Archive | 05 Kasım 2012

Kalpten yönetim

Bu başlık son günlerde benim için giderek daha fazla önem kazanmaya başladı. Kendi kurumsal tecrübelerimde her zaman çok önemli olduğunu savunduğum bu kavramın iş dünyası ile ilgili yazılan yazılarda, yapılan araştırmalarda da yer aldığını farketmek beni çok memnun etti. Bu konuya birden fazla yazımda değinmeyi planladığımı belirterek kısa bir giriş yapmak isterim.

Uzun yıllar geleneksel liderlik modeli ile kandırıldık mı acaba? Klasik liderlik modeli uyarınca yöneticiler en akıllı, en analitik düşünen, duyguları ile mantıklarını birbirinden ayırabilen ve duygularını işe gelirken evde bırakan insanlar olmalıdır diye bir tanımla yetiştirildik. Ancak son zamanlarda yapılan çalışmalar, büyüyen ve gelişen şirketlerin, çalışan ilişkileri ve çalışan yönetiminde duygu ve hislerin öneminin farkında olan şirketler olduğunu ortaya çıkarmaya başladı. Aslında başka bir deyişle daha önceden duygusal zeka diye tanımlanan kısmın kalp ve duygu ile yönetim demek olduğunu ifade etmeye başladılar diye düşünüyorum.

Klasik liderlik modelleri genellikle duygu ve hislerin doğru kararları olumsuz yönde etkileyeceğini savundu. Oysaki yeni teoriler hislerin işleyişi daha etkin hale getireceğini savunmaya başladı. Önceleri çalışanları motive etmenin tek yolunun maaş ve iş tanımı ile doğrudan bağlantılı olduğu düşünülürken, şimdi farkedilmeye başlandı ki, aslında maaş ve iş tanımı dışında pek çok duygusal etken var çalışanların memnuniyetini etkileyen.

Kanadalı bir kurum olan Conference Board tarafından yapılmış olan bir araştırma gösterdi ki, liderlerin başarılı olabilmeleri için çalışanlarına insan olarak daha itinalı davranmaları, onların duygu ve düşüncelerinin farkında olmaları en kritik noktalardan bir tanesi. Aslında çalışanlar içinde bulundukları kurumun ve kendilerini yöneten insanların kendilerini nasıl hissettirdiklerini çok fazla önemsiyorlar.

Dünyaca ünlü araştırma kurumlarından Towers Watson tatrafındnan gerçekleştirilen bir çalışan bağlılık araştırmasında görüldü ki bir iş yerinde çalışanları fiziksel şartlar, duygular ve çalışma ilişkileri bakımından desteklemek, o iş yerinin enerjisini son derece olumlu etkileyecektir.

Kurumsal hayatta aktif rol alanlardan bir an durup düşünmelerini isteyeceğim, iş ortamınızda geçen bir günü gözden geçirdiğinizde, duyguları yönetime dahil etmenin önemi konusunda ne farkediyorsunuz? Diğer çalışanları bir kenara koyun, sadece kendi açınızdan bakın ve dürüstçe cevap verin, duyguların farkedilmesi ve kararlara ve adımlara dahil edilmesi genel durumu nasıl etkilerdi?

Martı

Geçenlerde yıllar önce okuduğum, Richard Bach tarafından yazılmış olan Martı isimli öyküyü bir kez daha farklı bir farkındalıkla okudum. Yıllar önce okurken farketmediğim çok önemli mesajlar buldum kitabın içinde. Bazılarını aynen olduğu gibi buraya taşımak istedim. Kitabı okumamış olanlar varsa, mutlaka okumalarını öneririm, ama okurken değişim, hedef, dönüşüm, amaç, istek, sevgi, farklı olmak gibi pencerelerini de açık tutarak okumalarını öneririm. Öykü aynen şöyle başlıyor:

“Çoğu martı sırf yiyecek bulmak, sahilden ayrılıp tekrar geri dönebilmek için uçar. Bunun dışında bir şey öğrenmek için uğraşmazlar, öğrenmek istedikleri bir şey yoktur. Onlar için uçmanın tek anlamı karınlarını doyurabilmektir. Oysa Martı Jonathan Livingston için önemli olan yemek değil, uçmaktı. Martı Jonathan Livingston uçmayı büyük bir tutkuyla seviyordu. Annesinin neden sorularına verdiği yanıt, bir kemik, bir tüy kalmak umurumda bile değil anne, ben sadece havada ne yapıp ne yapamayacağımı öğrenmek istiyorum oluyordu.”

 İkinci okuyuşumda öykü beni birinci cümleden vurdu, ne kadar güzel bir benzetme vardı içinde, doğru değil miydi yazılanlar, hepimiz her sabah uyanıp yeni bir güne başlıyoruz. Bazılarımızın o güne ait hedefleri varken, bazılarımızın tek amacı ise akşam olması ve yatağa geri dönebilmek.  Oysaki başladığımız her gün kendi içinde bir amaç barındırmalı, hayat amacımızın bir parçasını belki de.

 Kitabı okumaya devam ettiğimde, bir takım cümleleri alt alta yazmak geldi içimden, bakın siz de bu cümleleri bir arada okuyun, neler ifade edecekler size:

 “Bu çok büyük bir güç istiyordu, fakat yavaş yavaş oluyordu.”

 “Sürüme geri dönmeli, neysem o olmalı, sınırları belli zavallı bir martı olarak kalmalıyım. Sürü içinde sıradan bir martı olmaya karar vermek, kendini daha iyi hissetmesine neden olmuştu. Artık onu öğrenmeye iten gücü umursamayacak, doğasına meydan okumayacak ve dolayısıyla başarısızlığa uğramaktan da korkmayacaktı.”

 “Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? Bin yıldır yaptığımız şey balık peşinde koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı, öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi.”

 “Eğer ne yaptığını iyi biliyorsan, her zaman başarırsın. Başarmak için ne yaptığını bilmek gerek.”

 “Sevgiyi sakın ihmal etme.”

 “Onların tek farkı, gerçekten kim olduklarını anlamaya ve bunu bilerek yaşamaya başlamaları.”

 Ne güzel mesajlar değil mi? Değişim güç ister, yavaş yavaş gerçekleşir. Zaman zaman değişim korkutucudur, işte o noktada, zihin devreye girer ve der ki değişikliğe ne gerek var, otur oturduğun yerde, bildiğinden öteye gitme. Böyle yaparsan, başarısız da olmasın, tehlikeye de atmazsın kendini. Ama aslında hedef öğrenmek, keşfetmek ve değişmek. Ne istediğini ve ne yaptığını iyi biliyorsan, başarmamak imkansız. “SEVGİ” her zaman yanımızda olmalı, ancak o şekilde başarıya giden yola tam anlamıyla ulaşmak mümkün olacaktır. İşte burada öyle bir nokta gelecektir ki, o noktada herkes kim olduğunu ve yaşam beklentilerini bilerek yaşamaya başlayacaktır.

 Kimilerimiz için yaşam amacı başlı başına anlamlı, kimilerimiz de, neymiş bu yaşam amacı, ben onu bir türlü bulamıyorum diyor. Ama önemli olan farkında olup farkındalıkla bakmak yaşadığımız hayata. Aynen Martı Jonathan Livingston gibi bir farkındalık yaratmak, sadece yiyecek bulmak ve sahilden ayrılıp tekrar geri dönmek için uçmak yerine, yaşadığımız hayatı tutkuyla sevmek, yaşadığımız hayatı sahip olduğumuz tüm potansiyeli kullanarak tam da istediğimiz şekilde şekillendirmeye çaba göstererek yaşamak. Sabah kalkınca o günü yaşamak için bir hedef edinmek, tek hedefimizin akşam tekrar yatmak olmamasını sağlamak.