Arşivler

Bir Sabah Hikayesi

İnsanın 18 yaşında yürüdüğü üniversitesinin yollarında 50 yaşında hala yürüyebiliyor olması ne büyük şans diye düşündüm bu sabah.

Sabah erken saatlerde ODTÜ’de olmayı öğrenciyken çok severdim. Bu sabah bir işim vardı ODTÜ’de halletmem gereken, dedim akşam üzeri değil de sabah gideyim okuluma.

Harika bir sonbahar güneşi, bakmaya doyamadığım sonbahar gelmiş ağaçlar ve onların rengarenk yaprakları, derse yetişmeye çalışan gençler, her şey 32 yıl önceki gibi duruyordu sanki.

Sık giderim ODTÜ’ye aslında ama bu sabah bir farklı geldi nedense. Kendimi eski günlerdeki ben gibi hissettirdi bu sabah ODTÜ bana.

İşim rektörlük binasındaydı, arabama biraz uzakta yer bulabildim. Önce klasik düşünce düştü kafamın içine “hay allah yürümem gerekecek”, sonra başka bir diğer düşünce geldi ilk geleni takiben “uzun zamandır okulda yürümemiştim, ne güzel oldu”. İkinci cümlemle yürümeye başladım rektörlüğe doğru.

Bilmiyorum siz fark eder misiniz, açık hava hep açık havadır elbette ama bana kokusu farklı gelir her açık havanın. ODTÜ’nün havasının kokusunu da çok özlediğimi fark ettim yürüdükçe. Sonra uzunca bir geçmiş yolculuğu yaptım. O yollarda yürüdüğüm öğrenci halime doğru ulaşıncaya kadar sürdü yolculuğum. O günlerde içimde olan duyguları, kafamdaki düşünceleri bulmaya çalıştım. Beni sevindiren, üzen, heyecanlandıran, kaygılandıran nelerdi hatırlamaya çalıştım. O günlerde bugünlere dair kafamda neler vardı acaba onları da aradım bulduklarımın içinde. Sanki arkadaşlarımı gördüm etrafımda o günlerdeki halleriyle.

Otuz iki yıl öncesini ziyaretim tamamlanınca, o günden bugüne dönüş yoluna geçtim, ne kadar çok şey olmuştu hayatımda, mezun olmuş, iş yaşamına girmiş, aile kurmuş, çocuk sahibi olmuş, onları büyütmüş, istediklerimi daha fazla yapmayı hedeflediğim yeni iş yolumu seçmiş ve 50 yaşıma gelmiştim. Hani otuz iki yıl önce “koca kadın” dediğim yaşlara. Aslında hayal ettiğim ne varsa yaptığımı ve yapmaya da devam ettiğimi fark ettirdi bana bu yolculuk.

Sonra tekrar düşündüm, ne şans dedim kendime, ne büyük şans, 18 yaşında yürüdüğü yolda, 50 yaşında hala yürüyebiliyor olmak. Okulumda olmanın bana hissettirdiklerine, yaşamın bana yaşattıklarına, bugünden geriye baktığımda aldığım keyife çok teşekkür ettim. Bir de ağaç fotoğrafı çektim. Çeker çekmez de düşündüm, 32 yıl önce bir fotoğraf sahibi olmanın nasıl da çaba gerektirdiğini, bir fotoğraf makinan olacak en önce, sonra içine film koyman lazım, 18’lik olsun, 36’lık film pahalı olabilir. Sonra ışık filan ayarlayıp, çekeceksin fotoğrafı ve pozlar bitene kadar beklemen lazım ne çektiğini görmek için. Sonra bir fotoğrafçı ziyareti ve ne zaman olur, çabuk basar mısınız cümleleri. Ancak ondan sonra görürdük çektiğimiz fotoğrafı. Her şey ve ben aynıymışım gibi gelmişken, bir fotoğraf çekimi her şeyin ve benim ne kadar değiştiğimi fark ettirdi bu kez de bana.

Arabama geri dönüp oturduğumda teşekkür ettim, önce kendime, sonra yaşamımdaki herkese ve sonra da yaşamın kendisine, değişen, değişmeyen her ne varsa hepsine. Mutlu etti beni bu sabah deneyimi.

Belki sizler de küçük yolculuklar yaparsınız geçmişe, bakın bakalım neler bulduracak gidiş ve dönüş yollarınız sizlere?

Mutlu Bayramlar

Bayramda bana ayakkabı alınırdı, genellikle kırmızı ve rugan, bir de elbise. Geceden baş ucuma koyardım, sabaha hazır olsunlar diye. Pek heyecan olurdu içimde, bayram geliyor diye. Çocuk aklı çok bilmezdim bayram neden heyecanlandırıyor, ama yine de çok heyecanlanırdım, yarın bayram diye.

Evimizde de farklı bir heyecan olurdu bayram geliyor diye. Çikolatalar, şekerler alınır, ev temizlenir, bayram yemekleri planlanırdı. Bazen evde misafir de olurdu, babaannem ve dedem bize gelirlerdi İstanbul’dan. O zaman benim heyecanım daha fazlalaşırdı, pek severdim evde misafir de olunca bayramları.

Bayram kahvaltısı öncesi giyinirdik, sonra kahvaltıya oturmadan sarılıp öpüşüp bayramlaşırdık büyüklerimizle. Öyle çok kalabalık bir aile olmadık biz ama yine de kalabalıkmış gibi geçerdi o bayramlaşma sabahları.

Kahvaltıyı ben hazırlardım bazen küçük halimle. Tek prensibim olurdu o hazırlıklar sırasında, kesinlikle her sabah kullandığımız kahvaltı tabaklarından koymazdım sofraya, annemin en az kullandığı tabakları bulup çıkarırdım dolaptan, hani bayram ya, farklı ve özel olsun diye galiba.

Radyoda şarkılar bulurdu babam sabah erkenden. Sabahın köründe kapımız çalmaya başlardı, küçücük çocuklar ellerinde şeker torbaları ile iyi bayramlar derlerdi. Hemen onların torbalarına şeker koyardık, bazıları el öper, bazıları öpmeden teşekkür eder ve giderlerdi. Kahvaltı sofrası da çok eğlenceli olurdu. Sonra da anneannemler, teyzemler, dayımlar, amcamlar bayram ziyaretlerimiz ve evimize gelen misafirlerimiz. Misafirlere çikolata ve şeker tutmayı da pek severdim.

Bayram bana göre her zamankinden daha şık olmayı, daha özenli olmayı, başkalarıyla bir şeyler paylaşmayı, sevgiyi, kucaklaşmayı, birlikte olmayı, biraz da bayram hediyesi almayı ifade ederdi. Bizim ailede bayramda çocuklara harçlık verilmezdi, ama yerine mendiller hazırlanırdı, ufak hediyeler alınırdı. Ne yalan söyleyim, mendili pek anlamlı bulmasam da, o ufak hediyeler de beni çok heyecanlandırırdı.

Sonra büyümeye başladım, büyüdüğüm zamanlarda bayramlar yaza denk gelmeye başladı, bir baktım, ben küçükken olan bayram ritüelleri yavaş yavaş tatil planlarına dönüşmeye başlamış. Önceleri benim de pek hoşuma gitti bu yeni bayram düzeni, hatta oldukça uzun da sürdü tatilin bayram yerine geçmesi. Ama yaş ilerlemesiyle mi ilgili bilmiyorum, son yıllarda özlemeye başladım çocukken beni heyecanlandıran bayramlarımızı. Fark ettim ki, içimde kalan bayram parçaları bana eski bayramları fazlaca hatırlatmaya başladı.

Biraz kafa yorunca, ne kadar değerli olduklarını bir kez daha anlıyor insan bayramların. Onlar bizim toplumumuzun ortak değerlerinin en başta gelenleri aslında. Bayram demek bir arada olmak demek, paylaşmak demek, dargınların barışması demek, çocukların yüzlerinin gülmesi demek, yaşlıların yanında olunması demek, yani bayram birlikte keyifle zaman geçirmek demek. Aslında kendini güvende ve sevgi dolu hissederek birbirine sarılmak demek.

Eski bayramları bilen nesiller yıllar ilerledikçe azalıyor, yeni gelenler pek de bilmiyorlar bayram ne demek. Bu sabah düşündüm, bizlerin sorumluluğu bayramın ne demek olduğunu çocuklara gençlere anlatmak olmalı, çünkü bayram en özünde sevgi, barış, saygı, bağlılık, birlik ve beraberlik demek. Yani tam da şimdi her yerde aradıklarımız.

Hadi mutlu bayramlar

Eşiklerden Atlamak

F.Corelli – Cat in a Doorway

Hadi bir eşik hayal edelim, bir kapının önündeki eşiklerden olabilir, bir bahçenin girişindekilerden de olabilir. Hatta yolda önümüze aniden çıkanlar bile olabilir. O eşiği atlamak ve devam etmek ne hissettirir? Benim içime başardım, geçtim duygusu gelir. Sonra takılıp düşmemiş olmak da memnun eder. O eşiği atlamak beni istediğim bir yere götürdüğü için ayrıca keyif verir.

Nereden çıktı bu eşik konusu derseniz; Geçen hafta yaptığım bir telefon görüşmesinde, eşiklerin sadece fiziksel ve dış dünyadaki eşikler olmadığını, aslında zihnimizin içinde daha sağlamlarının olduğunu bir kez daha fark ettim ve üzerinde epey düşündüm.

Sözünü ettiğim eşikler, şu karar verme ve harekete geçme noktalarına geçişlerin tam önünde duran eşikler. Bazen ne kadar derin veya ne kadar yüksek olduklarını kestiremediğimiz, o yüzden üzerinden atlamak konusunda geride durmaya çalıştığımız, ama geride dururken gözümüzün önünden de ayırmadığımız. Hatta uzaklarda bir yerlerde eşiğin ilerisinin gayet bulanık gözüktüğü, o bulanıklığın da bir türlü netleşemediği. Ve hatta zaman geçtikçe eşiğin giderek daha da fazla derinleştiği ya da giderek yükseldiği ve önünde kalakaldığımız eşikler.

Sokaklardaki eşikler insan yapımı, taştan topraktan, yola devam etmek istiyorsak, her türlü güçlüğe rağmen üzerinden atlamayı göze aldıklarımız onlar. Peki zihnimizdekiler? Onlar da insan yapımı, hatta “ev yapımı” peki neden her zaman atlaması kolay olmuyor?

Durum galiba şöyle, eşiklerin oldukları yerler, devamına gitmeye cesaret edemediğimiz, bir şekilde kaçtığımız yerler sanki. Belki birazı mükemmeli yakalayamama kaygısından, bir kısmı başaramam korkusundan, belki bir miktarı da inanmamaktan, ya devamına, ya gidecek olan kendimize, ya da gidilecek yolun güvenli bir yol olduğuna.

Tam da o noktada birazcık o eşiğin ötesinin netlik ayarları ile oynamak, biraz eşiğin ön tarafındaki görüşü sağlayan kısmın camını silmek, biraz da bulanık da olsa eşikten ötesini görmek üzere çaba göstermek, o eşiğin aşılması için gelen destekleyiciler gibiler. Hatta tam o noktada fark edilecek bir kelime, bir cümle, bir ufak aydınlanma sanki sokak kapısının önündeki eşiği atlarken bir desteğe tutunup atlama hissi ile aynı oluverir. Bir kere atladı mı insan eşikten, bir kere verdi mi kararını, bir kere çıktı mı yola, sonrasını düşünmeye bile gerek yok bence. O yol onu istediği yere götürür.

Kimbilir ne kadar çok eşikten atladık yaşam boyu, kimbilir ne kadar çoğundan da atlayacağız. Bugünden sonra istediğimiz ve seçtiğimiz eşiklerin tümünden keyifle atlamak ve yola devam etmek dileğiyle…

Bir Hafta Sonu Hikayesi

Bu haftaki yazım geçtiğimiz Cumartesi günümden bir paylaşım olsun istedim. O gün vapur beklerken yazdım, yazdığım haliyle de paylaşmak geldi içimden.

Bugün heyecanlı bir gün, üniversiteli genç kızlara mutluluk anlatacağız. Seviyorum bu konuyu anlatmayı, paylaşmayı, bana çok iyi geliyor. Hele dinleyenler gençler olacaksa, daha bir heyecan doluyor içime.

Bugünkü konuşmamız İstanbul’da. Kadıköy’den karşı tarafa geçmemiz gerekiyor. Vapurla geçelim diyoruz.

Epeydir İstanbul’da vapura binmedim. İskeleye geldiğimde vapur saatine biraz daha zaman olduğunu görünce ve deniz kenarındaki büfede çay içenleri görünce, deniz kenarında çay içmek geldi içimden. Şansıma hemen denizin kenarında bir masa boşaldı. Oturdum, çayım geldi. Biraz konuşmayı düşünürüm derken, Kadıköy vapur iskelesine doğru bakarken buldum kendimi. Sonra da bir anda 7-8 yaşlarındaki ben geliverdi gözümün önüne.

Her yıl Şubat tatilinde İstanbul’a babaannemle dedemi ziyarete giderdik. İstanbul’da en sevdiğim zaman hep birlikte amcamlara gitme yolculuğumuz olurdu. Annem, babam, babaannem ve dedemle Kadıköy’den vapura binerdik. Elimi sımsıkı tutardı annem, aman derdi, çok kalabalık burası. Aslında o kalabalık benim çok hoşuma giderdi. Birbirinden farklı görünen insanları incelemek, onlara hikayeler uydurmak, acaba ne düşünüyorlar, nereye gidiyorlar hayal etmek en sevdiğim şeylerdi. Aylardan Şubat olduğu için, hava genellikle çok soğuk olurdu. Vapurda o tek sıra oturulan dış kısımda oturmaya çok heves ederdim. Düzenli hastalanmak gibi bir adetim olduğu için, annem pek istemezdi dışarıda oturmamızı. Arada ikna ederdik annemi babamla ikimiz. Sonra otururduk denize karşı. Vapur düdüğünü çaldığında, babam da bana vapur sesi çıkarma oyunu oynatırdı. Baş ve işaret parmaklarımı L şeklinde açar, ağzıma kapatır, “vuuu” diye bir ses çıkarırdım. Tıpkı vapurun düdüğüne benzerdi çıkardığım ses, çok eğlenirdim. Vapur hareket edince, en heyecanlı kısım başlardı; yaklaşmamın yasak olduğu yatay parmaklıkların arasından köpükleri seyretmek. Çok merak ederdim deniz nasıl köpürüyor acaba diye. Rüzgarı yüzümde hissetmek de çok keyif verirdi hatırlıyorum. Bu keyif ve meraka eşlik eden, annemi dışarıda oturmaya ikna etmiş olmanın haklı gururunu yüzümde görebilirdi herkes. Ben köpüklere bakarken, beyaz önlüklü amcalar çay getirirdi. Sonra da en sevdiğim nane şekerleri satılırdı şeffaf küçük poşetlerde. Kıtır kıtır yemeğe bayılırdım o şekerleri köpük köpük olmuş denize bakarken.

Bir baktım, bayağı bir gitmişim 8 yaşıma, nasıl da iyi gelmiş bu hızlı geçmiş yolculuğu bana. İçim adeta o zamanlardaki çocuk coşkumla doluvermiş ben fark etmeden. O keyifle vapura binmek ayrı bir iyi geldi sanki.

Vapurda canlı müzik yapan gençler vardı, ben çocukken olmayan. Artık neredeyse bütün seferlerde oluyormuş böyle güzel müzikler, ne güzel. Beyaz önlüklü çay satan amcanın yerine sahlep satan delikanlılar gördüm. Beşiktaş’a varıncaya kadar gençlerin müziğini dinlemek, onlarla şarkı söylemek nasıl da keyifliydi. Düşündüm dedim acaba ben 8 yaşındayken vapurlarda şarkı söyleyenler olsa, o zamanın büyükleri bugün bizim yaptığımız gibi şarkı mı söylerlerdi, yoksa gençlerin deli olduğuna mı kanaat getirirlerdi diye. İnerken bir sürü insanla sohbet ettik. Şarkı kardeşliği oldu dedi orta yaşlı bir hanım. Evet, “kardeşlik” ne güzel bir değer bizim ülkemiz için diye düşündüm. İnanılmaz bir enerji doldu içime.

Bu kadar güzel enerjiyle başlayan günümü pırıl pırıl genç kızlar ve onların yollarını açan Üniversiteli Kadınlar Derneği’nin yöneticileri iyice parlattı. Tam dört saat boyunca sonsuz ilgi ve merakla dinlediler bizi, notlar aldılar, sorular sordular. Onlardan gelen bir yorum beni daha da mutlu etti: “Bence hayattaki dönüm noktası gibi bir şeydi, farklı bakmaya başlatan” dedi içlerinden birisi.

Akşam Ankara’ya dönerken uçakta uzun uzun düşündüm, işte benim yaşamımı anlamlı kılan günlerden biri daha dedim kendi kendime. Deniziyle, vapuruyla, dostlarıyla, gençleriyle, ağzımda enfes bir tat bırakmıştı yaşadığım gün. Bu tat bizim son yıllarda anlattığımız gerçek mutluluk anlarının bıraktığı tatlardan biri olarak kaydoldu benim hafızama, tıpkı 8 yaşımı hatırladığımda aldığım tat kadar yoğun ve güzel bir tat daha saklandı içimde.

Bu hafta ağzınızda tat bırakacak anların pek çok olacağı, bu anları keşfedip yakalayacağınız ve hafızalarınıza kaydedeceğiniz bir hafta olsun. Öyle oldukça kaydolan tatlar sayesinde yaşamak daha da keyifli olsun.

 

Mutlu haftalar.

Haftalar

Yeni bir hafta başlıyor. Nasıl bir hafta olmasını istiyorsunuz? Nasıl bir haftanın içinde olmayı diliyorsunuz? Acaba siz bu haftayı nasıl şekillendirmek istiyorsunuz?

Yedi günde bir yeni haftaya başlıyoruz. Hayattaysak, bu kaçınılmaz bir düzen. Peki şimdiki haftaya başlarken bir durup düşünseniz; haftalar akıp gidiyor ve ben o akıntıda sürüklenir gibi hissediyorum kendimi halinde misiniz? Yoksa, haftalar elbette akıp gidiyor ama ben o haftaların içinde ne şekilde yol alacağımı belirlemek için elimden geleni yaparım ve haftalarıma sahip çıkarım haliniz mi var? Geçen haftaların sahibi siz misiniz? Yoksa kiracı mısınız geçirdiğiniz haftalarda?

Haftalarda kiracı olduğumuzda, bazen bir yarışta gibi yol alıyoruz hafta boyunca. Koşuyoruz, hatta soluksuz kalıyoruz, bitiş noktasına geldiğimizde arkamızda bıraktığımız yol bazen anlamını yitirmiş oluyor, bazen de önümüzdeki gidilecek yeni yol tamamlanan yolu birden bire unutturuyor.

Kiracıysak eğer, zaman zaman çaresiz hissediyoruz kendimizi, elimden bir şey gelmez, zaten benim yapacağım da bir şey yok durumu sarıveriyor insanı. Laf aramızda, böyle yaşanan haftalar tam bir azap yaşayan için.

Kiracı olduğumuz haftalarda bazen de kendimizi bir haz denizinde buluyoruz, ye, iç, gül, eğlen, gerisini de boşver hali.

Bunlardan herhangi biri veya bir kaçı ile geçen haftalar sanki tam da yaşanmamış hissi veriyor insana; sanki başkalarının kurgusunun içinde koşan bizmişiz gibi geliyor.

Haftanın sahibi biz olduğumuzda her şey çok farklı oluyor, planlar, keyif zamanları, hafta sonunda tamamlanmasına karar verdiğimiz işlerimiz, gün içinde geçirdiğimiz zamanlarımız, insanlarla olan ilişkilerimiz, karşımıza çıkan zorluklarla başa çıkma şeklimiz hepsi ama hepsi farklı bir hal alıyor. Hani şöyle yaşadığıma değdi denilen günler geçirmiş gibi hissediyoruz kendimizi. Anılarımız oluyor geçen günlere dair. Yorulsak da, bunalsak da hatta belki de üzülsek de iyi hissediyoruz garip bir şekilde kendimizi.

Acaba sizlerin haftaları nerelerde geçiyor? Haftanın sahibi siz misiniz, yoksa kiracı mısınız geçirdiğiniz haftalarda?

Cevabınız hangi tarafta olursa olsun, bu yeni başlayan hafta, haftanın sahibinin kendiniz olduğunu hissettiğiniz ve haftayı ona göre değerlendirip yaşayacağınız bir hafta olsa neler farklı olurdu bir önceki haftadan? Neleri farklı yapardınız haftanın sahibi benim diyerek baksaydınız önümüzdeki yedi güne?

Yeni Bir Yıl Gelirken

2017

Zor günlerden geçiyoruz. Yalnız biz değil, dünya zor günlerden geçiyor. Her zaman oldu zor zamanlar, büyük ihtimalle olmaya da devam edecek, ama iyi şeyler de olacak ve onlar da olmaya mutlaka devam edecek.

2016 biterken kurumsal işlerden, sistemlerden söz eden bir yazı yazmak yerine, biraz daha bireysel farkındalıklarıma dair bir yazı paylaşmak geldi içimden.

Üzüntü ve sıkıntının içinde umut olmadığında, ortaya depresyon çıkar diyorlar. Son derece güçlü bir tanım. Eğer umut zor günler geçirirken, gelecekte iyi bir şeylerin olacağına inançsa, eğer bu inancı yaratmak yerine kaybediyorsak, işte o zaman depresif hal kendiliğinden ortaya çıkıyor ve bunun en doğal sonucu olan öğrenilmiş çaresizlik, yani her kötülük benim başıma gelir ve benim de bu konuda yapabileceğim bir şey yok, yani çaresizim hali baş baş gösteriyor.

En az umut kadar önemli bir diğer duygu da şefkat. Ne zaman ki şefkat kayboluyor, mevcut durumun içinde yapayalnız kalmış ve kızgın hissetme hali kafasını uzatıyor bir yerlerden.

Peki bugünlere biraz şefkat ve umut tarafından bakınca neler geliyor gözünüzün önüne? Benim gözümün önüne şefkatin ve umudun tükenmişliği geliyor. Oysa insan dediğimiz varlığın içinde tükenmez miktarda olduğunu bildiğim şefkat ve umudun tükenmişliğine inanmak hiç mi hiç gelmiyor içimden. Nedeni de umut ve şefkat bir gün gelir biterse, hayatı yaşamanın çok sancılı olabileceğine dair kaygılarım sanırım.

Ben yeni bir yıl gelirken hep bazı kararlar alırım. Bu yıl kararlarımın içine şefkat ve umudu hem kendi içimde çoğaltmak, hem de paylaşmak konusunda yaptıklarımı daha fazla yapmakla ilgili kararlar da ekledim. Çünkü inancım şu: ancak ve ancak kızgınlık ve umutsuzluk yerine şefkat ve umut çoğalırsa güzel günler gelecek.

Biliyorum ki, 1 kişinin üçüncü seviye etki alanında 1000 kişi var, o zaman kararlarımdan bazılarını paylaşsam dedim. Paylaştığım kararlarım başkalarının da yaşamında işe yararsa, belki 1000, 1000 derken bir sürü insanın içindeki umudu ve şefkati çoğaltabiliriz diye düşündüm.

İşte benim kararlarımdan bana göre en kolay olanlarından bazıları:

  • Trafikte sakin ol, korna çalma, bağırma, yol ver, gülümse
  • Sabahları günaydın de, merhaba de, tanımasan bile
  • Sorun paylaşmak yerine, sorundan söz edince aklına gelen çözümleri de keşfet ve onları da paylaş
  • Kullandığın dile ve seçtiğin kelimelere dikkat et, koşturuyoruz demek yerine ne yapıyorsan onu söyle, yorgunum demek yerine seni meşgul eden işlerinden söz et
  • Her zamankinden daha fazla teşekkür et, teşekkür ederken sende teşekkür etme isteğini ortaya çıkaranı da söyleyerek teşekkür etmeye gayret et
  • Daha fazla yardımlaşmayı hedefle
  • Sevdiklerinle daha fazla vakit geçir, geçirdiğin vakitleri gerçekten onlarla geçirdiğinden emin ol, hem zihnin, hem bedenin orada olsun, mümkünse telefonun ve televizyonun sizden uzaklarda dursun
  • Sevdiklerine onları sevdiğini daha fazla söyle
  • Çocuklara ve gençlere daha fazla zaman ayır
  • Doğaya ve hayvanlara daha fazla zaman ayır
  • Kendi yaşamında yolunda gidenleri daha fazla fark et, unutma yolunda gidenler genellikle yolunda gitmeyenlerden daha fazladır, ama biz yolunda gitmeyenleri daha kolay fark ederiz
  • Duyguların bulaşıcı olduğunu her zaman hatırla ve her gün acaba bulaştırdığım duygu ne sorusunu sor kendine
  • Koskoca evrende küçücük bir “ben” olsan da, kapladığın bir alan olduğunu hep hatırla ve o alanın sana verdiği iyi ve doğru insan olma sorumluluğunu sakın unutma
  • Hayatı otomatikten ve sadece alışkanlıklardan yaşamadığından emin ol, her gün farklı ne var, ben nasıl katkı sağlarım sorusunun cevabını aramayı sakın unutma
  • Daha fazla oku, daha fazla öğren, daha fazla keşfet, daha fazla paylaş

Acaba sizin kararlarınız neler olur yeni yılda, biraz düşünmek ister misiniz?

Güzel bir yıl olması dileğiyle…

Özlüyorum, özlemle anıyorum, acaba anlıyor muyum?

atatürkEvet, özlüyorum, evet özlemle anıyorum ama acaba anlıyor muyum, acaba bakış açısının, davranış biçiminin, sözlerinin tüm yaşantıma ve ülkeme kattıklarının ve katmaya devam edeceklerinin farkında mıyım? Siyaset ve ideoloji konuşmaksızın, Atatürk’ün ülkemize katkısını konuşabiliyor muyum? Onun vizyonerliğinin ülkemizi bugüne getirdiğini fark ediyor muyum? Bunu çocuklara ve gençlere anlatabiliyor muyum? Yönettiğim şirkette, ait olduğum kurumda, parçası olduğum ailemde öngörülü, saygılı, yapacağım şeye olan inancımı yüzde yüz sergileyen ve detaylı gelecek hayalleri kurup onları nasıl gerçekleştireceğimi planlayan ve aktaran kişi olabiliyor muyum? “Çok zor” veya “bu şartlar altında imkânsız” demek yerine, yani benim dışımdakileri suçlamak yerine, yapabilirim, yapabiliriz diyebiliyor muyum? Şikâyet etmek yerine çözüm üretiyor muyum? Çocukları seviyor muyum, onların gelecek demek olduğunu hatırlıyor muyum? Annelerin, babaların, öğretmenlerin bir toplumdaki en saygın insanlar arasında olduklarını, çünkü geleceğimizin temsilcilerini yetiştirenlerin onlar olduğunu fark ediyor muyum? Eğitmenin öğretmekten farklı olduğunu, ikisinin de ayrı ayrı önemli olduğunu hatırlıyor muyum? Kendime, dış görüntüme özen gösteriyor muyum? Her zaman okuyup, dünyada, bilimde, sanatta neler oluyor fark edip, kendimi güncel tutuyor muyum? Müzik dinliyor muyum? Kendimden farklı insanlarla konuşup, onları tüm dikkatimle dinleyip, onların beni tamamlayan yönlerini görüp benim için önemli olabilecek şeyleri alabiliyor muyum? Yönüm dünden öğrendiklerimle bugünden geleceğe bakıyor mu?

İşte ancak bunları yapıyorsam ve buraya sığmayan pek çok güçlü özelliğini anlıyorsam, yaşamıma katıyorsam anlıyorum demektir Atatürk’ü, o zaman özlüyorum ve özlemle anıyorum diyebilirim yürekten.

Aslında tam da O’nun söylediği gibi “O’nu anlamak demek mutlaka yüzünü görmek demek değildir. O’nun fikirlerini, O’nun duygularını anlıyorsam ve hissediyorsam, bu kâfidir!” Galiba yapmam gereken sadece bu. Sağ ol Atam…

Sevgiyle…

 

Atatürk, Liderlik ve Cumhuriyet Bayramı

mustafa-kemal-atatürk_353333Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz!

Ne güçlü bir cümle değil mi? Yarın toplantımız var, yarın yeni bir sözleşme imzalayacağız, yarın yeni fabrika açılışı var filan gibi geliyor kulağa, ama öyle değil, koskoca bir ülkenin kaderini oluşturacak güçte bir cümle, koskocaman bir cümle.

Sıklıkla lider tanımı yapmaya çalışıyoruz, soruyoruz “lider kimdir, lideri lider yapan özellikler nelerdir?” Bu tanım aslında çok yakınımızda. Sadece Atatürk kadar uzakta; Atatürk’e bakmak, davranış biçimini incelemek ve söylediklerini dinlemek lider kimdir sorusunun en doğrudan cevabı bana göre. Tıpkı Atatürk’ün kendi sözlerinde olduğu gibi: Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.

Her zaman bir gelecek vizyonu olan, vizyonunu oluştururken günün şartlarını anlayan, kendi zihninde canlanan vizyonu, yani gelecek resmini etrafındakilere anlatan, o vizyonda yaşayacak herkesi işin içine katan, o vizyona, yani gelecek resmine nasıl gideriz sorusunun cevabı olan adım taşlarının ortaya çıkmasını sağlayacak alt yapıyı oluşturan, destekleyecek yol arkadaşlarını seçen ve vizyonun parçası olacak insanların içine inancı serpiştiren, değişimi görünür hale getiren ve gerçekleşmesini sağlayan insandır lider. Atatürk 1920 ve 30’lu yıllarda, savaşın, yoksulluğun, zorlukların olduğu dönemde tüm bunları yapan, o günden bugünü gören ve bugün bizlere yol açacak ipuçları söyleyen, toplumsal dönüşümü o günün şartlarında başarabilen ve bu dönüşümün içine ve hatta tam da ortasına insanı yerleştiren bir lider olmuştur. Atatürk, “Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.” Diyerek atılacak en önemli adımın içine bile biz ve birliktelik olgusunu yerleştirmiştir, sadece bu cümlede bile onun ardından gelen nesillere, yani bizlere örnek olabilecek pek çok parça vardır.

Atatürk ülkemizi bizlere emanet ederken, aynı bakış açısını, aynı duyarlılığı, aynı vizyonerliği, aynı cesareti, aynı heyecanı, aynı inancı ve aynı güveni de emanet etmiştir. Bizler parçası olduğumuz toplumun içinde, bunları birey olarak yerine getirmeye devam ettiğimiz sürece ülkemiz güçle ayakta duracaktır, yani Türkiye Cumhuriyet ilelebet payidar kalacaktır.

Sağol Atam bize öğrettiklerin için, hep birlikte nice 92 yıllara, nice Cumhuriyet Bayramlarına, barış, sevgi, huzur ve güven dolu…

Keyifli Bir Filmin Bana Fark Ettirdikleri

The_Intern_PosterSon zamanlarda izlediğim filmlerde, okuduğum kitaplarda, katıldığım toplantılarda “Burada benim için ne var?” sorusunu sorarak yola çıkıyorum, fark ettim ki eskiden olduğundan daha keyifli ve anlamlı vakit geçiriyorum hem orada olup, hem de bu sorunun yanıtlarını ararken. Dün de bir film izledim, sonra da fark ettiklerimi paylaşmak istedim.

İzlediğim film, Robert De Niro ve Ann Hathaway’in başrolde olduğu, 2015 yapımı Stajyer (The Intern) isimli bir filmdi. İçinde bana göre çok anlamlı ve gerçek hayata yansıtabileceğimi düşündüğüm mesajlar vardı. Bu mesajların yanı sıra, çalışma yaşamının değişen yüzü ile ilgili esprili, ama uygulanabilir, güzel fikirler de vardı.

Filmde fark ettiklerimden bazılarını paylaşmak isterim:

  • Bana çocukluğumdan beri çok saçma gelen, ancak zaman zaman toplumsal olarak ciddi bir yargıya dönüştüğünü düşündüğüm yaşlanma kavramının aslında insanın zihninde olduğu ve kararlılık, istek ve inanç olduğunda yaşlanmanın sadece yaş almaktan ibaret olduğunu bir kez daha düşündürdü.
  • Gelişen teknoloji, online sistemler, sosyal medya ne kadar gerekli olsa da, insana dokunmanın, karşılıklı iletişimin, birbirini anlamaya çalışmanın yerine geçemeyeceğini bir kez daha hatırlattı.
  • Yaş ve statü farklılıklarının, ortak konu ve paylaşımların varlığında ve ön yargıların yokluğunda nasıl da kendiliğinden yok olduğunu çok güzel örnekledi.
  • Bireysel değerleri doğru önceliklendirmenin, tam da istenilen yaşamı deneyimlemek konusunda ne kadar kolaylaştırıcı olduğunu tekrar gözüme soktu.
  • İnanç ve mutluluğun varlığında, başarının kendiliğinden ortaya çıkacağını birçok noktada vurguladı.

Filmi izlerken benim için en güçlü farkındalık, bu dikkatimi çeken noktaların aslında içsel olarak hepimiz tarafından bilindiği ancak uygulama noktasında zorluklar olduğunu hatırladığım anda ortaya çıktı. Dedim ki kendi kendime, bunlar insan olmanın özünde olan bilgiler, bilgelikler, zaman içinde unutulsa da, aslında bir parmak şıklatıp çağırabileceğimiz kadar da hala bizimleler. Var mısınız her birini tek tek geri çağırmaya, eğer zaten sizinleyseler, daha çok ve daha farkındalıkla kullanmaya?

Bugün Dünya Barış Günüymüş

baris - Kopya (800x745) (640x596)Bugün Dünya Barış Günüymüş. Bir günle barış olur mu? Günlerin adına barış koyarak barış gelir mi? İnsansız barış olur mu? Bunu duyunca, barış sorumluluğunu yüklediğimiz güvercin bile şaşkınlıkla bakmaz mı biz dünyadaki insanlara?

Dünya Barış Günü denilince “barış” sanki bir nesneye dönüşüyor. Oysa barış insanla ortaya çıkan bir hal, tek başına var olan bir şey değil. Bundan hareketle de, barışı önce insanların içine koymak gerek. Sanki bir tarif verir gibi, bir tutam barış, bir tutam sevgi, bir tutam huzur. Çocukları sevgiyle, barışla büyütmek gerek. Kin, nefret ve savaşın tohumlarını yok etmek ve ekilecek tohumların barış, sevgi ve dostluk tohumları olmasını sağlamak. Çünkü ancak insanların içinde kin, nefret ve savaş hali olmazsa, sevgi, barış ve dostluk dolu olursa içleri, itişme, kakışma, dövüşme, çatışma, birbirini yok etme duyguları da olmaz.

Bir yazar diyor ki, dildeki şiddeti yok edersek, dünyaya barış gelir. Ben buna biraz daha ilave yapmak ve şöyle demek istiyorum: Yürekteki şiddeti, sevgisizliği ve düşmanlığı yok edersek, insanlar birbirlerini severlerse, daha da önemlisi kendilerini sever ve kendileri ile yaşadıkları çatışmaları çözüp, kendi içlerine barışı yerleştirip yola öyle devam ederlerse ailelere barış gelir, toplumlara barış gelir, ülkelere barış gelir ve dünyaya barış gelir. Barış gelirse, canımızın parçası evlatlarımız ölmek yerine yaşarlar, ölmek yerine yaşama katkı sağlarlar. İnsanlar birbirlerine şüpheyle ve acaba bu bizden mi yoksa düşman mı diye bakmak yerine, o da benim gibi bir insan diye bakmaya başlarlar.

Peki, bu kimin işi? Bizim işimiz, biz yetişkinlerin işi, çünkü çocuklar zaten barış ve sevgi ile doğuyorlar. Bir şeyler oluyor, biz bir şeyler yapıyoruz ve sonra kin, kızgınlık ve nefret doğmaya başlıyor. O zaman Dünya Barış Günü bir gün olmamalı, her gün olmalı. Aileler çocuklarını barış ve sevgi ile donatmalı, okullar çocuklara barışı ve sevgiyi de öğretmeli, kurumlar, çalışanları ile çatışmak yerine doğru dilde iletişim kurmalı, toplumlar barış ve sevgi elçileri ile dolu olmalı.

Peki, Dünya Barış Günü kutlu olsun, ama bu günden 364 tane daha olsun. Atamızın söylediği gibi hem yurtta barış olsun, hem de dünyada barış olsun…