüksek hata oranları ve günün sonunda kurumun bulunduğu konumu dahi etkileyebilecek problemler) karşılaşılması olasılığı oldukça yüksek olacaktır.

Anı yaşıyor muyuz acaba?

Anı yaşıyor muyuz acaba? Farkında mıyız şimdi neler oluyor etrafımızda? Çoğu zaman kaçırıyoruz yaşadığımız anları, şimdiyi. Ancak bugünden geriye dönüp bakınca farkediyoruz kaçırdıklarımızın önemini. Genelde aklımızda dün yaşadıklarımız, dün yapamadıklarımız ve yarın yapmamız gerekenler oluyor. Ha tabii zaman zaman da endişelerimiz; o böyle olursa, bu şöyle olur, o zaman da buna şu olur, peki şu olursa ne olur? Sonuçta ne oluyor, bugün, yani tek ve yegane bizim olan şey çoğu zaman biz farketmeden kaybolup gidiyor dünlerin arasında. Halbuki ne güzel olurdu gittiğimiz tatilleri tadını çıkara çıkara yaşasak, güneşin batışını doya doya izlesek, dalgaların sesini duysak, ne olurdu sevdiklerimizle vakit geçirirken sadece onlarla vakit geçirsek, kitabımızı okurken gerçekten sadece kitabımızı okusak, araba kullanırken etrafta neler olduğunu da fark etsek, araba kendi kendine yolu bulur demesek, nefes alırken (ki bu aslında bize sunulan en büyük hediye) nefes aldığımızı fark etsek, her sabah yataktan kalkarken sağlıklı bir güne başladığımıza şükretsek.

Bu yazıyı okurken bir durun dinleyin etrafınızı, neler olup bitiyor şu anda yakınlarınızda. Eminim hiç farkında olmadığınız bir sürü ses duyacak ve bir sürü farklı hareketin farkına varacaksınız. Oysaki anı farkedemeden yaşarken, bunların hiçbirini görmüyoruz ve duymuyoruz. Bakıyoruz ama görmüyoruz. Lisede Nurullah Ataç tarafından yazılmış Görmek Bakmak isimli bir yazı okumuştuk. Yazıyı okuduktan sonra öğretmenimiz hepimize sormuştu, salonunuzdaki halılar çiçekli mi diye, düşünüp düşünüp bulamamıştım, üzerlerinde çiçek mi var yoksa farklı desenler mi diye. Oysa her gece üzerindeki koltuklarda oturduğumuz, her sabah uyanınca gidip geldiğim salonumuzun halılarıydı onlar. İşte o zamandan beri hep evimdeki perdeleri, halıları, duvarları dikkatle aklımda tutarım. Bakmaya ve aklımda tutmaya çalışırım gördüklerimi.

Gördüklerimizin, duyduklarımızın, söylediklerimizin, yaptıklarımızın ve hissettiklerimizin farkında olmak bana göre içinde bulunduğumuz anı, yani şimdiyi yaşamaktaki en büyük anahtar.

Haydi açalım perdelerimizi

Koskoca evren ve tek bir dünya. Aslında öyle değil, her canlının kendi dünyası var, yani milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca dünya var koskoca evrende. Her bir dünyanın pencereleri var etrafı gösteren. Nedense bazen hepsinin perdelerini kapatıyoruz ve sadece kendi dünyamıza hapsediyoruz kendimizi. Bazen de açıyoruz perdelerimizi, hatta pencereleri bile aralıyoruz, etraftaki ışık, aydınlık, ferahlık, güzel sesler, mis kokular doluyor dünyamıza. Aslında hepimiz perdelerimizin kapalı olduğu günlerden nefret ediyoruz, çünkü o günlerde kendimizi beğenmiyoruz, davranışlarımızı onaylamıyoruz, belki korkuyoruz, kızıyoruz, üzülüyoruz, bağırıyoruz. Oysa ki hayat aslında güvende ve mutlu olmak demek, sevgi demek, sevdiklerimizle olmak demek, onları mutlu görmek demek, kızgınlık, savaş, kavga, kötülük, kötü düşünce ve kırgınlık olmaması demek, herşeyden önemlisi sağlık demek, can demek, dimdik yürüyebilmek demek.

İnsan doğuyor, kendisi ile birlikte büyüyen bedenini giyinmiş olarak doğuyor. Henüz düşünceleri, endişeleri, kaygıları, tasaları, korkuları, hüzünleri, üzüntüleri yok yanında. Sadece sevdikleri var, sadece huzur duydukları var. Ne oluyor da zaman içinde bütün bu endişeler, tasalar ve kaygılar ve korkular ve üzüntüler ve hüzünler bizi ele geçiriyor, ne oluyor da kendimizi o denizin akışına bırakıp mutsuz oluyoruz, ne oluyor da bütün perdelerimizi kapatıveriyoruz günün birinde. Halbuki o ilk doğduğumuz gün bize sadece sevgi, huzur, güven ve mutluluk yeterken, ne oluyor da kolayca mutsuz ve tedirgin oluveriyoruz bir anda.

Yönetemez hale geliyoruz bazen şu doğarken giydiğimiz bedenimizi, bırakıyoruz, o kendi bildiğince büyümeye başlıyor, bizim komuta ettiğimizi unutuyor ve komutanın kendisi olduğunu düşünmeye başlıyor, başımız ağrıyor, hastalanıyoruz, yorgun düşüyoruz, sırtımız ağrıyor, omuzlarımız kasılıyor ve öyle de kalıyor. Çünkü aslında komutan olan beynimiz, yani kendimiz, komutayı tamamen vücuda bırakıyoruz, onun parçaları da istedikleri gibi serseri bir hayat yaşamaya başlıyorlar. Oysa ki beynimiz ne kadar güçlü, ne kadar yetkin ve yetkili, komutayı hep elinde tutup, uygun şekilde yetkilendirmelerle idare etmeli vücudumuzu, asla özgür bırakmamalı, izin vermemeli omuzlarımızın kasıldıkları şekilde kasılı kalmalarına, izin vermemeli başımızın ağrısının geçmemesine, izin vermemeli mutsuz olmamıza. Bütün bunları kontrol etmesine de biz izin vermeliyiz. Biz yönetmeliyiz herşeyi, perdelerimizi kapalı tutmak niye, açmalıyız girsin tüm pencerelerden ışıklar, sesler, gürültüler. Girmek isteyen üzüntü ve kızgınlık varsa, onlar da girsin, hani yöneten biziz ya, aralayıveririz pencereyi, atarız dışarı istemediğimiz ziyaretçileri, ama hep aydınlık olmalı ortalık. Ne demişler “Güneş girmeyen eve doktor girer.”, işte bizim perdeler çekiliyken gelmeyen ışık yüzünden doktor giriyor bizim ruh evimize, beden evimize.

Düşünmek lazım mutlu olma nedenlerini, eminim sıralamaya kalkınca bir sürü neden buluruz, önemli olan bu nedenleri bulmak istemek, ama bulmak için de ışık lazım, karanlık olursa göremeyiz ki, o zaman açmalı şu perdeleri.

Düşünmek lazım hayat aslına bir roman diye. Kendi romanımız olsun istemek lazım, alıp elimize kalemi yazmak lazım kendi romanımızı, başkalarına bırakmamak lazım kalemi ve kağıdı, ama kalemi bulup, kağıdı görüp yazabilmek için de ışık lazım, perdeler kapalı ise nasıl yazar ki insan?

Arada bir çıkmak lazım küçük dünyadan dışarı, dışardan bakmak lazım, neden perdeler kapalı diye, hangi perdeler kapalı diye, nasıl açmalı diye bir yol bulmak lazım. Ama dışardan bakmak lazım, insan içerdeyse, gözü karanlığa öyle bir alışır ki, göremez karanlık olduğunu, bilemez neden karanlık olduğunu. Çıkmak ve dışardan bakmak lazım kendi dünyamıza zaman zaman.

Eskiden yaşanmışları küçük sandıklara doldurup, pencerelerden birinin altına koymak lazım. Sadece o pencerenin perdesi açılınca görünsünler, yoksa sandıkla birlikte loşta kalsınlar diye. Gelecek planlarını da başka bir sandığa koyup, başka bir pencerenin önünde tutmak lazım, zamanı geldikçe o pencerenin perdesini açıp, pencereyi aralayıp, sırayla planları dışarı çıkarabilmek için. Evin içinde şimdi olmalı, bugün olmalı, sağlık olmalı, biz olmalıyız, sevdiklerimiz, sevdiceklerimiz olmalı, neşe olmalı, kahkaha olmalı, mutluluk ve huzur olmalı, iki pencere dışında bütün pencerelerin perdeleri açık olmalı, evimizde ışık olmalı, yani geçmiş ve gelecek dışında her yer açık olmalı, onlara ihtiyaç olunca açmalıyız sandıkları ve pencerelerini, yoksa evimiz çok dağınık olur, heryer heryerde olur, herşey hep karışık olur. Toplamak lazım bedenimizi, toplamak lazım zihnimizi, raflar olmalı, dolaplar olmalı, bizim bugünümüz ortalıkta ve yanımızda olmalı. Bizim sevdiklerimiz yanımızda olmalı.

Hadi açalım perdeleri, karanlığı yollayalım dışarı, çağıralım aydınlık ve mutluluğu dünyamıza, tadına varalım bugün yaşadıklarımızın, tadına varalım sahip olduklarımızın.