Arşivler

En Son Ne Zaman Gökyüzüne Baktınız?

En son ne zaman gökyüzüne baktınız? Yalnız şöyle göz ucu ile bakmaktan söz etmiyorum. Hani yapardık ya çocukken uçan uçurtmalara, gezinen bulutlara bakarken, şöyle başımızı iyice geriye doğru iter, gözlerimizi kocaman açar, gözlerimizi daha da kocaman açabilmek için kaşlarımızı da yukarı kaldırır öyle bakardık, hatta bazen elimizi gözlerimize siper eder ve parlak güneşe rağmen bakmaya devam ederdik gökyüzüne, işte tam o bakıştan söz ediyorum. Bakmayalı çok olduysa, bırakın işi gücü, kaldırın başınızı, açın gözlerinizi kocaman ve bakın gökyüzüne, o engin, uçsuz bucaksız, mavi renge ve bulutlara ve güneşe.

Nereden çıktı bu konu şimdi diye düşündüyseniz, hemen anlatayım. Geçen gün kendi kendime yolda yürürken gökyüzüne hep göz ucuyla baktığımı fark ettim. Hafif bir göz hareketi, başta küçük bir eğim ve kontrol: yağmur var mı, güneş ne durumda, yani bir tür mevcut durum analizi. Sonra birden çocukken gökyüzüne nasıl baktığım aklıma geldi ve ilk paragrafta yazdıklarımı hatırlarken buldum kendimi. Sonra da başımı geriye doğru alıp, gözlerimi kocaman açarak baktım gökyüzüne, tıpkı çocukken yaptığım gibi. Ardından da gökyüzüne o kocaman bakışlarla baktığımda ne kadar farklı göründüğünü düşündüm. Üstelik, başımı öyle kaldırdığımda, artık önüme bakıp mevcut durum analizi yapmak yerine, bambaşka düşünceleri, bambaşka fikirleri aklımın içinde gezdirmeye başladığımı fark ettim.

Bütün bunlar olup biterken, bir de şunu fark ettim: günlük yaşamda mevcut durum analizleri öyle çok zamanımızı alıyor ki, kafamızı önümüzden tam anlamıyla kaldırıp olan bitenin dışında, daha yukarılarda neler var diye bakmaya çok az fırsat bulabiliyoruz veya belki aklımıza bile gelmiyor öyle bir bakışla bakmayı alışkanlık haline getirmek.

Sonra da dedim ki kendi kendime, her gün en az bir kere başımı tam anlamıyla kaldırıp gökyüzüne bakmalıyım. Ve bu metaforu günlük yaşamın parçası haline getirmeliyim. İster çalışırken, ister okurken, ister yazarken, ister yemek yaparken fark etmez, arada sırada durup, başımızı olduğumuz yerden kaldırıp, daha yukarılara bakmayı hatırlamak gerektiğini bir kez daha fark etmeliyim.

Düşündüm ki yaşama öyle bakmayı alışkanlık haline getirmek, gökyüzünün sınırsızlığını ve o sınırsızlığı fark etmenin bizde yarattıklarını sürpriz olmaktan çıkarıp, hayatlarımızın parçası haline getirecek.

Baştaki soruya bir kaç soru ekleyerek bitirmek istiyorum yazımı:

En son ne zaman başınızı iyice geriye alarak gökyüzüne baktınız?

Günü yaşarken, ne kadar başınızı mevcutta yaptıklarınızdan kaldırıp daha geniş bir görüş alanında neler olup bittiğine bakıyorsunuz?

Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz sınırsız mavilik, sizin hayatlarınızda neyi temsil ediyor?

Tebessüm

Bu sabah eğitim günü olduğu için güne 6’da başladım. Şöyle bir sosyal medyada neler var bakıp evden çıkayım dediğim sırada, karşıma ODTÜ Geliştirme Vakfı Okulları miniklerinin söylediği bir çocuk şarkısı çıktı. Biz büyükler için söyledikleri bir şarkıydı sanki, adı da Tebessüm.

Şöyle söylüyorlardı, “büyükler büyüdükçe, gülmeyi unutmasın, hayat gülünce çok güzel, herkesin yüzünde bir küçük tebessüm olmalı” Düşündüm, ne zaman unuttuk gülümsemeyi acaba ki, çocuklar bize tembih ediyorlar unutmasın büyükler büyüdükçe diye.

Bazı durumlarda unutmak kelimesinin en iyi tarafı, zıt anlamlısının hatırlamak olmasıdır. O zaman hatırlayalım ve hatırlatalım gülümsemeyi olur mu?

Masal

Bir zamanlar ülkelerden birinde bir küçük çocuk yaşarmış. Bu küçük çocuk her sabah uyandığında odasının penceresine doğru koşar ve koşarken de her sabah aynı şeyi dilermiş “Bugün yepyeni bir şey görsem”

Pencerenin önüne geldiğinde heyecanla dışarı bakar ve büyük bir mutsuzluk içinde kocaman bir “offff” ve hemen ardından da “ne sıkıcı” dermiş. “Yine her şey aynı, yine güneş doğmuş, yine kuşlar uçuyor, yine sütçü kapıda ve annem süt alıyor, üstelik de yine kahvaltıda tost var.”

Küçük çocuğun penceresinden her gün birbirinin aynı olmaya devam eder dururmuş.

Sabahlardan bir sabah küçük çocuk her zamanki saatinde uyanmış. Yatağında oturmuş, şöyle bir gerinmiş, terliklerini ayağına geçirmiş ve her sabah olduğu gibi kafasında aynı düşünce ile penceresine doğru koşmaya başlamış, “Bugün yepyeni bir şey görsem”

Başını pencereden uzatır uzatmaz, sabahın aynılığının içinde bir küçük kuşun uçmakta olduğunu görmüş. Onun da her sabah uçan kuşlarla aynı olduğunu düşündüğü sırada, kuş küçük çocuğun açık penceresine doğru uçmaya başlamış.

Çocuk kocaman gözleriyle kuşa merakla bakarken, kuç uçmuş, uçmuş ve pencerenin pervazına konuvermiş. Çocuğun kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpmaya başlamış. Hatta öyle çok ve öyle yüksek sesle çarpmış ki, küçük çocuk kalbinin sesinin küçük kuşu korkutup kaçırmasından pek bir çekinmiş.

Küçük kuş pencerenin pervazına konar konmaz, küçük çocuk onun gagasında parlayan bir şey tuttuğunu fark etmiş. Merakla ne olduğunu anlamaya çalışırken, o şeyin parlayan küçük bir çakıl taşı olduğunu anlamış.  Daha heyecanlı bir şeyle karşılaşmayı umarken, bir çakıl taşı ile buluşmanın hayal kırıklığı içindeyken, kuş birden bire çakıl taşını pencerenin pervazından içeri bırakıvermiş ve tam o anda konuşmaya başlamış.

“Küçük çocuk beni dinle” diye seslenmiş. “Bu çakıl taşını hep cebinde taşı. Yatarken pijamanın cebine koy, uyanınca hemen giysilerinin cebine al. Bu çakıl taşına dokunduğun her an göreceğin yeni ve farklı şeyler olacağından emin ol. Her yeni günün seni heyecanlandırmasına, yeni günün içinde bulacağın yeniliklerin ve farklılıkların sana yepyeni şeyler öğretmesine izin ver. Merak etmekten sakın vaz geçme.”

Bu sözleri söyler söyledikten hemen sonra, küçük kuş uçup gözden kayboluvermiş.

Küçük çocuk biraz düşünmüş, küçük kuşun söylediklerini denemeye karar vermiş. Ne kaybederim ki demiş kendi kendine.

Gece yatarken küçük kuşun bıraktığı çakıl taşını pijamasının cebine yerleştirmiş. Ertesi sabah uyanır uyanmaz, her sabah olduğu gibi yatağında şöyle bir gerindikten sonra ayağa kalkmış. Önce elini cebine sokup cebine koyduğu çakıl taşını yoklamış, rahatlamış, yerinde duruyormuş çakıl taşı.

Çakıl taşını avucuna almış ve küçük kuşun ona tembihlediği gibi yepyeni şeyler görme merakıyla koşarak pencereye yaklaşmış.

O da ne, gözlerini kısmadan dışarıya bakamadığını fark etmiş, ne tuhaf, güneş bu sabah ne kadar da farklı parlıyormuş. Tam güneşin bu parlaklığını daha önce hiç fark etmediğini düşünürken, sütçünün bahçenin dışında duran at arabasını görmüş, ne kadar ilginç diye düşünmüş, arabayı çeken atların kuyrukları ne kadar da uzunmuş, daha önce hiç görmemiştim. Daha sonra karşı bahçedeki ağacı fark etmiş. Yaprakları dökülmüş, biraz yorgun bir ağaçmış, ağaca üzülmüş, daha önce nasıl da hiç görmedim seni koca ağaç, bugün gelip yakından bakayım sana diye mırıldanmış. Tam o sırada mutfaktan gelen tost ve tarçınlı sütün kokusunu duymuş. Çok şaşırmış, tarçın ne kadar güzel kokuyormuş meğer diye düşünmüş. Pencereye arkasını döndüğünde, odasına giren güneşin duvarda yarattığı ışık oyunu dikkatini çekmiş, bir kez daha şaşırmış, ilk kez görüyorum demiş kendi kendine, ne tuhaf.

Annesinin sesini duymuş o sırada, ona sesleniyormuş. Kahvaltıya gitmek üzere telaşla giyinmiş. Gördüğü yeni ve farklı şeyleri annesine anlatmak için sabırsızlanıyormuş. Daha mutfağa girer girmez, annesinin sofraya koyduğu güzel çiçekleri görmüş, hemen arkasından kahvaltı tabağındaki tostun yanındaki peçetenin desenini fark etmiş. Annesine koşup, boynuna sarılmış, anneciğim, saçların ne güzel olmuş bu sabah demiş, tost ve tarçınlı süt de harika kokuyorlar diye heyecanla eklemiş.

Tostunu keyifle yerken, önceki gün sabah küçük kuşun ona söylediklerini anlatmaya başlamış. Anneciğim demiş bu sihirli çakıl taşı sayesinde bilsen yepyeni ne çok şey oldu bu sabah.

O günden sonra, küçük kuşun armağanı olan çakıl taşı, ona her gün yeni ve farklı şeyleri göstermeye devam etmiş, belki de küçük çocuk cebinde taşıdığı çakıl taşı sayesinde yeni ve farklı şeyleri görebilmeyi öğrenmiş. Bu sayede artık çok iyi biliyormuş ki, birbirinin aynısı diye düşündüğü hiç bir gün, birbirinin aynısı değilmiş.

İnanın masal okumak için çocuk olmamız gerekmiyor. Belki bu masal büyüklere de masal olur diyerek sorsam sizlere:

  • Acaba sizin günleriniz nasıl, hep aynıymış gibi mi geliyor, yoksa fark ediyor musunuz yeni ve farklı şeyleri?
  • Görmeye çalışarak bakıyor musunuz yaşadığınız güne, neler var yeni ve farklı diye?
  • Yeni ve farklıyı bulmayı bir alışkanlık haline getirecek olsanız ve her günün içinde, aynı dediğiniz yerlerde yeni bir şeyler bulmaya başlasanız, neler farklı olurdu yaşamlarınızda?
  • Masaldaki küçük çocuk gibi yapsanız ve yeni ve farklıyı görmeyi size hatırlatacak bir hatırlatıcı seçecek olsanız, küçük çocuğun çakıl taşının yerine siz ne koyardınız cebinize? Ne hatırlatırdı size her günün yeni bir gün olduğunu, her gün yaşadıklarınızın içinde yepyeni ve farklı parçalar barındırdığını?

Mutlu hafta sonları, yeni ve farklılarla dopdolu…

Baharda Yeniden Çocuk Olmak

Küçük bir çocuk olduğunuzu hayal edin. Yağmurlu bir bahar gününde dışarıdasınız. O iri taneli ve tertemiz bahar yağmurunun damlaları altında yürüyorsunuz. Yerlerde su birikintileri, etrafta mis gibi yağmur kokusu, ağaçların yeni açan beyaz çiçeklerinden yerlere dökülen küçücük pıtırcıklar.

Şemsiye filan gibi bir eşyanın anlamı yok henüz hayatınızda, o yüzden belki basitçe bir şapka veya üzerinizdeki montun kapüşonu kafanızda. Islanmak sizin için kötü bir şey değil, hatta adeta oyunun bir parçası.

Hele o küçük çukurlara dolan yağmur suları yok mu, onlar maceranın en keyifli yerleri. Ayakkabınızın ıslanması, üstünüzün çamur olması gibi yetişkin kuralları ve hayat ciddi olunması gereken bir yerdir gibi inançlar da henüz zihninize yerleşmemiş olduğundan, her gördüğünüz su birikintisi koşarak içine girilip, sonra da zıplanacak bir küçük havuzdur adeta sizin için.

O neşeli bahar yağmuru yağarken açan güneşi hayal edin bir an için. Hemen arkasından da gökyüzüne başınızı kaldırdığınızda karşınıza çıkıveren gökkuşağını. Henüz fizik kurallarını filan bilmiyorsunuz. Gördüğünüz şey gökyüzüne suluboya ile yapılmış mor, lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerinden oluşan harika bir resim.

Daha önce hiç görmediğiniz bir şeyi gökyüzünde görmek, onun renklerini ve şeklini fark etmek nasıl bir mucizedir bir çocuk için bir düşünün. Şöyle çocuk bakışınızın tadını çıkara çıkara canlandırın zihninizde gökkuşağının renklerinin oluşturduğu düşünceleri ve duyguları.

Şimdi bugünkü yaşlarınıza geri gelin ve en son ne zaman bir su birikintisinin içinde zıpladınız bir düşünün. Hatırlmaya çalışın, en son bir gökkuşağı sizi ne zaman sevindirdi ve heyecanlandırdı.

Hadi gelin bu bahar her yağmurda biraz ıslanın, biraz havayı koklayın, en az bir su birikintisinin içinden geçerken hafifçe etrafa göz atıp zıplayıverin içine. Güneş mi çıktı bir yerlerden, başlayın aramaya gökkuşağını, yakalayın renklerini, bırakın yüreğinize iyi gelsin doğanın bu güzel armağanı. Çıkarın tadını gökkuşağının, bırakın renk katsın yaşamlarınıza.

İsterseniz bir kaç soruluk düşünme zamanı ayırını kendinize;

Acaba yaşamınızın gökkuşakları neler? Yaşamınıza rengarenk renk katan neler var? Bir renk seçecek olsanız gökkuşağından, hangisini seçersiniz? O rengi temsilen, tıpkı bir su birikintisinin içinde zıplamak kadar eğlenceli, keyifli neler var yaşamınızda?

Keyifli Pazarlar…

Bahara Açılan Pencere

Bir sabah uyanırsınız, açarsınız penceresini yatak odanızın, o da ne? Dışarıda bir farkılılık, bir kıpırtı, bir neşe. Şöyle bir kırparsınız gözlerinizi, tekrar bakarsınız etrafa ve çarpar gözünüze, kulaklarınıza ve burnunuza o güzel bahar mevsiminin yanında getirdikleri.

Baharın habercisi olan doğadaki yenilenme ve uyanış hep bir heyecan ve hayranlık uyandırır içimde. Ağaçların yeni çıkan yeşil yaprakları ve rengarenk açan çiçekleri, havada uçan güzel kelebekler, kuşların enfes şarkıları, havaya yerleşen bahar kokusu, papatyalar, laleler, menekşeler, yağmurla gelen bahar damlaları ne kadar güzel bir yenilenmeyi seriverirler hepimizin gözlerinin önüne. Sanki bir dikkat tabelası gibidir baharın yarattığı değişimler bizlerin yaşamları için. Sanki şöyle seslenirler: Dikkat dikkat sevgili insanlar, bir şeyler değişiyor, fark edin; doğa uyanıyor, coşuyor, renkleniyor haberiniz olsun.

Hep düşünürüm, bu dikkat tabelası iyi ve hoş da, acaba bize ne demek istiyor. Tamam haberimiz oluyor olmasına da, acaba bizler bu değişimi yaşamlarımıza ne kadar dahil ediyoruz.

Bir düşünsenize, aynı heyecanla ve kararlılıkla insanlar da her bahar kendilerini yenileseler, aynı heyecanla çiçek açmaya, şarkı söylemeye başlasalar neler farklı olurdu yaşamlarında? Doğadaki bu yenilenme ve heyecanın insan yaşamına tercüme edilmiş hali nasıl olurdu dersiniz?

Ben benim aklımdakileri yazayım, sizler sizdekileri ekleyin isterseniz:

En baş sırada insanın önce kendisine ve sonra kendi hayatına yepyeni bir gözle bakabilme cesaretini göstermesi olurdu.

Hemen arkasından, işine yaramayan yapraklarını bir ağaç gibi döktükten sonra, yeni yaprakların çıkmasına, yeni çiçeklerin açmasına izin vermesi gelirdi.

Yeşerecek yeni yaprakların ve yetişecek taze meyvelerin kimlere nasıl katkı sağlayacağını hayal etmesi olurdu peşi sıra. Yapraklar çoğalıp gölge yaptığında, gölgesinin kimlere ev sahipliği yapacağını düşünüp sevinmesini de atlamamak lazım.

Tıpkı baharın ferah ve güzel kokulu yağmurlarla, pırıl pırıl ışıldayan güneşle yaptığı gibi bir temizlik ve ferahlama çalışması yaparak, hayatında yenilik ve farklılıklara yer açması gelirdi peşinden. Bu yeri açabilmek için, belki zihninde ya da evinde birikmiş eski şeyleri ayıklayıp hayatından çıkartması, belki de saklamak istediklerini bulup, onlara sahip olduğu için teşekkür ettikten sonra, hepsini daha düzgün toparlayıp yenilere yer açacak şekilde yeniden yerleştirmesi olurdu. Ardından da, artık yeterince yer açtığına göre, bu bahar kendimde yeni ve farklı neler olmalı sorusunun cevabını rahatlıkla verebilirdi.

Bütün bunları yaptıktan sonra kendine izin vermesi gerekirdi. Kendisinden bu izni alır almaz da, tıpkı kuşların yaptığı gibi şarkılar söylemesi, kelebeklerin yaptığı gibi kanatlarını zerafetle çırparak hayallerine doğru dans etmesi, açtığı ve açacağı rengarenk ve güzel kokan çiçeklerin içinde bıraktığı coşku ve heyacanı aldığı her nefeste fark etmesi ve kendi hayatına baharı davet etmesi gerekirdi.

Sizler hayatarınıza baharı nasıl davet edersiniz? Baharın temsil ettiği yenilenme ve değişimin acaba sizlerdeki karşılığı nedir?

Biraz düşünmeye ne dersiniz?

 

 

Günaydın

Şöyle içten bir günaydın duyup da, kendini iyi hissetmeyen var mı içinizde? Ne güzel bir sözcük değil mi? Her ne kadar sabah dileği gibi görünse de, aslında günün bütününe yönelik güçlü bir dilek barındırıyor içinde, günün aydın olsun dileğini paylaşmayı sağlıyor söyleyene, duyanın da içine bir ferahlık veriyor.

Bilmem okurken sizler ne düşüneceksiniz, ama ben günaydınlaşmanın unutulmaya veya ihmal edilmeye başlandığını fark ediyorum ve biraz da üzülüyorum.

Aynı binada yaşayan komşular sabah karşılaşıyorlar ve günaydın demeden yollarına devam ediyorlar. Çocuklar okul servislerine biniyorlar, servis şoförü yorgun, çocuklar uykulu, nerede günaydın, hiç akla gelmiyor. Otobüse biniyor insanlar sıra sıra, kaç tane günaydın duyuyoruz sabahları? Çalışanlar iş yerlerine geliyorlar, koridorda karşılaşıyorlar birbirleri ile, günaydın demek yerine kafaları önlerinde masalarına doğru ilerliyorlar, yöneticilerle çalışanlar asansörde karşılaşıyorlar, herkes ineceği katın gelip gelmediğini kontrol etmekten, birbirine bir günaydın demeyi hatırlamakta güçlük çekiyor. İş yerlerinde öyle bir hal oluyor ki, uzaya füze fırlatacak kadar yüksek teknoloji işleri halleden insanlar, bir günaydın yüzünden birbirleri ile neredeyse davalık oluyorlar.

Tamam biliyorum, biraz abartmış olabilirim, o kadar da değil, o kadar da unutmadık günaydınlaşmayı diyenleri duyabiliyorum, ama kabul edin, o kadar da olmasa da, unutmaya veya ihmal etmeye başladık. Böyle devam ederse, yukarıda yazdıklarım abartı olmaktan çıkıp, fazlasıyla gerçek oluverecekler diye kaygılanıyorum.

Bu Pazartesi’ye başlarken herkes güne gülümseyen bir “günaydın” kelimesi ile başlasa. Sabah evdekilere, asansördeki komşunuza, yolda karşılaştığınız birilerine, markette size yardımcı olan kasa görevlisine, bindiğiniz otobüsün şoförüne, okulda öğrencilerinize, ofiste çalışma arkadaşlarınıza gülümseyerek günaydın deseniz. Zaten sıklıkla günaydın diyenlerdenseniz, önce kutlayıp kendinizi, biraz daha fazlalaştırsanız günaydın dediğiniz kişilerin sayısını.

Hepimiz alışkanlık haline getirsek her sabah mümkün olduğunca fazla günaydın demeyi, hatta görev edinsek günaydınlaşmanın yeniden toplumsal bir alışkanlık haline dönmesini desteklemeyi, sonra da bütün ülkemizin alışkanlığı olsa her sabah gülümsemek ve günaydınlaşmak, nasıl olurdu? Neler farklılaşırdı yaşadığımız şehirde, çalıştığımız kurumlarda, okuduğumuz okullarda, içinde bulunduğunuz ailelerde?

Hadi herkese günaydın olsun, hepimizin günü aydınlık olsun.

Mutlu haftalar…

Üç Arkadaşın Hikayesi

Bugün size çok sevdiğim üç arkadaştan söz edeceğim, isimleri anlam, tutku ve coşku olan üç arkadaştan.

Gelin biraz bakalım onların hikayesine…

Tutku ve anlam, iki yaramaz, muzur, eğlenceli ve meraklı arkadaşmış. Onların yaşadıkları, zaman zaman da saklandıkları bir de evleri varmış. Bu ev tam neredeymiş biliyormusunuz, biraz derinde bir yerlerde, bulması bazen çok pratik, bazen de zor olan bir yermiş evin olduğu yer. Biraz uzak, biraz yakın, tam da insanın içindeymiş meğerse.

Bazen yıllarca ve sessizce sanki inzivada gibi saklanıyorlarmış bu evde, bazen de zıplayarak her gün dışarı çıkıp, bütün günü dışarılarda geçirip, yatmadan yatmaya giriyorlarmış evlerinin içine.

İnzivada olduklarında işler biraz karışıyormuş, çünkü pek dışarılara çıkmadıkları için onları bulmak, tanımak ve onlarla zaman geçirmek pek de mümkün olamıyormuş. Hatta kaldıkları yerde bazen de sıkıldıkları için, ev sahibinin de içini karartıyorlarmış.

Saklandıkları yeri bulup, onlarla tanışıp, onların gizemini keşfedip, evlerinin kapısını aralayıp, dışarıya da onların merak ettikleri şeyleri görebilecekleri kadar bir aydınlık ve ışık koyulduğunda ise, dışarı çıkmak için sabırsızlanır hale geliyorlarmış. Dışarı çıktıklarında, kapının dışındaki o aydınlık ve meraklı yerde bir arkadaşları daha varmış onları bekleyen. Onun adı da coşkuymuş, hani yaşam sevinci de demek olan o kıpır kıpır coşku.

Bu üç arkadaşın buluşmasının evin sahibi için de bir değeri varmış, onlar üçü buluştuklarında, evin sahibi her güne heyecan ve merakla uyanmak için hiç başka bir neden aramaz hale geliyormuş, içinde zaman zaman oluşan o tarif edemediği sıkılma ve daralma da yok oluveriyormuş. Öyle olunca da yaşamını içindeki güçlü yaşama sevinci ile ve mutlulukla sürdürüyormuş, üstelik de istediği şeyleri bulup yaparak yaşıyormuş hayatını. O öyle yaşadıkça da, bizim üç arkadaş neredeyse hiç eve girmek istemeden eğlenerek sürdürüyorlarmış arkadaşlıklarını…

Acaba biz onları kendi yaşamlarımıza nasıl taşıyoruz?

Bazılarımız bu arkadaşların içerilerde sıkışıp kalmalarına hiç izin vermiyoruz, bazılarımız da ne yazık ki onların içimizde olduğunu bile unutuyoruz, neden diye sorunca da bahaneler hazır, bu kadar koşturmacanın, stresin, kaygının arasında, bu kadar yorgunken, tutku ve anlamı düşünecek hal mi kaldı, benim öyle tutkulu olduğum bir şey zaten hayatta hiç olmadı, ben o şanslılardan değilim. Oysa bu arkadaşları bulanlar şanslı değil, sadece ilgili, alakalı ve meraklılar.

Bu arkadaşların içimizde olduğunu bile unuttuğumuz anlarla ilgili iyi bir haberim var, şimdi görünmeseler bile etrafta, tutku, anlam ve coşku biz çocukken sıklıkla dışarı çıkarlardı. Onlarla bugün buluşmakta zorluk çekenler, hadi bugünden geçmişe doğru kısa bir yolculuk yapın ve o içinizi coşku ile ısıtan tutku ve anlamın ortaya çıktığı anlarınızı görmeye çalışın. Bakın bakalım nerelerde çıkacaklar karşınıza. Belki sokakta koşarken, belki sevdiğiniz birisi ile sohbet ederken, belki bir kitap okurken, belki çılgınlar gibi kendi etrafınızda dönmece oyunu oynarken. Hadi biraz kurcalayıp hatırlayın onları.

Tutku, anlam ve coşkuyu hatırlayıp şöyle bir içinizde hissettikten sonra, içinizdeki tutku, anlam ve coşkunun her sabah uyandığınızda, gözünüzü açar açmaz size tek bir ağızdan günaydın dediklerini hayal etmeye çalışın, nasıl sabahlara uyanırsınız?

Gözünüzü açar açmaz, ya da daha gerçekçi olayım, gözünüzün birini açıp, diğerini açamazken, yine yeterince uykumu alamadım dediğiniz, bir yarım saat daha yatsam, bugün hiç bir yere gitmeden uyusam dediğiniz sabahlara nasıl başlarsınız? O çok yoğun iş günlerinde, bitmeyen trafikle boğuşurken, karşınıza çıkan eski arkadaşınızın nasılsın, nasıl gidiyor sorusuna, bezgin bir şekilde ne olsun koşturmaca cevabı yerine ne derken bulursunuz kendinizi? Her günün sonunda yatağa başınızı koyduğunuzda, o güne şöyle bir baktığınızda, hatırlamaya değer bir şeyler bulmakta zorlanmak yerine, neler yakalıyor olursunuz tamamladığınız güne dair?

İçinizdeki anlamı, tutkuyu ve onların ortaya çıkardığı coşkuyu farklı bir gözle görmeye, aramaya ve bu üç arkadaşı daha fazla görünürde tutmaya ne dersiniz?