Archive | Mayıs 2017

Yaşanan Her Günün Bir Nedeni Var

Yaşla mı ilgili, yoksa odak ve dikkat neredeyse onunla mı ilgili bilmiyorum, gün geçtikçe yaşanan her günün bir nedeni olduğuna inancım artıyor. Bu inancı ortaya çıkaran şeyin de yaşanan günlere şöyle alıcı bir gözle bakmak olduğunu fark ediyorum. Eğer günleri ömürden bir günün daha üzerini çizmek üzere geçiriyorsak, o zaman o nedeni keşfetmek pek mümkün olamayabiliyor, yaşadıklarımızın getirdiği farkındalıkları, içindeki öğretileri fark ederek bakıyorsak yaşama, işte o zaman her günün nedenini bulmak daha kolay bir hal alıyor.

Son zamanlarda her şeye mutluluk çalışmalarımdaki dört pencereden bir bakıp anlamaya çalışıyorum. Bu konuya da aynı pencerelerden baksam nasıl olur diye düşünürken, gözümün önünde canlananları yazmak ve paylaşmak istedim.

Sözünü ettiğim dört farklı pencereye göre yaşama dört farklı bakışla bakmak mümkünken, kendimizi sadece tek pencereden bakarken buluyoruz bazen, bazen de dönemsel olarak açıp kapattığımız pencerelerimiz olabiliyor yaşamın içinde. Bu pencereler hem geleceğe bakışımızı, hem de geçmişi ve bugünü değerlendirme şeklimizi pek yakından etkiliyor.

Pencerelerden ilki, birileri bize sorduğunda, ne yapalım koşturuyoru işte, bir iş bitmeden diğeri çıkıyor, şöyle bir emekli olsam deniz kenarına gideceğim dedirten pencere. En özet şekliyle, sürekli ileride bir şeyleri kurtarıcı hedef zannederek, adeta bir yarışta koşan atletler gibi o hedefe doğru nefes nefese bizi koşturan halimiz. Ne geçmişe bakma fırsatımız oluyor, ne de şimdi neler olup bittiğini yakalamak mümkün oluyor tabi böyle koştururken.

Pencerelerden ikincisi fena, o pencereden bakmaya başlarsak, nefes almak pek mümkün değil, çünkü dışarısı fena halde karanlık ve havasız. Ne umut var, ne dün, ne şimdi, ne de gelecek. En çaresiz, en çözümsüz hissetiren bir görüntü etrafta. Belki de hiç açılmasa daha iyi olacak bir pencere orası.

Üçüncü pencere ilk açıldığında pek havadar gelse de, o sadece şimdiyi gösteriyor ve biraz pembe bir filtre var sanki önünde, şu olup bitenleri pembeleştirenlerden, yolunda gitmeyenleri yokmuş gibi bohçalayıp sen gününe bak, boş ver gerisini dedirtenlerden.

Sonuncu pencere enteresan; bir kere açısı çok geniş, bakınca bugünden geleceğe giden koskoca bir yol beliriveriyor insanın önünde, oksijeni bol, insanın bolca nefes alası gelen bir hava getiren bir pencere. Üstelik gökyüzü o kadar açık ki, taa en uçtaki yer bile son derece parlak ve net göze görünüyor. O parlaklığı veren sanırım güneş gibi parlayan umut ve o en uçtaki yerle ilgili kendi yarattığımız gelecek hikayelerimiz. Ayrıca bugünden oralara giden yol da tam önümüzde ve o yoldaki zorluklar, keyif anları, heyecan, keşif hepsi tam yerli yerinde duruyor. Bugünden ötelere bakarken geçmişten gelen ve içinde bulunduğumuz zamandan gelen bütün öğrenip hatırladıklarımız da bizimle. Hepsinden önemlisi içinde yaşadığımız hayata dair bir anlam var sanki buradaki bütün görüntülerin, yani yaşanan her günün ve yaşanacak her şeyin bir nedeni var.

Her zaman hatırlamak gerek, yaşam bir bütün, biz iş yaşamı, özel yaşam filan diyerek ayırmaya çalışsak da, yaşam koskocaman bir bütün. Bu kocaman bütünün içinde yaşanan ve yaşanacak her günün bir nedeni var diyebilmek için her zaman önümüzde duran pencereleri bilerek açmak, farkındalıkla açık tutmak veya gereksiz olanları hemen kapatmak lazım.

Acaba sizler yaşama hangi pencerelerden bakıyorsunuz? Yaşadığınız her günün nedenini ne kadar keşfediyorsunuz? Keşifleriniz yaşamınızı nasıl destekliyor? Biraz üzerinde düşünmeye ne dersiniz?

Mutlu haftalar…

Kurumsal Mutluluğa Farklı Bir Bakış

26 yıldır kurumlarla ve “insan”la çalışan biri olarak çalışan mutluluğu, bağlılığı gibi konular her zaman gündemimde önlerde yer aldı. Sanırım o yüzden profesyonel koçluk mesleğini mevcut kariyerime bağlamam bana çok iyi hissettirdi. Sonrasında Pozitif Psikoloji ve Mutluluk alanında yaptığım çalışmalar farklı perspektiflerden bakma fırsatı sağladı. Bu hafta bu konudaki çalışmalarımdan bir özet paylaşmak istedim.

Kurumsal Mutluluk konuşurken çalışanlar, mutlu, bağlı, memnun ve mutsuz çalışanlar olarak dörde ayrılır. Bu ayırıma Tal Ben Shahar’ın mutluluk modeli çerçevesinden bakınca enteresan şeyler keşfettim.

Tal Ben Shahar mutluluğa bakışı 4 farklı alanda tanımlıyor. Mutluluk çalışmalarım sırasında onun bu tanımlamalarını kurumsal yaşamdaki çalışanlara tercüme ettim: Yarışanlar, Kurbanlar, Günü Kurtaranlar, Mutlu Çalışanlar. Her birine biraz detaylı bakalım.

Yarışanlar, sürekli bir gelecek hedefini yakalama çabası içindeler. Sanki bir tekerleğin içinde sürekli dönen hamster’lar gibi kendilerini sürekli koşarken buluyorlar. Her zaman yetişilecek bir hedef var, tam da birine yetişir yetişmez, bir yenisi çıkıyor ortaya. Zaman yetmiyor, koşturmaktan nefes alınmıyor, yaşam sanki kayıp gidiyor, tükenmişlik diz boyu. Hedefler birer cümleden ibaret, o yüzden de birine gelince diğeri kendiliğinden ortaya çıkıyor, şöyle ağız tadıyla içindeki hikayeyi yaşayamadan yenisine koşmaya başlıyorlar. Bu kategorideki çalışanların çoğu, şu çok aranan “bağlı” çalışanlardan, hızlı koşan, etrafına bile bakmayan, gideceği yerin yanına bir tamamlandı işareti koymak en büyük amacı olan ve göremediklerinin neler olduğunun farkına varmadan bağlananlar.

Günü Kurtaranlar genellikle memnunlar hayatlarından. Çalıştıkları ortam güzel, insanlar idare eder, belki iş yeri eve de yakın, sabah git, akşam çık, önüne gelen işleri hallet bırak. Bu grupta olanlarda geleceğe dair bir hedef yaratmaya çok gerek yok, şimdi gül, eğlen, neşelen, paranı al eve dön düşüncesi baskın. Bu durumu, geleceği geldiğinde görürüz hali diye tanımlamak mümkün diye düşünüyorum.

Kurbanlar en fenası, çünkü onlar mutsuzlar. Bana göre bu alana sıkışmış olanları kurumların iç radar sistemlerinin hemen yakalaması ve en azından önce günü kurtaranlara çekmeye çalışması şart. Kurbanların içlerindeki his fena. Ne bugünden hayır var, ne de gelecekte umut var. Hiç bir şeyin iyisi bana gelmez zaten, yapacak da başka bir şey yok, kaldık buralarda hali. Sürekli şikayet, yakınma, dedikodu, mutsuzluk ve kaygı boğazına basıyor bu insanların. Bulundukları yerden çıkamayan ve kurban kalmayı tercih edenlerin oradan ayrılmaları en iyi çözüm bile olabilir.

Mutlu çalışanlar yukarıdakilerin üçünden de farklı, çünkü onlar yaptıkları işteki anlamın farkındalar, yalnız anlamın da değil, içinde bulundukları durumun, gelecekte hem kurumun, hem kendilerinin gitmek istedikleri resmin, hem zorlukların, hem keyifli anların, hem de kendi bireysel katkılarının, hem de bireysel yapabilirliklerinin farkındalar. Ait hissediyorlar kendilerini bulundukları yere, güçlü ilişkiler kuruyorlar, katkı sağlamak hayalleri, çünkü gelecek hedefleri hikayeli hedefler, gözlerinde canlanabilen, hareket eden, içinde kendilerini de gördükleri adeta “filmvari” hedeflere sahipler. Yani mutlular, yani resmin tamamına hakimler. Ne sadece iyileri görüyorlar, ne de sadece başlarına gelen negatiflerin içinde boğuluyorlar. Mevcudu doğru analiz edip, ulaşılabilir ve içinde anlam barındıran hayallerini ortaya koyup, onlara ulaşılacak yolda potansiyel engelleri ve keyif verecek anları yakalayıp harekete geçiyorlar. Tıpkı dağcıların yaptığı gibi, hem zirveyi görmeyi hedefliyorlar, hem de zorlukları uzaklaştırıp, yönetip içinde oldukları yolculuktan keyif almayı istiyorlar. Özetle en doğru mutluluk tanımı olan “insanın gerçek potansiyeline giderken aldığı o keyfi” deneyimliyorlar.

Bakın bu modeli de göz önünde bulundurarak düşünelim, şimdiye kadar neler söyledik, neler gördük;

Yıllarca çalışanları memnun etmeye çalıştık, ama bu modelden bakınca, memnun çalışanın kendisine ve kuruma gelecekte bir katkı yaratmasını sağlamak her zaman mümkün olamayabilir gibi görünüyor.

Bazen de dedik ki, çalışanlar bağlı olsunlar, en önemlisi o. Ancak, bağlı dediğimiz çalışanları farkında olarak, ya da olmadan sürekli yarışan koşuculara çevirdiğimizde umduğumuz sonuçlar ortaya çıkmayabiliyor, çünkü bazen öylesine koşuyorlar ki, ne kendi sağlıklarının farkına varıyorlar, ne ulaşmaya çalıştıkları hedefin. Sonra da tükenmişlik sendromu, iş stresi kaynaklı hastalıklardan filan bahsetmeye başlıyor kurumsal dünyayı yönetenler.

Kurbanlar en kritik grup bana göre, çünkü su yüzüne çok çıkmadıkları için, yıllarca onları göz ardı edildiler, oysa kuruma ve kendilerine en çok zarar verenlerin onlar olduğu çok önceden fark edilmeliydi.

Bu üç grubun üzerinde azıcık kafa yorduktan sonra geldiğimiz noktada, çalışan mutluluğu konuşmaya başladık, çünkü anladık ki, çalışan mutluluğu eşittir kurumun mutluluğu, o da eşittir yıllar yılı peşinde koşulan kurumun başarısı kavramı. Yani eşitliğin ters dönmesi gerektiğini anladık uzun yıllar sonunda, önce mutlu çalışanlara ihtiyacımız var ki, kurumun başarısını istediğimiz noktaya taşımamız mümkün hale gelsin.

Bu hafta içinde bulunduğunuz kurumları ve kendinizi bu bakış açısından analiz etmeye ve fark ettiklerinizi benimle de paylaşmaya ne dersiniz?

Herkese mutlu günler…