Archive | Ağustos 2012

Anı yaşıyor muyuz acaba?

Anı yaşıyor muyuz acaba? Farkında mıyız şimdi neler oluyor etrafımızda? Çoğu zaman kaçırıyoruz yaşadığımız anları, şimdiyi. Ancak bugünden geriye dönüp bakınca farkediyoruz kaçırdıklarımızın önemini. Genelde aklımızda dün yaşadıklarımız, dün yapamadıklarımız ve yarın yapmamız gerekenler oluyor. Ha tabii zaman zaman da endişelerimiz; o böyle olursa, bu şöyle olur, o zaman da buna şu olur, peki şu olursa ne olur? Sonuçta ne oluyor, bugün, yani tek ve yegane bizim olan şey çoğu zaman biz farketmeden kaybolup gidiyor dünlerin arasında. Halbuki ne güzel olurdu gittiğimiz tatilleri tadını çıkara çıkara yaşasak, güneşin batışını doya doya izlesek, dalgaların sesini duysak, ne olurdu sevdiklerimizle vakit geçirirken sadece onlarla vakit geçirsek, kitabımızı okurken gerçekten sadece kitabımızı okusak, araba kullanırken etrafta neler olduğunu da fark etsek, araba kendi kendine yolu bulur demesek, nefes alırken (ki bu aslında bize sunulan en büyük hediye) nefes aldığımızı fark etsek, her sabah yataktan kalkarken sağlıklı bir güne başladığımıza şükretsek.

Bu yazıyı okurken bir durun dinleyin etrafınızı, neler olup bitiyor şu anda yakınlarınızda. Eminim hiç farkında olmadığınız bir sürü ses duyacak ve bir sürü farklı hareketin farkına varacaksınız. Oysaki anı farkedemeden yaşarken, bunların hiçbirini görmüyoruz ve duymuyoruz. Bakıyoruz ama görmüyoruz. Lisede Nurullah Ataç tarafından yazılmış Görmek Bakmak isimli bir yazı okumuştuk. Yazıyı okuduktan sonra öğretmenimiz hepimize sormuştu, salonunuzdaki halılar çiçekli mi diye, düşünüp düşünüp bulamamıştım, üzerlerinde çiçek mi var yoksa farklı desenler mi diye. Oysa her gece üzerindeki koltuklarda oturduğumuz, her sabah uyanınca gidip geldiğim salonumuzun halılarıydı onlar. İşte o zamandan beri hep evimdeki perdeleri, halıları, duvarları dikkatle aklımda tutarım. Bakmaya ve aklımda tutmaya çalışırım gördüklerimi.

Gördüklerimizin, duyduklarımızın, söylediklerimizin, yaptıklarımızın ve hissettiklerimizin farkında olmak bana göre içinde bulunduğumuz anı, yani şimdiyi yaşamaktaki en büyük anahtar.

Haydi açalım perdelerimizi

Koskoca evren ve tek bir dünya. Aslında öyle değil, her canlının kendi dünyası var, yani milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca dünya var koskoca evrende. Her bir dünyanın pencereleri var etrafı gösteren. Nedense bazen hepsinin perdelerini kapatıyoruz ve sadece kendi dünyamıza hapsediyoruz kendimizi. Bazen de açıyoruz perdelerimizi, hatta pencereleri bile aralıyoruz, etraftaki ışık, aydınlık, ferahlık, güzel sesler, mis kokular doluyor dünyamıza. Aslında hepimiz perdelerimizin kapalı olduğu günlerden nefret ediyoruz, çünkü o günlerde kendimizi beğenmiyoruz, davranışlarımızı onaylamıyoruz, belki korkuyoruz, kızıyoruz, üzülüyoruz, bağırıyoruz. Oysa ki hayat aslında güvende ve mutlu olmak demek, sevgi demek, sevdiklerimizle olmak demek, onları mutlu görmek demek, kızgınlık, savaş, kavga, kötülük, kötü düşünce ve kırgınlık olmaması demek, herşeyden önemlisi sağlık demek, can demek, dimdik yürüyebilmek demek.

İnsan doğuyor, kendisi ile birlikte büyüyen bedenini giyinmiş olarak doğuyor. Henüz düşünceleri, endişeleri, kaygıları, tasaları, korkuları, hüzünleri, üzüntüleri yok yanında. Sadece sevdikleri var, sadece huzur duydukları var. Ne oluyor da zaman içinde bütün bu endişeler, tasalar ve kaygılar ve korkular ve üzüntüler ve hüzünler bizi ele geçiriyor, ne oluyor da kendimizi o denizin akışına bırakıp mutsuz oluyoruz, ne oluyor da bütün perdelerimizi kapatıveriyoruz günün birinde. Halbuki o ilk doğduğumuz gün bize sadece sevgi, huzur, güven ve mutluluk yeterken, ne oluyor da kolayca mutsuz ve tedirgin oluveriyoruz bir anda.

Yönetemez hale geliyoruz bazen şu doğarken giydiğimiz bedenimizi, bırakıyoruz, o kendi bildiğince büyümeye başlıyor, bizim komuta ettiğimizi unutuyor ve komutanın kendisi olduğunu düşünmeye başlıyor, başımız ağrıyor, hastalanıyoruz, yorgun düşüyoruz, sırtımız ağrıyor, omuzlarımız kasılıyor ve öyle de kalıyor. Çünkü aslında komutan olan beynimiz, yani kendimiz, komutayı tamamen vücuda bırakıyoruz, onun parçaları da istedikleri gibi serseri bir hayat yaşamaya başlıyorlar. Oysa ki beynimiz ne kadar güçlü, ne kadar yetkin ve yetkili, komutayı hep elinde tutup, uygun şekilde yetkilendirmelerle idare etmeli vücudumuzu, asla özgür bırakmamalı, izin vermemeli omuzlarımızın kasıldıkları şekilde kasılı kalmalarına, izin vermemeli başımızın ağrısının geçmemesine, izin vermemeli mutsuz olmamıza. Bütün bunları kontrol etmesine de biz izin vermeliyiz. Biz yönetmeliyiz herşeyi, perdelerimizi kapalı tutmak niye, açmalıyız girsin tüm pencerelerden ışıklar, sesler, gürültüler. Girmek isteyen üzüntü ve kızgınlık varsa, onlar da girsin, hani yöneten biziz ya, aralayıveririz pencereyi, atarız dışarı istemediğimiz ziyaretçileri, ama hep aydınlık olmalı ortalık. Ne demişler “Güneş girmeyen eve doktor girer.”, işte bizim perdeler çekiliyken gelmeyen ışık yüzünden doktor giriyor bizim ruh evimize, beden evimize.

Düşünmek lazım mutlu olma nedenlerini, eminim sıralamaya kalkınca bir sürü neden buluruz, önemli olan bu nedenleri bulmak istemek, ama bulmak için de ışık lazım, karanlık olursa göremeyiz ki, o zaman açmalı şu perdeleri.

Düşünmek lazım hayat aslına bir roman diye. Kendi romanımız olsun istemek lazım, alıp elimize kalemi yazmak lazım kendi romanımızı, başkalarına bırakmamak lazım kalemi ve kağıdı, ama kalemi bulup, kağıdı görüp yazabilmek için de ışık lazım, perdeler kapalı ise nasıl yazar ki insan?

Arada bir çıkmak lazım küçük dünyadan dışarı, dışardan bakmak lazım, neden perdeler kapalı diye, hangi perdeler kapalı diye, nasıl açmalı diye bir yol bulmak lazım. Ama dışardan bakmak lazım, insan içerdeyse, gözü karanlığa öyle bir alışır ki, göremez karanlık olduğunu, bilemez neden karanlık olduğunu. Çıkmak ve dışardan bakmak lazım kendi dünyamıza zaman zaman.

Eskiden yaşanmışları küçük sandıklara doldurup, pencerelerden birinin altına koymak lazım. Sadece o pencerenin perdesi açılınca görünsünler, yoksa sandıkla birlikte loşta kalsınlar diye. Gelecek planlarını da başka bir sandığa koyup, başka bir pencerenin önünde tutmak lazım, zamanı geldikçe o pencerenin perdesini açıp, pencereyi aralayıp, sırayla planları dışarı çıkarabilmek için. Evin içinde şimdi olmalı, bugün olmalı, sağlık olmalı, biz olmalıyız, sevdiklerimiz, sevdiceklerimiz olmalı, neşe olmalı, kahkaha olmalı, mutluluk ve huzur olmalı, iki pencere dışında bütün pencerelerin perdeleri açık olmalı, evimizde ışık olmalı, yani geçmiş ve gelecek dışında her yer açık olmalı, onlara ihtiyaç olunca açmalıyız sandıkları ve pencerelerini, yoksa evimiz çok dağınık olur, heryer heryerde olur, herşey hep karışık olur. Toplamak lazım bedenimizi, toplamak lazım zihnimizi, raflar olmalı, dolaplar olmalı, bizim bugünümüz ortalıkta ve yanımızda olmalı. Bizim sevdiklerimiz yanımızda olmalı.

Hadi açalım perdeleri, karanlığı yollayalım dışarı, çağıralım aydınlık ve mutluluğu dünyamıza, tadına varalım bugün yaşadıklarımızın, tadına varalım sahip olduklarımızın.