
Yediye on kala çaldı telefonum, ben yedide kalkacaktım oysa. Gözümün birini açıp baktım. Tabii ki arayan annem.
“Güzel kızım günaydın, hadi kalk artık, kahvaltını et, iş görüşmene geç kalma annem. Bak epeydir bir ilan çıkmamıştı senin bu nadide işin için.”
Hey Allah’ım ya, illa bir laf sokacak! Nadide işimmiş!
Öyle, nadide! Ben memnunum halimden anne, sana ne? Hem ben sabahları kahvaltı etmiyorum kendi evim olduğundan beri. Ayrıca otuz beşindeki koskoca bir kadın artık senin ufak kızın olamaz anne demek istedim ama diyemedim tabii. Çünkü hatırladım; annelere karşılık verilmez. “Günaydın anne, tamam, hoşça kal,” diyebildim sadece. Ama benim bu yalın sözlerim karşılıksız kalamadı elbette.
“Ah benim güzel kızım, ben sana şöyle adını bildiğimiz bir şey ol dedim ama nerde… Hep kafanın dikine gittin. Şu yaşa geldin, hâlâ bekar, çocuksuz, hatta işsiz dolanıyorsun ortalıkta. Gel bizimle otur diyoruz ama dinleyen kim? Bak, baban hâlâ bir mana veremiyor, ‘Kocasız bir kızın ne işi var ayrı evde?’ diye söylenip duruyor her gün.”
Her konuşmamız dönüp dolaşıp buraya geldiğinde duyamıyormuş gibi yapmak en iyisi.
“Annecim, benim bu giriş katta hat çekmiyor, hadi iyi günler.”
Tam kapatacakken kulağıma gelen “Allah zihin açıklığı versin” cümlesi bardağı taşıran son damla oldu. Gerçi öyle oldu da ne oldu? Sessizce kapatıverdim telefonu.
Söylene söylene kalkıp camdan baktım; dışarısı kar içinde. Bir bu eksikti. Hiç sevmem karı.
Hayatım saçma benim anacım. Mesela gideceğim şu iş görüşmesinin saati bile saçma. Dün ilana başvurduktan hemen sonra bir kadın aradı, “İyi günler, sizi yarın sabah dokuza on kala bekliyoruz,” dedi. Ardından da, “Tam saatinde burada olmazsanız görüşmeye almayız sizi, haberiniz olsun,” diye ekledi.
Dokuza on kala ne yahu? Dokuz dersin tamam, sekiz buçuk dersin tamam, hatta dokuz buçuk desen o daha da tamam ama dokuza on kala da nedir? İnsanın sinirini tepesine çıkarıyorlar. Ama ne yapacaksın? “Peki efendim,” deyip kapatıyorsun telefonu.
Neyse, uzatmayayım, saçım makyajım, kıyafetim filan derken yarım saat geçiverdi. Sanki annem evdeymiş de ondan kaçıyormuşum gibi, bir kahve bile içemeden çıktım evden.
Gayet dikkatli bir şekilde yürümeye başladım karların üzerinde. Allahtan yakın gideceğim yer, diyecekken kafamın içinde sesli düşünceler dolaşmaya başladı. Gideceğim yer yakın olmasına yakın da, bu karda buzda nasıl yürünür? Ya kayıp düşersem? Zar zor susturdum düşüncemin düşersem sesini. Bu defa da, “Düşerim dersen düşersin güzel kızım!” sesi doldu kulaklarımın içine. Ya anne bir sus Allah aşkına! Telefonu kapatıyorum; kafamda yine sen varsın. Tamam, düşerim filan demiyorum.
Ben karda düşmemeye çalışarak iş görüşmesi yapacağım yere doğru adım adım ilerleyedurayım, yakınlardaki kahve dükkânından yayılan mis gibi kahve kokusu da burnuma doğru ilerlemeyi başardı. Sabah kahvemi annem yüzünden içemediğim için olsa gerek, saate bakmaya bile gerek duymadan, küçük kahve dükkânına doğru yürümeye başladım.
Dükkânın yılbaşı süsleri asılı kapısından içeri girdim. Dışarısı buz gibiydi ve içerisi sımsıcak; bir de benim gözlüklerim var desem, aklınıza ne gelir? Gözlük kullanan arkadaşlarımı duyar gibi oldum. Evet, cevap doğru, gözlük camlarım tamamen buharlandı. Etrafı görebilmek için gözlüğü elime alıp, boynumdaki yün atkı ile silmeye başladım.
Bütün dikkatimi bu işe vermesem iyiymiş ama artık vermiş bulunmuşum ve bu yüzden de önüme çıkan halının kıvrımını görme şansım olmamış. İlgili kıvrıma takılan ayağım sayesinde karda düşmemiş olsam da kahve dükkanının ortasında bu mevzuyu halletmiş oldum.
Mevzu dediysem, öyle basit bir ayak takılması ve sendeleme sanmayın, yanılırsınız. Bayağı kapsamlı bir düşüşe maruz kaldım. Düşerken gözlüğüm bir elimden fırladı, çantam diğer elimden. Onları tutmaya çalışırken önümde ne var acaba diye bakmayı da akıl edemediğimden benden hemen önce dükkâna giren ve kahvesini sipariş etmek üzere kasaya doğru ilerleyen genç adamı fark etmedim doğal olarak. Ne alakası var diyorsanız, biraz durun lütfen, çünkü hikâyenin en can alıcı noktası buradan doğdu. Hazırsanız söylüyorum, ben o adamın üzerine düştüm.
Karşısındaki duvarda yazılı olan kahve çeşitlerini incelerken birinin arkasından gelip üzerine düşmesini hiç beklemediği için olsa gerek, zavallı adam da dengesini kaybedip benim sayemde öne doğru kapaklandı. O da bencileyin tek başına düşmek istememiş olsa gerek ki, ona da elindeki gazetesi eşlik etti.
Daha önce iki defa dükkân için küçük demiştim hatırlarsanız. Ben şu kadar kısa zamanda iki defa belirtmişim dükkânın küçüklüğünü ama dükkânın fikirsiz sahibi bu durumun benim kadar farkında değil. Nereden çıkartıyorsun derseniz, buranın iki katı bir yere sığacak kadar çok masa doldurmuş içeriye. Ve inanılır gibi değil ama karın ve buzun en çok olduğu şu sabahın köründe neredeyse tüm masalar dolu.
Her neyse, hadi siz şu düşme sahnemi bir gözünüzün önüne getirin Allah aşkına. Beni, gözlüğümü, içindekilerle beraber yere saçılan çantamı, genç adamı ve gazetesini. Sonrasını tahmin edersiniz: Kasiyerin arkasında kahve hazırlayan mavi saçlı genç kızla beraber yaklaşık yirmi dört göz, yaptıkları her şeyi bir kenara bırakmış bize bakıyor. Bu sessiz bir an oldu sanmayın. Yirmi dört göze “Amaaan!” diye bağıran on iki ağzın eşlik ettiği bir ânın içinde kaldık genç adamla. Hadi ben bunu hak ettim de, zavallı adamın günahı ne?
El âleme daha fazla rezil olmamak için bir an önce kendimi toparlayıp kalkmaya çalışırken botlarımın fermuarının halıya takıldığını görmeyen ben, tekrar ve daha şiddetli bir şekilde düşmez miyim? Üstelik önümdeki adam da tam kalkmak üzereyken tekrar onun üzerine? Yok artık! O kadar da dangalak değilim! Bu sefer kendi kendime düştüm ama bana bakan göz sayısında bir değişiklik olmadığı gibi büyük bir kahkaha koptu dükkânın içinde. Yalnız kahkaha olsa o da iyi, kahkahalara eşlik eden ve kahve fincanlarına vurulan bıçak çatal sesleri yüzünden neye uğradığımı iyiden iyiye şaşırdım.
Genç adam aniden arkasına dönüp “Geçmiş olsun hanımefendi! Ama galiba sizin yerden kalkmaya pek niyetiniz yok!” dedi gülerek. Bu zarif davranışa sessiz kalamayan müşteriler bu defa da “Vay be! Ne kibar adam!” diye haykırdılar hep bir ağızdan.
Benim halim içler acısı, bir ayağım halıya takılı, diğeri ile kalkmaya çalışıyorum, tekrar düştü düşeceğim. Bu arada, ayağımdaki botlara ne demeli? Onca karda buzda işe yarasın da küçücük bir halı kıvrımında düşürsün beni, yuh yani! Baktım durum fena, önce bir özür dileyip sonra da yardım istemeye karar verdim adamdan.
Özür diledim dilemesine ama “Yardım eder misiniz?” diyemeden geldi adam yanıma.
“Hadi bakalım, sizi kaldıralım önce,” dedi.
“Dokuza on kala mülakatım var, geç kalıyorum,” dedim nedense!
O sırada kasiyer kızın dükkânın muhtelif yerlerine uçurduğum eşyalarımı toplamakta olduğunu fark ettim. Allah’ım, dedim, sadece bir kahve içecektim, olanlara bak!
Kasiyer kız eşyalarımı uzattığında, aralarında gözlüğümün olmadığını fark ettim.
“Şey… Gözlüğümü gördünüz mü acaba? Ben o olmazsa göremem de… Gözlerim yedi numara miyop!”
“Yerde göremedim ama emin misiniz gözlük düşürdüğünüzden?”
Ne yani? Sen bana yalancı mı diyorsun? Ben asla yalan söylemem! Hem gözlüğüm sizin dükkâna girdiğimde buharlandığı için düştüm zaten! Sana yalan borcum mu var? Tövbe tövbe! demek istedim ama tabii ki diyemedim.
Tam o sırada, “Merak etmeyin, bulunur nasılsa,” dedi genç adam.
Ben kendisinden hâlâ çok utandığımdan, kız bulamadıysa nereden bulunacak, kim aldı gözlüklerimi?filan diye söylenemedim de.
Sakince, “Peki,” dedim, “Ben gideyim o zaman.”
İyi ama nasıl? Gözlüksüz nereye gidiyordum!
Adam durumumu anlamış olsa gerek ki, dükkândaki tek boş masayı işaret ederek, “Siz şu masaya oturun, ben bir kahve getireyim, sonra da gözlüğünüze bakalım,” dedi.
Tam o sırada, benimle mülakat yapacak kişinin de dükkânda olabileceği aklıma geldi nedense.
“Hiç alır mı artık beni işe!” diye söylendim. “Gitti benim yıl başına yeni işle başlama hayallerim! Kaldırıp atın şu kenarı kıvrık halıyı buradan! Hem kahve dükkânında halının işi ne? Burası halıcı mı? Benim gibilere tuzak kuruyorsunuz! Burada mı beni dokuza on kala mülakata çağıran kişi? Buradaysa elini kaldırsın!”
Birden yandaki masaların birinden bir el kalktı. Ufak tefek, gözlüklü, siyah ceket pantolon giymiş bir kadın, “Evet, ben çağırdım sizi,” dedi, sesi titreyerek.
“Neden hanımefendi? Niçin dokuza on kala? Sekiz buçuk ya da dokuz değil de, dokuza on kala? Belki de sizin yüzünüzden düştüm! Yalnız ben değil, bu beyefendi de sizin yüzünüzden düştü! Gözlüğüm de sizin yüzünüzden kayboldu! Gözlerim yedi numara miyop, haberiniz var mı? Görmüyorum şimdi hiçbir şeyi.”
“Şey… Sabahları önce bir kahve içip öyle ofiste olmayı severim. Evden çıkma saatimse en erken sekizi yirmi geçe olabilir. Çünkü anneme ilacını içirme saatimdir bu. Evde kahve makinam olmadığı için koşarak buraya gelirim sabah kahvesine. Tam on dakika sürer kahvemi içmem. Sonrasında buradan ofise yürümek de on dakikamı alır. Mülakata gelecek kişilere sekiz buçuk desem, kahve içmeye yetişemem. Dokuz desem, uzun uzun oturmam gerekir bu dükkânda. Fakat burası her sabah çok kalabalık olur, uzun oturursam benden sonra gelecek müşterilerden biri ayakta kalır. İşte o yüzden dokuza on kalaya veriyorum mülakat randevularını. Her şey benim yüzümden olduysa eğer, kusura bakmayın lütfen!”
Tüm bunları alçak bir sesle, hatta biraz ezikçe söyleyen kadın, bir anda farklı bir düğmesine basılmış oyuncaklar gibi değişiverdi ve sinirlenip bağırarak konuşmaya başladı: “Hem düştüyseniz düştünüz! Önünüze baksaydınız da düşmeseydiniz! Ayrıca, mülakat randevusunu istediğim saate veririm, size ne? İş arayan sizsiniz, ben ne dersem onu yapmak zorundasınız. Beğenmediyseniz reddetseydiniz mülakata gelmeyi. Hem beyefendi benim yüzümden filan düşmedi, ben bütün olayı izledim, üzerine kapaklanarak onu siz düşürdünüz. Sakarlığın daniskası!”
Bunu da dedikten sonra adeta düğmesine tekrar basılan kadın, kaybolan bir sesle, “Umarım bir şeyiniz yoktur,” dedi ve kahvesinden bir yudum alıp masasındaki kitaba uzandı. Hiçbir şey olmamış gibi kitap okumaya başladı!
Şaşkınlıkla kadını anlamaya çalışırken üzerime bir çekinme duygusu geldi. Sonra birden, sanki benim de düğmeme basılmışçasına, tekrar seslendim dükkândakilere: “Bakın, bu son çağrıdır! Gözlüğümü gören, bulan, önceden aramadığı halde ben ilan ettikten sonra arayıp bulan, gözü yedi numara miyop olduğu ve beğendiği için alıp çantasına atmış biri varsa içinizde, acele olarak kasaya teslim etsin!”
Bu defa kasiyer kız sinirlendi. “Hop! Bir dakika! Zaten bütün eşyanızı topladım! Siz burada olduğunuza göre neden bana teslim edilecekmiş gözlüğünüz? Size getirip versinler. Benim işim başımdan aşkın! Baksanıza şuranın kalabalığına. Herkes gülümseyerek ayrılacakmış bizim dükkândan! Bizim patronun mottosu, bu! Gelsin kendisi güldürsün herkesin yüzünü! Görsün bakalım, o kadar kolay mı!”
Heyecanın dorukta olduğu o anda müşterilerden birinin telefonu acı acı çalmaya başladı. Telefonun sesini duyanlar büyük bir hışımla sahibine dönerek, hep bir ağızdan, “Sessize alsana be kardeşim!” diye söylendiler. Adam onlara bakmaya bile cesaret edemeden, utanç dolu bir ifade ile kapattı telefonunu.
Kasiyer kız telefonu çalan müşteriye ters bir bakış gönderdikten sonra devam etti: “Bakın işte, şu kadın düştü, eşyalarını topladım o kadar! Teşekkür etmek yerine, kaybolan gözlüğünün bana teslim edilmesini istiyor bir de! Sonra ne olacak? Gelip bana soracak gözlüğünün bulunup bulunmadığını. Bulunamamışsa bana sinirlenecek! Bir karış suratla çıkacak dükkândan. Çıkarken dükkânın kameralarına yakalanacak. Akşam patron kamera görüntülerine bakıp, ‘İşte! Gülümsemeden ayrılan bir müşteri! Bugünün yevmiyesini kesiyorum!’ diyecek. Akşam yemeği paramdan olacağım!”
Kasiyer kız sözlerini tamamladığında, dükkânın içinde büyük bir alkış koptu. Bütün müşteriler kasiyer kızı heyecanla alkışlıyor, yan gözle de bana bakıyorlardı ters ters. Bu alkışlarla yüreklenen kasiyer kız alaycı bir gülümsemeyle bana baktıktan sonra, olduğu yerde reverans yaparak müşterilerin alkışlarını kucakladı. Kasiyer kızı biraz daha rahatlatmak isteyen müşteriler bu defa da tavanda asılı kameralara dönüp gülümseyerek onu desteklediklerini patrona gösterdiler.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi düşürdüğüm genç adam elindeki mendille gözünden akan bir damla yaşı silerken yakalandı bana. “Yok bir şey, burnum aktı,” diyerek durumu açıklamaya çalıştı ama benden kaçar mı? “Beyefendi o zaman neden gözünüzü siliyorsunuz, sizin burnunuz gözünüzden mi akıyor?” dedim patavatsızca.
Benim böyle dediğimi duyan siyah takımlı mülakatçı kadın oturduğu yerden zıplayarak, “Adamı yerlere düşürdüğünüz yetmedi, bir de mahcup etmeye mi çalışıyorsunuz? Burnum aktı diyorsa, burnu akmıştır!” diye bağırdı.
Gözyaşını silen genç adam gülümseyerek siyah takımlı kadına baktı ve gözleri ile teşekkür etti.
Tam, “Hem siz bana kahve getireceğinizi söylemediniz mi az önce? Hani nerede kahve?” diyecektim ki, aklıma birden gözlüklerim geldi gene. Tüm bu olan biteni nasıl görüyordum acaba gözlüksüz? Yoksa, para bulamadığım için muayeneye gitmediğim yıllarda gözüm kendiliğinden iyileşmişti de benim mi haberim yoktu? Bunu nasıl test edebilirim diye aklımdan geçirince, karşımdaki duvarda yazılı olan kahve çeşitlerini okumaya çalıştım. O sırada, siyah takımlı kadının hızla kasaya doğru yaklaştığını fark ettim. Üzerine düştüğüm adam da tam kasanın önünde duruyordu. Kadın hızla adamın koluna girdi. “Uzun zamandır sizin gibi birisi ile tanışmak istiyordum; terbiyeli, yardımsever, nazik ve duygulu! Gelin beyefendi, yandaki dükkânda bir çay içelim.”
Genç adam, kadının koluna girmesinden hoşnut bir biçimde, olur dercesine başını salladı. Birlikte kapıya yöneldikleri sırada bir kırılma sesi geldi. O da ne? Kadın gözlüğüme basmış, gözlüğüm ortadan ikiye ayrılmıştı. Üstelik henüz gözlerimin iyileşip iyileşmediklerini bile anlayamamışken! Anlaşılan, bu sesi yalnız ben duymamıştım çünkü müşteriler hep bir ağızdan “Ooooo!” diyerek üzüntülerini seslendirdiler.
Öfkeyle konuşmaya başlamama ramak kalmıştı ki, kadın bana döndü ve “Mülakatınızı dokuz otuza erteliyorum, tam istediğiniz gibi,” dedi. Tekrar genç adama döndü, hiç istifini bozmadan “Kırk dakikamız var, acele edelim,” dedi.
Tam kapıya uzanmışlardı ki, içeri giren yeni müşteriler nedeniyle birbirlerinden ayrılmaları gerekti. Adam önde, kadın arkada çıkacakları sırada, kadının ayağı az önce benim takıldığım halının diğer kıvrılmış yerine takıldı. Kadın öne doğru kapaklanırken elindeki çantası ve gözlüğü etrafa saçıldı. Tam önünde duran ve kadının düşmekte olduğundan habersiz olan genç adam korunmakta bir kez daha geç kalınca, öne doğru kapaklanarak kendini gene yerde buldu. Bense mülakat randevumun dokuz otuza ertelenmiş olmasının verdiği keyifle, “Bir latte lütfen!” dedim kasadaki kıza ve genç adamın oturmamı söylediği boş masaya değil, siyah takımlı, gözlüklü mülakatçı kadının kalktığı masaya oturdum. Ben oturur oturmaz, dükkândakiler ayağa kalkıp delicesine alkışlamaya başladılar. Kulağıma tiyatro sahnelerinin ahşap zeminini süpüren meşhur kırmızı kadife perdenin sesi gelir gibi oldu. Perdenin kapanmasını beklercesine donup kaldım.