Arşivler

Kendimizle Yaşamak

Harekete geçmek, guneskarar vermek, ne istediğini bilmek, yürümek, gülümseyerek, mutluluğu fark ederek, ileriye bakarak yürümek yaşam yolculuğumuzda… Kimi zaman zor, kimi zaman imkansız ama belki de kolay. Zor çünkü engelleri görüyoruz, zor çünkü ne istemediğimizi biliyoruz, zor çünkü belirsiz. Ama belki de kolay, çünkü en derinde biliyoruz ne istediğimizi, üzeri dolsa da istemediklerimizle, kararsızlıklarla, söylenenlerle, kaygılarla, en derinde biliyoruz ne olsa iyi olur bizim için. O halde çözüm nerede? Çözüm kendimizle tanışmakta, kendimizle vakit geçirmekte, kendimizi dinlemekte, kendimizi anlamakta, düşünmekte, hayal kurmakta, plan yapmakta, harekete geçmekte, risk almakta, cesaretle ve kararlılıkla devam etmekte. Çözüm zaman zaman soru sormakta kendimize. Açık yürekli ve cesur sorular, sadece cevabını bildiğimiz sorular değil, aynı zamanda bizi yolda tutacak, devinimi koruyacak, tam da istediğimize ulaştıracak yol açıcı, düşündürücü, güçlü sorular. Cevapları zor da olsa, bizi yoracak da olsa sormak o soruları. Ama cevapsız da bırakmamak, birer birer cevaplamak sorularımızı, ardından da cevapları kullanarak yürümeye devam etmek. Aslında kendimizle ortaklık kurmak, kendimizle birlikte olmak, kendimizin ve istediklerimizin farkında olmak, istemediklerimizi bildiğimiz kadar, istediklerimizi de bilmek. En önemlisi de fark etmek: hayat aslında bizim, hayat aslında kendimizle güzel, kendimiz olmazsak, kendimiz mutlu değilsek, kendimiz istediklerimizi fark edip, onlara ulaşmak için çaba göstermiyorsak, ulaştıklarımızı, mutluluklarımızı, sahip olduklarımızı fark edemiyorsak, işte o zaman hayat anlamsız, işte o zaman hayat tek düze, işte o zaman hayat sıkıcı, işte o zaman hayat zor, belki de o zaman yaşadığımız hayat bizim değil, başkalarının hayatı.

Yarın güne şu cümleyle başlamaya ne dersiniz, “Bugün bundan sonraki hayatımın ilk ve en güzel günü”. Ardından ne dersiniz kendinize sormaya “Bugün benim için neler olmalı, kendim için neler yapmalıyım, sevdiklerim için neler yapmalıyım, hayatım için neler yapmalıyım, gece yattığımda neler yapmış olmak beni mutlu eder?” Ve var mısınız gün tamamlanıp yatmaya hazır olduğunuzda, yaşadığınız günün içinden sizin için anlamı olan, keyif veren, içinizi ısıtan, birkaç güzel şeyi bulup çıkarmaya, belki de bulup çıkardıklarınızı küçücük bir başucu defterine yazmaya? Sakın yanlış anlamayın büyük şeyler aramanıza gerek yok, içinizi ısıtan güneşin farkındalığı bile güzel şeylerden biri olabilir isterseniz. Ve yine var mısınız ertesi sabah uyandığınızda o farkındalıkla uyanmaya, küçücük bir göz atmaya başucu defterine, nefes alıyorsam varım diyerek gelen günü karşılamaya?

Her Çocuk Özeldir

cocuklarBir arkadaşım önerdi, bir film izledim. 2007 yılında çevrilmiş bir Hint filmi, Her Çocuk Özeldir – Like Stars on Earth. Film önermem genelde, çünkü zevkleri farklıdır herkesin, ama bunu önermek istiyorum, özellikle anne babalara ve eğitimcilere.

Film 8 yaşında bir çocuğun etrafında geçiyor. Klasik eğitim sisteminin başarıyı alınan notla eşleştirdiği bir okul sisteminde farklı bir çocuğun aptal olarak ayrıştırılmasını, ailesi tarafından saygısız, tembel bir çocuk olarak cezalandırılmasını anlatıyor film. Çocukların tek tip bir sistemde eğitilmeye çalışıldığı, öğretmenlerin ve ailelerin nasıl da bu sistemin parçaları halini aldıkları traji komik bir şekilde gözler önüne seriliyor. Tek tip olamayan “farklı” çocuklar sistemin dışına itilmeye çalışılıyor, öğrenemez diye etiketleniyorlar. Bunlar olduğunda filmdeki küçük çocuğun gözlerindeki o ifade, duruşu, davranışları ve ardında da kendini dış dünyaya tümüyle kapatması ve hatta konuşmayı bile kesmesi o kadar etkiledi ki beni. Tam da o sırada bir öğretmenin kalıpların dışına çıkan tavrı, farklılıklarını farkederek çocuklarla ilgilenmesi, filmin kahramanı olan çocuğun resim yeteneğini ortaya çıkararak, bu güçlü yanından aldığı ivmeyle derslerinde de yol almasını sağlaması, bir kişinin bir dünyayı, hatta birden çok dünyayı nasıl da değiştirebileceğini fark ettirdi bana.

Hem bir anne olarak, hem de “insan”la çalışan bir kişi olarak izledim filmi, çok notlar aldım kendi adıma. Çocukları yarattığımız tek tip başarı tanımının içine kapatmanın yanlışlığını bir kez daha fark ettim. Hayatı beş seçeneğe sığdıran sınav sistemleri ile onların yaratıcılığını nasıl da öldürdüğümüzü de bir kez daha düşündüm. Oysa çocuklara soru sormak lazım bol bol, hayal kurdurmak lazım, bir şeyleri ezberletmeye çalışmak yerine, düşündürmek lazım onları, her birinin farklı olduğunu bilerek tek tip elbiseler giydirmeye çalışmamak lazım, başarının tanımını gözden geçirmek lazım, çocukları birbirleriyle yarıştırmaktan vazgeçmek lazım. Çocukların sol beyinleri kadar sağ beyinlerini de geliştirmeye ihtiyaç olduğunu her zaman hatırlayarak, resim, müzik, spor faaliyetlerini çok önemsemek lazım. Her şeyden önce çocukları “dinlemek” lazım, duymak değil söylediğim, DİNLEMEK. Tanımak lazım onları. Bizim mutlu olacağımız şeyleri yapmaları için zorlamak yerine, onları mutlu eden şeyleri bulmalarına yardımcı olmak lazım, bulduklarında da hedeflerini mutlu olacakları alanlarda oluşturmaları konusunda desteklemek lazım. Sık sık hatırlamak lazım: Anne baba olmak çocuklara “sahip olmak” demek değil, onları koşulsuzca sevmek ve bunu fark ettirmek, onların yanında olmak ve onları kendi yollarında desteklemek demek.

Hepimiz biliyoruz, ama bazen unutuyoruz, çocuklar bizim geleceğimiz, ama “biz” değiller, onlar farklılar. Onların farklılıklarını fark edelim, tek tip giysilere sokmaya çalışmayalım, biz yetişkinler onlar için yarattığımız başarı tanımlarımızı gözden geçirelim, hatta birlikte tanımlayalım başarıyı çocuklarımızla, ne dersiniz?

Tüm Dostlara

Can Yücel’in Dostlar Irmak Gibidir Şiirinden

İnsanlar vardır; sakin akan bir dere…
İnsanı rahatlatır, huzur verir gönüllere.
Yanında olmak başlı başına bir mutluluk.
Sesinde, görüntüsünde tatlı bir durgunluk.
İnsanlar vardır; çeşit çeşit, tip tip.
Her biri başka bir karaktere sahip.
Görmeli, incelemeli, doğruyu bulmalı.
Her şeyden önemlisi insan, insan olmalı…

İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz.
Boşa gitmez ne kadar güvenseniz.
Dibini görürsünüz her şey meydanda.
Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda.
İçi dışı birdir çekinme ondan.
Her sözü içtendir, her davranışı candan…

Ne kadar kıymetli olduklarını bazen çok iyi biliyoruz, bazen geç kalıyoruz farketmekte, hatta bazen de hiç farketmeden sürdürüp gidiyoruz dostlarımızla hayatımızı. Aslında tam da Can Yücel’in söylediği kadar berrak ve pırıl pırıl ve de bizi bir anda saran bir deniz dostlarımız. Hayat yolculuğu boyu ihtiyaç duyduğumuz anda desteğimiz onlar bizim, güvenmek, inanmak ve saygı onlarla paylaştığımız çok önemli değerlerimiz.

Yargısız, sualsiz ve sorgusuz dinleyen ve bizi anlayan, bazen sorularımızı cevaplayan ve bazen de sadece susan ve orada olan değil mi dostlarımız? Güvende hissettiren, yanımızda yürüyen, yüreği kocaman olan değil mi dostlarımız? Bazen güzel bir kahve içerken, bazen hoş bir şarkı dinlerken yanımızda olan birlikte kahkaha attıklarımız değil mi onlar? Ağlarken sağlam bir omuz, gülerken sımsıcak bir yürek değil mi onlar? Yanımızda olmadıklarında bile  var gibiler her zaman.

Selam olsun tüm dostlara…

Hayat Ağacı

hayatHayat gerçekten de bir ağaca ne kadar çok benziyor. Bir sürü dalı var, bazen çiçek açıyor bazen meyve veriyor. Bazen sanki dalları kupkuru oluyor, sonra yeniden yeşeriyor. Büyüyor, serpiliyor, gövdesi genişliyor, yere daha sağlam basıyor. Kendisi büyüdükçe, başkaları da onun varlığını daha çok farkediyor. Yazın gölgelik oluyor, insanlar ondan destek alıyorlar, baharda çiçek açıyor, insanlar çiçekleri görünce huzur buluyorlar. Bazen kuruyan dallar olunca, o dalların yeniden yeşermesi için daha fazla su veriyorlar, daha fazla sevgi gösteriyorlar. İşte o zaman yeniden canlanıveriyor hayat ağacı, yeniden başlıyor yeşermeye. Ona sevgi gösterenlere o da yeniden verdiği yeşil yapraklarla, açtığı çiçeklerle iade ediyor aldığı sevgiyi. Kimi zaman bir ormanda bir ağaç, kimi zaman yol kenarında tek başına bir ağaç, kimi zaman da bir fidanlıkta meyveler veren bir ağaç. Ama hepsi de köklü, hepsi de derin, hepsi de çok zengin.

Önemli olan hayat ağacının farkında olmak, önemli olan onun köklerinin, zenginliğinin ve derinliğinin farkında olmak. Hayatı aynen ağaçların dalları, çiçekleri, kökleri, gövdesi, dayanıklılığı, doğallığı, gelen geçen mevsimleri şaşırmadan karşılayışı kadar bilgece karşılamak. Güneş açınca sevinmek, yağan yağmurlarla yeşermek, zaman zaman kış uykusuna yatıp dinlenmek ve bilmek, bahar gelecek. Önemli olan hayat ağacımızı sevmek, ona sarılmak, ona güç vermek.

Martı

Geçenlerde yıllar önce okuduğum, Richard Bach tarafından yazılmış olan Martı isimli öyküyü bir kez daha farklı bir farkındalıkla okudum. Yıllar önce okurken farketmediğim çok önemli mesajlar buldum kitabın içinde. Bazılarını aynen olduğu gibi buraya taşımak istedim. Kitabı okumamış olanlar varsa, mutlaka okumalarını öneririm, ama okurken değişim, hedef, dönüşüm, amaç, istek, sevgi, farklı olmak gibi pencerelerini de açık tutarak okumalarını öneririm. Öykü aynen şöyle başlıyor:

“Çoğu martı sırf yiyecek bulmak, sahilden ayrılıp tekrar geri dönebilmek için uçar. Bunun dışında bir şey öğrenmek için uğraşmazlar, öğrenmek istedikleri bir şey yoktur. Onlar için uçmanın tek anlamı karınlarını doyurabilmektir. Oysa Martı Jonathan Livingston için önemli olan yemek değil, uçmaktı. Martı Jonathan Livingston uçmayı büyük bir tutkuyla seviyordu. Annesinin neden sorularına verdiği yanıt, bir kemik, bir tüy kalmak umurumda bile değil anne, ben sadece havada ne yapıp ne yapamayacağımı öğrenmek istiyorum oluyordu.”

 İkinci okuyuşumda öykü beni birinci cümleden vurdu, ne kadar güzel bir benzetme vardı içinde, doğru değil miydi yazılanlar, hepimiz her sabah uyanıp yeni bir güne başlıyoruz. Bazılarımızın o güne ait hedefleri varken, bazılarımızın tek amacı ise akşam olması ve yatağa geri dönebilmek.  Oysaki başladığımız her gün kendi içinde bir amaç barındırmalı, hayat amacımızın bir parçasını belki de.

 Kitabı okumaya devam ettiğimde, bir takım cümleleri alt alta yazmak geldi içimden, bakın siz de bu cümleleri bir arada okuyun, neler ifade edecekler size:

 “Bu çok büyük bir güç istiyordu, fakat yavaş yavaş oluyordu.”

 “Sürüme geri dönmeli, neysem o olmalı, sınırları belli zavallı bir martı olarak kalmalıyım. Sürü içinde sıradan bir martı olmaya karar vermek, kendini daha iyi hissetmesine neden olmuştu. Artık onu öğrenmeye iten gücü umursamayacak, doğasına meydan okumayacak ve dolayısıyla başarısızlığa uğramaktan da korkmayacaktı.”

 “Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? Bin yıldır yaptığımız şey balık peşinde koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı, öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi.”

 “Eğer ne yaptığını iyi biliyorsan, her zaman başarırsın. Başarmak için ne yaptığını bilmek gerek.”

 “Sevgiyi sakın ihmal etme.”

 “Onların tek farkı, gerçekten kim olduklarını anlamaya ve bunu bilerek yaşamaya başlamaları.”

 Ne güzel mesajlar değil mi? Değişim güç ister, yavaş yavaş gerçekleşir. Zaman zaman değişim korkutucudur, işte o noktada, zihin devreye girer ve der ki değişikliğe ne gerek var, otur oturduğun yerde, bildiğinden öteye gitme. Böyle yaparsan, başarısız da olmasın, tehlikeye de atmazsın kendini. Ama aslında hedef öğrenmek, keşfetmek ve değişmek. Ne istediğini ve ne yaptığını iyi biliyorsan, başarmamak imkansız. “SEVGİ” her zaman yanımızda olmalı, ancak o şekilde başarıya giden yola tam anlamıyla ulaşmak mümkün olacaktır. İşte burada öyle bir nokta gelecektir ki, o noktada herkes kim olduğunu ve yaşam beklentilerini bilerek yaşamaya başlayacaktır.

 Kimilerimiz için yaşam amacı başlı başına anlamlı, kimilerimiz de, neymiş bu yaşam amacı, ben onu bir türlü bulamıyorum diyor. Ama önemli olan farkında olup farkındalıkla bakmak yaşadığımız hayata. Aynen Martı Jonathan Livingston gibi bir farkındalık yaratmak, sadece yiyecek bulmak ve sahilden ayrılıp tekrar geri dönmek için uçmak yerine, yaşadığımız hayatı tutkuyla sevmek, yaşadığımız hayatı sahip olduğumuz tüm potansiyeli kullanarak tam da istediğimiz şekilde şekillendirmeye çaba göstererek yaşamak. Sabah kalkınca o günü yaşamak için bir hedef edinmek, tek hedefimizin akşam tekrar yatmak olmamasını sağlamak.

Kim değişir?

İnsan ilişkilerini en çok zorlayan konulardan birisi de “anlaşmak”. Anlaşmak demek kabul etmeyi de beraberinde getiriyor. Ne gibi kabuller, karşıdaki insanların bizden farklı olduklarını, bizimle birebir aynı olamayacaklarını, bizim gibi düşünüp, bizim gibi davranamayabileceklerini ve onları değiştirmenin onlar istemedikçe de mümkün olmayacağını. Tüm bu kabullerden sonra elimizde de çok önemli bir güç var, kendimizi değiştirebilme gücü!

 Herşey değişiyor bir anlamda, herşey farklılaşıyor. Yenilikler oluyor, bozulmalar oluyor, yeni dostluklar doğuyor, bazı kırgınlıklar oluyor, dünya değişiyor, mevsimler değişiyor, ağaçlar yeşeriyor, sararıyor, yapraksız kalıyor, teknoloji yenileniyor, çevre kirleniyor, iklimler değişiyor vesaire, vesaire, vesaire. Kimler bu durumu en şanslı atlatıyor; Bu değişimlerle birlikte kendilerini de değiştiren, uyumlandıran ve yaşanan değişime direnmeyenler.

 Değişime uyumlanmayı ya da değişimi kabulu çok farklı boyutlarda tartışmak ve incelemek mümkün; iklim değişikliklerine uyumlanmak da bir değişim, çalışılan kurumun değişen politikalarına uyumlanmak da farklı bir değişim, bunun dışında değişen yaşam koşullarına uyum tüm canlılar için kaçınılmaz ihtiyaç. Bana göre, içinde bulunduğumuz insan topluluklarında, sürdürdüğümüz insan ilişkilerinde varolan ilişkileri güçlendirmeye yönelik değişim en güçlü uyumlanmalardan birisi. Bu noktada gözlemlediğim ve benim de zaman zaman yaptığım ama farkettiğimde toparlamaya çalıştığım durum: yaşanılan çatışmalarda, anlaşmazlıklarda veya çok basit düzeyde farklı bakışlarda, temel istek, hep karşıdaki insanın değişip, bizim gibi olmasını sağlamak yönünde oluyor. Ne kadar da güç bir istek, çünkü biz sadece kendimizi, kendi eylemlerimizi, kendi bakış açımızı ve kendi düşünce tarzımızı değiştirebiliriz; karşımızdakileri değiştirmek ancak ve ancak onların isteyip kabul etmeleri halinde ve kendileri tarafından başlatıldığında gerçekleşebilecek bir durumdur.

 Buradan hareketle, uzun yıllar önce bir arkadaşımdan dinlediğim ve beni çok etkileyen bir bilgiyi paylaşmak istedim: Bilginin adı “90/10’un Sırrı”. Bu başlığı duyduğumda, mutlaka bir oransal gerçeklik çıkacak içinden diye düşündüm. Ama dinleyince baktım bu aslında bakış açısını ve bizim davranış biçimimizin sonuçlara etkisini anlatan çok güzel bir formülasyon. Şöyle özetlemişti arkadaşım “Hayatınızın % 10’u sizin başınıza gelenlerden oluşur, diğer % 90’ına ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.” Ne kadar doğru değil mi? Hayatımızdaki kırılma noktalarına bakınca, bunu farketmek daha da mümkün hale geliyor. Bir karar aşaması düşünün, bir olay yaşanmış (bu bir gerçeklik) şimdi siz ne yöne gideceğinize karar vereceksiniz. Belki çok mantıklı bir karar olacak bu, belki kızgınlıkla verilmiş bir karar. Aslında yaşanan olayın hayatınızdaki etkisini de bu karardan sonra atılan adımlar belirleyecek. Yani aynen 90/10’un sırrında söylendiği gibi, yaşanan olay aslında %10 ve hayatınızın akışında meydana gelecek değişim % 90 etkiye sahip olacak sizin üzerinizde. Ben buna çok basitleştirilmiş ve belki de biraz abartılmış bir örnek vereceğim, örnekleri komplike hale getirip, farklı durum ve şartlara uyarlayarak, bu kuralı kullanıp kullanmama kararını da size bırakacağım. İşte en basit örnek: akşam yemek masasındasınız, ailece yemek yeniyor, çocuklardan birisi belki dikkatsizlikle, belki farklı bir nedenle önündeki su dolu bardağı masaya deviriyor ve her yer su içinde kalıyor. İşte bu yukarıda sözü edilen %10’luk kısım. Şimdi iki seçenek var; Seçenek 1: Büyük bir hışımla kalkıp çocuğunuzu azarlayıp, hatta odasına yollayıp ortalığı kuruladıktan sonra, son derece kızgın, yorgun ve sinirli bir şekilde yemeğinizi yemek, bir bardak suyun dökülmesinin yarattığı gerginlikle gecenin geri kalanını tamamlamak ve hatta suyu döken çocuğunuz bunu sizi dinlemeyerek belki bilmem kaçıncı kere yaptığı için ona olan kızgınlığınızı da defalarca tekrar etmek, aynı zamanda da sürekli bağırarak ağlayan ama yanlışlıkla oldu diyen ve size çok kırgın olan bir çocuğa sahip olmak. Seçenek 2: Su dökülür dökülmez, çocuğunuza en yakında bulunan peçete ve bezleri kurulamaya başlaması için uzatmak, yerinizden kalkıp, hay allah canın sağ olsun, allahtan su döküldü, şekerli birşeyler olsa temizlemesi daha zor olurdu dedikten sonra, çocuğunuzla birlikte ıslanan yerleri kurulamak, değişecek tabak ve malzemeleri değiştirmek, çocuğunuza yeni bir bardak su doldurup, ailece yemeğinize devam etmek. Keyifle sohbet ederek yemeği tamamlamak ve huzurlu bir biçimde yemek sonrası faaliyetlerini yerine getirmek ve yatmaya giderken boynunuza sarılan çocuğunuzu öpüp koklamak.

Evet bir bakın bakalım hangisi sizsiniz? Hangi %90 size daha yakın geliyor? Değişmek ister misiniz?

Anı yaşıyor muyuz acaba?

Anı yaşıyor muyuz acaba? Farkında mıyız şimdi neler oluyor etrafımızda? Çoğu zaman kaçırıyoruz yaşadığımız anları, şimdiyi. Ancak bugünden geriye dönüp bakınca farkediyoruz kaçırdıklarımızın önemini. Genelde aklımızda dün yaşadıklarımız, dün yapamadıklarımız ve yarın yapmamız gerekenler oluyor. Ha tabii zaman zaman da endişelerimiz; o böyle olursa, bu şöyle olur, o zaman da buna şu olur, peki şu olursa ne olur? Sonuçta ne oluyor, bugün, yani tek ve yegane bizim olan şey çoğu zaman biz farketmeden kaybolup gidiyor dünlerin arasında. Halbuki ne güzel olurdu gittiğimiz tatilleri tadını çıkara çıkara yaşasak, güneşin batışını doya doya izlesek, dalgaların sesini duysak, ne olurdu sevdiklerimizle vakit geçirirken sadece onlarla vakit geçirsek, kitabımızı okurken gerçekten sadece kitabımızı okusak, araba kullanırken etrafta neler olduğunu da fark etsek, araba kendi kendine yolu bulur demesek, nefes alırken (ki bu aslında bize sunulan en büyük hediye) nefes aldığımızı fark etsek, her sabah yataktan kalkarken sağlıklı bir güne başladığımıza şükretsek.

Bu yazıyı okurken bir durun dinleyin etrafınızı, neler olup bitiyor şu anda yakınlarınızda. Eminim hiç farkında olmadığınız bir sürü ses duyacak ve bir sürü farklı hareketin farkına varacaksınız. Oysaki anı farkedemeden yaşarken, bunların hiçbirini görmüyoruz ve duymuyoruz. Bakıyoruz ama görmüyoruz. Lisede Nurullah Ataç tarafından yazılmış Görmek Bakmak isimli bir yazı okumuştuk. Yazıyı okuduktan sonra öğretmenimiz hepimize sormuştu, salonunuzdaki halılar çiçekli mi diye, düşünüp düşünüp bulamamıştım, üzerlerinde çiçek mi var yoksa farklı desenler mi diye. Oysa her gece üzerindeki koltuklarda oturduğumuz, her sabah uyanınca gidip geldiğim salonumuzun halılarıydı onlar. İşte o zamandan beri hep evimdeki perdeleri, halıları, duvarları dikkatle aklımda tutarım. Bakmaya ve aklımda tutmaya çalışırım gördüklerimi.

Gördüklerimizin, duyduklarımızın, söylediklerimizin, yaptıklarımızın ve hissettiklerimizin farkında olmak bana göre içinde bulunduğumuz anı, yani şimdiyi yaşamaktaki en büyük anahtar.

Haydi açalım perdelerimizi

Koskoca evren ve tek bir dünya. Aslında öyle değil, her canlının kendi dünyası var, yani milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca dünya var koskoca evrende. Her bir dünyanın pencereleri var etrafı gösteren. Nedense bazen hepsinin perdelerini kapatıyoruz ve sadece kendi dünyamıza hapsediyoruz kendimizi. Bazen de açıyoruz perdelerimizi, hatta pencereleri bile aralıyoruz, etraftaki ışık, aydınlık, ferahlık, güzel sesler, mis kokular doluyor dünyamıza. Aslında hepimiz perdelerimizin kapalı olduğu günlerden nefret ediyoruz, çünkü o günlerde kendimizi beğenmiyoruz, davranışlarımızı onaylamıyoruz, belki korkuyoruz, kızıyoruz, üzülüyoruz, bağırıyoruz. Oysa ki hayat aslında güvende ve mutlu olmak demek, sevgi demek, sevdiklerimizle olmak demek, onları mutlu görmek demek, kızgınlık, savaş, kavga, kötülük, kötü düşünce ve kırgınlık olmaması demek, herşeyden önemlisi sağlık demek, can demek, dimdik yürüyebilmek demek.

İnsan doğuyor, kendisi ile birlikte büyüyen bedenini giyinmiş olarak doğuyor. Henüz düşünceleri, endişeleri, kaygıları, tasaları, korkuları, hüzünleri, üzüntüleri yok yanında. Sadece sevdikleri var, sadece huzur duydukları var. Ne oluyor da zaman içinde bütün bu endişeler, tasalar ve kaygılar ve korkular ve üzüntüler ve hüzünler bizi ele geçiriyor, ne oluyor da kendimizi o denizin akışına bırakıp mutsuz oluyoruz, ne oluyor da bütün perdelerimizi kapatıveriyoruz günün birinde. Halbuki o ilk doğduğumuz gün bize sadece sevgi, huzur, güven ve mutluluk yeterken, ne oluyor da kolayca mutsuz ve tedirgin oluveriyoruz bir anda.

Yönetemez hale geliyoruz bazen şu doğarken giydiğimiz bedenimizi, bırakıyoruz, o kendi bildiğince büyümeye başlıyor, bizim komuta ettiğimizi unutuyor ve komutanın kendisi olduğunu düşünmeye başlıyor, başımız ağrıyor, hastalanıyoruz, yorgun düşüyoruz, sırtımız ağrıyor, omuzlarımız kasılıyor ve öyle de kalıyor. Çünkü aslında komutan olan beynimiz, yani kendimiz, komutayı tamamen vücuda bırakıyoruz, onun parçaları da istedikleri gibi serseri bir hayat yaşamaya başlıyorlar. Oysa ki beynimiz ne kadar güçlü, ne kadar yetkin ve yetkili, komutayı hep elinde tutup, uygun şekilde yetkilendirmelerle idare etmeli vücudumuzu, asla özgür bırakmamalı, izin vermemeli omuzlarımızın kasıldıkları şekilde kasılı kalmalarına, izin vermemeli başımızın ağrısının geçmemesine, izin vermemeli mutsuz olmamıza. Bütün bunları kontrol etmesine de biz izin vermeliyiz. Biz yönetmeliyiz herşeyi, perdelerimizi kapalı tutmak niye, açmalıyız girsin tüm pencerelerden ışıklar, sesler, gürültüler. Girmek isteyen üzüntü ve kızgınlık varsa, onlar da girsin, hani yöneten biziz ya, aralayıveririz pencereyi, atarız dışarı istemediğimiz ziyaretçileri, ama hep aydınlık olmalı ortalık. Ne demişler “Güneş girmeyen eve doktor girer.”, işte bizim perdeler çekiliyken gelmeyen ışık yüzünden doktor giriyor bizim ruh evimize, beden evimize.

Düşünmek lazım mutlu olma nedenlerini, eminim sıralamaya kalkınca bir sürü neden buluruz, önemli olan bu nedenleri bulmak istemek, ama bulmak için de ışık lazım, karanlık olursa göremeyiz ki, o zaman açmalı şu perdeleri.

Düşünmek lazım hayat aslına bir roman diye. Kendi romanımız olsun istemek lazım, alıp elimize kalemi yazmak lazım kendi romanımızı, başkalarına bırakmamak lazım kalemi ve kağıdı, ama kalemi bulup, kağıdı görüp yazabilmek için de ışık lazım, perdeler kapalı ise nasıl yazar ki insan?

Arada bir çıkmak lazım küçük dünyadan dışarı, dışardan bakmak lazım, neden perdeler kapalı diye, hangi perdeler kapalı diye, nasıl açmalı diye bir yol bulmak lazım. Ama dışardan bakmak lazım, insan içerdeyse, gözü karanlığa öyle bir alışır ki, göremez karanlık olduğunu, bilemez neden karanlık olduğunu. Çıkmak ve dışardan bakmak lazım kendi dünyamıza zaman zaman.

Eskiden yaşanmışları küçük sandıklara doldurup, pencerelerden birinin altına koymak lazım. Sadece o pencerenin perdesi açılınca görünsünler, yoksa sandıkla birlikte loşta kalsınlar diye. Gelecek planlarını da başka bir sandığa koyup, başka bir pencerenin önünde tutmak lazım, zamanı geldikçe o pencerenin perdesini açıp, pencereyi aralayıp, sırayla planları dışarı çıkarabilmek için. Evin içinde şimdi olmalı, bugün olmalı, sağlık olmalı, biz olmalıyız, sevdiklerimiz, sevdiceklerimiz olmalı, neşe olmalı, kahkaha olmalı, mutluluk ve huzur olmalı, iki pencere dışında bütün pencerelerin perdeleri açık olmalı, evimizde ışık olmalı, yani geçmiş ve gelecek dışında her yer açık olmalı, onlara ihtiyaç olunca açmalıyız sandıkları ve pencerelerini, yoksa evimiz çok dağınık olur, heryer heryerde olur, herşey hep karışık olur. Toplamak lazım bedenimizi, toplamak lazım zihnimizi, raflar olmalı, dolaplar olmalı, bizim bugünümüz ortalıkta ve yanımızda olmalı. Bizim sevdiklerimiz yanımızda olmalı.

Hadi açalım perdeleri, karanlığı yollayalım dışarı, çağıralım aydınlık ve mutluluğu dünyamıza, tadına varalım bugün yaşadıklarımızın, tadına varalım sahip olduklarımızın.