Archive | 08 Nisan 2020

Kırmızı Koltuk

Hani hiç beklemezken yağar ya bahar yağmurları, işte o günlerden biriydi. Sabah uyandığımda pırıl pırıldı güneş, sonra kapkara bulutlar saklayıverdiler güzelim güneşi ve dışarısı kapkaranlık oldu birdenbire. Ha indirdi ha indirecek. Bir yerlere yağıyor bence, şu karşı taraf iyice kararmış, hatta şimşekler çakıyor oralarda. Canım sıkıldı güneşin gidip yağmurun gelişine. Dışarı çıkacaktım ben bugün. Çarşamba bugün günlerden. Balıkçı kahvesine gidecektim sabah kahvemi içmeye, sonra da dondurmamı alıp yürüyecektim sahil boyunda. Üstelik ödenecek faturalarım da vardı. Ah olmadı işte bu yağmur, bütün planlarımı da aldı götürdü benden. Kaldık mı gene kırmızı koltukla baş başa.

Sanmayın ki azımsadım kırmızı koltuğun varlığını, aksine sevindim varlığına. O da olmasaydı ben ne yapardım bu koca evde yapayalnız. Ah bir anlatsa da dinleseniz neler bilir bu kırmızı koltuk. Sırdaşımdır, dert ortağımdır, arkadaşımdır, varlığı bana her daim hediyedir onun.

Her halde 15 yaşında falandım büyükannem öldüğünde. Annem bir süre dedemle kalmıştı. Eve geldiğinde koşa koşa kapıyı ben açmıştım anneme. Yorgun ve üzgün annem yanında da kırmızı koltuk birlikte duruyorlardı kapıda. Sımsıkı sarılmıştım annemin boynuna. O da bana. Sonra da şöyle demişti annem: Büyükannen hep bu koltuk Gülümser kızımın derdi ya. Küçükken seni bu koltukta uyuturdu. Evde başka yer yokmuş gibi tek oyun yerindi ya bu kırmızı koltuk senin. Dedenden izin aldım, sana getirdim kırmızı koltuğu güzel kızım. Hem ağlamıştı annem hem de koltuğu odama taşımıştı ite kaka. Ben de ağlamıştım annemle beraber.

Ben büyüdüm, evlendim, çocuklarım oldu, çocuklarım evlendi gitti uzaklara, eşim gitti çok uzaklara, ama kırmızı koltuk hep benimle kaldı. İskeleti yıpranınca tamir ettirdim, kumaşı eskidikçe değiştirdim, ama hep kırmızı kumaşla kaplattım. Anlayacağınız kırmızı koltuk her zaman kırmızı koltuk olarak kaldı hayatımda, büyükanne yadigarı kırmızı koltuk.

Ben uzun yıllardır yalnızım. Biraz yaşlandım tabii. Şu zamana kadar çok iyi idare ettim ama yavaş yavaş zor gelmeye başladı yaşlılık. İşte mesela bugün. Ben normalde çıkmaz mıydım yağmurda Çarşamba ritüelime. İki elim kanda olsa düşerdim yollara. Islana ıslana bile olsa yürürdüm deniz kenarında.

Laf aramızda, geçenlerde bir Çarşamba yine yağmur vardı, dedim ne olacak, erimem ya yağmurda, şurası zaten deniz kenarı. Çıktım dışarı. Güzelce yürüdüm, kahvemi içtim, dondurmamı yedim, sonra eve geldim ki akşama hapşır, öksür dur. Çocuklara yakalanmasam yine dert değil, ben kendimi iyi ederim ama telefonda hapşırık öksürük duyunca deliye dönüyor benimkiler. Anne yine mi sokaklarda dolaştın yağmurda çamurda diye başlıyorlar söylenmeye. Eh haklılar tabi, uzaktalar buralardan, akılları kalıyor biricik annelerinde. Gel deseler ben gidemiyorum, gelin desem onlar gelemiyorlar. O yüzden korkarım biraz daha dikkat etmem gerekiyor kendime.

Bugün de yağmur ve yaşlılık el ele tutuşup baş başa bıraktı kırmızı koltukla ikimizi. Şikâyetim yok merak etmeyin. Şimdi kahvemi yaparım, kitabımı alırım, otururum kırmızı koltuğuma biraz yağmuru izlerim, biraz damlaların sesini dinlerim, sonra dalarım kitabıma, geçer bugün de böyle. Ama gitti ya benim Çarşamba ritüelim, ben ona yanıyorum.

Ha bu arada yalnızım dediysem merak etmeyin, yalnız sayılmam aslında. Apartman komşularım var, apartman görevlimizin kızı var, iki sokak ötede oturan çocukluk arkadaşım Münevver var. Sadece evin içinde yalnız gibiyim. Aslında orada da yalnız sayılmam, kırmızı koltuk var yanımda, beni hiç yalnız bırakmayan.

Kahve yapmak için usul adımlarla yürüdüm mutfağa doğru. Sonra aklıma geldi. Madem dışarı çıkamayacaktım, o zaman Çarşamba sabah kahvemi daha bir keyifle içeyim dedim kendi kendime. Salona geri döndüm, vitrinli dolabımdan en sevdiğim kahve fincanımı seçtim. Üzerinde güller olan pembe renkli incecik porselen kahve fincanımı. Sonra bir de su için küçük kristal bardağımı aldım yandaki raftan. Ve tabii küçük gümüş tepsimi. Benim nişan tepsimdi bu küçük tepsi. Nişan yüzüklerimizi bir makasla beraber yerleştirmişti annem, kız kardeşim de tutmuştu tepsiyi babam nişan konuşmamızı yaparken. Anılarımla beraber geri döndüm mutfağa. Raftan kahve kavanozumu aldım, o da ne kavanozda kahve bitmiş. Nasıl sevindim anlatamam. Demek ki yeni kahve paketi açılacak şimdi ve mis gibi taze kahve kokacak mutfağımın içi.

Bakır cezvemi aldım, pişirdim taze kahve ile sade kahvemi. Bugün Çarşamba ya dondurma da yiyemedim ya bir küçük sakızlı lokuma izin verdim kendime. Küçük bir lokum tabağı ile lokumumu da yerleştirdim tepsinin içine.

Seslendim içeriye, geldim kırmızı koltuk, geldim merak etme buradayım.

Tepsiyi kırmızı koltuğun yanındaki sehpaya bıraktım. Ellerimle ördüğüm dantel perdelerimi araladım. Oturuverdim koltuğa hızlıca. Annem kızardı çocukken, atma kendini kızım koltuğa, kibar hanımefendiler hiç böyle oturmazlar derdi. Ama can çıkar huy çıkmaz ya, ben hala atarım kendimi koltuğa.

Yağmur iyice hızlanmıştı. Camlara doğru yağıyordu. İçimi bir sevinç kapladı. Eskiden beridir çok severim camlardan süzülen yağmur damlalarının birbirleri ile olan yarışlarını izlemeyi. Pencerenin dibine kim önce inecek der gibidirler birbirlerine. Seçerim içlerinden birkaç tanesini, başlarım beklemeye acaba kim kazanacak diye.

Kahvemi aldım elime ve bir yudum alıverdim üzerindeki köpükten hüp diye. Başladım damlaları izlemeye. Ara ara da dışarıya bakmaktan alamıyordum kendimi. Ne çok insan vardı dışarıda koşuşturan. Yağmurda oynayan çocuklar, denize doğru uçuşan martılar. Nasıl da eğlenceli görünüyordu dışarılar.

Ah kırmızı koltuk ah, bir dilin olaydı da konuşaydın benimle, işte o zaman tam olacaktı dostluğun. Şimdi sadece dinliyorsun beni. Ama olsun, insanın bir dinleyeni olması da önemli. Ya sen de olmasaydın, benim kahve keyfime, bu anlattıklarıma kim eşlik edecekti. İyi ki varsın be kırmızı koltuk. Keşke dondurmam da olaydı, Çarşamba tam Çarşamba olacaktı, ama neyse, ne yapalım kısmet. Lokumla da idare ederim ben.

Münevver gelseydi keşke, ama yağmur var, o nasıl gelsin Gülümser, sen de dedim kendi kendime. Apartman görevlisinin kızını mı çağıraydım, ama onun da okulu var. Neyse Gülümser boş ver, kırmızı koltuk var ya. O seni sıkmaz, sen anlat ne anlatmak istiyorsan. Dinler seni kırmızı koltuk can-ı gönülden.

Tam o sıradaydı sanırım, bir anda güneş açtı dışarıda, sanki deminki karanlık, deli yağan yağmur, kulaklarımı patlatan gök gürültüsü hiç olmamış gibiydi. Sadece camlardaki ıslaklık ve yollardaki küçük su birikintileri kalmıştı yağmurdan geriye. Birden başımı gökyüzüne çevirdim, evet, evet bir şey daha kalmıştı yağmurdan geriye, hem de çok güzel bir şey. Ayağa fırladım ve gökkuşağı diye bağırdım ellerimi çırparak. Kırmızı koltuk, baksana gökkuşağı çıktı gökyüzünde. Şu renklerin güzelliğine bak. Baksana kırmızı koltuk, gördün mü? İyi ki seni pencerenin kenarına koymuşum, iyi ki, yoksa göremezdik ikimiz de gökkuşağını. Ne kadar güzel değil mi, öyle değil mi kırmızı koltuk, iyi ki varsın sen kırmızı koltuk, iyi ki…