Archive | Haziran 2018

Geleneksel mi, Yeni Nesil mi, Acaba Sizin Kurum Hangisi?

İş yaşamına başladığım yıllardan bugüne kadar geçen 30 yıllık süre, geleneksel yönetim felsefesinden, yeni nesil yönetim felsefesine doğru giden yolu genişletti ve büyüttü. Ben de bu yolun içinde yol alan bir iş insanı olarak, yolculuğu çok yakından gözlemleme fırsatı buldum.

Mezunu olduğum koçluk okuluna ismini veren Milton Erickson’un en sevdiğim sözlerinden biri, bu yolu anlamaya çalışmamda bana çok yardımcı oldu.

Bakın ne der Milton Erickson “Her insan o an için bildiğinin en iyisini yapar.”

Evet 30 yıl önce bildiğimizin en iyisi sadece geleneksel yönetim stratejileriydi ve onlarla en iyi sonuçları almaya çalışıyorduk, ama şimdi bambaşka şeyler biliyoruz ve hala da öğrenmeye devam ediyoruz. O halde bugünkü bakışla, şimdi bildiğimizin en iyisinden feyz alarak yola devam eden bir kurum, bir yönetici ve bir çalışan olmak son derece önemli.

Bugün geldiğim noktada, parçası olduğumuz kurumların, o felsefeyi oluşturmakta katkısı olan yöneticilerin ve belki de kendimizin yönetim stratejilerini anlamaya çalışmanın ve bugünkü bakışla ve bugünkü bilgilerle “neleri farklı yapmalıyız” sorusu üzerinde düşünmenin  gereğine inancım sonsuz. O nedenle de okumaya devam etmeden önce aşağıdaki soruları kendi kurumunuzu düşünerek hızlıca cevaplamanızı öneriyorum. Yapmanız gereken, her cümlenin yanındaki boş kutuya, o cümleyi en iyi temsil eden sayıyı yazmanız.

(Geleneksel ve yeni nesil odağı ile ilgili tam iki ucu yerleştirmeye çalıştım soru tablosuna, çünkü, ancak iki radikal uçtan bakınca daha net anlaşılıyor yeni nesil ve geleneksel şirket yaklaşımlarının birbirinden ne kadar farklı oldukları. Siz de kutucuklara yazdığınız sayılara bakarak, kendi kurumunuzu hızlı bir değerlendirmeden geçirebilirsiniz diye düşünüyorum.)

Değişen ve gelişen iş dünyasında artık görüyor ve biliyoruz ki, doğru çerçevelenmiş ve benimsenmiş bir yeni nesil şirket yapısı, tutkuyla çalışan insanları, insanlar arasında güçlü güveni ve güven odaklı çalışma sistemlerini, iş yerinde mutluluğu, gelişimi, yeniliği, büyümeyi beraberinde getirirken, değişime direnen ve bazen de son derece ısrarla tutunulan geleneksel yapı, oldukça zorlayıcı ve çözümsüz durumların ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Bakın bu zorlayıcı yapının içinde neler göze çarpıyor:

  • Kurum içi dedikodu
  • Sabah mutsuz işe gelen çalışanlar
  • Amacın sadece para kazanmaya dönüştüğü, ilk fırsatta ayrılma potansiyeli olan çalışanlar
  • Birbirine, yöneticilerine, müşterilerine kızan çalışanlar
  • Artan hastalık izinleri
  • Sekiz ila on saat fiilen ve fiziken iş başında olup, zihnen bambaşka yerlere seyahat eden çalışanlar
  • Birbirini şikayet eden çalışanlar
  • Çatışma ve iletişim kopuklukları
  • Elini taşın altına koymak yerine, en tepe yönetim böyle yapılmasını istiyor demeyi seçen yöneticiler
  • Sık işten ayrılmalar
  • Tekrar eden hatalar
  • Bilgi eksikliği nedeniyle ortaya çıkan eksik, yanlış, istenmeyen sonuçlar
  • Güvensizlik

Bunlar istenmeyen sonuçlarsa, iş sonuçlarının istenildiği düzeyde olması ve mutlu çalışanlar da istenen sonuçlar. O halde yeni nesil kurum olma ve yeni nesil bakış açısını sürdürme konusunda kafa yormak gerçekten önemli.

Bir kaç soruyla bitirmek istiyorum yazımı:

  • En başta cevapladığınız sorular ve sonrasında yaptığınız değerlendirmelerden bakacak olsanız, sizin kurum hangi kategoriye daha yakın görünüyor?
  • İstenmeyen davranışlar konusunda kurumunuz ne durumda?
  • Sizce geleneksel bir şirket yapısından yeni nesil bir yapıya doğru yol almak için neleri farklı yapmak destekleyici olur?
  • Varsayalım siz geleneksel yapıya sımsıkı tutunan bir kurumun yöneticisisiniz, neleri değiştirmek yeni nesil yapıya geçişi hızlandırır?

Belki düşünmek, belki biraz da fikir paylaşmak istersiniz…

Reklamlar

Ne Güzeldir Bayramlar

Ne güzeldir bayramlar. Taa çocukluğumdan beri güzeldir. Güzel olmaya da devam edecekler eminim.

Çocukken bayram sabahında erkenden kapımız çalardı. Oturduğumuz sitenin yakınındaki köyün çocukları, ellerinde torbalar, iyi bayramlar diye seslenirlerdi. Ben de çocuktum ama, onlar geldiğinde ev sahibi olarak hemen torbalarına şeker koyar ve bir abla edası ile iyi bayramlar derdim. Çocuklar aldıkları şekerleri sayarlar, birbirlerine torbalarının ne kadar dolu olduğunu gösterirler ve hoplaya zıplaya yeni bir kapıyı çalmaya giderlerdi. Her zaman sokakta gördüğüm çocukları şeker toplarken gördüğümde daha bir keyifli ve neşeli hissederdim.

Çocukların arkasından özenerek giyinirdim. Eğer bayramlık ayakkabı aldılarsa bana, evde olmamıza rağmen onları da mutlaka giyerdim.

Annemin hazırladığı bayram kahvaltısı sanki farklı olurdu her zamanki sabah kahvaltılarından. Kahvaltıya oturmadan hepimiz birbirimizi öper, sanki her zaman birlikte değilmişiz de yeni buluşmuşuz gibi heyecanla kucaklaşırdık.

Sonra eve gelen misafirler, annemlerle birlikte gidilen ziyaretler, bazen bir başka evde yarım saat önce karşılaştığın insanlarla tekrar karşılaşıp, yeni görmüşsün gibi yeniden bayramlaşmalar. Bir de bayramda çocuk olmanın ayrıcalıkları, bazen küçük bir harçlık cebimde, bazen yepyeni bir mendil. Nasıl sevindirirdi beni.

Bayram sabahları bana hala aynı duyguları hissettirir. Tıpkı çocukken olduğu gibi özenerek hazırlanırım. Artık ben büyüdüğüm için, görevi devralır, annemle babamın bana yaptıkları gibi, ben çocuklarımı öper, koklar, iyi bayramlar dilerim. Gerçi artık köyün çocukları çalmaz kapımızı ama ben yine de şekerlerimi hazır ederim. Sevdiklerimizden tatile gitmemiş olanlar varsa, bir küçük ziyaret mutlaka gerekli diye düşünürüm. Aklımda kalan ne varsa bayrama dair, yaşasın isterim.

Bozmadan saklamalı bayram güzelliklerini. Bizim nesillerin görevi olmalı o güzellikleri hatırlatıp aktarmak, çünkü bizler biliyoruz önceki bayramların ritüellerini.

Bolca sevgi, bolca neşe, bolca sevinç, bolca sarılma ve kucaklaşma dolu nice güzel bayramlara…

En Son Ne Zaman Gökyüzüne Baktınız?

En son ne zaman gökyüzüne baktınız? Yalnız şöyle göz ucu ile bakmaktan söz etmiyorum. Hani yapardık ya çocukken uçan uçurtmalara, gezinen bulutlara bakarken, şöyle başımızı iyice geriye doğru iter, gözlerimizi kocaman açar, gözlerimizi daha da kocaman açabilmek için kaşlarımızı da yukarı kaldırır öyle bakardık, hatta bazen elimizi gözlerimize siper eder ve parlak güneşe rağmen bakmaya devam ederdik gökyüzüne, işte tam o bakıştan söz ediyorum. Bakmayalı çok olduysa, bırakın işi gücü, kaldırın başınızı, açın gözlerinizi kocaman ve bakın gökyüzüne, o engin, uçsuz bucaksız, mavi renge ve bulutlara ve güneşe.

Nereden çıktı bu konu şimdi diye düşündüyseniz, hemen anlatayım. Geçen gün kendi kendime yolda yürürken gökyüzüne hep göz ucuyla baktığımı fark ettim. Hafif bir göz hareketi, başta küçük bir eğim ve kontrol: yağmur var mı, güneş ne durumda, yani bir tür mevcut durum analizi. Sonra birden çocukken gökyüzüne nasıl baktığım aklıma geldi ve ilk paragrafta yazdıklarımı hatırlarken buldum kendimi. Sonra da başımı geriye doğru alıp, gözlerimi kocaman açarak baktım gökyüzüne, tıpkı çocukken yaptığım gibi. Ardından da gökyüzüne o kocaman bakışlarla baktığımda ne kadar farklı göründüğünü düşündüm. Üstelik, başımı öyle kaldırdığımda, artık önüme bakıp mevcut durum analizi yapmak yerine, bambaşka düşünceleri, bambaşka fikirleri aklımın içinde gezdirmeye başladığımı fark ettim.

Bütün bunlar olup biterken, bir de şunu fark ettim: günlük yaşamda mevcut durum analizleri öyle çok zamanımızı alıyor ki, kafamızı önümüzden tam anlamıyla kaldırıp olan bitenin dışında, daha yukarılarda neler var diye bakmaya çok az fırsat bulabiliyoruz veya belki aklımıza bile gelmiyor öyle bir bakışla bakmayı alışkanlık haline getirmek.

Sonra da dedim ki kendi kendime, her gün en az bir kere başımı tam anlamıyla kaldırıp gökyüzüne bakmalıyım. Ve bu metaforu günlük yaşamın parçası haline getirmeliyim. İster çalışırken, ister okurken, ister yazarken, ister yemek yaparken fark etmez, arada sırada durup, başımızı olduğumuz yerden kaldırıp, daha yukarılara bakmayı hatırlamak gerektiğini bir kez daha fark etmeliyim.

Düşündüm ki yaşama öyle bakmayı alışkanlık haline getirmek, gökyüzünün sınırsızlığını ve o sınırsızlığı fark etmenin bizde yarattıklarını sürpriz olmaktan çıkarıp, hayatlarımızın parçası haline getirecek.

Baştaki soruya bir kaç soru ekleyerek bitirmek istiyorum yazımı:

En son ne zaman başınızı iyice geriye alarak gökyüzüne baktınız?

Günü yaşarken, ne kadar başınızı mevcutta yaptıklarınızdan kaldırıp daha geniş bir görüş alanında neler olup bittiğine bakıyorsunuz?

Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz sınırsız mavilik, sizin hayatlarınızda neyi temsil ediyor?