Archive | Haziran 2025

Kader

Gelen giden uçakları gösteren ekranın önü yine kalabalık. Aralardan geçip görmeye çalışıyorum. Yokmuş rötar. Ne yazık. 

Gitmek istemediğim bir yolculuğun arifesindeyim, canım acıyor, istemiyorum ama gidiyorum. 

Son dakika bileti alınca böyle oluyor, en arka sıranın bir önü, üstelik de orta koltuk, hayatın bana sunduğu sıkışmışlığın temsili olan orta koltuk. Binerken soruyorum, önlerde koridor koltuklarında boş yer var mı? Hostes çok net, hanımefendi uçağımız tamamen dolu. 

Tam arkamda oturan kadın hala telefonda konuşuyor. Yalnız konuşmuyor, bir de kahkaha atıyor uçakta oluşuna aldırmadan.

Bagajlarına yer bulamayan insanlar koridoru tıkıyorlar, hostes sürekli anons yapıyor, bir başka hostes, koridoru tıkayan onca kalabalığa rağmen aralardan geçip bir öne bir arkaya gidip geliyor. Tıpkı hayatın bize sunduğu anlamsız koşturmacanın temsili. 

“Kalkış için masaları kapatın, kemerlerinizin bağlı olduğunu kontrol edin.” Kime ne ki masamdan, kemerimden. Koruyucu önlemlermiş, “Ha ha, yemeyin beni!” diye haykırmak geliyor içimden, “Yemeyin! Herkes kendi kaderini yaşar. Siz kimseyi kaderinden koruyamazsınız anlıyor musunuz, koruyamazsınız.”

Arka koltuktaki kadın hala telefonda, şeytan diyor ki …

Pilot uçuş süresini iki saat on beş dakika olarak belirlemiş. Hava trafiği ve koşulları bir aksilik etmezlerse saat 16:50’de inermişiz. Siz de geldiniz mi dediğime. Demedim mi kaderin önüne kimse geçemez diye. İşte siz de kaderin kurbanı olma ihtimalini itiraf ediyorsunuz. 

Sol yanımda oturan adam uyudu. Sağımdaki gazete okuyor. Kim kaldı gazete alan bu devirde, bir de sayfaları kıvırmadan açıyor, utanmasa gazetenin sol sayfasını benim kucağıma koyup okuyacak. Arkadaki kadın bu defa da yanındakiyle konuşup kahkahalar atıyor, keşke kadının sesini kısabilecek bir uzaktan kumanda olsa elimde.

Yemek servisi başladı. Uçağın içi soslu tavuk kokuyor. Yerden bilmem kaç feet yüksekte olduğunu hatırlayan yok. Sanki restoranda ayırttıkları masalarda oturmuş iştahla yemeklerini yiyip yanında da şarap içiyorlar. 

Ben yemiyorum, hostesin bana uzattığı tepsiyi kendisine geri veriyorum. Uyumak üzere gözlerimi kapatıyorum, galiba uyuyorum, belki de kendimden geçiyorum. 

Anonsla aralanıyor gözlerim, inişe geçtiğimizi haber veren iniş anonsu. “İniş için alçalmaya başlıyoruz, kemerlerinizin bağlı, masalarınızın kapalı olduğunu kontrol edin.” Keşke hayat da bütün inişleri önceden anons etse, öyle pat diye inmesek, önden kemerleri bağlayıp, masaları kapatabilsek ama olmuyor, olamıyor, pat diye iniveriyorsun bilmediğin bir yerlere. Ne kadar kaçarsan kaç, eninde sonunda buluştuğun kader.

Hep bir an önce kapıdan çıkmak için telaş eden ben, pencere kenarındaki adam geçmek için izin istemese, ineceğimi unutmuşçasına oturuyorum koltukta henüz çözmeye yeltenmediğim kemerimle ve içinde yol almak istemediğim kaderimle birlikte. “İzninizle hanımefendi,” telaşla çözüyorum kemerimi, koltuk ceplerini kontrol edip çıkıyorum koridora. Uçakta en sinir olduğum insan tiplemesi, sanki parkta yürüyüş yaparcasına yaylana yaylana yürüyenler. Bu defa o sinir olunan insan benim galiba, en küçük adımlarla yürüyorum çıkışa. 

Tuvalet işareti beni bagaj bantlarına gitmekten kurtaran bir ara kaçış. Önce ellerimi yüzümü yıkıyorum, aynada kendime şöyle bir bakıp tuvalete giriyorum, çıktıktan sonra tekrar ellerimi yüzümü yıkıyorum, dişlerimi fırçalıyorum. 

Bagaj bandına geldiğimde kimsesiz dönüp duran lacivert bavulun benim olduğunu kenarındaki kırmızı kurdeleden anlıyorum. “Kimsesiz”, sevmiyorum bu kelimeyi, neden tekrar edip duruyorsam.

Kim geldi acaba beni karşılamaya. Neden merak ettiysem, altı üstü havaalanından eve götürecek birisi, kim olduğunun ne önemi var.

Hoş geldin diyor, sadece kuru bir hoş geldin. Yol boyu hiç konuşmuyoruz, görünen o ki konuşmak istemeyen yalnız ben değilmişim, iki kişilik bir tercihmiş arabaya dolan suskunluk. 

Etrafı izliyorum. Her şey aynı görünüyor. Aynı binalar, aynı yollar, hatta ağaçlar bile aynı.

Beş yıl, altı ay, on yedi gün geçmiş gidişimin üzerinden. 

Annemin intiharı, cenaze, babam, abim, kardeşim, babamın bir anda ortaya çıkan sevgilisi. Kırgınlığım, hüznüm, kaçışım, yeni hayatım, yeni hayatımdaki kimsesizliğim, kabullendiğim, belki de kabullenemediğim kaderim.

Sesim kulaklarımdan gitmiyor, “Nasıl izin verdik annemin gitmesine, nasıl göz yumduk onun bunu kendine yapmasına!” diye çınlayan çığlıklarım. Annemi haksız, kocasını, yani babamızı haklı bulan abim ve kardeşim, boş gözlerle ve sarıya boyalı saçlarıyla bizi izleyen, ne olup bittiğini bile anlayamadığını, zaten anlayacak kadar bile beyni olmadığını düşündüğüm babamın sevgilisi.

Tek bir valizle kapıdan çıkışım, sadece köpeğimin arkamdan bakışı, gidişim. Neye ve nereye olduğunu bilmeden çıktığım ilk yolculuk. Tam beş yıl, altı ay, on yedi gün önce kemerimi bağlayamadan, masamı kapatamadan çıktığım kader yolculuğum. 

Evin önünde duruyoruz. Evimiz demeye dilim varmayan ev de her şey gibi aynı. Evimiz demeye dilim varmıyor, çünkü tam beş yıl, altı ay, on yedi gün önce oradaki “biz eki” yok oldu. O zamandan beri orası sadece bir ev benim için, tıpkı diğer evler gibi bir ev.

Bana bir şey söylemek ister gibi bir an duraksıyor, sonra vazgeçip iniyor abim arabadan, ben oturuyorum. Kardeşim çıkıyor evden. Gözleri ağlamaktan şiş. Anneme de ağlamıştı, babamın yaptıklarını haklı bulmuş, ama ağlamıştı anneme de. Demek kader onu ağlatıyor. Ben o zaman da ağlamamıştım, iki gece önce kardeşim telefonda babamız öldü dediğinde de ağlamadım. İniyorum arabadan, eve doğru yürüyorum. Köpek çıkıyor kapıdan kardeşimin yanından geçip bana doğru koşuyor, köpeğimiz, benim köpeğim, tam beş yıl altı ay on yedi gündür görmediğim köpeğim. Elimdekileri yere bırakıyorum, nemli taşların üzerine oturuyorum, köpeğimi kucaklıyorum, ağlıyorum, tam beş yıl, altı ay, on yedi gündür ilk defa ağlıyorum, hem de hıçkıra hıçkıra.