Kim değişir?

İnsan ilişkilerini en çok zorlayan konulardan birisi de “anlaşmak”. Anlaşmak demek kabul etmeyi de beraberinde getiriyor. Ne gibi kabuller, karşıdaki insanların bizden farklı olduklarını, bizimle birebir aynı olamayacaklarını, bizim gibi düşünüp, bizim gibi davranamayabileceklerini ve onları değiştirmenin onlar istemedikçe de mümkün olmayacağını. Tüm bu kabullerden sonra elimizde de çok önemli bir güç var, kendimizi değiştirebilme gücü!

 Herşey değişiyor bir anlamda, herşey farklılaşıyor. Yenilikler oluyor, bozulmalar oluyor, yeni dostluklar doğuyor, bazı kırgınlıklar oluyor, dünya değişiyor, mevsimler değişiyor, ağaçlar yeşeriyor, sararıyor, yapraksız kalıyor, teknoloji yenileniyor, çevre kirleniyor, iklimler değişiyor vesaire, vesaire, vesaire. Kimler bu durumu en şanslı atlatıyor; Bu değişimlerle birlikte kendilerini de değiştiren, uyumlandıran ve yaşanan değişime direnmeyenler.

 Değişime uyumlanmayı ya da değişimi kabulu çok farklı boyutlarda tartışmak ve incelemek mümkün; iklim değişikliklerine uyumlanmak da bir değişim, çalışılan kurumun değişen politikalarına uyumlanmak da farklı bir değişim, bunun dışında değişen yaşam koşullarına uyum tüm canlılar için kaçınılmaz ihtiyaç. Bana göre, içinde bulunduğumuz insan topluluklarında, sürdürdüğümüz insan ilişkilerinde varolan ilişkileri güçlendirmeye yönelik değişim en güçlü uyumlanmalardan birisi. Bu noktada gözlemlediğim ve benim de zaman zaman yaptığım ama farkettiğimde toparlamaya çalıştığım durum: yaşanılan çatışmalarda, anlaşmazlıklarda veya çok basit düzeyde farklı bakışlarda, temel istek, hep karşıdaki insanın değişip, bizim gibi olmasını sağlamak yönünde oluyor. Ne kadar da güç bir istek, çünkü biz sadece kendimizi, kendi eylemlerimizi, kendi bakış açımızı ve kendi düşünce tarzımızı değiştirebiliriz; karşımızdakileri değiştirmek ancak ve ancak onların isteyip kabul etmeleri halinde ve kendileri tarafından başlatıldığında gerçekleşebilecek bir durumdur.

 Buradan hareketle, uzun yıllar önce bir arkadaşımdan dinlediğim ve beni çok etkileyen bir bilgiyi paylaşmak istedim: Bilginin adı “90/10’un Sırrı”. Bu başlığı duyduğumda, mutlaka bir oransal gerçeklik çıkacak içinden diye düşündüm. Ama dinleyince baktım bu aslında bakış açısını ve bizim davranış biçimimizin sonuçlara etkisini anlatan çok güzel bir formülasyon. Şöyle özetlemişti arkadaşım “Hayatınızın % 10’u sizin başınıza gelenlerden oluşur, diğer % 90’ına ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.” Ne kadar doğru değil mi? Hayatımızdaki kırılma noktalarına bakınca, bunu farketmek daha da mümkün hale geliyor. Bir karar aşaması düşünün, bir olay yaşanmış (bu bir gerçeklik) şimdi siz ne yöne gideceğinize karar vereceksiniz. Belki çok mantıklı bir karar olacak bu, belki kızgınlıkla verilmiş bir karar. Aslında yaşanan olayın hayatınızdaki etkisini de bu karardan sonra atılan adımlar belirleyecek. Yani aynen 90/10’un sırrında söylendiği gibi, yaşanan olay aslında %10 ve hayatınızın akışında meydana gelecek değişim % 90 etkiye sahip olacak sizin üzerinizde. Ben buna çok basitleştirilmiş ve belki de biraz abartılmış bir örnek vereceğim, örnekleri komplike hale getirip, farklı durum ve şartlara uyarlayarak, bu kuralı kullanıp kullanmama kararını da size bırakacağım. İşte en basit örnek: akşam yemek masasındasınız, ailece yemek yeniyor, çocuklardan birisi belki dikkatsizlikle, belki farklı bir nedenle önündeki su dolu bardağı masaya deviriyor ve her yer su içinde kalıyor. İşte bu yukarıda sözü edilen %10’luk kısım. Şimdi iki seçenek var; Seçenek 1: Büyük bir hışımla kalkıp çocuğunuzu azarlayıp, hatta odasına yollayıp ortalığı kuruladıktan sonra, son derece kızgın, yorgun ve sinirli bir şekilde yemeğinizi yemek, bir bardak suyun dökülmesinin yarattığı gerginlikle gecenin geri kalanını tamamlamak ve hatta suyu döken çocuğunuz bunu sizi dinlemeyerek belki bilmem kaçıncı kere yaptığı için ona olan kızgınlığınızı da defalarca tekrar etmek, aynı zamanda da sürekli bağırarak ağlayan ama yanlışlıkla oldu diyen ve size çok kırgın olan bir çocuğa sahip olmak. Seçenek 2: Su dökülür dökülmez, çocuğunuza en yakında bulunan peçete ve bezleri kurulamaya başlaması için uzatmak, yerinizden kalkıp, hay allah canın sağ olsun, allahtan su döküldü, şekerli birşeyler olsa temizlemesi daha zor olurdu dedikten sonra, çocuğunuzla birlikte ıslanan yerleri kurulamak, değişecek tabak ve malzemeleri değiştirmek, çocuğunuza yeni bir bardak su doldurup, ailece yemeğinize devam etmek. Keyifle sohbet ederek yemeği tamamlamak ve huzurlu bir biçimde yemek sonrası faaliyetlerini yerine getirmek ve yatmaya giderken boynunuza sarılan çocuğunuzu öpüp koklamak.

Evet bir bakın bakalım hangisi sizsiniz? Hangi %90 size daha yakın geliyor? Değişmek ister misiniz?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s