Archive | Mayıs 2014

İnsanlar Konuşa Konuşa Anlaşırlar mı?

iletisim1Ortalama bir insan günde kaç kelime konuşur? Bu soru üzerine çalışmalar yapılıyor. Bir grup çalışma ortalama kadın ve ortalama erkek için farklı sayılardan bahsediyor. Kadınların erkeklerin üç katı kadar fazla kelime kullandıkları savunulurken, son yapılan bir araştırma, erkek kadın fark etmeksizin ortalama günlük konuşulan kelime adedi 15000 civarındadır diyor. Peki ortalama 15000 kelime konuşuyorsak, bu kelimeler nereye gidiyor, acaba yüzde kaçı ağzımızdan çıkış amacına uygun anlaşılıyor? Benim üzerinde en çok düşündüğüm soru da bu galiba.

Çocukluk yaşlarından itibaren çok duyulan bir kalıptır: insanlar konuşa konuşa anlaşırlar. İnsanların konuştukları açık, günde 15000 kelime deniyor, küçük kağıtlara her bir kelimeyi yazıp kavanozlara doldursak kimbilir kaç büyük kavanoz eder. Peki acaba anlaşıyor muyuz?

İletişim nedir sorusuna cevap genelde bir gönderen, bir alıcı, bir de mesaj gibi bir tanımla verilir. Peki gönderenin gönderdiği mesajı alacak olan alıcı acaba onunla aynı dili konuşuyor mu? Aynı dil demek, herkesin aynı ülkenin dilini konuşması mı demek? Bana göre aynı dili konuşmak demek Aynı dil demek, aynı anlamla konuşmak demek. Aynı dili konuşmak demek, gönderenin ağzından çıkanın alıcının kulağına girdiğinde, alıcı ile gönderenin beyinlerinde aynı resmin oluşması demek.

İşte bugün tüm ilişkilerde (bana göre ilişki iki insanın bir arada bulunduğu her yer demek: yani evlilik, yani arkadaşlık, yani şirketler, yani otobüs yolculuğu, yani alış veriş, yani yani yani) beyinde oluşan resim ortak olmadığında yükselmeye başlayan sesler, gerginlik, tartışma, sonuç alamama hali tek bir hamlede ortaya çıkıveriyor.

Resmin aynı olmasını sağlamak kimin sorumluluğunda? Önce sorumluluk tabii ki o resmi diğerine bir sesli veya yazılı mesaj yardımıyla gönderen kişinin sorumluluğunda, acaba anlaşılabildim mi, acaba ne demek istediğimi tam olarak söyleyebildim mi, acaba karşımdaki kişi beni tam olarak anladı mı? Sonra da eğer diğer kişi bu ilişikinin içndeki yerini ve ilişkinin gücünü korumak istiyorsa, sorumluluğun bir kısmı da diğer kişide; acaba doğru anladım mı, acaba bana söylenmek istenen tam olarak ne, burada benim üzerime düşen neler var?

Denklem o kadar basit ki; verici, alıcı ve mesaj, verici mesajı yollar, alıcı mesajı alır. O zaman neden bu kadar çok ilişki yönetimi problemi yaşanıyor? Mesela neden kurumlar sürekli bir çalışan mutsuzluğundan, yönetsel sıkıntıdan söz edip duruyorlar? Acaba o basit denklem sonuca doğru giderken giden mesajla alınan mesajın aynı olduğundan emin olmadıklarından olabilir mi? Ortak dil konuşmadıkları için beyinlerde oluşan resimlerin ortak veya aynı netlikte olmadığından olabilir mi? Ne dersiniz, üzerinde düşünmeye değer mi? Eğer içinde bulunduğumuz ilişki bizim için önemli ve değerliyse, bence fazlasıyla değer. Fikirlerinizi bekliyorum…

Hayaller mi Bizden Çıkar, Yoksa Biz mi Hayallerden?

hayalDenizin kenarına oturup masmavi sulara, dalgalara bakarak, denizin sesini dinleyerek hayallere dalmak ne güzel bir keyiftir. Hayal kurmak aslında derin düşünmek, sanki düşünceleri renklendirmek, resimlendirmek, canlandırmak ve yaşayan hale getirmek. Hayal kurmak, aslında ne yapmak istiyorsak bizi oraya götürmeye açılan ilk kapı. Hayal kurmak aslında kendimize ait bir gelecek resmi çizmek, sonra da o resmi canlı bir film gibi izlemek.

Nedense hayal sözcüğüne oldukça negatif bir anlam yüklüyoruz, hayal denilince işsiz güçsüz insanların geçirdiği boşa geçen zamanlar geliyor akla. Çocuklar bile bir yerlere dalıp gittiklerinde uyarıyoruz, hayal kurmayı bırak da işine bak. Oysa hayal kurduğumuzda beynimiz gördüğü resimlerin canlılığına inanarak kurulan hayallere nasıl ulaşırım diye çalışmaya başlıyor. Hele kurduğumuz hayal kendi gerçekliğimizle uyumlu ve ulaşılabilir bir hayalse ve beynimiz onun olabileceğine inandıysa, hemen bugünden o hayale doğru gidecek yollara uygun taşları döşememize yardım etmeye başlıyor. Taşlar döşendikçe, hayal daha da netleşiyor, daha da netleştikçe, yeni taşları dizmesi kolaylaşıyor ve bir gün bakıyoruz ki bir süre önce hayal dediğimiz şey avucumuzun içinde duruyor.

Hayal bazen hayatımızın amacı kadar büyük, bazen yazın yapacağımız tatil kadar yakın, bazen de günü planlarcasına basit, hepsi de sahip olduğumuz hayatımızın istediğimiz gibi yol almasına destek olan en büyük destekçilerimiz aslında. Beynimizin işleyişi öyle tasarlanmış ki, gördüğümüz ya da gözümüzde canlandırdığımız şeyleri çok da net olarak birbirinden ayıramıyor, gözümüzde canlandırdığımız şeyler de beynimiz için yaptıklarımız kadar anlamlı. Bir hayali gözümüzde net ve ulaşılabilir şekilde canlandırdığımızda, beyin artık onu gerçekleştirmek için sistemimize gerekli komutları vermeye hazır hale geliyor. Kolay ya da zor, o hayale gidecek adımları düşünmeye başlıyor. Girişimci insanların en büyük ortak özelliğidir, yapmak istedikleri şeyleri gözlerinde canlandırmak. Bir fikir verdiğinizde hemen olmuş halini bir resim gibi sizinle paylaşmaya başlayıverirler. Sonrasında da eğer yapılası bir şeyse, harekete geçmek için neler gerekli size sıralamaya başlarlar.

Madem hayal kurmak bu kadar değerli, o zaman yaratıcılık, geleceğe odaklanmak, yapmak istediklerimizi tüm detayları ile gözümüzde canlandırarak renkli hayallere dönüştürmek hayatımızın geri kalan kısmına istediğimiz gibi şekil vermek için en kritik birinci adım sayılabilir. İkinci adım da bu hayale ulaşmakla ilgili kendimize soracağımız açık uçlu ve güçlü sorular. Mesela, “Bu hayalin içinde tam olarak neler var?” “Bu hayale ulaşmak benim için neden önemli?” “Bu hayale ulaştığımda hayatımda neler olacak?” “Bu hayale ulaşmak için bugünden farklı yapmam gereken neler var?” Bunları ve bunlar gibi soruları cevaplamaya başlayınca işte yukarıda sözünü ettiğim yol taşları yavaş yavaş döşenmeye başlayıveriyor.

Bugünden başlayarak ulaşmak istediğiniz gelecek ile ilgili planlarınızı mümkün olduğunca renkli, detaylı ve bir resim gibi ve hatta bir film gibi gözünüzde canlandırmak için, diğer bir deyişle tıpkı çocukken olduğu gibi hayal kurmak için her gün 15 dakika ayırmaya, kendinize bu konuda açık uçlu ve güçlü sorular sorup, soruların cevaplarını düşünmeye ve geleceğe giden yolunuzun taşlarını bir an önce döşemeye başlamaya ne dersiniz?

19 Mayıs

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun hepimize. Buruk bir kutlama dileği ile kutlu olsun. Soma’da yitirdiğimiz kardeşlerimizi rahmetle analım bu bayram.

Bana göre bayramlarımız anma, kutlama ama bir yandan da dönüp kendimize, ülkemize bakma günleri olmalı. Yaşanan olaylar, kayıplar, tepkiler, gerekçeler, açıklamalar bana bir kez daha nasıl sorumluluk sahibi ve yaptığı işe sahip çıkan nesiller yetiştiririz, neleri farklı yaparsak bu bizim ülke kültürümüz halini alır sorusunu düşündürdü. Yaşanan maden kazası hepimizin içini acıtırken ben bir yandan da hep şunları düşündüm, neden bizde her şey sadece kanunda ve yönetmelikte yazılı, neden kanunları, yönetmelikleri yazabiliyoruz da, uygulatıcılar, uygulayıcılar, uygulananlar, toplum bu yazılı olanların sadece yazılı olarak kalmasının hiçbir anlam ifade etmediğini anlayamıyorlar, anlamak istemiyorlar? Anlayanlar varsa niye uygulanmıyor diye neden hiç sormuyorlar.

Önce insan olarak, vatandaş olarak sorumluluklarımızı bilmek lazım; önce kendimize, sonra yakın çevremize, sonra içinde bulunduğumuz kurumlara, sonra topluma, sonra ülkemize, sonra dünyaya. Güvenlik deniyorsa, önemlidir arkadaşlar. Kurallar yazılıyorsa uygulanmak içindir, olduğu kadar demek için değil; denetim varsa tüm detayları ile yapılsın diyedir, üstün körü olsun bitsin, zamanında tamamlanmış olsun diye değil; her ne iş yapılıyorsa, hangi mevkide olursa olsun inanarak ve sahiplenerek yapılmalıdır, sadece para kazanmak için değil; emniyet kemeri varsa arabalarda, takılmak içindir, polis ceza yazmasın diye değil; trafik ışıkları konulduysa, kırmızı yanıyorsa durmak lazımdır, yol boş basıp geçeyim demek değil; hız sınırı konulduysa, sadece radar olan yerde değil yol boyu uymak lazımdır; çünkü her bir insan, her bir can çok önemlidir arkadaşlar.

Sorumluluk sahibi insan olmak, hem topluma karşı sorumlu insan olmayı, hem kendine karşı sorumlu insan olmayı, hem de bu kültürü toplumun kültürü haline getirmeye çalışan insan olmayı gerektirir. Böyle insan olmak demek gelen nesillere örnek insan olmak demektir. Onların da böyle davranmaları için yol açmak demektir. İşte ancak bunlar olduğunda ülkemizden söz edenler farkındalık ve sorumluluk bilincinin ne kadar da yüksek olduğundan söz etmeye başlarlar, nasıl geldi kulağınıza..

Sorumluluk kültürü yerleştikten sonra, yaşanan problemli durumlarda mazeret üretmek yerine nasıl oldu, neden oldu, bir daha olmaması için neler yaparız sorularını cevaplamak, durumu anlatmak kolaylaşır. Diğer türlü, kabahatten kaçmak için üret üretebildiğin kadar gerekçe ya da havale et kadere gitsin…

Bayramımız kutlu olsun, bir de dilerim ki hepimizin, her birimizin bugünden sonra yeni bir misyonu olsun: “ben” sorumluyum, “ben” değişmeliyim, “ben” örnek olmalıyım, “ben” karar verdim, çünkü bu ülke hepimizin, bu canlar hepimizin, gelecek nesiller hepimizin…